(AİHS m. 6, 7, 9, 10, 14, 17, 34, 35, 41, 44, 1 NOLU PROTOKOL, 7 NOLU PROTOKOL) (5683 S. K. m. 19) (5682 S. K. m. 8)
(Başvuru no. 29933/03)
KARAR
STRAZBURG
20 Mayıs 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın (no. 2933/03) nedeni Amerikan vatandaşı Norma Jeanne Coxun (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca 28 Ağustos 2002 tarihinde yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından Selim Baktıaya tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
A. Olayların Geçmişi
Başvuran 1944 doğumludur ve Philadelphiada yaşamaktadır.
Başvuran, 1972 senesinden itibaren farklı tarihlerde Türkiyede yaşamıştır ve okumuştur. 1983te İstanbuldaki Boğaziçi Üniversitesinden yüksek lisans diploması almıştır. 1983 ve 1984 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak görev yapmıştır. 1984te Türkiyenin güneyinde bulunan Gaziantep ilindeki Ortadoğu Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.
23 Eylül 1985te Gaziantep Valisi, İçişleri Bakanlığına başvuranın zararlı eylemleri nedeniyle Türkiyeden sınır dışı edilmesini tavsiye eden bir yazı göndermiştir. Vali yardımcısına göre, başvuran üniversitedeki öğrencilerine ve meslektaşlarına, Türklerin Ermenileri sınır dışı ettiklerini ve katlettiklerini söylemiştir. Ayrıca, Türkler Kürtleri asimile etmişler ve kültürlerini istismar etmişlerdir. Ocak 1986da başvuranın iş akdi, üniversite tarafından feshedilmiştir. 4 Nisan 1986da Milli İstihbarat Teşkilatı da başvuranın Türkiyeden sınır dışı edilmesini tavsiye etmiştir. 12 Ağustos 1986da İçişleri Bakanlığı, başvuranın sınır dışı edilmesine ve geri dönüşünün yasaklanmasına hükmetmiştir. Başvuran 1986 yılında Türkiyeyi terk etmiştir.
Bir dönem başvuran Türkiyeye dönmüş ve 1989 yılında Günaha Son Çağrı (The Last Temptation of Christ) filmini protesto eden broşürler dağıtırken yakalanmıştır. Müteakiben Türkiyeden sınır dışı edilmiştir.
Sözkonusu tarihte ve başvuranın Türkiyeden sınır dışı edilmesini müteakiben İçişleri Bakanlığının, başvuran hakkında ülkemizde misyoner olarak faaliyette bulunan (başvuran) ve Türkiyede bulunan Protestan bir kilisenin hizmetine girmesi ardından gözaltına alınan (başvuran) gibi ifadeler içeren gizli raporlar hazırladığı iddia edilmiştir. Başvuran AİHMye bu raporların nüshalarını sunmamıştır.
1996 tarihinde başvuran yeniden Türkiyeye giriş yapmıştır. 31 Ağustos 1996da Türkiyeyi terk ederken, yetkili makamlar tarafından pasaportuna başvuranın Türkiyeye giriş yapmasının yasak olduğuna ilişkin bir ibare eklenmiştir. Başvuran, yetkili makamlar tarafından geri dönmemeye zorlanmıştır.
14 Ekim 1996da başvuran, Türkiyede bulunan avukatının yardımı ile Ankara İdare Mahkemesinde İçişleri Bakanlığı aleyhinde dava açmış ve kendisine getirilen giriş yasağının kaldırılmasını talep etmiştir. Türkiyeye giriş yapmasını yasaklayan kararın, İçişleri Bakanlığının 12 Ağustos 1986da verdiği karara dayanılarak alındığını iddia etmiştir. Kararın verilme gerekçesinin mensup olduğu din olduğunu ileri sürmüştür. Bu durumun ulusal mevzuatı, Anayasayı ve AİHSnin 9. maddesi de dahil olmak üzere uluslar arası sözleşmeleri ihlal ettiğini iddia etmiştir.
İçişleri Bakanlığı başvuranın Gaziantepteki üniversitede ders verdiği sıralarda öğrencileri ve meslektaşlarıyla Kürtleri ve Ermenileri asimile eden Türkler ile Ermenileri ülkelerini terk etmeye zorlayan ve soykırım yapan Türklere ilişkin tartışmalara girdiğini belirterek 25 Aralık 1996da Ankara İdare Mahkemesine yazılı görüşlerini sunmuştur. Türkiyenin ulusal güvenliği aleyhindeki ayrımcı faaliyetleri nedeniyle başvuranın ismi, Bakanlığın Türkiyeye girişi yasaklanan kişilere ilişkin çıkardığı listeye dahil edilmiştir. İş akdi de müteakiben feshedilmiş ve Milli İstihbarat Teşkilatının tavsiyesi üzerine ve 5683 sayılı Yabancıların Türkiyede İkamet ve Seyahatları Hakkında Kanunun 19. maddesi uyarınca sınır dışı edilmiştir. Ayrıca 5682 sayılı Pasaport Kanununun 8. maddesinin 4. ve 5. paragrafları uyarınca Türkiyeye yeniden girmesi yasaklanmıştır.
Bakanlık başvuranın dini görüşleri ya da Hıristiyanlık propagandası yapması nedeniyle değil, ulusal güvenliği tehdit eden ayrımcı hareketleri nedeniyle sınır dışı edildiğini ve Türkiyeye girişinin yasaklandığını iddia etmiştir.
Başvuran, aleyhinde sunulan iddiaların kanıtlanmamış olduğunu ileri sürerek Bakanlığın görüşlerine karşı kendi yazılı görüşlerini sunmuştur. Üniversitede sözkonusu sözleri sarf etmiş olduğu farz edilse dahi, hoş görülebilir eleştiri sınırları içerisinde kalmıştır. Ayrıca, sözkonusu görüşleri açıkladığı için hakkında hiçbir zaman takibat başlatılmamıştır. Bu nedenle Bakanlığın aleyhinde açtığı dava yasal dayanaktan yoksundur.
17 Ekim 1997de Ankara İdare Mahkemesi başvuranın iddiasını reddetmiştir. Başvuranın Gaziantepteki üniversitede açıkladığı görüşlerin, toplumun sıkıntı çektiği bir husus olan terörizme ilişkin olması nedeniyle yakından takip edilen konularla ilgili olduğu sonucuna varmıştır. Hiç şüphe yok ki bu tür görüşler, ulusal güvenlik ve politik gerekliliğe uygun değildir. Bakanlığın kararı uygulamadaki mevzuata uygundur ve başvuranın şikayetçi olduğu durum, sahip olduğu hak ve özgürlüklerinin herhangi biri kapsamında değildir.
Başvuran itiraz etmiştir. Yukarıda anılan ve dini faaliyetlerini ayrıntılı olarak anlatan raporlara atıfta bulunmuş ve dini sebebiyle hakkaniyete uygun olmayan bir muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir.
İtirazı 20 Ocak 2000 tarihinde Danıştay tarafından reddedilmiştir.
Başvuran 17 Ekim 1997de kararın düzeltilmesini talep etmiştir. Diğer hususlar meyanında, bütün davanın kendisinin belirli konulardaki görüşlerini ifade etmesine ilişkin olduğunu iddia etmiştir. Bakanlığın açtığı dava ve mahkeme kararları, kendisinin ifade özgürlüğünü kısıtlamıştır. Uluslar arası mahkemelere başvuruda bulunmadan önce kararın ulusal düzeyde düzeltilmesinin mümkün olduğuna inandığını eklemiştir.
Kararın düzeltilmesine ilişkin talebi Danıştayın 5 Mart 2002de başvurana tebliğ edilen 26 Aralık 2001 tarihli kararıyla reddedilmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSnin 9. maddesinin ihlal edilmesine yol açacak şekilde mensup olduğu din dolayısıyla hakkaniyete uygun olmayan bir muameleye maruz bırakıldığını iddia etmiştir. İddiasını desteklemek için Günaha Son Çağrı filmini protesto etmesi ve protestosunun medyada yayınlanması ardından Türkiyeden sınır dışı edilmesini göstermiştir. Başvuran aynı maddeye dayanarak, ifade özgürlüğüne kısıtlama getirilmemesi gereken bir kurum olan üniversitede Kürt ve Ermeni meselelerine ilişkin görüşlerini açıklamasının, Türkiyeye yeniden giriş yapmasına yasak getirilmesi gibi yaptırımlar için bir gerekçe olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.
Başvuranın, AİHM önünde başvuru formunda değindiği raporların birer nüshasını sunmayarak AİHSnin 9. maddesi bağlamındaki iddialarına gerekçe göstermemiş olduğunu ve ulusal mahkemeler önünde itiraz ettiği ülkeye yeniden girme yasağının nedenlerini göz önüne alan AİHM, sözkonusu şikayetleri yalnızca AİHSnin 10. maddesi açısından incelemenin uygun olduğu kanısına varmıştır.
Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir.
A. Kabuledilebilirlik
AİHM başvuranın davasını yalnızca 1996 yılından itibaren gerçekleşen olaylara ilişkin olarak inceleyebileceği kanaatindedir. AİHSnin 35/1 maddesince öngörülen altı ay kuralı nedeniyle geçmişe dair bilgi teşkil edenler haricinde 1996dan önceki olayları inceleyememektedir.
Ancak AİHM, başvuranın 1996 yılından sonra gerçekleşen olaylara ilişkin AİHSnin 10. maddesine dayanarak yaptığı şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığı sonucuna varmıştır. Ayrıca kabuledilemez olduğu sonucuna varılması için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğu sonucuna varılmalıdır.
B. Esas
1. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahale
AİHM, başvuranın Türkiyede kalmasına ya da yaşamasına izin verilmemesinden değil, daha önce belirttiği görüşlerinin Türk makamlarını, Türkiyeye yeniden girmesini yasaklamaya teşvik etmesinden şikayetçi olduğunu gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda her ne kadar bir yabancının bir ülkeye girmesi ya da o ülkede kalması AİHS tarafından güvence altına alınmamış olsa da, devamlı olarak AİHS yükümlülükleriyle göç kontrolleri yapılması gerektiğini yinelemektedir. Bu nedenle AİHM, din özgürlüğü hususunda, Perry/Letonya davasında, ulusal güvenlik nedenleriyle Protestan bir papaza dini aktivitelerini yerine getirmesi için daimi ikametgah izni verilmesinin reddedilmesinin, başvuranın din özgürlüğü hakkına müdahale teşkil ettiği sonucuna varmıştır (no. 30273/03, paragraflar 10-56, 8 Kasım 2007). Omkarananda ve the Divine Light Zentrum/İsviçre davasındaki kararında Komisyon, sınır dışı etme hususunda sınır dışı etme bu haliyle
tedbirin, bu tür hakların uygulanmasını ve takipçilerinin dinlerinin ya da felsefelerinin yayılmasını önleme amacı taşıdığının tespit edilmesi halleri haricinde, AİHSnin 9. maddesince güvence altına alınan haklara müdahale teşkil etmez sonucuna varmıştır (no. 8118/77, 19 Mart 1981 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve Raporlar (DR) 25, 118. sayfa). Benzer şekilde, AİHM Nolan ve K./Rusya kararında din özgürlüğü bağlamında sınır dışı edilme gerekçeleriyle bağlantılı olarak ülkeye yeniden girişin reddedilmesini incelemiştir (no. 2512/04, paragraflar 58-79, 12 Şubat 2009).
Din özgürlüğü alanında gösterilen saygı, ifade özgürlüğü alanında da gösterilmelidir. Örneğin AİHM, Piermont/Fransa davasında bir Alman vatandaşının Fransız politikalarına saldıran ifadeler kullanması nedeniyle sınır dışı edilmesinin ve Fransız Polinezyasına girişine yasak getirilmesinin AİHSnin 10. maddesine müdahale teşkil ettiği sonucuna varmıştır (27 Nisan 1995, paragraflar 51-53, A Serisi no. 314). Yakın geçmişte AİHM, Portekiz makamlarının mürettebatının, kürtajın suç olmaktan çıkarılması için Portekizde bir kampanya başlatmak üzere olduğu bir gemiye getirdikleri yasağı incelemiştir (bkz., Women on Waves and Others/Portekiz, no. 31276/05, 30. Paragraf, AİHM 2009-
(özetler)).
Mevcut davada öğrencileri ve meslektaşlarıyla yapmış olduğu konuşmaların içeriği nedeniyle başvuranın Türkiyeye yeniden giriş yapması yasaklanmıştır. 1986 yılındaki sınır dışı edilme emrine rağmen, bu tarihten sonra birçok kez Türkiyeye girebilmiştir. Ancak, 31 Ağustos 1996da Türkiyeyi terk ederken pasaportuna damgalanmış yasak ibaresinden haberdar olduğunda, yasağın iptali için başvuruda bulunmuştur. İdari mahkemeler, bu talebi reddetmiştir ve yasak halen geçerlidir. O zamandan bu yana Türkiyeye girememiştir.
AİHM, 10. madde haklarının sınırlar sözkonusu olmaksızın geçerli olduğu ve vatandaşların koruma altındaki ifade özgürlüğü ile yabancıların ifade özgürlüğü arasında ayrım yapılamayacağı gerçeğini göz ardı etmesi nedeniyle başvuranın Türkiyeye yeniden girişine getirilen yasağın bariz şekilde ifade özgürlüğüne ilişkin olduğu kanaatindedir. Bu ilkeye göre, Sözleşmeci Devletler yurtdışından edinilen bilgileri, yalnızca 10/2. maddede ortaya konan gerekçeler dahilinde kısıtlayabilmektedirler (Autronic AG/İsviçre, 22 Mayıs 1990, paragraflar 50 ve 52, A Serisi no. 178). AİHSnin 10. maddesi kapsamına bilgi açıklama hakkı da girmektedir. Başvuranın ülkeye yeniden giriş yapması geçmişteki görüşlerinden dolayı engellenmiştir ve sonuç olarak, sözkonusu ülke içerisinde bildiklerini ve fikirlerini daha fazla açıklayamamıştır. AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında başvuranın AİHSnin 10. maddesi tarafından koruma altına alınan haklarına müdahalede bulunulduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle AİHM bir sonraki aşamada müdahalenin sözkonusu maddenin ikinci paragrafı bağlamında haklı olup olmadığını inceleyecektir.
2. Kanunda öngörülmüş
Hükümet 5682 sayılı Pasaport Kanununun 8. maddesinin 4. ve 5. paragrafları uyarınca başvuranın Türkiyeye yeniden giriş yapmasının yasaklandığını kaydetmiştir.
AİHM bu yasaya dayanılarak başvuranın ülkeye yeniden girmekten alıkonduğunu gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda bir kuralın vatandaşın tutumlarını düzeltmesini sağlayacak yeterli kesinliğe sahip olana kadar; birey - gerekli hallerde uygun bir tavsiye ile - mevcut koşullar altında makul bir ölçüye kadar, belli bir eylemin yol açabileceği sonuçları öngörebilmelidir; AİHSnin 10/2 maddesi bağlamında kanun olarak kabul edilemeyeceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, aşağıda kaydedilen sonucu göz önüne alan AİHM, bu yasanın sözkonusu madde bağlamında kanun niteliği taşıyıp taşımadığını tespit etmeyi gerekli görmemektedir.
3. Meşru amaç
Hükümet müdahalenin ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, toplum güvenliği ve karmaşa ya da suçun önlenmesi için gerekli olduğunu kaydetmiştir.
AİHM, müdahalenin Hükümetin atıfta bulunduğu meşru amaçlardan birine ya da ikisine hizmet ettiğini kabul etmiştir.
4. Demokratik bir toplumda gerekli
Başvuran, üniversitelerde fikirleri açıklama özgürlüğünün sınırlanmaması gerektiğini belirtmiş ve azınlıklarla ilgili konularda tartışmalara girdiği için kendisine yaptırımlar uygulanmasının AİHSnin ihlaline neden olduğunu iddia etmiştir.
Hükümet, başvuranın Türkiyeye yeniden girmesine yasak getiren ulusal makamların, takdir yetkileri dahilinde hareket ettikleri kanaatindedir. Bu nedenle sözkonusu müdahale demokratik bir toplumda gereklidir.
AİHM ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun önemli temellerinden ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesi için gereken temel koşullardan birini teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. 2. madde kapsamında yer alan ifade özgürlüğü, yalnızca tehdit teşkil etmediği kabul edilen ve düşünülen bilgilere ya da fikirlere uygulanmakla kalmamakta, aynı zamanda rencide edici, şok edici ya da rahatsız edici olanlara da uygulanmaktadır. Bu fikirler ve bilgiler, mevcut olmamaları halinde demokratik bir toplumdan söz edilemeyecek çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik talepleridir. 10. maddede ortaya konduğu gibi, bu özgürlük istisnalara tabidir ancak bu istisnalar tam anlamıyla yorumlanmalıdır ve kısıtlama ihtiyacı inandırıcı şekilde tespit edilmelidir. Ayrıca bu noktada bu tür istisnaların ve kısıtlamaların, AİHM tarafından en dikkatli şekilde incelemesi gerektiği hatırlanmalıdır.
Ayrıca, bir müdahalenin AİHSye uygun olması için, hem kanunda öngörülmüş olması hem de AİHSnin 10. maddesinin ikinci paragrafında ortaya konan yasal amaçlardan bir ya da ikisine hizmet etmesi gerekmektedir; ancak, bu amacı ya da amaçları izleyebilmesi için demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır. AİHM bu bağlamda Sözleşmeci Devletlerin müdahale gereğini değerlendirirlerken belirli bir takdir yetkileri olduğu ancak bu yetkinin, kapsamı davaya göre değişiklik gösteren Avrupa denetimi ile aynı çizgide gittiği sonucuna varmıştır. Mevcut davada olduğu gibi, 10. maddenin 1. paragrafında güvence altına alınan hakların ve özgürlüklerin ifasına müdahale edilen durumlarda, sözkonusu hakların önemi dolayısıyla kesin bir denetim gerçekleştirilmelidir; bu hakların önemi AİHM tarafından birçok kez vurgulanmıştır. Bu hakların kısıtlanmasının gerekli olduğu sonucuna varılırken ikna edici olunmalıdır.
AİHM denetim görevini yerine getirirken, şikayet edilen müdahaleyi davanın ışığında bir bütün olarak göz önüne almalıdır. Özellikle, ulusal makamların müdahaleyi haklı göstermek için ileri sürdükleri nedenlerin konuyla ilgili ve yeterli olup olmadıklarına ve alınan önlemin izlenen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığına karar vermelidir. AİHM bunu yaparken ilgili olayların kabul edilebilir şekilde değerlendirilmesini dayanarak alarak, ulusal makamların AİHSnin 10. maddesi dahilindeki ilkelere uygun standartları uyguladıklarına ikna olmalıdır.
Yukarıda kaydedildiği gibi, geçmişte inter alia (diğer hususlar meyanında) Kürtlere ve Ermenilere ilişkin konularda ihtilaflı görüşlerini ifade etmesi nedeniyle başvuranın Türkiyeye yeniden giriş yapmasına yasak getirilmiştir. AİHM başvuranın bu tür fikirlerini açıklayarak suç işlediği yönünde bir iddia bulunmadığını ve başvuran aleyhinde cezai takibat başlatılmadığını gözlemlemektedir.
Başvuranın açıkladığı görüşler, yalnızca Türkiyede değil uluslar arası arenada da görüşlerini ve karşı görüşlerini açıklayanlar arasında hararetlenen tartışmaya konu meselelere ilişkindir. AİHM bu hususlarda bir tarafın açıkladığı görüşlerin diğer tarafı rahatsız edebileceğinin ancak, yukarıda da kaydedildiği gibi, demokratik bir toplumun ihtilaflı görüşler karşısında hoşgörü ve açık fikirlilik gerektirdiğinin farkındadır.
AİHS bağlamındaki bir hakka yapılan müdahale, bir ülkeye yeniden girişin reddedilmesi şeklini aldığında, AİHM sözkonusu yasağın gerekçelerini inceleme yetkisine sahiptir. AİHM mevcut davada Ankara İdare Mahkemesinin sunduğu gerekçeler arasında başvuranın görüşlerinin nasıl ve neden Türkiyenin ulusal güvenliğine tehlike arz ettiğinin kabul edildiğini açıklayan bir sebep görememiştir. Buna ek olarak, başvuranın Türkiyeye dönememesinin tek nedeninin daha önce açıkladığı görüşlerine dayanmasını göz önüne alan AİHM başvuranın şikayet ettiği durumun onun temel hakları ve özgürlükleri kapsamına girmediği hususunda Ankara İdare Mahkemesi ile mutabakata varmamaktadır. AİHMnin daha önce tespit etmiş olduğu gibi, ülkeye yeniden girişinin reddedilmesindeki sözde ulusal güvenliğe ilişkin gerekçeler, aslında başvuranın ifade özgürlüğüne ilişkindir.
AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında, ulusal mahkemelerin ileri sürdükleri gerekçelerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edilmesi hususunda yeterli ve ilgili bir gerekçe olarak kabul edilemeyeceği kanaatine varmıştır. Başvuranın devlet için tehlike arz eden herhangi bir eyleme dahil olduğuna ilişkin bir gösterge bulunmadığını göz önüne alan AİHM, Türkiyeye yeniden girmesine getirilen yasağın amacının ifade özgürlüğünü kısıtlamak ve görüşlerini yaymasını engellemek olduğu kanaatindedir.
Bu nedenle şikayet edilen müdahale, AİHSnin 10/2 maddesi bağlamında demokratik bir toplumda gerekli değildir.
Sonuç olarak AİHSnin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN İHLAL EDİLDİĞİ HUSUSUNDAKİ DİĞER İDDİALAR
Başvuran ayrıca yargılamanın AİHSnin 6. maddesine aykırı olarak makul bir süre içerisinde tamamlanmadığından şikayetçi olmuştur. AİHSnin 7. maddesine dayanarak, dini faaliyetleri sebebiyle sınır dışı edildiğinden ve Türkiyeye girişinin yasaklandığından şikayetçi olmuştur. AİHSnin 14. maddesine dayanarak, İslami propaganda yapan insanlar Türkiyede yaptırıma maruz kalmaz ve hatta Devlet tarafından desteklenirken, Hristiyanlık propagandası yapanların fiziksel yaptırımlara maruz bırakılmaları nedeniyle ayrımcılığa uğradığından şikayetçi olmuştur.
Ayrıca Danıştayın ulusal mevzuatı, başvuranın çoğunluğun mutabık olduğu siyasal görüşlere ters düşen görüşlerini ifade etmesinin, ulusal güvenliğe aykırı olduğu şeklinde yorumladığını ileri sürmüştür. İfade özgürlüğüne getirilen bu tür bir kısıtlama AİHSnin 17. maddesine uygun değildir. Son olarak, başvuran Türkiyeden sınır dışı edilmesinin AİHSye Ek 7 Nolu Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.
AİHM bu şikayetleri incelemiştir. Sunulan delilleri göz önüne alan AİHM, şikayetler yetki alanına girdiği kadarıyla, bu delillerin AİHS ya da Ek Protokolleri bağlamındaki hakların ve özgürlüklerin ihlal edildiğine işaret etmediği sonucuna varmıştır. Bu nedenle, başvurunun sözkonusu kısmı AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmelidir.
III. 41. MADDENİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Zarar
Başvuran, sınır dışı edilmesi sonucu Türkiyeyi terk etmek zorunda kaldığını, işini ve gelirini kaybettiğini kaydetmiştir. Bu hususta maddi tazminat olarak 100,000 Euro talep etmiştir. Ayrıca manevi tazminat olarak 100,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet meblağın abartıldığı ve dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
AİHM ifade özgürlüğü hususundaki şikayetin yalnızca 1996 yılından bu yanaki esasını incelemiş olduğunu gözlemlemektedir. Bu şikayet hususunda başvuranın çalışmasına, işten çıkarılmasına ve Türkiyeden sınır dışı edilmesine ilişkin gerçekler göz ardı edilmiştir.
AİHM bu koşullar altında tespit edilen ihlal ile başvuranın Türkiyedeki işini kaybetmesi nedeniyle talep ettiği maddi tazminat arasında illiyet tespit etmemektedir; bu nedenle, talebi reddetmektedir. Ancak, hakkaniyet temelinde, başvurana 12,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran yargılama masraf ve giderleri için 20,000 Euro talep etmiş ancak bu talebini destekleyen herhangi bir fatura ya da bilgi sunmamıştır. AİHM bu tür bilgilerin ve kanıtların mevcut bulunmaması nedeniyle bu hususta tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
B. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 10. maddesi bağlamındaki şikayetin 1996 yılından itibaren kabuledilebilir ve başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. (a) Savunmacı Devletin başvurana AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Amerikan Dolarına çevirerek 12,000 Euro manevi tazminat ve bu meblağa uygulanabilir her tür vergiyi ödemesine;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
4. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 20 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy