(AİHS m. 6, 34, 35, 41, 44, 45, 1 NOLU PROTOKOL) (3194 S. K. m. 18) (SPORRONG VE LÖNNROTH - İSVEÇ DAVASI) (LITHGOW VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (JAMES VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KARAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (YILTAŞ YILDIZ TURİSTİK TESİSLERİ A.Ş. - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 32600/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
22 Eylül 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (32600/03) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) tüzel bir kişilik olan Göksel Tütün Ticaret ve Sanayi A.Ş.nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 1 Eylül 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İzmir Barosu avukatlarından M. Yararbaş ve S. Amuş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, Göksel Tütün Ticaret ve Sanayi A.Ş. merkezi İzmirde bulunan bir anonim şirketidir.
28 Kasım 1989 tarihinde, İzmirin Bornova ilçesinde yeralan, üzerinde beş katlı bir tütün deposu bulunan ve 10 450 metre kare yüzölçümüne sahip olan bir arazi, tapu siciline 317 parsel numarasıyla başvuran adına kaydedilmiştir.
Bornova Belediye Meclisi, 26 Ocak 1993 tarih ve 53 sayılı kararında 7 Nolu adada yeralan 314 ve 5534 parsel numaralı arsalarda bir aplikasyon çalışması yapılmasının gerekli olduğuna hükmetmiştir. Başvurana ait 317 Nolu parsel bu çalışmaya dahil edilmemiştir.
Bununla birlikte, 25 Mayıs 1995 tarihinde ilk kararını iptal eden Bornova Belediye Meclisi 823 sayılı yeni bir karar almıştır.
Bu karardan sonra 3 Ağustos 1995 tarihinde belediye, özellikle İmar Kanununun 18. maddesine dayanarak imar planında değişiklik yapmış ve yeni düzenleme sınırları içinde parselizasyon planı kabul etmiştir.
Başvurana ait arsanın 3224 metre karelik bir bölümü (yani toplam yüzölçümün % 30,9u) belediye tarafından düzenleme ortaklık payı olarak alınmış buralarda bir yeşil alan, bir park ve bir çocuk bahçesi oluşturulmasına imkân sağlanmıştır.
Başvuran, 7 Eylül 1995 tarihinde bu karara belediye nezdinde itiraz etmiştir.
24 Ekim 1995 tarihinde, belediye meclisi bu itirazı reddetmiş ve önceki kararını onamıştır.
27 Kasım 1995 tarihinde başvuran, İzmir İdare Mahkemesi önünde 25 Mayıs 1995 tarihli belediye encümeni kararın ve ekindeki parselizasyon planının iptali istemiyle dava açmıştır. Başvuran dava gerekçesinde, öncelikle yeni parselizasyonun bir şahsın özel çıkarı için gerçekleştirildiğini ileri sürmüş ve ikinci olarak da, 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi anlamında arsasının değerinde herhangi bir artış olmadığını savunmuştur.
28 Şubat 1997 tarihinde mahkeme, itiraz edilen idari kararın yasalara uygun olduğuna hükmetmiştir. Kararına temel dayanak olarak mahkeme, bir bilirkişi raporu ile şehir imar planını göstermiştir.
Başvuran, 15 Mayıs 1997 tarihinde bu kararı temyize taşımıştır.
20 Nisan 1998 tarihinde Danıştay, temyiz edilen kararı bozmuştur. Yüksek İdare Mahkemesi, ada içerisinde yeralan bazı parseller için düzenleme ortaklık payı oranının İmar Kanununun 18. maddesinde öngörülen % 35lik azami sınırı aştığını kaydetmiştir.
28 Aralık 1999 tarihinde mahkeme, olaylara açıklık getirip, 28 Şubat 1997 tarihli kararının gerekçelerini değiştirerek Danıştay kararına uymuş, ancak bir kez daha başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme özellikle, şehir imar planı kapsamında düzenleme sınırları belirlenirken belediyeye ait toplam arazilerin de %65inin düzenleme ortaklık payı olarak alındığını gözlemlemiştir. Mahkeme ayrıca, adanın bütününde bir yol, bir meydan ve bir yeşil alan oluşturulması planlandığı için itiraz edilen idari kararın temelinde kamu yararı olduğunu kaydetmiştir.
Başvuran, 12 Nisan 2000 tarihinde bu kararı temyize götürmüştür.
Danıştay, 25 Ekim 2001 tarihli kararında, yasalara ve yargı usulüne uygun olduğu gerekçesiyle ilk derece idare mahkemesinin verdiği kararı tüm hükümleriyle onamıştır.
9 Ocak 2002 tarihinde başvuran, karar düzeltme talebiyle itiraz etmiştir.
Danıştay, 19 Şubat 2003 tarihinde bu itirazı da reddetmiştir. Bu karar başvurana 31 Mart 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfta bulunarak, 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi uyarınca arazisinin 3 224 metre karelik bölümünün hiçbir tazminat ödenmeksizin elinden alındığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, imar planı değişikliğinde, arazi düzenlemesinde ve yeni parselizasyon yapılmasında kamu yararı bulunmadığını savunmaktadır. Başvuran ayrıca, yeni imar planının bir kişinin şahsi çıkarları için yapıldığını ileri sürmekte ve gerçekleştirilen imar değişikliğinden sonra geri kalan arsasının değerinin artmadığını iddia etmektedir.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümetin kanaatine göre, madem ki başvuran itiraz ettiği işlemlerin özel bir kişinin yararına yapıldığını düşünüyordu o halde AİHMne gitmeden önce yetkili ulusal mahkemelerde dava açması gerekirdi. Davanın esası üzerine Hükümet, yapılan müdahalenin şehir planlamasıyla ilgili 3194 sayılı yasada öngörüldüğünü ve kamu yararına bir amaca hizmet ettiğini kaydetmektedir. Hükümete göre, sözkonusu yasanın 18. maddesi, belediyelerin kamu yararına hizmet veya donanım getirmek amacıyla özel mülkiyet altındaki arazilerin bir kısmına el koymasına imkân sağlamaktadır.
Hükümet, bu yetkinin belediyelere mülk sahiplerine aşırı yük empoze etmeleri için verilmediğini savunmaktadır. Hükümet, mevcut davada bir yol, bir meydan ve bir yeşil alan yapımının söz konusu olduğunu ve bu çalışmaların ihtilaflı arsaların değerini tartışmasız bir şekilde olumlu yönde etkilediğini ileri sürmektedir. Hükümet, burada haklı bir denge sağlanmış olduğunu ve dolayısıyla şikâyet edilen bu durumun 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesindeki hükümlere aykırılık teşkil etmediğini savunmaktadır.
Başvuran, Hükümetin bu savına karşı çıkmakta ve özellikle belediye tarafından yapılan imar planı değişikliğinde hiçbir kamu yararı bulunmadığı yönündeki iddialarını tekrarlamaktadır. Bu nedenle başvuran, kendisine hiçbir tazminat ödenmeksizin arazisinin % 30,9una el konularak mülkiyet dokunulmazlığı hakkının 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında orantısız bir şekilde ihlâl edildiğini savunmaktadır.
AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfla yapılan şikâyetin yukarıda yapılan açıklamalar sonrasında açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaşıldığından, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği konusunda ayrıca hüküm vermenin gereksiz olduğu kanaatine varmaktadır.
AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesindeki hükümlere göre idari makamlar tarafından mülkiyet dokunulmazlığı hakkına yapılacak bir müdahalenin yasal dayanağı olması gerektiğini kaydetmekte ve demokratik bir toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğünün, AİHSnin bütün maddelerinin özünde yeraldığını hatırlatmaktadır (Yunanistan aleyhine Iatridis davası (GC), no 31107/96, prg. 58, CEDH 1999-II).
Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin, «kamu yararına» uygun bir «meşru amacı» olmalıdır. Kullanılan yöntemler ile her halükarda bir kimseyi mülkünden yoksun bırakan amaç arasında makul bir orantısallık ilişkisi bulunmalıdır (Belçika aleyhine Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri davası, 20 Kasım 1995, prg. 38, seri A no 332 ve Yunanistan aleyhine Yagtzilar ve diğerleri davası, no 41727/98, prg. 40, CEDH 2001-XII). Toplumun genel çıkarlarının gereksinimleri ile bireyin temel haklarının korunma zorunluluğu arasında kurulması gereken «adil denge» kavramı işte bunu ifade etmektedir (İsveç aleyhine Sporrong ve Lönnroth davası, 23 Eylül 1982, prg. 69, seri A no 52). Böylesi bir dengeyi kurma kaygısı, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesindeki tüm hükümlerin yapısında yansıtılmıştır.
Sözkonusu bu çıkarlar arasında adil bir denge sağlanıp sağlanmadığını ve yine mülkiyeti elinden alınan kişiye aşırı yük empoze edilip edilmediğini belirlemek için, kuşkusuz tazminat şartlarına bakmak gerekmektedir (Birleşik Krallık aleyhine Lithgow ve diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 120-121, seri A no 102). AİHM, bu konuda daha önce, bir mülkiyetten yoksun bırakma sırasında taşınmazın değerine uygun makul bir tazminat ödenmediği durumlarda, genel olarak, bir ihlâlin oluştuğuna hükmetmiştir. Bununla birlikte, ekonomik reform veya sosyal adalet önlemleri gibi kamu yararına olan meşru amaçlar, tam piyasa değerinden daha düşük tazminat ödemelerini haklı gösterebilir (Birleşik Krallık aleyhine James ve diğerleri davası, 21 Şubat 1986, prg. 54, seri A no 98).
Yukarıdaki ilkelerin mevcut davada uygulanıp uygulanmadığı konusunda AİHM, ilk önce başvuranın sahip olduğu arsanın 3 224 metre karesinin elinden alınmasının mülkiyet dokunulmazlığı hakkına bir müdahale oluşturduğunu ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten yoksun bırakma kapsamında analiz edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
AİHM, herşeyden önce buradaki mülkiyet mahrumiyetinin bir yasa hükmünde öngörüldüğünü, mevcut davada bu yasa hükmünün 3194 sayılı yasanın 18. maddesi olduğunu gözlemlemektedir.
AİHM daha sonra, mevcut davadaki imar planı değişikliği, yeni parselizasyon ve arazi düzenlemelerinin Bornova belediyesine bir yol, bir meydan ve bir yeşil alan yapımı için imkân tanıdığını kaydetmekte ve bunun sonucunda müdahalenin kamu yararına bir amaca hizmet ettiği kanaatine varmaktadır. Öte yandan dava dosyasında, belediyenin 3194 sayılı yasanın 18. maddesini uygulayarak kendisine kazanç sağladığını gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır (bakınız, a contrario, Türkiye aleyhine Karaman davası, no 6489/03, prg. 32, 15 Ocak 2008).
AİHM, ilke olarak, başvuranın arazisinin bir kısmının şehir planlamasına katılım kapsamında belediyeye devredilmesiyle uğradığı zararın, bu bölgede yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan değer artışının bir karşılığı olarak görülebileceğini kabul etmektedir.
Katılım oranının arazi yüzölçümünün % 30,9u olarak belirlenmesinin uygunluğu konusunda ise AİHM, görevinin, bayındırlık çalışmalarının bir araziye getirdiği artı değer ile buna karşılık düzenleme ortaklık payı olarak devredilmesi gereken arazi miktarının tespitine ilişkin kriterleri sorgulamak olmadığını kaydetmektedir (bakınız, Türkiye aleyhine Seyhan davası (karar), no 45810/99, 20 Mayıs 2008, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Oral davası (karar), no 32362/03, 25 Kasım 2008, Türkiye aleyhine Yıltaş Yıldız Turistik Tesisleri A.Ş. davası, no 30502/96, prg. 38, 24 Nisan 2003 ve Yunanistan aleyhine Papachelas davası (GC), no 31423/96, prg. 49, CEDH 1999-II).
Dosyadaki unsurlar ile 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ulusal makamlara bıraktığı takdir marjı dikkate alındığında, AİHM, şehir planlaması için başvurana empoze edilen düzenleme ortaklık payının kamu yararı ile ilgili şahsın haklarının korunma zorunluluğu arasındaki adil dengeyi tehlikeye sokacak nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır.
Yukarıdaki unsurlar göz önüne alındığında, başvurunun bu bölümü açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları gereğince reddedilmesi uygun olacaktır.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ayrıca, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunarak, ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamanın süresinden şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, başvuranın bu iddiasına karşı çıkmakta ve davasının ulusal mahkemelerde makul süre içerisinde görüldüğünü savunmaktadır.
AİHM, dikkate alınması gereken sürenin başvuranın belediye nezdinde yaptığı ilk itiraz tarihi olan 7 Eylül 1995 tarihinde başladığını gözlemlemektedir. Bu konuda AİHM, şayet bir dava açılmadan önce izlenmesi gereken bir başvuru yolu bulunmakta ise, izlenmesi gereken idari sürecin değerlendirilmesi gereken dava süresine dahil edildiğini hatırlatmaktadır (Fransa aleyhine Vallée davası, 26 Nisan 1994, prg. 33, seri A no 289-A, ve Fransa aleyhine Santoni davası, no 49580/99, prg. 37, 29 Temmuz 2003). Mevcut davada bu süre Danıştay kararı ile 19 Şubat 2003 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla, söz konusu dönem iki kademeli yargılama sonunda yedi yıl beş ay sürmüştür.
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığıını ve ayrıca başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla, başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
AİHM, bir yargılama için makul sürenin, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ve yetkili makamların tutumu, ilgili taraflar için davanın önemi gibi şartlara ve AİHM içtihatını yönlendiren kıstaslara bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçokları arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası (GC), no 30979/96, prg. 43, CEDH 2000-VII).
AİHM ayrıca, mevcut davanın konusuna benzer birçok davaya baktığını ve bu davalarda AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlâl edildiğine hükmettiğini hatırlatmaktadır (Frydlender, ilgili bölüm).
Takdirine sunulan unsurların tamamını incelemesinin ardından AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için Hükümetin hiçbir tespit ve delil unsuru sunmadığı kanaatine varmaktadır.
AİHM, konuyla ilgili yerleşik içtihadını dikkate alarak, mevcut davada iki kademeli yargılama sonrasında yedi yıl beş aydan fazla süren ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğuna ve makul süre ilkesine uymadığına hükmetmektedir.
Dolayısıyla, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlâl edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususuna ilişkin olarak ise başvuran, 806.000 Euro maddi ve 100.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmaktadır. Ayrıca başvuran, 50.000 Euro yargılama masraf ve gideri talep etmekte ve bir avukatlık ücret sözleşmesini belge olarak sunmaktadır.
AİHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, başvurana 4.000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunmaktadır. Yargılama masraf ve giderleri kapsamında AİHM, tüm masraflar için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oyçokluğu ile başvurunun AİHSnin 6/1 maddesi kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. Oybirliğiyle, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle,
a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 4.000 Euro (dört bin Euro) manevi tazminat ve 1.000 Euro (bin Euro) yargılama masraf ve gideri ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Oybirliğiyle adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde, AİHSnin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak Yargıç Popovic ve Yargıç Sajonun ayrık oy görüşü bulunmaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy