(AİHS m. 6, 13, 34, 35, 41, 44, 46, 1 NOLU PROTOKOL) (818 S. K. m. 105) (2577 S. K. m. 13) (RINGEISEN - AVUSTURYA DAVASI) (E.K. - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GUILLEMIN - FRANSA DAVASI) (AKKUŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SEFİNE BAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SPORRONG VE LÖNNROTH - İSVEÇ DAVASI)
(Başvuru no: 39515/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
21 Temmuz 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşı Hadin Okçu (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 12 Kasım 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 39515/03 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Vefa tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1955 doğumlu olup Diyarbakırda ikamet etmektedir.
Başvuran, 7 Temmuz 1980 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne bağlı olarak mahalle bekçiliği görevini yerine getirirken, silahlı soygun yapan saldırganlar tarafından yaralanmıştır.
9 Ekim 1990 tarihinde gerçekleştirilen muayene sonucunda düzenlenen tıbbi raporda, bir kurşun yarası dolayısıyla sağ elin felç olduğu belirlenmiştir. 22 Nisan 1991 tarihinde başvuran, erken emekliliğe ayrılmıştır.
30 Eylül 1991 tarihinde, İçişleri Bakanlığına (idari makam) başvurarak tazminat talep etmiştir.
25 Ekim 1991 tarihinde, idari makam bu talebi reddetmiştir.
8 Kasım 1991 tarihinde başvuran, 9 Ekim 1990 tarihli tıbbi rapora dayanarak, Diyarbakır İdare Mahkemesi (mahkeme) önünde Devlete karşı 100 000 000 Türk Lirası (TRL) tutarında maddi ve 15 000 000 TRL tutarında manevi (toplam aşağı yukarı 19 000 Euro (EUR)) tazminat davası açmıştır.
Mahkeme 10 Mart 1995 tarihinde, başvuranın talebini kısmen haklı bulmuş ve kendisine manevi tazminat olarak talep ettiği tutarın gecikme faizleri eklenmeksizin ödenmesini kabul etmiştir.
Başvuranın 10 Temmuz 1995 tarihinde yaptığı itiraz üzerine Danıştay, 18 Aralık 1996 tarihinde verdiği kararda ilk derece mahkemesinin maddi tazminatla ilgili hükmünü bozmuştur. Danıştay, mevcut davada Devlet sorumluluğunun bulunduğunu ve dolayısıyla başvurana maddi anlamda bir tazminatın ödenmesi gerektiğini kaydetmiştir. İdari makam itiraz ederek, bu kararın düzeltilmesini istemiştir. Danıştay, 9 Haziran 1999 tarihli kararında bu itirazı reddetmiştir.
2 Aralık 1999 tarihinde mahkeme, başvurana maddi tazminat olarak verilecek tutarın belirlenmesi için bilirkişi raporu isteyerek, erteleme kararı almıştır. Mahkeme bünyesinde konuyla ilgili yetkili bilirkişinin bulunmaması dolayısıyla, dosya Ankara İdare Mahkemesine sevk edilmiştir.
4 Temmuz 2001 tarihinde, başvuranın zararını değerlendiren ilk bilirkişi raporu düzenlenmiş, ancak başvuran bu rapora 31 Temmuz 2001 tarihinde itiraz etmiştir. Başvuran özellikle bu uzun yargılama süresi sonunda kendisine hak görülen paranın değerinin oldukça düştüğünü ve bu nedenle AİHSnin ihlâl edildiğini ileri sürmüş ve bilirkişi tarafından belirlenen tutara itiraz etmiştir.
Ankara İdare Mahkemesi, 3 Ekim 2001 tarihli ön kararında başvurana verilecek tutarın hesaplanmasında eksiklikler bulunduğunu tespit etmiş ve yeni bir bilirkişi raporu istemiştir.
30 Nisan 2002 tarihinde bir ara rapor düzenledikten sonra bilirkişiler, 8 Kasım 2002 tarihinde mahkemeye nihai raporu takdim etmişlerdir. Başvuranın maruz kaldığı maddi zarar tutarı 254 101 698 965 TRL (yaklaşık 158 000 EUR) olarak belirlenmiştir.
İdari makam, 18 Aralık 2002 tarihinde bu son raporda belirlenen tutara itiraz etmiştir.
27 Şubat 2003 tarihinde mahkeme, Danıştayın kararına uymuş ve başvurana davayı açarken talep etmiş olduğu tutarın, yani maddi tazminat olarak 100 TRY (yaklaşık 54 EUR) ve manevi tazminat olarak 15 TRY (yaklaşık 8 EUR) verilmesine hükmetmiştir. Gecikme faizi olarak, 30 Eylül 1991 tarihinden itibaren yasal oranlara göre hesaplanan 100 TRY tutarı eklenmiştir. İlk derece mahkemesi açıklamalarında mevcut davada Devlet sorumluluğunun bulunduğunu ve başvuranın tazminat hakkına sahip olduğunu kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca, idari makamın son bilirkişi raporuna yaptığı itirazın dikkate alınmaması gerektiğini, zira orada belirtilen tutarın başvuranın dava açarken talep ettiği tutarın çok üstünde olduğunu ve mahkemenin tarafların davada talep ettikleri rakamlarla sınırlı kalması gerektiğini ve dolayısıyla ilgili şahsa daha fazla bir miktar verilemeyeceğini belirtmiştir.
Danıştay, 13 Mart 2007 tarihli kararında bu kararı onamıştır. Taraflar, kararın düzeltilmesi yönünde bir itiraz başvurusunda bulunmadıklarından, bu karar kesinleşmiştir. AİHM mahkeme kalemi tarafından yapılan hesaplamalara göre, başvurana maddi tazminat bağlamında ödenecek tutar iç hukuka uygun olarak yasal oranlarda eklenecek gecikme faizleriyle birlikte yaklaşık 688 TRY (373 EUR) olmalıdır. Manevi tazminat olarak gecikme faizi eklenmeksizin hesaplanan 15 TRY (8 EUR) tutar ise değişmemektedir.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
Hükümet, iki açıdan iç hukuk yollarının tüketilmediğini öne sürerek başvurunun kabuledilemez olduğunu iddia etmektedir. Hükümet ilk olarak, dava iç yargı organları önünde devam ettiği için başvurunun zamanından önce sunulduğunu savunmaktadır. İkinci olarak ise hükümet, AİHMnin 31 Ocak 2006 tarihli kararına atıfta bulunarak (Türkiye aleyhine Kat İnşaat Ticaret Kollektif Şirketi davası (karar), no 74495/01), başvuranın Borçlar Kanununun 105. maddesine dayanarak tazminat tutarına gecikme faizlerinin eklenmemesine itiraz etme imkânı olduğunu kaydetmektedir.
Başvuran, Hükümetin savına karşı çıkmaktadır.
Hükümetin iddialarının birinci bölümüyle ilgili olarak AİHM, mevcut davada olduğu gibi, başvuru sunulduktan kısa bir süre sonra, ancak kabuledilebilirliğe ilişkin bir hüküm verilmesinden evvel bu başvuru yollarının son aşamasına varılmış olmasına müsamaha gösterdiğini hatırlatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Avusturya aleyhine Ringeisen davası, 16 Temmuz 1971, prg. 91, seri A no 13 ve Türkiye aleyhine E.K. davası (karar), no 28496/95, 28 Kasım 2000). AİHM ayrıca Türk hukuk sisteminin işlemleri hızlandırmak için herhangi bir hukuk yolu sunmadığını da hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005).
Mevcut davada, AİHM, söz konusu yargılama her ne kadar başvuru sunulduğunda ulusal mahkemeler tarafından henüz karara bağlanmamış olsa da, davanın nihai olarak 13 Mart 2007 tarihinde Danıştayın onama kararıyla tamamlandığını kaydetmektedir. AİHM ayrıca, başvuranın karar tarihinden ne önce ne de sonra yargılama süresinin uzunluğuna itiraz etme imkânı bulamadığını not etmektedir. Bu itibarla, Hükümetin bu iddiası kabul edilemez.
Borçlar Kanununun 105. maddesine dayanarak itiraz etme imkânı bulunduğu konusunda AİHM, Hükümetin bu iddiasının, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak AİHSnin 13 maddesi açısından dile getirilen şikâyetle yakından ilişkili olduğu ve bu nedenle esasa eklenmesi gerektiği kanaatini taşımaktadır.
AİHM, ayrıca başvurunun AİHSnin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
II. AİHSNİN 6/1 VE 13. MADDELERİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 6/1 maddesine atıfta bulunarak, iç hukukta yürütülen yargılama süresinin makul süre ilkesine aykırı düştüğünü iddia etmektedir.
AİHSnin 13. maddesi kapsamında ise başvuran, iç hukukta söz konusu yargılamanın süresine itiraz etme imkânı veren etkili bir itiraz yolu bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır.
A. AİHSnin 6/1. maddesi kapsamındaki şikâyet
AİHM, bir yargılama süresinin makul olarak kabul edilmesi için bu sürenin dava koşullarına ve içtihadındaki kıstaslara, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ve yetkili makamların tutumu ve yine davanın ilgili şahıs için önemine göre değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası (GC), no 30979/96, prg. 43, CEDH 2000-VII).
Mevcut davada, AİHM, ilk olarak değerlendirilmesi gereken sürenin idare mahkemesinde dava açılması suretiyle 8 Kasım 1991 tarihinde başladığını ve Danıştayın ilk derece mahkemesinin kararını onadığı gün olan 13 Mart 2007 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, iki dereceli yargılama ile toplam beş mahkeme önünde görülen bu dava on beş yıl dört aydan fazla bir sürede tamamlanmıştır.
AİHM ikinci olarak, ihtilaflı yargılamanın 1980 yılında meydana gelen ve başvuranın sağ elinin felç olmasına yol açan bir kazaya bağlı bir tazminatla ilgili olduğunu ve davanın hiçbir karmaşıklık içermediğini gözlemlemektedir. AİHM, ayrıca idare mahkemesinin ilk seferinde davayı üç yıl dört ayda karara bağladığını ve erteleme kararını da üç yıl sekiz ayda aldığını, davaya toplam üç kez bakan Danıştayın ise temyiz kararını ancak yedi yıl bir aylık sürede verdiğini kaydetmektedir. Tüm bunları göz önüne alan AİHM, yargılamanın yetkili makamlar yüzünden gecikmiş olduğu kanaatine varmaktadır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında AİHM, ihtilaflı yargılama süresinin AİHSnin 6/1 maddesinde istenen şartlara uygun olmadığına hükmetmektedir. Dolayısıyla, bu hüküm ihlâl edilmiştir.
B. AİHSnin 13. maddesi kapsamındaki şikâyet
AİHM, AİHSnin 6 /1 maddesi çerçevesinde bir dava duruşmasını makul süre içinde tamamlama şartının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak, AİHSnin 13. maddesinin, ulusal bir merci önünde etkili bir hukuk yolunu güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (Polonya aleyhine Kudla davası (GC), no 30210/96, prg. 156, CEDH 2000-XI). AİHM ayrıca mevcut davaya benzer diğer davalarda, Türk hukuk sisteminde davacılara yargı süresinden şikâyetçi olma imkânı tanıyan herhangi bir itiraz yolu sunulmadığı gerekçesiyle AİHSnin 13. maddesinin ihlâl edildiğine hükmettiğini anımsatmaktadır (Tendik ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 36). AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
Yukarıdaki tüm bilgileri göz önüne alan AİHM, başvuranın iç hukukta davasının makul sürede görülmemesini cezalandırmaya imkân tanıyan bir itiraz yolu bulamadığı kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla, AİHSnin 13. maddesi de ihlâl edilmiştir.
III. AİHSNİN 13. MADDESİNİN VE 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfta bulunarak, ulusal mahkemelerin on beş yıl dört ay süren yargılama sonucunda kendisine hükmettikleri tazminat tutarının bu süre içerisinde değer kaybetmesi dolayısıyla mülkiyet dokunulmazlığına saygı ilkesinin çiğnendiğini iddia etmektedir.
AİHSnin 13. maddesi bağlamında ise başvuran, iç hukukta tazminat tutarındaki değer kaybını telafi etmek için etkili bir itiraz yolunun bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır.
A. 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamındaki şikâyet
1. Bu şikâyetin ayrıca incelenme gerekliliği hakkında
AİHM, daha önce birçok davada uzun süren yargılamaların mal varlığı üzerindeki olumsuz etkilerini AİHSnin 6/1 maddesi kapsamında incelerken, yalnızca bu ihlâl tespit edildikten sonra, bir başvuranın gerektiğinde elde edebileceği bir adil tazminat çerçevesinde değerlendirdiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Yunanistan aleyhine Michaïlidou ve diğerleri davası, no 21091/07, prg. 12, 12 Mart 2009, Yunanistan aleyhine Varipati davası, no 38459/97, prg. 32, 26 Ekim 1999, Fransa aleyhine Dumas davası (karar), no 53425/99, 30 Nisan 2002, İtalya aleyhine Capestrani davası (karar), no 46617/99, 27 Ocak 2005 ve Yunanistan aleyhine Poulitsidi davası, no 35178/05, prg. 36, 11 Ekim 2007).
Bununla birlikte, Fransa aleyhine Guillemin davasında (21 Şubat 1997, prg. 54, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-I) verdiği karara atıfta bulunan AİHM, ilgili şahsın maruz kaldığı zarar için elde ettiği tazminatın uygun bir tatmin niteliğine sahip olabilmesi için mahrumiyet süresinin de dikkate alınması ve bunun makul bir sürede gerçekleşmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, aynı anlamda, Türkiye aleyhine Akkuş davası, 9 Temmuz 1997, prg. 29, Derleme 1997-IV ve Türkiye aleyhine Baş davası, no 49548/99, prg. 60, 24 Haziran 2008). Bu değerlendirmeler, mutatis mutandis, özellikle bu tür gecikmelerin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeterli bir çözümün bulunmaması nedeniyle tazminatın uygun olma niteliğini maddi ölçüde azaltacak olan aşırı yavaş yargı işleyişi için de geçerlidir.
Bundan ötürü, mevcut davanın koşullarını göz önüne alan AİHM, özellikle davanın açıldığı tarihte talep edilen tazminat tutarının büyük ölçüde değer kaybetmesi nedeniyle şikâyetin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında incelenmesinin sürdürülmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. AİHM, ancak bu surette başvuranın bir taraftan yargılamanın aşırı uzun sürmesi ve diğer taraftan o dönemde ülkedeki mevcut enflasyon oranları karşısında gecikme faizlerinin yetersiz kalması nedeniyle büyük ölçüde zarar ettiği yönündeki temel iddiasının özünü incelemiş olacaktır.
2. Esasa ilişkin
Hükümet, Türk idare hukukunun medeni hukukun aksine bir davacıya dava devam ederken başlangıçtaki tazminat rakamının yeniden değerlendirilmesini talep etme imkânı tanımadığını kaydetmektedir. Hükümet, mevcut davada idari yargıcın dava taraflarının talep ettiği rakama bağlı kalmak durumunda olduğunu ve başvurana davanın açıldığı tarihte talep ettiği tutarın üzerinde bir tazminat miktarı veremeyeceğini eklemektedir.
Hükümet ayrıca, ulusal mahkemelerin tam olarak başvuranın talebini kabul ettiklerini ve tazminatın uğradığı değer kaybının gecikme faizleriyle karşılandığını ve bu nedenle başvuranın maddi bir kaybı olmadığını iddia etmektedir.
Başvuran, iddialarını yinelemekte ve bir taraftan yargılamanın aşırı uzun sürmesi nedeniyle ve diğer taraftan o dönemde ülkedeki mevcut enflasyon oranları karşısında gecikme faizlerinin yetersiz kalması nedeniyle büyük ölçüde zarar ettiğini ileri sürmektedir.
AİHM, öncelikle Yargıtayın 13 Mart 2007 tarihli kararıyla Diyarbakır İdare Mahkemesinin 27 Şubat 2003 tarihli kararını onayarak, başvuran lehine talep edilebilir bir alacak yarattığı konusunda kimsenin itirazı bulunmadığını gözlemlemektedir (Yunanistan aleyhine Stran Yunan Rafinerileri ve Stratis Andreadis davası, 9 Aralık 1994, prg. 59, seri A no 301-B). Bu durumda başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında «mülkiyet» oluşturan bir hakkı bulunmaktadır. Ayrıca, bu hak, başvuranın İçişleri Bakanlığına başvurduğu tarih olan 30 Eylül 1991 tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük olarak tanınmıştır (yukarıdaki ilgili paragraflar; bakınız, aynı anlamda, Baş ilgili bölüm, prg. 59).
AİHM, başvurana on beş yıl dört ay süren yargılama sonunda tahsis edilen tazminatın, enflasyon oranı karşısında gecikme faizlerinin yetersiz kalması nedeniyle, büyük ölçüde değer kaybettiğini tespit etmektedir. Bu itibarla AİHM, başvuranın alacağının tam değerini elde etme imkânı bulamamasını, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin birinci paragrafının ilk cümlesi anlamında mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına müdahale olarak değerlendirmektedir.
Bu hükmün amaçları doğrultusunda AİHM, kamu yararı gereksinimleri ile başvuranın temel haklarının korunma zorunlulukları arasında adil bir dengenin muhafaza edilip edilmediğini araştırmalıdır (İsveç aleyhine Sporrong ve Lönnroth davası, 23 Eylül 1982, prg. 69, seri A no 52).
Bu bakımdan AİHM, ilgili şahsın ilk defa ulusal mahkemelerde dava açtığı 8 Kasım 1991 tarihi ile mahkemelerin davayı kesin olarak esastan karara bağladıkları 13 Mart 2007 tarihi arasında on beş yıl dört aylık bir sürenin geçtiğini yinelemektedir. AİHM, o dönemde Türkiyedeki baskın enflasyon ortamının hükmetmesi ve uzun yargılama süresinden kaynaklanan maddi kaybı telafi etmesi gereken gecikme faizi oranlarının yetersiz kalması dolayısıyla başvurana tahsis edilen tazminatın neredeyse sıfıra düştüğünü kaydetmektedir. Doğrusu, sayısal değeri değişmese de (115 000 000 TRL), başvuranın Devletten alacağı tazminat tutarı talep edilebileceği tarih itibariyle azalmasına neden olan koşullar üzerinde bir etkisi olmaksızın % 99dan fazla değer kaybına uğramıştır (1991 yılında 19 000 EUR karşın 2007 yılında 54 EUR; yukarıdaki ilgili paragraflar).
Üstelik, AİHM, 8 Kasım 2002 tarihinde, yani ilk derece mahkemesinde dava açılmasından on bir yıl sonra, bilirkişilerin başvuranın zararını 254 101 698 965 TRL (yaklaşık 158 000 EUR; yukarıdaki ilgili paragraf) olarak belirlediklerini unutmamaktadır.
Bu bakımdan AİHM, idari mahkemelerin bir zararın telafi edilme talebiyle ilgili davaları geç karara bağlaması durumunda, bu gecikmeden daha az tazminat ödeyecek olan Devletin değil davacının mağdur olduğunu hatırlatmak zorundadır (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Reveliotis davası, no 48775/06, prg. 33, 4 Aralık 2008).
Yukarıdaki bilgileri göz önüne alan AİHM, tazminat tutarının davanın açıldığı tarihteki değeri ile talep edilebileceği tarihteki değeri arasındaki büyük farkın yargılamanın yavaş işlemesinden ve gecikme faizlerinin yetersizliğinden kaynaklandığı kanaatine varmaktadır. AİHM, iç hukukta bu ihtilaflı durumun üstesinden gelebilecek etkili bir itiraz yolunun yokluğu ile ikiye katlanan bu tutarsızlığın başvuranı aşırı bir yük altına soktuğuna ve kamu yararı gereksinimleri ile başvuranın temel haklarının korunma zorunlulukları arasında olması gereken adil dengeyi bozduğuna hükmetmektedir.
Sonuç olarak, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlâl edilmiştir.
B. AİHSnin 13. maddesi kapsamındaki şikâyet
AİHM, AİHSnin 13. maddesinin, iç hukukta, Sözleşmede yer aldığı şekliyle temel hak ve özgürlükleri öngören bir başvuruyu güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu hüküm, AİHSne dayalı «savunulabilir» içerikli bir şikayeti inceleyecek bir iç hukuk yolunun oluşturulmasını ve bu yolun uygun telafi yolu sağlamasını zorunlu kılmaktadır (Kudla, ilgili bölüm, prg. 157).
Mevcut davada, AİHM 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi temelinde savunulabilir bir şikâyetin var olduğunu tespit etmektedir.
Başvuran, iç hukukta tazminat tutarının değer kaybını telafi edecek etkili bir itiraz yolunun bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır. Hükümet, bu sava karşı çıkmakta ve özellikle ilgili şahsın ayrıca bir tam yargı davası açma imkânına sahip olduğunu ileri sürmektedir.
AİHM, Hükümetin de kabul ettiği üzere, medeni hukukun aksine Türk idari hukukunun başvurana dava devam ederken ilk başta talep ettiği rakamın yeniden değerlendirilmesini isteme imkânı tanımadığını gözlemlemektedir.
AİHM, usule ilişkin bu engelin özellikle Anayasa Mahkemesine göre «idari makamın adli takibat tehdidi altında kalmasını önlemek, ihtilafları en kısa zamanda çözüme kavuşturmak, idari makamın faaliyetlerini yerine getirirken etkinliği ve istikrarı korumak, yargılama usulünün gerektirdiği gibi idari makamın savunmasını hazırlamak ve gerekli idari önlemleri almak gibi olgu ve gerekçeler üzerine dayandığını kaydetmektedir. AİHMnin düşüncesine göre, bu mantık mevcut davada olduğu gibi, davacının başlangıçta talep ettiği tazminat rakamının yargılamanın yavaş işlemesi nedeniyle büyük ölçüde değer kaybına uğradığını dikkate almamaktadır. Uygulamada, tazminat tutarında böylesi bir azalma, davacıya ödeyeceği tutarın gerçekte vermesi gereken tutardan çok daha düşük olması dolayısıyla yalnızca Devletin işine gelmektedir.
Öte yandan AİHM, Hükümetin başvuranın alacağının tamamını elde etmek için bilirkişilerin belirlediği tutarı öğrendikten sonra ayrıca bir tam yargı davası açma imkânına sahip olduğu yönündeki savını desteklememektedir.
Doğrusu, Danıştayın konuyla ilgili farklı içtihatları göz önüne alındığında, böyle bir itirazın uygulamada makul bir başarı şansı olmadığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, ilgili şahsın bilirkişilerin belirlediği tutarı ilk öğrendiği gün, yani 4 Temmuz 2001 tarihinde, İdari Yargılama Usulü Kanununun 13. maddesinde öngörülen süre zaten dolmuştu. Dolayısıyla makul bir şekilde düşünülürse, zaten başvuran ek bir dava açmış olsaydı bile, bu dava sukutu hak dolayısıyla reddedilecekti. Üstelik Hükümet, söz konusu itiraz yolunun iddia edilen ihlâl durumunu düzelteceğini gösteren herhangi bir içtihat örneği sunmamaktadır.
Nihayet, başvuranın kaybını karşılamak üzere Borçlar Kanununun 105. maddesi kapsamında bir dava açma imkânıyla ilgili olarak AİHM, Hükümetin açıklamalarının aksine, Türk idari hukukunda böyle bir yargılama usulünün öngörülmediğini tespit etmektedir. Zaten Hükümet, bu iddialarını destekleyen herhangi bir içtihat sunmamıştır.
Bu nedenle AİHM, Türk idare hukukunun, Devletin sorumluluğuna giren bir tazminat davasında, davacıların yargılamanın yavaş işlemesinden doğan zararlarını ortadan kaldıracak yeterli bir çözüm getirmediği kanaatine varmaktadır.
Sonuç olarak AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki iddialarını reddetmekte ve AİHSnin 13. maddesinin de ihlâl edildiğine hükmetmektedir.
IV. AİHSNİN 41. VE 46. MADDELERİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran 141.000 Euro maddi tazminat ve 30.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu miktarları aşırı olarak nitelendirmektedir. Hükümet AİHMden başvurana, gerek duyulması halinde, tespit edilen ihlale uygun bir meblağın ödenmesine hükmedilmesini talep etmektedir.
AİHM, ihlal ile sonuçlanan bir davada, AİHS uyarınca, Savunmacı Devlete düşen hukuki yükümlülüğün bu ihlale son vermek ve bunun sonuçlarını gidermek olduğunu hatırlatır. İç hukuk sözkonusu ihlalin sonuçlarını kısmen telafi edebiliyorsa, AİHSnin 41. maddesi, saptanan ihlal ile ilintili eylemden veyahut ihmalkârlıktan mağdur olan tarafa tazminat ödenmesi yetkisini AİHMye vermektedir. Bu yetkinin kullanımında AİHM, sözü edilen hükümde yer alan «hakkaniyete uygun» ve «gerektiğinde» ifadelerinden ileri gelen belirli bir esnekliğe sahip bulunmaktadır. AİHM tarafından dikkate alınan hususlar arasında maddi tazminat, başka bir deyişle öne sürülen ihlalin doğrudan bir sonucu olarak uğranılan zararlar da yer almaktadır (Bkz. diğerleri arasında, Ernestina Zullo, no: 64897/01, 10 Kasım 2004).
AİHM, bir yandan yargılamanın haddinden fazla sürmesi, öte yandan alacaklı miktarın dengelenmesi bakımından öngörülen gecikme faizinin enflasyon oranı karşısında yetersiz kalması sonucu başvurana takdir edilen tazminatın hatırı sayılır ölçüde değer kaybına uğraması nedeniyle bu başvuruda gözetilmesi gereken «adil dengenin» sağlanmadığı sonucuna varmaktadır. AİHM, başvuranın alacaklı olduğu tazminatın değer kaybetmesine karşılık iç hukukta başvurabileceği bir yolun bulunmadığını ve davacıya ödenen tutarın gerçekte ödenmesi gereken tutardan çok daha düşük olması nedeniyle bu durumun yalnızca Devletin işine yaradığı kanaatindedir.
AİHM, başvurana ödenecek maddi tazminat miktarının belirlenmesinde, bir yandan yargılama süresinin uzunluğunun, diğer yandan sözkonusu tazminatın değerini azaltan faktörlerin dikkate alınması gerektiğine itibar etmektedir. AİHM, bu bağlamda en uygun telafi yönteminin alacaklı olunan miktara ilişkin yargılama sürecindeki tazminat değeri ile tazminatın talep anındaki değeri arasındaki farkı dikkate almak olduğunu belirtir. Yargılama süresini ve ilgili dönemde uygulanabilir gecikme faizi ile enflasyonun etkilerini dikkate alan bir hesaplama yöntemiyle incelemesini sürdüren AİHMe göre, başvurana takdir edilen tazminat böylesine değer kaybetmeseydi, başvuranın 13 Mart 2007 tarihinde alacağı tazminat miktarı 83.345 YTLye (yaklaşık 40.000 Euro) tekabül edecekti.
AİHM, 41. madde gereğince hakkaniyete uygun şekilde başvurana maddi tazminat olarak sözü edilen bu meblağın ödenmesinin adil olacağını takdir etmektedir.
Manevi tazminat hususunda AİHM, bahsekonu yargılamanın on beş yıl dört ay sürdüğünü, başvuranın iç hukukta AİHSnin 6/1 maddesi gereğince davasının makul bir süre zarfında görülmesi hakkına olanak tanıyacak bir başvuru yolu edinemediğini ifade etmektedir.
Yukarıda söz edilen hususlar ve yargılama sürecinin başvuran açısından taşıdığı önem göz önüne alındığında AİHM, AİHSnin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun olarak başvurana 16.000 Euro manevi tazminat ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
AİHM bunun yanı sıra, Savunmacı Devletin, Bakanlar Komitesinin denetimi altında AİHSnin 46. maddesi uyarınca hukuki yükümlülüğünü yerine getirme yollarını seçme serbestinin bulunduğunu yineleyerek bu yolların AİHMnin kararında (Bkz. Broniowski-Polonya kararı, no: 31443/96) varmış olduğu sonuçların içeriği ile bağdaşması suretiyle ve Savunmacı Devlet tarafından AİHSnin 46. maddesince yükümlülüklerini yerine getirmede ne tür tedbirler alacağına bir tanımlama getirmeksizin, Ek 1 nolu protokolün 1. maddesiyle birlikte incelendiğinde AİHSnin 13. maddesi alanında varmış olduğu sonuca Hükümetin dikkatini çekmektedir: AİHM, Türk idari hukukunun Devletin sorumluluğundaki bir zararın giderilmesi amacıyla yürütülen yargılamaların yavaş işlemesinden kaynaklı sonuçları telafi edecek şekilde bir çözüm getirmemesi dolayısıyla AİHSnin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır. Sonuç itibarıyla AİHM, Savunmacı Devleti ve bütün organlarını ulusal düzeyde alınan kararların AİHM yerleşik içtihadı ile uyumlu hale getirilmesi için gerekli tüm önlemleri almaya davet etmektedir. Bu bağlamda AİHM, iç hukuk sisteminde başlangıçta belirlenen meblağın yeniden değerlendirilmesini yargılama aşamasında talep edebilme olanağının sağlanmasının tespit edilen ihlali sonlandıracak uygun bir telafi yöntemi oluşturacağına itibar etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Viaşu-Romanya kararı, no: 75951/01, 9 Aralık 2008; AİHS tarafından oluşturulan mekanizmanın etkili hale getirilmesine yönelik alınan önlemler ile ilgili olarak aynı zamanda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 12 Mayıs 2004 tarihli kararı (Res (2004)3) ve tavsiyesi (Rec (2004)6).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için 5.405 Euro talep etmektedir. Başvuran bu anlamda AİHM ile sürdürülen yazışmaların tercümesi için yapılan giderleri belirterek 240 Euroluk makbuzu sunmaktadır.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM sunulan belgeler ve söz edilen kıstaslar ışığında başvurana tercüme giderlerine karşılık 240 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının esasa birleştirilmesine ve reddine;
2. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. İç hukuktaki yargılamaların uzunluğuna karşı başvurana Türk Hukukunda etkili bir başvuru yolu sunulmaması nedeniyle AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Türk hukukunda başvurana ödenmesi gereken tazminat miktarında uğranılan değer kaybını giderecek etkili bir başvuru yolu bulunmaması nedeniyle AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
7. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana;
i. maddi tazminat olarak 40.000 (kırk bin) Euro ödenmesine;
ii. manevi tazminat olarak 16.000 (on altı bin) Euro ödenmesine;
iii. tercüme gideri için 240 (iki yüz kırk) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 21 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy