(AİHS m. 6, 8, 29, 34, 35, 41, EK 1 NOLU PROTOKOL) (4721 S. K. m. 303) (743 S. K. m. 443) (4722 S. K. m. 13) (RASMUSSEN - DANİMARKA DAVASI) (UÇAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (MARCKX - BELÇİKA DAVASI) (TURNALI - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 4914/03)
KARAR
STRAZBURG
7 Nisan 2009
Kararın Kesinleştiği Tarih
06/11/2009
İşbu karar, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
TURNALI / TÜRKİYE KARARI
Turnalı / Türkiye davasında,
Başkan,
Françoise Tulkens,
Yargıçlar,
Ireneu Cabral Barreto,
Vladimiro Zagrebelsky,
Danute Jociene,
András Sajó,
Nona Tsotsoria,
Işıl Karakaş,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passosun katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Mart 2009 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no. 4914/03) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Yıldız Turnalının (başvuran) 7 Kasım 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İzmirde görevli Avukat A. Akyıldız tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuran, özellikle soy bağının kurulması yönündeki talebinin yerel mahkemelerce reddedilmesi nedeniyle Sözleşmenin 8. ve 6. maddeleri ile Sözleşmeye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi tarafından güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
4. Mahkeme, 8 Nisan 2005 tarihinde başvuruyu Hükümete tebliğ etmeye karar vermiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 3. fıkrası gereğince, Daire tarafından davanın kabul edilebilirliği ve esasının aynı anda incelenmesine karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1954 doğumlu olup İzmirde ikamet etmektedir.
6. Başvuran, annesinin, zengin bir iş adamı olan ve yasal olarak çocuğunu tanımayan Hasan Yavaş ile evlilik dışı ilişkisi sonucunda dünyaya geldiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu kişiyle arasında de facto soy bağının bulunduğu kanısındadır. Hasan Yavaş, geride büyük bir miras bırakarak 8 Temmuz 2000 tarihinde vefat etmiştir.
7. Diğer yandan, başvuran İzmir Güzelyurt Mahalle Muhtarı tarafından 24 Mayıs 1973 tarihinde düzenlenen belgeyi ibraz etmiştir. Belgeye göre başvuranın (Yildiz Matatya) medeni durumu bu tarihte kaydedilmiştir. Aynı belgeye göre başvuran, Luna Matatya ve Hasan Yavaş arasındaki evlilik dışı ilişki sonucunda dünyaya gelmiştir. Ayrıca 7 Eylül 2000 tarihinde düzenlenen nüfus cüzdanı örneğinde, Hasan Yavaş ismi başvuranın baba ismi olarak yer almaktadır.
8. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte dava açarak, evlilik dışında doğan çocukların herhangi bir ceza uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmesine izin veren düzenlemeden yararlanmayı talep etmiştir. Yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi, 21 Eylül 1979 tarihli kararla, başvuranın davasından vazgeçmesi nedeniyle davayı sınıflandırmaya karar vermiştir.
9. Başvuran, Hasan Yavaşın vefat etmesinin ardından 9 Ağustos 2000 tarihinde İzmir Sulh Hukuk Mahkemesine başvurarak yasal mirasçı sıfatının kabul edilmesini talep etmiştir. Ardından 15 Ağustos 2000 tarihinde, yasal mirasçı sıfatını gösteren bir belge elde etmek amacıyla dava açmıştır.
10. Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Şubat 2001 tarihinde başvuranın soy bağının ilk sorunu teşkil ettiği kanaatine vararak davayı ertelemiştir. Müteveffanın miras paylaşımı kısmen gerçekleştirilmiş ve mirasın bir kısmı ilk sorun çözülünceye dek saklı pay olarak ayrılmıştır.
11. Aynı zamanda, başvuran 1 Şubat 2001 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde babalığın tespiti davası açmıştır. Başvuran, Hasan Yavaş ile arasında soy bağının kurulmasını talep etmiştir. Bu amaçla, özellikle DNA araştırması yapılmasını talep etmiştir.
12. Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Temmuz 2001 tarihinde, bu tür bir talebin temel bir hak olarak yorumlanması gerektiği ve tespit davasının zamanaşımına elverişli olmadığı kanaatine vararak, başvuranın soy bağının kurulması amacıyla delillerin toplanmasına karar vermiştir.
13. Ancak, Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Ekim 2001 tarihli kararla, 3 Temmuz 2001 tarihli kararından vazgeçmiş ve başvuranın talebini zamanaşımı kuralına uyulmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.
14. Mahkeme, gerekçesinde, öncelikle 21 Eylül 1979 tarihli kararla sonuçlanan davanın evlilik dışında doğan çocukların herhangi bir ceza uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmelerine izin veren düzenlemeyle ilgili olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla davacı tarafın ilgili dönemde davasından vazgeçmesi, soy bağının tanınması hakkına bundan böyle sahip olmadığı anlamına gelmemektedir.
Ancak mahkeme, özellikle Medeni Kanunun 443. maddesinde belirtilenler (aşağıda belirtilen 22. paragraf) ve söz konusu talebin hukuki sonuçları dikkate alındığında, ilgili tarafından açılan davanın yalnızca soy bağının kurulması yönünde bir talep olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla başvuranın davasının, Medeni Kanunun 296. maddesi aşağıda geçen 19. paragraf) anlamında, bu hükmün somut olayda riayet edilmeyen zamanaşımı kuralını gerektirmesi nedeniyle babalık davası olarak nitelendirilmesi gerekmektedir. Mahkeme, ayrıca bu pozitif hakkın temel bir hakkı teşkil eden soy bağının kurulmasının önemiyle bağdaşmadığının altını çizmiştir.
15. Başvuran, bu karara karşı temyize başvurmuştur.
16. Bu arada, başvuranın davası Yargıtay önünde derdest olmasına rağmen, 1 Ocak 2002 tarihinde Yeni Medeni Kanun kabul edilmiştir (aşağıda geçen 20 ve 21. paragraflar).
17. Yargıtay, 18 Şubat 2002 tarihinde 16 Ekim 2001 tarihli kararı onamıştır. Aynı şekilde karar düzeltme talebi 9 Mayıs 2002 tarihinde reddedilmiştir.
18. Ardından, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Haziran 2002 tarihinde mirasa ilişkin saklı payın Hasan Yavaşın yasal mirasçıları arasında paylaştırılmasına karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
19. Olayların meydana geldiği dönemde, Medeni Kanunun 296. maddesi aşağıdaki şekilde öngörmektedir:
Babalık davası çocuğun doğumundan sonra bir sene içinde açılmalıdır. Çocuğa kayyım atanmışsa bir yıllık zamanaşımı süresi bu atama tarihinden itibaren işlemeye başlar.
20. 22 Kasım 2001 tarihli 4721 sayılı kanunla değiştirilen Yeni Medeni Kanunun hükümleri 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer taraftan, 3 Aralık 2001 tarihli 4722 sayılı kanun, yeni medeni kanunun yürürlüğü ve uygulama şekline ilişkin koşulları düzenlemiştir. 4722 sayılı kanunun 13. maddesinin birinci bendi aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:
Medenî Kanununun yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan babalık davaları, bu Kanun hükümlerine göre karara bağlanır (yani Yeni Medeni Kanun).
21. Eski Medeni Kanunun 296. maddesine karşılık gelen (Yeni) Medeni Kanunun 303. maddesi aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir:
Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.
Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın kayyıma tebliği tarihinde; hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar (
)
Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir.
22. Eski Medeni Kanunun 443. maddesi, 14 Kasım 1990 tarihli 3678 sayılı kanunla değiştirildiği üzere, aşağıdaki şekilde belirtilmektedir:
Gayri meşru çocuklar, meşru çocuklarla aynı miras haklarına sahiptir.
23. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 18 Ekim 2004 tarihli kararında, in fine 303. madde uyarınca bir yıllık süre geçse bile gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa babalık davası açmanın mümkün olduğu kanısına varmıştır. Ancak hâkim bunu kendiliğinden dikkate almayabilir ve davacı tarafın bu koşulları ileri sürmesi gerekmektedir.
24. Hükümet, 27 Eylül 2005 tarihinde sunduğu görüşlerinde, olayların meydana geldiği dönemde, Türk hukukunda, babasıyla arasında soy bağının kurulmasını isteyen bir kişinin iki yola başvurabileceğini ileri sürmüştür: ilgili, bir yandan, gayrimeşru babalığa ilişkin dava açabilmektedir (Medeni Kanunun 296. maddesi), diğer yandan da, Medeni Kanunun genel hükümleri uyarınca, tespit davası sayesinde babalığın tespiti imkânına sahiptir. Tespit davası konusunda kanunla herhangi bir süre öngörülmemiş ve bu tür bir tespit, üçüncü kişiler bakımından herhangi bir hukuksal sonuç doğurmamıştır.
25. Hükümet, 11 Nisan 2007 tarihinde, Mahkeme tarafından sorulan sorunun ardından ek görüşlerini sunmuştur. Hükümet, özellikle Medeni Kanunun 303. maddesi uyarınca başvuranın gecikmesini haklı gösteren nedenlerin bulunması halinde, başvuranın bu nedenlerin ortadan kalkmasından itibaren bir ay içinde yeni bir dava açabileceğini ileri sürmüştür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
26. Başvuran, soy bağının kurulması yönündeki talebinin mahkeme tarafından reddedilmesi nedeniyle özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda, Sözleşmenin 8. maddesini ileri sürmektedir:
1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.
27. Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir.
28. Başvuran, evlilik dışı çocuğu tanımlayan unsurları kullanmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, aynı zamanda gayrimeşru babasıyla arasındaki soy bağının tanınması imkânına sahip olmaması nedeniyle ciddi zarara maruz kaldığını ifade etmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
29. Hükümet, başvuranın fili ve hukuki durumunun Sözleşmenin 8. maddesi kapsamına girmediği kanısındadır. Hükümet, ilgilinin evlilik ilişkisi dışında doğması nedeniyle gayrimeşru çocuk sıfatı taşıdığını ve babasıyla arasında soy bağının kurulmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, babasının hayattayken bu anlamda herhangi bir talepte bulunmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Hükümet özellikle Haas / Hollanda (no. 36983/97, AİHM 2004-I) kararına atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla Hükümete göre başvuran, esasen, meşru veya tanınan gayrimeşru bir çocuk olması halinde bu imkâna sahip olmasına rağmen babasından miras alamamasından şikâyet etmektedir.
30. Diğer taraftan, Hükümet, başvuranın başlıca amacının soy bağının kurulmasını sağlamak olması halinde, bu anlamda açmış olduğu davadan vazgeçmemesi gerektiğini değerlendirmektedir (yukarıda geçen 7. paragraf).
31. Başvuran, Sözleşmenin 8. maddesinin uygulanabilir olduğunu ileri sürmektedir. İlgili, Hükümetin, kendisinin varsayılan babası Yavaş ile hukuki bağlarının belirlenmesini ve sonuç olarak mirasçıcı olarak tanınmasını talep ettiği yönündeki iddiasını gerçekten reddetmemektedir. Bu bağlamda, başvuran, yalnızca doğumundan sonraki birkaç yıl boyunca gayrimeşru babasıyla beraber aynı çatı altında yaşamış olsa bile, babasıyla sürekli olarak aile hayatı sürdürdüğünü iddia etmektedir. Başvurana göre birçok tanık, ilgilinin babasıyla ölene dek kurduğu sıkı bağları doğrulayabilmektedirler. Başvuran, bu bağlara güvenerek, babası ölmeden önce soy bağının kurulması amacıyla herhangi bir talepte bulunmadığını belirtmektedir. Başvuran, açıkça aynı gerekçeyle, evlilik dışında doğan çocukların herhangi bir ceza uygulanmaksızın kütüğe kaydedilmesine izin veren düzenlemeye dayanan davasından geçmişte vazgeçmiştir. Diğer taraftan, başvuran yalnızca 1973 yılında on dokuz yaşındayken nüfus kütüğüne kaydedildiğini ifade etmektedir. Buna göre, başvuranın her
halükarda Medeni Kanunun 296. maddesinde öngörülen zamanaşımı kuralına riayet edilmesi çerçevesinde babalık davası açması imkânsızdır.
32. Mahkeme, babalık davalarının Sözleşmenin 8. maddesi kapsamına girdiğini birçok kez söylediğini hatırlatmaktadır (Bk., örneğin, Rasmussen / Danimarka, 28 Kasım 1984 tarihli karar, seri A no. 87, p. 13, § 33 ve Keegan / İrlanda, 26 Mayıs 1994 tarihli karar, seri A no. 290, p. 18, § 45). Sözleşmenin 8. maddesinde esas alınan aile hayatı kavramı, yalnızca evliliğe dayalı ilişkiler ile sınırlı olmayıp bir ilişki yeterli ölçüde süreklilik arz ettiği takdirde diğer de facto aile bağlarını da kapsayabilmektedir (Bk., örneğin, Kroon ve diğerleri / Hollanda, 27 Ekim 1994 tarihli karar, seri A no. 297-C, pp. 55-56, § 30).
33. Somut olayda, başvuran hukuki yolla babasının kimliğini tespit etmeye çalışan ve evlilik dışında doğan bir çocuk olduğunu ileri sürmektedir. Mahkeme, babalığın tespiti davasıyla, başvuranın varsayılan babası Yavaş ile arasında hukuki bağların kurulmasının ve sonuç olarak mirasçı olarak tanınmasının amaçlandığını gözlemlemektedir. Ancak bu dava, başvuranın talebi esas bakımından incelemeye konu olmaksızın, zamanaşımı süreleri nedeniyle hukuk mahkemeleri tarafından kesinlikle reddedilmiştir.
34. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın yalnızca soy bağının kurulmasını değil aynı zamanda varsayılan babasının mirasından faydalanmayı da ümit etmesinin, soyunu tespit etme imkânından yoksun bırakılmasını haklı göstermek için yeterli olmadığı kanısındadır. Bu çerçevede, anılan Haas davasında (§44), Haasın miras hakkına ilişkin davadan bağımsız olarak yasal babalık beyanını talep etme imkânının bulunduğunu kaydetmek gerekmektedir. Oysa mevcut davada, yerel mahkemeler başvuran tarafından açılan babalığın tespiti davasını babalık davası olarak nitelendirmiş ve davayı kesin olarak reddetmiştir. Dosyaya ve Hükümet görüşlerine (Bk., özellikle yukarıda geçen 25. paragraf) göre, ilgilinin soy bağının kurulmasını talep etmek amacıyla diğer hukuk yollarına sahip olduğu sonucuna varılmamaktadır.
35. Diğer yandan, Mahkeme, soyunu öğrenme hakkının, babalarının kimliğinin de yer aldığı kişisel kimliğin önemli yönlerini kapsayan özel hayat kavramının uygulama alanına girdiğini sık sık dile getirmiştir (Odièvre / Fransa (BD), no. 42326/98, § 29, AİHM 2003-III ve Mikulic / Hırvatistan, no. 53176/99, § 53, AİHM 2002-I). Her şeyden önce Özel hayat kavramının evlilik dışında doğan çocuk ile babası arasında hukuki ya da biyolojik bağ kurulmasını engellediğinin düşünülmesi için herhangi bir neden bulunmamaktadır (Bk., mutatis mutandis, Mikulic, ibidem).
36. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, somut olayda, başvuranın özel hayatı ile soy bağının kurulması arasında doğrudan bir ilişkinin bulunduğu sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla davaya ilişkin olayların Sözleşmenin 8. maddesi kapsamına girdiği kanaatine varılmaktadır.
37. AİHM, bu şikâyetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını saptamaktadır. Ayrıca başka açılardan bakıldığında herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi de bulunmamaktadır. Dolayısıyla şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmek gerekmektedir.
B. Esas hakkında
38. Hükümet, Yeni Medeni Kanunun hükümlerine atıfta bulunarak Medeni Kanunun 303. maddesinde öngörülen babalık davasının çocuk ve varsayılan baba arasında soy bağının kurulmasını amaçladığını vurgulamaktadır. Söz konusu dava, yasal süreler içerisinde anne ya da çocuk tarafından açılabilmektedir. Bu sürelerin geçmesi halinde, çocuk aynı zamanda babalığın tespiti davası açma imkânına da haizdir. Bu tür bir talebin dile getirilmesi konusunda yasayla herhangi bir süre öngörülmemektedir. Bu dava yalnızca babalığı tespit etmeye imkân vermekte ve talepte bulunan kişi yararına herhangi bir hak oluşturmamaktadır. Bu bağlamda, Hükümete göre, Asliye Hukuk Mahkemesinin, başvuranın mirastan pay alma isteğini göz önünde bulundurarak, babalık davasının miras payı talep etme hakkını oluşturacak nitelikte bir dava olması nedeniyle, babalığın tespiti davasını babalık davası olarak nitelendirmesi olağandır. Hukuk mahkemeleri böylelikle Medeni Kanunun 303. maddesinde öngörülen süreleri uygulamış ve başvuranın talebini reddetmiştir.
39. Diğer yandan, Hükümete göre, başvuranın davasının babalık davası olarak nitelendirilmesi nedeniyle 303. maddede belirtilen süreler uygulanabilmiştir. Aynı zamanda başvuranın erginliğe eriştikten sonra on dokuz yaşını geçtiği sırada bu tür bir talepte bulunmasını haklı gösteren özel nedenlerin bulunduğunu kanıtlamaması sebebiyle talebi reddedilmiştir.
40. Başvuran, Hükümetin iddialarını reddetmektedir. Başvuran, davasının esas bakımından babalık davasını oluşturduğu kabul edilse bile, dava süresinin zamanaşımına aykırı olduğunun 1 Ocak 2002 tarihinde kabul edilen yasal değişiklikle tespit edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, Yargıtayın ilk derece mahkemesi kararını bozması ve bu yeni hükmü resen uygulaması gerektiği kanaatindedir.
41. Mahkeme, başvuranın Yavaşın babası olduğunun belirlenmesine yönelik babalığın tespiti davası açtığını saptamaktadır. Ancak miras haklarına ilişkin bu talebin hukuki sonuçlarını dikkate alarak, Asliye Hukuk Mahkemesi bu talebi, babalık davasının çocuğun doğumunun ardından bir yıl içinde açılması gerektiğini ifade eden (yukarıda geçen 19. paragraf), Medeni Kanunun 296. maddesi anlamında babalık davası olarak nitelendirmiştir. Mahkeme, ardından pozitif hakkın temel bir hakkı teşkil eden soy bağının kurulmasıyla bağdaşmadığını nazara alarak zamanaşımı kuralına uyulmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir (yukarıda geçen 14. paragraf).
42. Mahkeme, başvuranın babalık davası açmak için Türk Medeni Kanunu tarafından öngörülen ve adaletin iyi işlemesini ve hukuki güvenlik ilkesine riyate edilmesini sağlayan sürelere ratio legis itiraz etmediğini gözlemlemektedir (Bk., bu anlamda, anılan, Rasmussen, p. 15, § 41). Mahkeme, diğer yandan, Sözleşmeci devletlerin konuya ilişkin olarak belli bir takdir yetkisine sahip olduğunu birçok kez dile getirdiğini hatırlatmaktadır (Bk., mutatis mutandis, Mizzi / Malta, no. 26111/02, § 110, AİHM 2006 - ...). Bu hususta Türk hukukunun diğer Sözleşmeci devletlerin birçoğunun hukukundan farklı olduğu iddia edilmemekte veya tespit edilmemektedir.
43. Mahkeme, bununla birlikte, başvuranın hukuki durumunun iç hukukta karışıklığa neden olduğunu ortaya koymaktadır. Esasen Hükümetin görüşünün aksine, dosyadan başvuranın davasının, Yeni Medeni Kanunun 303. maddesi uyarınca değil, Eski Medeni Kanunun 296. maddesi uyarınca incelendiği anlaşılmaktadır. Başvuranın babalık davası Yargıtay önünde derdest olmasına rağmen, çocuğun doğumundan sonra bir yıllık zamanaşımı süresini öngören Medeni Kanunun 296. maddesi değiştirilmiştir. Konuya ilişkin düzenlenen yeni hüküm, yani Yeni Medeni Kanunun 303. maddesi, yargılanabilir kişilerin gecikmelerini haklı gösterebilecek sebeplerin bulunduğunu ileri sürmelerine olanak sağlayarak bir yıllık zamanaşımı kuralına istisna getirmiştir.
44. Ancak, yasal değişiklik ilgiliye herhangi bir yarar sağlamamıştır (Bk., 4722 sayılı kanunun 13. maddesi, aşağıda belirtilen 20, 21 ve 23. paragraflar). Ayrıca başvuranın, gecikmesini haklı kılabilecek görüşlerini ileri sürme ve varsayılan babasıyla soy bağının kurulmasına ilişkin talebinin esasının mahkeme tarafından incelenmesi imkânına sahip olmamıştır.
45. Oysa başvuranın talebinin mahkeme tarafından incelenmesine imkân verebilecek tek çözüm yolunun Medeni Kanunun 303. maddesi anlamında babalık davası olduğu aşikârdır. Esasen, miras haklarına ilişkin hukuki sonuçlar nedeniyle tespit davası başarı şansı sunmamıştır (yukarıda geçen 14. paragraf). AİHM, Hükümetin, ilgilinin gecikmesini haklı kılabilecek nedenleri ileri sürerek babalık davasını Yeni Medeni Kanunun 303. maddesinin son bendi uyarınca açabileceği yönündeki görüşüyle (yukarıda geçen 25. paragraf) ikna olmamıştır. Aslında bu tür bir hukuk yolunun kesin hüküm gücü ilkesiyle bağdaşmama ihtimali bulunmaktadır (Uçar ve diğerleri kararıyla (kabul edilebilirlik hakkında karar) kıyaslayınız, no. 31333/03, 28 Haziran 2008).
46. Yukarıda ifade edilenler ışığında, AİHM, somut olaya ilişkin özel koşullarda, başvuranın, Medeni Kanunun in fine 303. maddesine rağmen, babalık davasının açılması hususundaki gecikmesini haklı gösterebilecek nedenlerin varlığını ileri sürme imkânından yararlanamamasının Sözleşmenin 8. maddesinin gerekleriyle uyuşmadığı sonucuna varmaktadır. Bu nedenle söz konusu hüküm ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
47. Başvuran, başvurusunun babalık davası olarak nitelendirilmesi nedeniyle İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde yürütülen yargılamanın adil olmamasından ve dolayısıyla zamanaşımı kuralının uygulanmasından şikâyet etmektedir. Bu bağlamda, Sözleşmenin 6. maddesini ileri sürmektedir.
48. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
49. Mahkeme, bu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle ilgili olduğunu ve aynı zamanda kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini ortaya belirtmektedir. Ancak Sözleşmenin 8. maddesine ilişkin tespit dikkate alındığında (yukarıda geçen 46. paragraf), bu hükmün somut olayda ihlal edilip edilmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanısındadır.
III. SÖZLEŞMEYE EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
50. Başvuran, aynı zamanda soy bağının kurulması yönündeki talebinin yerel mahkemelerce reddedilmesi nedeniyle miras haklarından yoksun bırakılmasından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran dolayısıyla Sözleşmeye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyete saygı hakkının ihlal edildiği kanaatindedir.
51. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
52. Mahkeme, her şeyden önce Sözleşmeye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin, yalnızca mevcut mülkler için geçerli olmak üzere, kişilerin kendi mülklerine saygı gösterilmesi hakkını esas aldığını ve mülkleri ab intestat veraset veya bağış yoluyla elde etme hakkını güvence altına almadığını hatırlatmaktadır (Marckx / Belçika, 13 Haziran 1979, seri A no. 31, p. 23, § 50). Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın talebinin reddedilmesi neticesinde soyunu öğrenme imkânından yoksun bırakılması nedeniyle Sözleşmenin 8. maddesinin somut olayda ihlal edildiği sonucuna vardığını anımsatmaktadır. Ancak Mahkemenin talebin esas bakımından incelenmiş olması durumunda varılabilecek sonuca dair herhangi bir yorum yapması mümkün değildir.
53. Bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşmenin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
54. Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca,
Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
55. Başvuran, babalığın tespiti davası çözüme kavuşuncaya dek (yukarıda geçen 10. paragraf) saklı tutmak üzere, maddi zarar için 100 000 000 TL (TRY) (yaklaşık 47 620 000 Avro) talep etmektedir. Manevi zarar için de aynı meblağı talep etmektedir.
56. Hükümet, bu iddiaların abartılı olduğu kanaatindedir.
57. Mahkeme, Medeni Kanunun in fine 303. maddesine rağmen, başvuranın babalık davasını geç açmasını haklı gösteren nedenleri ileri sürebilme imkânından yararlanamaması nedeniyle Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Şüphesiz Mahkemenin talebin esas bakımından incelenmiş olması durumunda varılabilecek sonuca dair yorum yapması mümkün değildir. Bu bağlamda, Mahkemeye göre somut olayda en uygun çözüm yolu başvurana söz konusu imkândan yararlanma olanağı sağlamaktır.
58. Başvuran tarafından maddi zarar bağlamında talep edilen miktara ilişkin olarak AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı kanısıyla bu talebi reddetmektedir. İddia edilen manevi zarar hususunda ise AİHM, dava koşullarında, ihlal tespitinin tek başına başvuran için yeterli bir adil tazmin oluşturduğu kanaatindedir.
B. Masraf ve giderler
59. Başvuran yerel mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraf ve giderler için 250 000 TRY (yaklaşık 119 000 Avro) talep etmektedir. Başvuran, herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmamaktadır.
60. Hükümet bu iddiaları kabul etmemektedir.
61. AİHMin içtihadına göre bir başvuran yalnızca yaptığı masraf ve harcamaların doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatladığı takdirde bu masrafların iadesini talep edebilmektedir. Somut olayda, başvuranın talebini desteklemek için herhangi bir kanıtlayıcı belge ibraz etmemesi nedeniyle Mahkeme bu talebi de reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, AİHM,
1. 1e karşı 6 oyla başvurunun Sözleşmenin 8. ve 6. maddeleri bağlamındaki şikâyetlere ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
2. 2ye karşı 5 oyla Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
3. 2ye karşı 5 oyla Sözleşmenin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;
4. 2ye karşı 5 oyla ihlal tespitinin başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için yeterli bir adil tazmin oluşturduğuna;
5. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar verir.
YARGIÇ SAJONUN MUHALEFET ŞERHİ
Somut olayda, Mahkemenin çoğunluk görüşüne katılamadığım için üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Zira bana göre davanın kabul edilemez olduğuna karar verilmelidir. Davaya ilişkin olaylar, esasen Haas / Hollanda (no. 36983/97, AİHM 2004-I) davasındaki olaylarla benzerlik göstermektedir. Başvuran somut olayda miras sebebiyle istihkak davası açmıştır. Varsayılan mirasçı sıfatının kabul edilmesinin ön koşulunu yerine getirmek amacıyla ardından babalığın tespiti davasını açmıştır. Başvuranın esas amacının, aile hayatına saygı hakkı bağlamında bir yaptırım uygulanmasını sağlamaktır. Kendi açımdan, başvuranın babası olduğu iddia edilen Hasan Yavaşın ölümünün hemen ardından söz konusu hakkın nasıl etkileneceğini anlamıyorum. Mahkeme kararı, herkesin kişisel kimliğini oluşturan unsur olan soybağını öğrenme hakkına atıfta bulunmaktadır. Nitekim kişisel kimlik, özel hayat kapsamına girmektedir. Ancak Mahkemenin Haas kararında (43. paragraf) belirttiği üzere, mirasla ilgili olarak açılan bir dava kişisel kimlik bağlamında öngörülen özel hayat kapsamına girmemektedir. Başvuranın annesinin kim olduğunu öğrenmeyi talep ettiği Odièvre / Fransa davasının aksine, başvuran somut olayda babasını tanıdığını ifade etmektedir.
Turnalının, dava açarak, biyolojik kökenlerini bulmaya çalıştığı düşünülmüş olsa bile, bu düşüncenin dosyadaki belgelerle desteklenmediği kanısında olup Türk hukukunu yorumlama ve dördüncü derece mahkemesi olarak hareket etme görevinin Mahkemeye düşmeyeceğini belirtmek isterim. Üstelik bir başvuran iç hukuk yollarını tüketmelidir. Somut olayda başvurulan Asliye Hukuk Mahkemesi, bu bağlamda 16 Ekim 2001 tarihli kararda, davacı tarafın soy bağının tanınması hakkını kaybettiğini vurgulamaktadır. Miras alma hakkı üzerindeki muhtemel etkiye ilişkin sorun, Sözleşmenin 8. maddesinin bu hakkı güvence altına almaması nedeniyle, somut olayda ayrı ve değişik bir problemden kaynaklanmaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy