(AİHS m. 1, 3, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 243) (MEHMET SAĞAT, AYDIN BAYRAM VE HASAN BERK - TÜRKİYE DAVASI) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (ÇOLAK VE FİLİZER - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (İPEK - TÜRKİYE DAVASI) (TİMUR - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No. 30009/03
Strazburg
22 Temmuz 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30009/03 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı olan Osman Karademirin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 17 Temmuz 2003 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından Y. Can tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1961 doğumludur ve İstanbulda yaşamaktadır.
25 Mayıs 2002 tarihinde başvuran, hırsızlık yaptığı şüphesiyle Çinili Polis Karakolu polisleri tarafından gözaltına alınmıştır. Başvuran ile karakol amiri arasında çıkan bir tartışmayı takiben başvuran Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğüne gönderilmiştir.
Asayiş Şube Müdürlüğünün nezaretine gönderilmeden önce başvuran muayene için Haydarpaşa Numune Hastanesinde muayene edilmiş, 25 Mayıs 2002 tarihli rapora göre vücudunda kötü muamele izlerine rastlanmamıştır. İddiaya göre başvuran Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğünde bir hücreye alınmış, elleri ve gözleri bağlı tutulmuş, çırılçıplak soyulmuş ve elektrik verilmiştir.
Başvuran 26 Mayıs 2002 tarihinde tekrar Çinili Polis Karakoluna getirilmiş, aynı tarihte ikinci kez muayene için Haydarpaşa Numune Hastanesine götürülmüştür. Raporda yine kötü muamele izine rastlanmadığı belirtilmiş, başvuran çıkarıldığı sorgu hakimince serbest bırakılmıştır.
Aynı tarihte başvuran, kendisine kötü muamele ettiklerini iddia ettiği beş polis memuru hakkında Üsküdar Kaymakamlığına suç duyurusunda bulunmuştur. Kaymakamın talebi üzerine başvuran 29 Mayıs 2002 tarihinde Üsküdar Kliniği ve Haydarpaşa Numune Hastanesinde tekrar muayene edilmiştir. Her iki rapor da kasıkta ağrı ve hassasiyet, idrar sorunları ve peniste hiperemiye işaret etmiş, Adli Tıp Kurumu Üsküdar şubesi başvurana üç gün iş görmezlik raporu vermiştir.
Başvuran 4 Haziran 2002 tarihinde Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğü polisleri hakkında Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunmuş, 5 Haziran 2002 tarihinde başvuran Üsküdar Emniyet Müdürlüğü Disiplin Şube Müdürlüğü tarafından sorgulanmıştır.
6 Haziran 2002 tarihinde biri muhakkik olarak görevlendirilen iki polis memuru 26 Mayıs 2002 tarihli raporu düzenleyen Dr. İbrahim Öneri sorgulamış, doktor, başvuranı muayenesi sırasında herhangi bir kötü muamele izine rastlamadığını, böyle bir bulgu elde etseydi bunu raporunda belirteceğini ifade etmiştir.
17 Haziran 2002 tarihli bir ön soruşturma raporunda muhakkik olarak hareket eden bir Baş komiser, beş polis memuru hakkında kovuşturma yapılmasına gerek bulunmadığını belirtmiştir. Haydarpaşa Numune Hastanesinin 26 Mayıs 2002 tarihli raporuna dayanarak, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğuna karar vermiştir. Ayrıca suçlanan polis memurlarından ikisinin olay tarihinde söz konusu karakolda görevli olmadıklarını tespit etmiştir.
19 Haziran 2002 tarihinde Üsküdar Kaymakamlığı polis memurları hakkında işlem yapılmamasına karar vermiştir. Başvuran söz konusu kararın iptali için İstanbul Bölge İdare Mahkemesine başvurmuş, talep reddedilmiştir.
29 Ağustos 2002 tarihinde İstanbul Valiliğine bağlı, Vali, Vali Yardımcısı, üç polis memuru ve bir memurdan oluşan İl Polis Disiplin Kurulu, başvurana kötü muamele yaptıkları iddia edilen polisler hakkında cezai işlem yapılmamasına karar vermiştir. Olay tarihinde söz konusu polislerden Muafak Çetinin başka bir yerde görevli, Dündar Özelin ise izinli olduğu belirtilmiş, ayrıca doktor raporlarının başvuranın vücudunda herhangi bir lezyona işaret etmemesi nedeniyle Kurul başvuranın iddialarını mesnetsiz olarak değerlendirmiştir.
25 Aralık 2002 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu polislerin ifadesini almış, polisler iddiaları reddetmiştir. Başsavcılık 6 Ocak 2003 tarihinde başvuranın da ifadesini almış, başvuran 25 Mayıs 2002 günü önce Çinili Polis Karakoluna alındığını ve daha sonra Haydarpaşa Numune Hastanesine götürüldüğünü, karakolda dövülmediği için hastanede yaralanması olmadığını söylediğini, ancak daha sonra Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğüne götürülüp buradaki sorgusu sırasında gözlerinin bağlanıp elleri kelepçelenerek çeşitli kötü muamelelere maruz kaldığını, gördüğü işkence sonucunda cinsel iktidarsızlık çektiğini iddia etmiştir.
4 Nisan 2003 tarihinde Başsavcılık başvuranın tekrar ifadesini almış, başvuran elinde Haydarpaşa Numune Hastanesinin 29 Mayıs 2002 tarihli raporundan başka bir rapor bulunmadığını, muayene masraflarını karşılayamadığı için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğine muayene olamadığını ve bu konuda Adli Tıp Kurumu başkanına bilgi verdiğini ifade etmiştir.
31 Ekim 2003 tarihinde Üsküdar Asliye Ceza Mahkemesi, suçunun şüphenin ötesinde kanıtlanmamış olduğuna hükmederek başvuranı hırsızlık suçundan beraat ettirmiştir.
14 Kasım 2003 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcısı Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu iddianame ile Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğünden dört polisi TCKnın 243/1 maddesi uyarınca başvurana kötü muamele yapmakla suçlamıştır. Başsavcı, iddia edilen kötü muamelenin polis memurlarının yargısal görevlerini ifa ederken gerçekleşmiş olması nedeniyle Üsküdar Kaymakamlığının 19 Haziran 2002 tarihli kararının dikkate alınmaması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca delil yetersizliği nedeniyle, başvuranı ölümle tehdit ettikleri iddiasına ilişkin olarak Remzi Akıncı ve diğer iki polis memuru hakkında kovuşturma yapılmaması gerektiğine karar vermiş, karar 19 Şubat 2004 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesince onanmıştır.
13 Aralık 2004 tarihinde Adli Tıp Kurumu uzmanlar kurulu başvuranı muayene etmiş ve başvuranda cinsel iktidarsızlık bulgusuna rastlamamışlardır.
Başvuran Üsküdar Cumhuriyet Başsavcısının takipsizlik kararına itiraz etmiş, 19 Şubat 2004 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddetmiştir.
13 Nisan 2005 tarihinde Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi delil yetersizliği nedeniyle ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği sanık polis memurlarını beraat ettirmiştir. Mahkeme, Haydarpaşa Numune Hastanesinden verilen 25 ve 26 Mayıs 2002 tarihli raporlar ve Adli Tıp Kurumunun 13 Aralık 2004 tarihli raporlarına dayanarak beraat kararı vermiş, başvuran karara 11 Mayıs 2005 tarihinde itiraz etmiş, Yargıtay 17 Ekim 2006 tarihinde birinci derece mahkemesi kararını onamıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
Hükümet, başvurunun yargılama sonuçlanmadan yapılmış olması nedeniyle başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ve medeni ve idari hukuk çarelerinden yararlanmadığını savunmuştur.
Başvuran, mevcut tüm iç hukuk yollarını tükettiğini ve bunların etkisiz olduğunun ortaya çıktığını iddia etmiştir.
Hükümetin, ceza hukukundaki tüm yolların tüketilmemesine ilişkin itirazlarına ilişkin olarak Mahkeme, iç hukuk yollarının son aşamasına başvurunun yapılmasından kısa bir süre sonra, ancak Mahkemenin kabuledilebilirliğe ilişkin bir karar vermeden önce ulaşılabileceğini hatırlatır (bkz. örneğin, Sağat, Bayram ve Berk - Türkiye, no. 8036/02 ve Yıldırım - Türkiye, no. 0074/98). Başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin kovuşturmanın 17 Ekim 2006 tarihinde; AİHMnin kabuledilebilirlik kararından önce bittiğini kaydeder. Bu nedenle Hükümetin bu konudaki itirazını reddeder.
Hükümetin itirazlarının ikinci kısmına ilişkin olarak ise Mahkeme, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddetmiş olduğunu hatırlatır (bkz. özellikle Karayiğit - Türkiye, no. 63181/00 ve Aksoy - Türkiye, Karar Raporları 1996-VI). Mahkeme somut davada yukarıda anılan başvurudaki tespitlerinden sapmak için özel koşul görmemektedir.
Bu koşullar altında Mahkeme, Hükümetin ön itirazını reddeder.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun kalan kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
II. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran çeşitli kötü muamelelere tâbi tutulması ve yetkililerin, işkence iddiaları hakkında etkili bir soruşturma yürütmemiş olmasından şikâyetçi olmuştur.
A. Tarafların ifadeleri
1. Başvuran
Başvuran, polis memurlarından yumruk, tokat, tekme, cinsel organına verilen elektrik şoku ve sözlü hakaretler şeklinde gördüğü kötü muamelenin en alt düzeyde şiddete ulaştığı ve AİHSnin 3. maddesi bağlamında kötü muameleye tekabül ettiğini iddia etmiştir. İdari ve yargı makamlarına yaptığı sayısız şikayetler ve vücudunda oluşan, üç gün süreyle iş görmesini engelleyen yaralara işaret eden tıbbi raporlara rağmen anlamlı bir soruşturma yürütülmediğini ve kendisine kötü muamelede bulunanların cezalandırılmaksızın adaletin elinden kaçtıklarını savunmuştur.
2. Hükümet
Başvuranın vücudunda kötü muamele izleri bulunmadığını belirten 25 ve 26 Mayıs 2002 tarihli raporlara dayanarak Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaksız olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca idari ve yargı makamlarının başvuranın iddiaları hakkında çok titiz bir soruşturma yürüttüğünü ve iddialarını doğrulayabilecek ikna edici delil bulunmadığına karar verdiklerini öne sürmüşlerdir.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Genel ilkeler
Mahkeme, AİHSnin 3. maddesinin, AİHSnin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biri olduğunu hatırlatır. Bu madde aynı zamanda Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza etmektedir. Bireylerin insan haklarının korunması için bir araç olarak AİHSnin amaç ve hedefi, sözkonusu hükümlerin, sağladığı güvenceleri uygulanabilir ve etkili kılmak amacıyla yorumlanmasını ve uygulanmasını da gerektirir (bkz. Avşar - Türkiye, no. 25657/94).
Mahkeme ayrıca bir kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde söz konusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın iddialarına ilişkin, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe yaratacak deliller ortaya koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHSnin 3. maddesine dayalı açık bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. Çolak ve Filizer - Türkiye, no. 32578/96 ve 32579/96; Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94; Aksoy - Türkiye, yukarıda anılan ve Ribitsch - Avusturya, A Serisi no. 336).
Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr - İngiltere, 28883/95). Ancak AİHSnin 3. maddesine dayanan iddiaların ortaya atılması halinde Mahkeme tam bir titiz inceleme yapmalıdır (bkz. Ülkü Ekinci - Türkiye, no. 27602/95) ve bunu taraflarca sunulan deliller temelinde yapacaktır.
Mahkeme, kanıtları değerlendirirken genellikle makul şüphenin ötesinde standardını uygulamaktadır (bkz. Orhan - Türkiye, no. 25656/94 ve Avşar, yukarıda anılan). Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilir (bkz. Ülkü Ekinci, yukarıda anılan).
Ayrıca eğer söz konusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında tatminkâr ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu söylenebilir (bkz. Salman - Türkiye (BD), no. 21986/93).
AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, söz konusu hükmün, AİHSnin 1. maddesinde yer alan devletin kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHSde yer alan hak ve özgürlükleri tanıması genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır. Eğer hal böyle değilse işkence, insanlık dışı ve alçaltıcı muamele ve cezaların genel olarak yasaklanması, ciddi önem taşımasına rağmen pratikte etkisiz olacak ve kimi durumlarda devlet görevlilerinin, fiili bir dokunulmazlıkla, kontrolleri altında bulunanların haklarını suiistimal etmeleri mümkün olacaktır (bkz. Assenov vd., Raporlar 1998-VIII).
2. İlkelerin somut dava koşullarına uygulanması
a. Başvuran tarafından uğrandığı iddia edilen kötü muamele
Mahkeme başvuranın polis nezaretinden çıkmasını müteakip üç kez muayene olduğunu kaydeder. İlk iki muayene 25 ve 26 Mayıs 2002 tarihlerinde Haydarpaşa Numune Hastanesinde, son muayene ise 29 Mayıs 2002 tarihinde Üsküdar Adli Tıp Kurumunda yapılmıştır. Haydarpaşa Numune Hastanesinden verilen raporlar başvuranın vücudunda kötü muamele izlerine işaret etmezken üçüncü tıbbi rapor kasıkta ağrı ve hassasiyet, idrar sorunları ve peniste hiperemiye işaret etmiş ve başvuranın üç gün süreyle iş yapamayacağı belirtilmiştir.
Mahkemenin görüşüne göre 29 Mayıs 2002 tarihli raporda tarif edilen semptomlar başvuranın cinsel organına elektrik verildiği ile en azından uyuşmakta ve 3. madde kapsamında kötü muameleye tekabül etmektedir (bkz. örneğin A. - İngiltere, Raporlar 1998-VI ve Ribitsch, yukarıda anılan).
Bu nedenle açığa kavuşturulması gereken Hükümetin bu yaralanmanın nasıl oluştuğu konusunda inandırıcı bir açıklama getirip getirmediği ve başvuranın iddialarının doğruluğuna şüphe getirecek delil sunup sunmadığıdır.
Başvuranın iddialarına cevap olarak Hükümet Haydarpaşa Numune Hastanesi doktoru tarafından verilen ilk iki rapora dayanmış ve başvuranın iddialarının hiçbir kanıtla doğrulanmadığını ifade etmiştir. Aynı doktor raporlarına dayanan, soruşturmadan sorumlu yerel merciler tarafından da benzer sonuçlara varılmıştır.
Mahkeme öncelikle büyük bir ehemmiyetle başvuranın Haydarpaşa Numune Hastanesinde yapılan muayenesinden önce polis memurlarının Dr. İbrahim Önerin odasına girip onunla konuştukları ve doktorun başvuranın kötü muamele şikâyetlerine raporunda yer vermediği iddiasını dikkate alır. Bu iddiayı doğrulayamamasına rağmen Mahkeme, işkence ya da kötü muamele soruşturmalarında yer alan tıp doktorlarının her zaman en yüksek etik standartlara uygun olarak hareket etmesi gerektiğini ve muayenelerin doktorun denetimi altında, gizlilik içinde ve güvenlik güçleri ve diğer devlet görevlilerinin mevcut olmadığı bir ortamda yapılması gerektiğini belirtir (bkz. BM Genel Kurulunun 4 Aralık 2000 tarihli 55/89 sayılı kararıyla tavsiye edilen İşkence ya da Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelenmesi İlkeleri).
Ayrıca çalışma şartlarına bakılmaksızın tüm sağlık personeli muayene ve tedavi etmeleri istenen insanlara bakmak temel göreviyle yükümlüdür. Profesyonel bağımsızlıklarından sözleşmeye dayalı ya da diğer düşüncelerle taviz vermemeleri ve raporlarında kötü muameleye dair tüm kanıtları açıkça belirterek tarafsız delil sunmaları gerekir (bkz. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine sunulan 9 Ağustos 1999 tarihli İşkence ya da Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelenmesi Rehberi, İstanbul Protokolü).
Her halükârda Mahkeme, başvuranın soruşturma yapan makamlara ve daha sonra Üsküdar Başsavcılığına verdiği ifadelerde Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğünün nezaretinde polis memurlarından kötü muamele gördüğü anlatımında açık ve net olduğunu dikkate almalıdır. Başvuran, gördüğü muamelenin ayrıntılı tarifini yapmış ve kötü muamele uygulayan polis memurlarının isimlerini vermiştir. Ayrıca Çinili Polis Karakolunda kötü muamele görmediğini ve bu nedenle 25 Mayıs 2002 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesinde yapılan muayenesinde vücudunda kötü muamele izleri bulunmadığını Üsküdar Cumhuriyet Başsavcısına anlatmıştır. Kötü muamelenin kendisine Üsküdar Asayiş Şube Müdürlüğünde uygulandığını ancak iddialarına ve kötü muamele izlerine 26 Mayıs 2002 tarihli doktor raporunda yer verilmediğini de açıklamıştır. Bu açıklamalar ışığında Başsavcı, dört polis memuru hakkında kötü muamele uyguladıkları suçlamasını yöneltmiştir.
Ne var ki Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi 29 Mayıs 2002 tarihli doktor raporunu dikkate almamış ve bunun yerine başvuranın cinsel iktidarsızlık çekmediğini belirten Haydarpaşa Numune Hastanesinin ve Adli Tıp Kurumunun 13 Aralık 2004 tarihli raporlarına dayanarak polis memurlarını beraat ettirmiştir. Son olarak Başsavcının söz konusu karara itiraz niteliğindeki ifadesi ve birinci derece mahkemesinin 29 Mayıs 2002 tarihli raporda tespit edilen başvuranın vücudundaki izlerin nedenini soruşturması gerektiği görüşüne rağmen Yargıtay, birinci derece mahkemesi kararını gerekçe belirtmeden onamıştır.
Mahkeme, tutuklu bulunan herkesin sağlığından devletin sorumlu olduğunu yineler. Böyle kimseler savunmasız bir vaziyettedir ve yetkililerin onları koruma görevi vardır. Yetkililerin gözaltında kendi kontrolleri altındaki şahısların yaralanmasıyla ilgili hesap verme yükümlülüğü ve 29 Mayıs 2002 tarihli doktor raporunda belirtilen semptomlara ilişkin herhangi bir açıklama getirilmemesi dikkate alındığında Mahkeme, Hükümetin söz konusu yaralanmaların nasıl oluştuğuna ikna edici bir açıklama getiremediği görüşündedir. Bu nedenle söz konusu semptomların Hükümetin sorumluluğundaki bir muamelenin sonucu olduğuna karar verir.
Bu nedenle AİHSnin 3. maddesi esas olarak ihlal edilmiştir.
b. Etkili bir soruşturma yapılmadığı iddiası
Mahkeme, başvuranın birtakım idari ve yargı mercilerine yaptığı kötü muamele şikayetinden sonra yetkililerin iddialarla ilgili bir soruşturma açtıklarını kaydeder. Bu bağlamda Üsküdar Kaymakamlığı ve İl Polis Disiplin Kurulu tarafından görevlendirilen kıdemli polis memurları tarafından ön soruşturmalar yapılmış, sanık polis memurlarından ikisinin iddia konusu olay sırasında görevli olmaması ve Haydarpaşa Numune Hastanesinin verdiği raporların kötü muameleye işaret etmemesi nedeniyle başvuranların iddialarının asılsız olduğuna karar verilmiştir.
Ancak Mahkeme Türkiye aleyhindeki geçmiş davalarda güvenlik güçlerine yöneltilen benzer iddialara ilişkin soruşturma yapmakla sorumlu olan bu kurumların, soruşturulan güvenlik güçleri ile tam bağlantılı bir yönetici olan Valiye hiyerarşik olarak bağımlı devlet memurlarından oluşması nedeniyle bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini tespit etmiştir (bkz. diğerlerinin yanı sıra İpek - Türkiye, no. 25760/94). Mahkeme, somut dava koşullarında iddiaların polis gücüne yöneltilmiş olması nedeniyle yukarıda anılan kurumların söz konusu gücün mensupları olan kıdemli polis memurlarını muhakkik olarak atamasının uygun olmadığı görüşündedir. Bu itibarla muhakkiklerin meslektaşlarının ifadelerine güvenmeye istekli olmaları Mahkemenin geçmişteki bulgularını teyit etmektedir.
Ayrıca idari mercilerin ulaştığı sonuçlara rağmen Üsküdar Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın açıklamaları ve 29 Mayıs 2002 tarihli doktor raporunda yer alan bulguların ışığında dört polis memuru aleyhinde suçlamalarda bulunmuştur. Ancak Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi 29 Mayıs 2002 tarihli raporda belirtilen semptomların nedenini soruşturmaksızın polis memurlarını beraat ettirmiştir. Başsavcının 29 Mayıs 2002 tarihli raporda yer verilen bulguların başvurana uygulandığı iddia edilen kötü muamelenin sonucu olup olmadığının birinci derece mahkemesi tarafından değerlendirilmesi gerektiği görüşüne herhangi bir cevap verilmemesi nedeniyle Başsavcının Yargıtaya sunduğu ikinci görüş de sonuç getirmemiştir.
Yukarıdaki değerlendirmeler Mahkemenin başvuranın polis memurlarının elinde kötü muamele gördüğü iddiaları hakkında ulusal yetkililerin etkili ve bağımsız bir soruşturma yürütemediklerine karar vermesi için yeterlidir. Ayrıca başvuranın davasında uygulandığı şekliyle ceza hukuku sisteminin caydırıcılıktan uzak olduğunun kanıtlandığı ve başvuranın şikâyetçi olduğu gibi kanunsuz fiillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlamakta caydırıcı etkisinin bulunmadığı kanaatindedir (bkz. mutatis mutandis, Okkalı - Türkiye, no. 52067/99).
Bu nedenle sözkonusu hüküm usul olarak ihlal edilmiştir.
Bu şartlar altında Mahkeme AİHSnin 13. maddesi bağlamında ayrı bir hususun ortaya çıkmadığı görüşündedir (bkz. Timur - Türkiye, no. 29100/03).
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran 70,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Ayrıca miktar belirtmeden maddi tazminat talebinde de bulunmuştur.
Hükümet, talep edilen miktarın aşırı olduğunu savunmuştur.
Mahkeme tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı kuramamaktadır; bu nedenle talebi reddeder. Ancak tespit edilen ihlalleri dikkate alarak ve hakkaniyete uygun bir değerlendirmeyle başvurana 10,000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun bulmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ayrıca AİHM önündeki masraf ve harcamalara karşılık olarak 6,820 Euro talep etmiştir. Bu bağlamda temsilcileri tarafından verilen 65 saatlik avukatlık hizmetini gösteren bir çizelge ve başvurusunun AİHM önünde temsili için yapılan masraf ve harcamaların bir tablosunu sunmuştur.
Hükümet, talep edilen miktarın haklı olmadığını ya da gerçekten ve gerektiği için harcanmadığını savunmuştur.
AİHMnin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Söz konusu davada Mahkeme, elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM önündeki yargılama için 3,000 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Oybirliğiyle başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1e karşı 6 oyla AİHSnin 3. maddesinin esas olarak ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle AİHSnin 3. maddesinin usul olarak ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle AİHSnin 13. maddesi ile ilgili ayrı bir husus bulunmadığına;
5. 1e karşı 6 oyla;
(a) Sorumlu Devletin başvurana, AİHSnin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilerek:
(i) 10,000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat;
(ii) 3,000 Euro (üç bin Euro) yargılama masraf ve giderleri;
(iii) bu miktarlara uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
Karar Vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 22 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy