(AİHS. m. 9, 13, 14, 34, 35, 1 NOLU PROTOKOL) (3402 S. K. m. 14) (2762 S. K. m. 1) (4771 S. K. m. 4) (GARCİA RUIZ - İSPANYA DAVASI) (NACARYAN VE DERYAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 37639/03, 37655/03, 26736/04 et 42670/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
3 Mart 2009
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37639/03, 37655/03, 26736/04 ve 42670/04) numaralı başvurunun nedeni Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfının (Başvuran) 20 Kasım 2003 tarihinde (37639/03 ve 37655/03), 19 Temmuz 2004 tarihinde (26736/04) ve 3 Kasım 2004 tarihinde (42670/04) Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurulardır.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından A. Sakmar tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, Türk yasalarına uygun olarak kurulmuş, Çanakkalede yerleşik bir vakıftır. Vakfın iç tüzüğü Lozan Antlaşmasının dini azınlık vakıflarıyla ilgili hükümlerine uygundur.
Vakıf, yüzölçümleri 3 792,54 m2 (dava dilekçesi no 37639/03, parsel no 177-5), 2 251,72 m2 (no 37655/03, parsel no 136-5), ve 2 219,69 m2 (no 26736/04, parsel no 135-13) olan üç arazi ile şapel olarak kullanılan ve yüzölçümü 37,82 m2 olan bir gayrimenkulü (no 42670/04, parsel no 541-55) bağış ve miras yoluyla edindiklerini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, çok uzun zamandır sahibi olmalarına rağmen söz konusu taşınmazlar tapu sicilinde adına kaydedilmemiştir.
Mayıs 1991de, bölgede gerçekleştirilen kadastro çalışmaları sonrasında ihtilaflı araziler parsellere bölünmüş ve bu parsellerin her birine yeni bir numara verilmiştir. Bununla birlikte, başvuran 2762 sayılı Vakıflar Yasasında öngörüldüğü şekilde süresi içinde vakfın mal varlığını beyan etmediği için tapu kayıt defterlerinde mülk sahiplerinin adlarının yazıldığı bölüm boş bırakılmıştır. Söz konusu mülklere ait kadastro tutanaklarında, her ne kadar bilirkişi ve tanıklar ilgili vakfın gerçekten bu taşınmazların sahibi olduğunu doğrulasa da, ihtilaflı gayrimenkullerle ilgili başvuran adına kayıtlı hiçbir tapu senedinin bulunmadığı belirtilmiştir.
Başvuran, otuz günlük yasal süre içerisinde itiraz etmediği için, kadastro planları yayınlanmış ve kesinleşmiştir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, 27 Kasım 2000 tarihli yazısında başvurana, söz konusu gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesi için yetkili mahkemelerde dava açmasını tavsiye etmiştir.
2001 ve 2002 yıllarında başvuran, her bir gayrimenkulün ayrı ayrı tapu siciline kaydedilmesi talebiyle Bozcaada Kadastro Mahkemesinde (« Mahkeme ») dava açmıştır.
Mahkeme, kendisine verilen yargılama görevi çerçevesinde zirai bilirkişi raporu isteyerek, yerel ve teknik bilirkişiler ile diğer tanıkları dinlemiştir. Mahkeme, kadastro planlarını ve söz konusu mülklere ait kadastro ve vergi kayıtlarını toplamıştır.
Mahkeme, 8 Ekim 2001 (dava dilekçesi no 37639/03) ve 14 Ocak 2002 (diğer üç dava dilekçesi) tarihlerinde verdiği kararlarla, başvuranın talebini haklı bulmuş ve 3402 sayı ve 3 Temmuz 1987 tarihli Kadastro Yasasının 14. maddesi uyarınca söz konusu mülklerin başvuran adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir. Mahkeme ilk önce, tüzel kişiliği olan vakfın gayrimenkul edinme yeteneğini haiz olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra mahkeme, yerel bilirkişilerin de doğruladığı gibi, iddia edilen mülkiyet hakkının somut belgelere dayandığını ve ayrıca ilgili vakfın elinde söz konusu mülklere ait vergi ödeme makbuzları bulunduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, arazilerle ilgili olarak sunulan belgelere dayanarak, vakfın mülkiyet hakkını kullanarak arazileri üçüncü şahıslara kiraya verdiğini tespit etmiştir. Ayrıca, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen belgelere göre, vakıf, 1964 yılından itibaren söz konusu mülkleri kendi mal varlığı içerisinde beyan etmiştir. Aynı şekilde, 1971 yılında Arazi Dağıtım Komisyonu tarafından düzenlenen tutanak yine söz konusu iyeliği kanıtlamaktadır. Mahkeme, vakıfların aynı gerçek kişiler gibi kazandırıcı zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinebileceğini bildirmiştir.
Hazinenin kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay, 29 Nisan 2002 (no 37639/03, 37655/03 ve 26736/03) ve 18 Nisan 2002 (no 42670/04) tarihli kararlarıyla ilk derece mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın, mal varlığı beyanını 2762 sayılı yasada öngörüldüğü gibi yapmadığını ve gerçek kişilerin aksine vakıfların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinemeyeceğini bildirmiştir.
Başvuran tarafından yapılan karar düzeltme talepleri Yargıtay tarafından reddedilmiştir.
9 Ağustos 2002 tarihinde 2762 sayılı yasaya değişiklik getiren 4771 sayılı yasa yürürlüğe girmiştir. Bu yeni yasa vakıflara, hangi şekilde olursa olsun, mülkiyetleri kendilerine ait olduğu kanıtlanmış gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesini talep etme imkânı vermiştir.
Yeniden görülen davada kadastro mahkemesi 16 Eylül 2003 (no 37639/03 ve 37655/03) ve 9 Haziran 2003 (no 26736/03 ve 42670/04) tarihinde Yargıtayın kararına uyarak başvuranın taleplerini reddetmiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulunun kazandırıcı zamanaşımı ile edinme için temel koşulun malik sıfatıyla zilyetlik olduğu yönünde verdiği 8 Mayıs 2002 tarihli kararı göstermiştir. Oysa, daha önceki 8 Mayıs 1974 tarihli kararında Yargıtay, azınlık vakıfları tarafından 1936 yılında yapılan mal beyanlarının vakıf tüzüğüne eşdeğer vakıfname olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde karar vermiştir. Beyannamede açıkça belirtilmemişse bu vakıflar söz konusu belgede belirtilen gayrimenkullerden başka taşınmaz mülk edinemezler. Dolayısıyla, bu tür vakıflar malik sıfatıyla zilyetliği ileri süremezler. Başvuranın beyannamesini, bu konuyu düzenleyen yasada öngörülen şekil ve süreye uygun olarak sunduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığından, mahkeme, vakfın söz konusu mülklerin sahibi olamayacağına hükmetmiştir.
Ayrıca mahkeme, 135-13 ve 541-55 nolu parsellerle (no 26736/03 ve 42670/04) ilgili olarak, yapılan yasa değişikliğinin devam eden yargılamada uygulanamayacağına karar vermiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir.
2003 yılının 6 Şubat (no 37639/03 ve 37655/03) 29 Eylül (no 26736/04) ve 21 Aralık (no 42670/04) tarihlerinde aldığı kararlarla Yargıtay, başvuran tarafından yapılan itirazları reddetmiş ve böylece ilk derece mahkemesinin kararlarını onamıştır.
Yargıtay, 12 Mayıs 2003 tarihli (başvurana 30 Mayıs 2003 tarihinde tebliğ edilen 37639/03 ve 37665/03 nolu), 9 Şubat 2004 tarihli (aynı gün tebliğ edilen 26736/04 nolu) ve 5 Nisan 2004 tarihli (13 Mayıs 2004 tarihinde tebliğ edilen 42670/04 nolu) kararlarıyla, başvuranın kararı düzeltme itirazını reddetmiştir.
Buna paralel olarak başvuran, 13 Ocak 2003 tarihinde, 4771 sayılı yasanın 4. maddesine dayanarak Vakıflar Genel Müdürlüğüne söz konusu gayrimenkullerin kendi adına tapu siciline kaydedilmesini talep etmiştir. Başvuranın bu talebi, taşınmazların tapu sicilinde Hazine veya üçüncü şahıslar adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle 26 Mart 2003 tarihinde reddedilmiştir.
Ankara İdare Mahkemesi, başvuran tarafından 26 Mart 2003 tarihinde yapılan kararın iptali başvurusunu 6 Mayıs 2004 tarihli kararıyla reddetmiştir. Mahkeme özellikle ihtilaflı mülklerin tapu sicilinde üçüncü şahıslar veya Hazine adına kayıtlı olmaları durumunda veya bir tapu senedi hakkında ortaya çıkan anlaşmazlığın ulusal mahkemelerde hâlâ görüşülüyor olması halinde, idari makamların söz konusu gayrimenkulleri sözde sahipleri adına kaydedemeyeceğine hükmetmiştir.
30 Mayıs 2007 tarihinde Danıştay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Başvuran, 8 Kasım 2007 tarihinde 30 Mayıs 2007 tarihli kararın düzeltilmesi için itiraz başvurusu yapmıştır. Bu yargılama halen Danıştayda görülmektedir.
HUKUK
I. DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
Başvuruların olaylar ve esas itibariyle benzer olmaları dolayısıyla AİHM, davaların birleştirilmesine ve tek bir karara bağlanmasına karar vermiştir.
II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
Hükümet, başvuranın 4771 ve 4778 sayılı yasaların kabulünden sonra Danıştaya yaptığı iptal başvurusunun hala derdest olması muvacehesinde AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen iç hukuk yollarının tamamen tüketilmesi şartının yerine gelmediğini ileri sürmektedir.
Başvuran, hükümetin bu savına itiraz etmekte ve 4771 ve 4778 sayılı yasalar ile açılan başvuru yolunun, AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında bir hukuk yolu olmadığını çünkü söz konusu gayrimenkullerin tapusunu edinmeye değil, Vakıflar Genel Müdürlüğünün verdiği kararın iptal edilmesine yönelik olduğunu ileri sürmektedir. Diğer taraftan başvuran, özellikle 135-13 ve 541-55 nolu parsellerle (dava dilekçesi no 26736/03 ve 42670/04) ilgili olarak ulusal mahkemelerin, 2762 sayılı yasada yapılan değişikliğin devam eden davaya uygulanamayacağına hükmettiğini, ki bu başvurunun konusunun da o kapsama girdiğini hatırlatmaktadır.
AİHM, yerleşik içtihadına göre, eğer bir kimse ihtilaflı durumun -dolaylı yollardan değil- doğrudan çözülmesine yönelik bir hukuk yoluna başvurmuş ise, kendisine sunulan, ancak etkililiği muğlak olan diğer hukuk yollarına başvurmak zorunda olmadığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Yunanistan aleyhine Manoussakis ve diğerleri davası, 26 Eylül 1996, prg. 33, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-IV).
Mevcut davada AİHM, Hükümet tarafından ileri sürülen başvuru yolunun ihtilaflı durumun doğrudan çözülmesine yönelik olmadığı kanaatindedir. Bu bakımdan, AİHM, 4771 ve 4778 sayılı yasaların yürürlüğe girmesinden sonra başvuranın, söz konusu taşınmazların kendi adına tapu siciline kaydedilmesi talebini reddeden Vakıflar Genel Müdürlüğü kararının iptal edilmesi için idare mahkemelerinde dava açtığını gözlemlemektedir. Oysa, idare mahkemesi 6 Mayıs 2004 tarihli kararla taşınmazların tapu sicilinde üçüncü şahıslar veya Hazine adına kayıtlı olduğu gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Diğer taraftan Danıştay, yukarıda belirtilen kararı onamıştır. AİHMnin kanaatine göre, ulusal mahkemelerin daha önce 4771 ve 4778 sayılı yasaların bahsi geçen 26736/03 ve 42670/04 sayılı davalarda uygulanamayacağına hükmettiği de göz önüne alınırsa, karar düzeltme başvurusunun halen Danıştayda derdest olması başvuranın durumunu değiştirmemektedir.
Buraya kadar elde edilen bulgular ışığında AİHM, başvuranın Türk hukukunun kendisine tanıdığı normal hukuk yollarını kullandığı kanaatindedir. Bu itibarla, Hükümetin iddiasını reddetmek uygun olacaktır.
Diğer taraftan AİHM, dava dilekçelerinin AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve aynı zamanda bu şikâyetlerin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, kabuledilebilir ilan edilmeleri uygun olacaktır.
III. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, ulusal mahkemelerin taşınmazların kendi adına tapu siciline kaydedilmesini reddetmek suretiyle, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyetin korunması hakkını ihlâl ettiklerini ileri sürmektedir.
A. Tarafların savları
Başvuran, söz konusu mülklerin kendi adına tapu siciline kaydedilmesi için gerekli tüm yasal şartları yerine getirdiğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, ulusal mahkemeler bu mülklerin yirmi yıldan fazla süredir aralıksız olarak vakfın zilyetliğinde bulunduğunu kabul ettiklerine göre, kadastro yasasının 14. maddesi gereğince mülkiyet hakkını kendilerine vermeleri gerekirdi. Mahkemeler, Yargıtayın 2762 sayılı yasayla ilgili 1974 yılında yaptığı yoruma dayanarak başvuranın bu talebini reddetmişlerdir, oysa ki, o tarihten bu güne vakıfların mülk edinme haklarına ilişkin yasalarda köklü değişiklikler yapılmıştır.
Hükümet, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında «mülk» sahibi olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, davacı olma sıfatıyla başvuranın, kanıt getirme yükümlülüğünü yerine getiremediğini ve mülkiyet hakkını ispatlayamadığını iddia etmektedir. Hükümetin kanaatine göre, başvuran tarafından sunulan kanıt belgeleri bir zilyetlik veya mülkiyet hakkı oluşturmak için yeterli değildir. Hükümet, AİHMnin içtihadına atıfta bulunarak, ilgili vakfın herhangi «mevcut malı» olduğu ileri sürülemeyeceğinden başvuranın şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu savunmaktadır. Hükümet ayrıca, davaların kendi lehine sonuçlanacağı yönünde başvuranın « meşru bir beklentisi » olamayacağını ileri sürmektedir.
Hükümetin kanaatine göre, başvuranın iddiaları yasaların öngördüğü koşulları yerine getirmediği ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi de bir mülk edinme teminatı olmadığı için, ilgili vakfın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir « mülk »ü bulunmamakta, dolayısıyla mülkiyet hakkına müdahale bulunmamaktadır.. Hükümetin kanaatine göre kadastro mahkemesinin başvuranın lehine karar vermiş olması, sözkonusu karar bilahare Yargıtay tarafından bozulduğu ve hiçbir zaman kesin bir yargı kararı haline gelmediği cihetle konuyla alakalı değildir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi tarafından koruma altına alınan bir mülkün sahibi olup olmadığı hakkında tarafların farklı görüşleri olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla, AİHMin başvuranın içerisinde bulunduğu hukuki durumun 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin uygulama alanına girip girmediğini belirlemesi gerekmektedir.
AİHM, « mülk» kavramının özerk yapısına ilişkin konuyla ilgili yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (Yunanistan aleyhine Iatridis davası (GC), nº 31107/96, prg. 54, CEDH 1999-II, ve İtalya aleyhine Beyeler davası (GC), nº 33202/96, prg. 100, CEDH-2000-I). Bu bakımdan AİHMin görevi, kendisine incelenmek üzere sunulan her davada, ele alınan şartların, bütün olarak değerlendirildiklerinde başvurana 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi tarafından koruma altına alınan bir maddi menfaat sağlayıp sağlamadığını belirlemektir. Bu bağlamda AİHM, aşağıdaki hukuki unsur ve olguları dikkate alacaktır.
Türk hukukunda, ilke olarak mülkiyet hakkını kuran yegâne yasal belge tapu sicili kayıtlarıdır. Öte yandan, kadastro yasasının 14. maddesine göre, « tapu siciline kayıtlı olmayan bir gayrimenkulün mülkiyeti (...) bu gayrimenkulü yirmi yılı aşkın bir süredir aralıksız olarak elinde bulundurduğunu belgelerle, bilirkişi raporlarıyla veya tanıkların beyanlarıyla kanıtlayan kimsenin adına kaydedilir (...) ».
Mevcut davada, hiç kimse başvuranın ihtilaflı mülklerin tapu senetlerine haiz olmadığına itiraz etmemektedir. Kadastro mahkemesi, birinci derece mahkemesi olarak 8 Ekim 2001 ve 14 Ocak 2002 tarihli kararlarında, zilyetlik yoluyla mülk edinme koşullarının yerine getirildiğine hükmetmiştir. Bu konuda kadastro mahkemesi, kesintisiz zilyetliğin olup olmadığını belirlerken, zirai bilirkişi raporları ile tanıkların ve yerel ve teknik bilirkişilerin beyanları, tarafların sunduğu veya resen elde edilen belgeler ve aralarında söz konusu mülklere ait kadastro planları, vergi ve kadastro kayıtlarının da yer aldığı diğer belgeler gibi birçok unsuru dikkate almıştır. Diğer taraftan, Hükümet bu unsurlara itiraz etmemiştir.
Yargıtay ise, 18 ve 29 Nisan 2002 tarihlerinde verdiği kararlarda, başvuranın zilyetliğine ilişkin olguları tartışmadan hukuki olgulara ilişkin farklı bir yorum geliştirerek ilk derece mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın tüzel kişi olarak,2762 sayılı yasanın öngördüğü şekilde beyanname sunmaması nedeniyle iktisabi zamanaşımı yoluyla bir gayrimenkulün mülkiyet hakkını elde edemeyeceğine hükmetmiştir. Daha sonra, kadastro mahkemesi 16 Eylül ve 9 Haziran 2003 tarihlerinde verdiği kararlarda, Yargıtayın kararına uymuş ve 8 Mayıs 2002 tarihli Yargıtay içtihadında yer alan, adı geçen vakfın 2762 sayılı yasaya uygun olarak beyannamesini sunması şartının yerine gelmemiş olması nedeniyle malik sıfatıyla sözkonusu taşınmazları zilyetliğinde bulunduramayacağına karar vermiştir.
Taraflar arasındaki ihtilaf başvuranın malik sıfatıyla zilyetlikten yararlanıp yararlanamayacağı konusundadır. Başvuranın malik sıfatıyla zilyetlikten yararlanabilmesi halinde hak kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bu taşınmazların tapu siciline kendi adına kaydedilmesi mümkün olacaktır.
Bu konuda AİHM, ulusal mahkemelerin, bir başkasını değil de bu hukuki çözümü benimsemelerine neden olan malik sıfatıyla zilyetlik kavramının doktrinal analizini yapmayı yararlı ve hatta gerekli görmemektedir. Diğer taraftan, müteaddit kereler belirttiği gibi AİHM, iç hukuku yorumlama ve uygulama yetkisinin birinci derecede ait olduğu ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen hukuki ve olgusal hataları ancak sınırlı şekilde tespit edebilir (İspanya aleyhine García Ruiz davası (GC), no 30544/96, prg. 28, CEDH 1999-I ; yine Birleşik Krallık aleyhine J.A. Pye (Oxford) Ltd ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd davası (GC), no 44302/02, prg. 74, CEDH 2007-... ile karşılaştırınız). Bununla birlikte AİHMnin görevi, incelemek üzere kendisine sunulan davada ulusal mahkemelerin yaptığı yorum ve uygulamanın AİHSne uygun olup olmadığını denetlemektir (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Nacaryan ve Deryan davası, no 19558/02 ve 27904/02, prg. 48, 8 Ocak 2008).
AİHM, dini azınlık vakıflarının mülk edinme haklarını daha önce Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı kararı çerçevesinde incelediğini gözlemlemektedir. Özellikle, mal beyanının 2762 sayılı yasada öngörüldüğü şekilde yapılmamış olması hakkında AİHM, dini azınlık vakıflarının 1936 yılında sundukları beyannamelerin bu kurumların « vakıfnamesi » yerine geçtiğini kabul eden 1974 tarihli içtihadın uygulanmasının, «öngörülebilirlik» gereğini karşılamadığına hükmetmişti (yukarıda belirtilen karar, prg. 57). Nitekim, Yargıtayın 8 Mayıs 2002 tarihli ilke kararında altını çizdiği gibi, dini azınlık vakıflarının 1936 yılında yaptıkları beyannamede gösterdiklerinden başka mülk edinmelerini engelleyen bu içtihattır.
Bu nedenle, Yargıtayın yürürlükteki mevzuatı, 1936 yılında verilen beyannamelerin vakıfname yerine geçtiği şeklinde yorumlamasaydı, söz konusu mülkleri aralıksız ve gerçek bir şekilde zilyetliğinde bulunduran başvuranın iktisabi zamanaşımı yoluyla bu ihtilaflı taşınmazların mülkiyet hakkını elde edebileceği sonucuna varmak mümkündür.
Ayrıca AİHMin gözlemlerine göre, 9 Ağustos 2002 tarihinde yürürlüğe giren ve « dini azınlık vakıfları, iç tüzüğü olsun ya da olmasın, taşınmaz varlık edinebilir veya sahip olabilirler (...) » şeklinde bir hüküm getiren 4771 sayılı yasanın 4. maddesi ile Yargıtayın bu içtihadı tartışmalı hale gelmiştir. Özellikle bu düzenleme, vakıflara, hangi yolla olursa olsun sahip oldukları kanıtlanmış taşınmazların tapu siciline kendi adlarına kaydedilmesini talep etme imkânı sunmaktadır. Bununla birlikte, dava dosyasına bakıldığında, başvuranın bu imkandan yararlanamadığı görülmektedir.
Bu nedenle AİHM, başvuranın meşru olarak, çok uzun süredir zilyetliğinde bulunan gayrimenkullerin sahibi olabilmek için gerekli şartları yerine getirdiğini düşünebileceği kanaatindedir. Ayrıca AİHM, başvuranın taşınmazlara ilişkin çıkarının, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesinde belirtilen anlamda bir « mülk » sayılacak derecede, önemli bir menfaat oluşturduğu ve dolayısıyla şikâyetin bu bölümünün incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
Bu itibarla taşınmazların tapu siciline başvuran adına kaydedilmesi reddedilerek Devlet Hazinesi adına kaydedilmesiyle başvuranın mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin gereklerine uygun olup olmadığı araştırmalıdır.
Bu konuda, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine göre, herşeyden önce ve özellikle yetkili merciler tarafından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin yasal olması gerekmektedir (Iatridis, ilgili bölüm, prg. 58).
AİHMnin gözünde, yürürlükteki mevcut yasalar bu konuda yeteri kadar açıktır. Kadastro yasasının 14. maddesinde iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk edinme şartları sıralanmıştır. Diğer taraftan, 2762 sayılı Vakıflar Yasası, 2002 yılında yapılan değişikliklerden sonra, dini azınlık vakıflarının zilyetlikle mülk edinme hakkına sahip olabileceklerini kabul etmektedir.
Bu nedenle ve yukarıda belirtilen değerlendirmelerin ışığında AİHMin edindiği kanaate göre, söz konusu gayrimenkulleri kadastro yasasının 14. maddesi anlamında yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak zilyetliğinde bulundurmasına rağmen, ulusal mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına kaydedilmesini reddedeceği, başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi. Dolayısıyla AİHM, ihtilaflı müdahalenin yasallık ilkesiyle bağdaşmadığı ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.
Bu itibarla, söz konusu hüküm ihlâl edilmiştir.
IV. İDDİA EDİLEN DİĞER MADDE İHLÂLLERİ HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 9. maddesine atıfta bulunarak, ibadet hakkının çiğnendiğini ve davasının ulusal mahkemeler tarafından adil olarak görülmediğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, iç hukukta 13. madde anlamında etkili bir itiraz yolundan yararlanamadığını ileri sürmektedir. Son olarak başvuran, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak AİHSnin 14. maddesini ileri sürmekte ve taleplerinin reddedilmesi suretiyle diğer vakıflara kıyasla bir ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını iddia etmektedir.
AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1.maddesiyle ilgili tespitlerini dikkate alarak, bu şikâyetlerin kabuledilebilir olduğu, buna karşın ileri sürülen hükümlerin ihlâl edilip edilmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili bölüm, prg. 62).
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Tazminat
Başvuran esas olarak mağduriyetinin telafi edilmesi için en uygun yöntemin ihtilaf konusu taşınmazların tamamının Hükümet tarafından kendisine geri verilmesi olacağını savunmaktadır. Hükümetin bunu gerçekleştirmemesi halinde başvuran hakkaniyete uygun 120.634,625 Euro tazminat talep etmektedir. Bu meblağın 100.372,15 Eurosu adli bilirkişilerce sözkonusu taşınmazların satış değerleri için belirlenen rakam olup 20.262,475 Euro kullanım kaybından kaynaklanan zarara karşılık gelmektedir. Başvuran ayrıca 1 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.
AİHM, ihlali tespit eden bir karar uyarınca savunmacı devletin ihlali sona erdirmesi ve ortaya çıkan sonuçları mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma geri döndürecek biçimde telafi etmesi gerektiğini anımsatmaktadır (Bkz. Iatridis-Yunanistan kararı (adil tatmin) no: 31107/96).
Yapılan bu tespitler ışığında, AİHM taşınmazların tapu sicilinde başvuran adına mümkün olan en kısa zamanda tescil edilmesinin başvuranı Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmediği önceki duruma eşdeğer bir konuma getireceğine itibar etmektedir.
Mevcut kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde tescilin yapılmaması durumunda AİHM, Hükümetin başvurana, başvuranın malına el konmasından itibaren geçerli tazminat ve kullanım kaybına karşılık olarak taşınmazın güncel değerini ödemesine karar vermiştir.
AİHM tazminat miktarını saptarken başvuran tarafından sunulan adli bilirkişi incelemeleri sonuçlarının dayanak olarak alınmasını gerekli görmektedir. AİHM, İlgili dönemdeki ve halihazırdaki döviz kurlarını dikkate almak suretiyle, sözkonusu tescilin yapılmaması halinde Hükümetin başvurana uğradığı tüm zararın karşılığında 100.000 Euro ödemesini uygun görmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ulusal mahkemeler ve AİHM nezdinde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 49.435,79 Euro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda yirmi dörtten fazla taşınmazın birçok yargılama konusunu teşkil etmesine ilişkin çok sayıda kanıtlayıcı belgeyi sunmaktadır.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHM bu başvurunun başvuranın açmış olduğu davaların tamamını kapsamadığını gözlemlemektedir. AİHM sonuç olarak başvurana yargılama masraf ve giderleri için 5.000 Euro ödenmesine itibar etmektedir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine;
2. Başvuruların kabuledilebilir olduğuna;
3. Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 6. ve 9., maddesi ile 14. maddesiyle bağlantılı Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi hakkındaki şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde Savunmacı Hükümet tarafından ihtilaf konusu taşınmazların tapu sicilde başvuran adına tescil edilmesine;
b) bu yönde bir tescilin yapılmaması durumunda, aynı üç aylık sürede, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 100.000 (yüz bin) Euro maddi tazminat ödenmesine;
c) aynı üç aylık sürede, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından yargılama masraf ve giderleri için başvurana 5.000 (beş bin) Euro ödenmesine;
d) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 3 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy