(AİHS m. 3, 13, 34, 35, 41, 44, 45) (2709 S. K. m. 125) (765 S. K. m. 168, 169, 245) (1412 S. K. m. 164) (2577 S. K. m. 13) (7201 S. K. m. 11) (FAHRİYE ÇALIŞKAN - TÜRKİYE DAVASI) (MITLIK ÖLMEZ VE YILDIZ ÖLMEZ - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (DEWEER - BELÇİKA DAVASI) (ÇAKAR - TÜRKİYE DAVASI) (KANLIBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (NURAY ŞEN - TÜRKİYE DAVASI) (ŞAHMO - TÜRKİYE DAVASI) (ÖZKUR VE GÖKSUNGUR - TÜRKİYE DAVASI) (GÖMİ - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (TEKİN - TÜRKİYE DAVASI) (MANSUROĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI) (CEYHAN DEMİR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜRÜ TOPRAK - TÜRKİYE DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (GUZZARDI - İTALYA DAVASI) (BOZANO - FRANSA DAVASI)
(Başvuru no: 5981/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
23 Haziran 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (5981/03) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşları) Cemal Keser ve Müdet Kömürcünün (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 21 Kasım 2002 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar İstanbul Barosu avukatlarından M. Kırdök ve H.K. Elban tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Müdet Kömürcü ve Cemal Keser sırasıyla 1972 ve 1969 doğumlulardır. Başvurunun yapıldığı tarihte, başvuranlar, Kocaeli F Tipi cezaevinde tutuklu bulunmaktaydılar.
A. Başvurunun kaynağı olan olaylar
2000 yılı aralık ayında, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından eski Türk Ceza Kanununun 168. ve 169. maddeleri kapsamında terör örgütüne üye olmak suçundan mahkûm edilen başvuranlar, Ümraniyede (İstanbul) bulunan Üsküdar E tipi cezaevinde cezalarını çekiyorlardı.
O dönemde, F tipi diye bilinen yüksek güvenlikli cezaevleri açılmıştı. Tüm ülkede aynı yapıya sahip olan bu cezaevlerinde, diğer alışılagelmiş E tipi cezaevlerindeki koğuşlardan farklı olarak iki üç kişilik yaşam üniteleri bulunuyordu (F tipi cezaevlerinin yapısı hakkında daha fazla bilgi için bakınız örneğin Türkiye aleyhine Tekin Yıldız davası, no 22913/04, prg. 36, 10 Kasım 2005).
Yetkililerin bazı kategorideki tutukluları F tipi cezaevlerine nakletme projelerine karşı ve özellikle tutuklular arasındaki iletişimi kısıtlayan yeni cezaevi yönetim biçimini protesto etmek amacıyla bazı tutuklular, bahsi geçen cezaevlerinde grev ve isyan eylemleri başlatmıştır.
Eski rejime tabi Üsküdar E tipi cezaevi de bu eylemlere sahne olmuştur; güvenlik güçleri isyanı bastırmak üzere 19 Aralık 2000 günü saat 4:30 sıralarında bir operasyon başlatmış ve üç gün süren bu operasyon sırasında yer yer şiddetli çatışmalar olduğu görülmüştür. Toplam
1 142 devlet görevlisinin katıldığı operasyonda 268 görevli, koğuşlarında yangın çıkaran isyancılara karşı cezaevi binası içerisinde mücadele verirken saldırı silahları, gözyaşartıcı gaz bombaları ve yüksek basınçlı su kullanmak zorunda kalmışlardır. Bu operasyonda bir astsubay ile yedi tutuklu hayatını kaybetmiştir (dört tutuklu vurularak ve bir tutuklu gazdan boğularak ve diğer iki tutuklu ise arkadaşlarının başlattığı yangında yanarak ölmüşlerdir). Aralarında mermi isabet eden iki gardiyanın da bulunduğu birçok kişi yaralanmıştır. Koğuşlarda ve tutuklu ve mahkumların üzerinde yapılan aramalarda, beş tabanca, 55 mermi, beş şarjör, 108 boş kovan, çok sayıda patlayıcı madde ve el yapımı ateşli silah, bir saatli bomba, değişik tipte bıçaklar, kimyasal maddeler ve Molotov kokteylleri ele geçirilmiştir.
Operasyondan sonra 23 Aralık 2000 tarihinde, Üsküdar Cezaevi İdaresi başvuranların da aralarında bulunduğu yirmi sekiz tutuklunun Kocaeli F tipi cezaevine naklini gerçekleştirmiştir.
Bunu takip eden olaylar, bir husus hariç, ihtilaf konusu olmuştur: tartışmasız tek husus, hücrelerine alınmadan önce Bay Kömürcü (saat 9:10 sıralarında) ve Bay Keserin (bilinmeyen bir saatte) Kocaeli cezaevinin üç doktoru tarafından bir sefere mahsus muayene edilmiş olmalarıdır.
B. Başvuranların bireysel durumları
1. Müdet Kömürcü
23 Aralık 2000 tarihli doktor raporuna göre, Kömürcünün vücudunda yapılan muayenede boyun kısmında bir hiperemi, sağ kolunda iki paralel ekimoz ve sağ dizinde morluklar tespit edilmiştir.
27 Aralık 2000 tarihinde başvuran, yoklama sırasında kendisini tanıtmayı reddettiği gerekçesiyle gardiyanlar tarafından hücresinde dövüldüğünü ifade etmektedir. Daha sonra tek başına başka bir hücreye kapatılmıştır.
Başvuran, 19 Ocak 2001 tarihinde cezaevi idaresi aracılığı ile şikâyette bulunmuştur. Başvuran şikâyetinde, isyanı bastırma operasyonu sırasında kendisine copla vurulduğunu, elleri bir başka tutuklunun elleriyle kelepçelenmiş vaziyette A bloğuna kadar sürüklendiğini, 2-3 saat boyunca yerde hareketsiz kalmaya zorlandığını, diğer mahkumlar gibi furgona konulmadan önce hakaret ve tehditler altında dövüldüğünü iddia etmiştir. Başvurana göre, sıkı sıkıya bağlanmaktan elleri uyuşan on dört tutuklu, yaklaşık üç saat süren güzergâh boyunca, soluk kesecek kadar sıcak bir aracın içerisinde susuz bırakılmışlardır. Kocaeli cezaevine varıldığında, jandarmalar tutukluları furgonun içerisinde bekletmişlerdir. Daha sonra, tutukluları furgondan indirmişler, İstiklâl marşını söylemeye zorlayarak istisnasız hepsine vurmaya başlamışlardır.
Başvuran, üzerindeki kıyafetleri çıkardıklarını, saçını kesmek için kendisini beton üzerine yatırdıklarını, tüm bunların bir asker tarafından kameraya kaydedildiğini, daha sonra gardiyanlara teslim edildiğini ve onların da kendisini cezaevi doktoruna göndermeden önce iyice dövdüğünü ileri sürmüştür.
20 Ocak 2001 tarihinde, üst düzey bir bakanlık görevlisinin şikâyeti üzerine, başvuranın da aralarında bulunduğu bazı mahkumlar zorunlu olarak genel bir doktor muayenesinden geçirilmiştir. Ancak, bu muayene sonuçları hiçbir zaman açıklanmamıştır.
7 Şubat 2001 tarihinde başvuran, yoklama sırasında hücresinde bir kez daha şiddete maruz kalmıştır.
23 Şubat 2001 tarihinde, Avukat Kırdök müvekkiline kötü muamele uygulayanların ve kendisini hücresinde döven gardiyanların tespit edilip cezalandılmaları talebiyle Kandıra savcılığına - 7 Şubat tarihli - ikinci bir resmi suç duyurusunda bulunmuştur.
2. Cemal Keser
Kesere gelince, 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporundan anlaşıldığına göre, sırtında geniş ekimozlar, kalçanın sol dış kısmında başka bir ekimoz ve sağ baldırda yüzeysel sıyrıklar tespit edilmiştir.
25 Aralık 2000 tarihinde, Avukat Kırdök başvuranla Kocaelide görüşmüştür. Bu görüşmede başvuran avukatına, cezaevine götürülürken yol boyunca furgonda dövüldüğünü, İstiklâl marşını söylemeye zorlandığını ve daha sonra gruptan ayrılarak jandarmalar ve diğer sivil görevliler tarafından tartaklandığını, kötü muameleye maruz kaldığını ve copla tecavüze uğradığını, testislerinin ezildiğini ve falakaya yatırıldığını söylemiştir.
Başvuran ayrıca, hücresine kapatıldıktan sonra iki kez gardiyanların gelerek onu dövdüklerini ileri sürmüştür.
26 Aralık 2000 tarihinde Avukat Kırdök, Keserin anlattığı bütün bu durumlardan şikâyetçi olarak Kocaeli savcılığına resmi bir suç duyurusunda bulunmuştur.
Kocaeli savcılığı, 18 Ocak 2001 tarihinde yer yönünden yetkisizlik kararı alarak davayı Kandıra savcılığına sevk etmiştir.
3. İki başvuranla ilgili olarak
Kandıra savcılığı Keserin dosyasını, görülmekte olan ve Kömürcünün de aralarında bulunduğu yirmi yedi davacıyı ilgilendiren diğer davayla birleştirmiştir.
Bununla birlikte, 26 Şubat 2001 tarihinde Kandıra savcılığı, yetkililerin kovuşturulmasıyla ilgili yasaya dayanarak jandarma personelini kapsayan davayı diğerinden ayırmak üzere kişi yönünden yetkisizlik kararı alarak dosyayı İstanbul valiliğine sevk etmiştir (dosya no 2001/240).
Buna karşın, Kandıra savcılığı davanın cezaevi personeliyle ilgili olan 2001/106 dosya sayılı ikinci bölümü için yetkili olduğunu ilan etmiştir.
2001 yılı Mart ayında, Adalet Bakanlığı müfettişleri bir idari denetim gerçekleştirmek üzere Kocaeli cezaevine gelmişlerdir. Bu fırsattan yararlanan başvuranlar, muayene edilmek üzere Adli Tıp Kurumuna sevk edilmeyi başarmışlardır. Ancak, haklarında düzenlenen doktor raporları dava dosyasına dahil edilmemiştir.
C. Mevcut davayla ilgili olarak başlatılan soruşturmaların sonucu
1. Üsküdar Cezaevi binası içerisinde gerçekleştirilen operasyona katılan askeri personelle ilgili soruşturmaların sonucu
26 Kasım 2002 tarihinde Kandıra savcılığının ilgili yasa gereğince olaya adı karışan devlet yetkilileri hakkında kovuşturma açılması isteğini değerlendiren İstanbul valisi, ilgili jandarmalar hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir.
Bununla birlikte, davacı tarafların itirazı üzerine İstanbul Bölge İdare Mahkemesi şikâyet konusu eylemlerin kamu hukuku alanına girdiği gerekçesiyle valinin bu kararını bozmuştur. Bu suretle, İstanbul savcılığı bünyesinden üç savcının görev aldığı bir adli soruşturma başlatılmıştır.
16 Mart 2004 tarihinde, görevli savcılar raporlarını sunmuşlar ve 268 jandarma hakkında kötü muamele uygulamak ve orantısız güç kullanarak beş tutuklu ile bir astsubayın ölümüne ve sekizi ağır olmak üzere 408 tutuklunun yaralanmasına sebebiyet vermek suçlarından soruşturma açılmasını istemişlerdir. Yaralılar arasında bulunan iki başvurana yedi gün istirahat izni verilmiştir.
29 Mart 2004 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı, 267 jandarmayı görevleri sırasında adam öldürme ve yaralamaya sebebiyet verme suçundan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sevketmiştir. Başvuranlarla ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun devlet görevlilerinin kötü muamele uygulamasını yasaklayan 245. maddesi uygulanmıştır.
Duruşmalar 28 Nisan 2006 tarihinde başlamıştır. Esas hakimleri, başvuranların müdahil taraf oluşturmasına izin vermiş ve duruşmada hazır bulunan Kömürcüyü dinlemiştir.
AİHM, on ikisi ön soruşturmayla ilgili olmak üzere toplam otuz dosya içerikli bu yargılamanın sonucu hakkında bilgilendirilmemiştir.
2. Operasyon sırasında farklı görevleri bulunan askeri personelle ilgili soruşturmaların sonucu (dosya no 2002/5940)
Dava dosyasından anlaşıldığına göre, isyanı bastırma operasyonuna aktif olarak katılan personel dışındaki görevlilerle ilgili iddialar üzerine hazırlanan 2002/5940 sayılı diğer dosyaya Ümraniye Savcılığı bakmıştır. Bu dosya, özellikle bina dışının güvenliğinden ve tutukluların hastane ve F tipi cezaevlerine naklinden sorumlu 874 jandarmayı kapsamaktadır. Başvuranların da aralarında bulunduğu bazı tutukluların furgonla nakledilmeleri sırasında meydana gelen olaylarla ilgili şikâyetlerin bu dosyada yer aldığı anlaşılmaktadır.
Ancak, Ümraniye savcılığı 4 Mart 2004 tarihinde bu 874 jandarma hakkında takipsizlik kararı almıştır. Bu karar için itiraz yolunun açık olmasına rağmen kimse bu yola başvurmamıştır.
3. Kocaeli cezaevi personeliyle ilgili soruşturmaların sonucu (dosya no 2001/106)
22 Mayıs 2001 tarihinde savcılık tarafından dinlenen Keser, daha önceki ifadesini yinelemiş ve copla yapılan fiili livata sonucu rektumunun günlerce kanadığını ileri sürmüştür. Bay Keser, operasyondan bir ay sonra Adli Tıp Kurumunda tekrar muayene edildiğini, ancak bu muayeneyle ilgili rapor hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığını iddia etmiştir. İlgili şahıs son olarak, bir yüzleştirme yapılırsa yoklama sırasında kendisini döven gardiyanları teşhis edebileceğini ifade etmiştir.
16 Temmuz 2001 tarihinde Kandıra savcılığı, « davacıların iddiaları dışında, kamu davası açmayı gerektirecek herhangi bir kanıt veya ipucu bulunmadığı » gerekçesiyle 2001/106 sayılı davayla ilgili (yukarıdaki ilgili paragrafın son bölümü) takipsizlik kararı vermiştir.
Ceza Muhakemesi Usulü Kanununun (CMUK) 164. maddesi gereğince itiraz yolunun kullanılabilmesi için sözkonusu takipsizlik kararının «davacılara» tebliğ edilmesi gerekmektedir.
Cezaevi idaresi, 18 Temmuzda bu kararı davacı mahkumlara elden tebliğ etmiştir. Kömürcü tebligatı kabul ederken, Keser reddetmiştir.
6 Kasım 2001 tarihinde, Avukat Kırdök bizzat Kandıra savcılığına giderek söz konusu kararı öğrenmiştir.
Avukat Kırdök, özellikle copla yapılan fiili livata iddiasının tıbbi bir uzman tarafından kontrol edilmediğini ve Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen ikinci raporun, tutukluların Kocaeli cezaevine konulurken çekilen fotoğraflarının ve video kayıtlarının dosyada yer almadığını gerekçe göstererek, 15 Kasım günü Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi başkanı önünde Keser adına itiraz başvurusunda bulunmuştur.
İtiraz başvurusunu alan mahkeme başkanı, 21 Mayıs 2002 tarihinde kararını vermiştir. Başkan, itirazın yalnızca Keser adına değil yine Avukat Kırdök tarafından temsil edilen Kömürcü adına da yapıldığını kabul ederek, itirazın «gecikmiş ve mesnetsiz» olduğu sonucuna varmış ve itirazı reddetmiştir.
D. Başvuranlar aleyhine açılan davanın sonucu
23 Mart 2001 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 19 Aralık 2000 tarihinde meydana gelen ayaklanma sırasında bir astsubayın ateşli silahla, iki mahkûmun yakılarak öldürülmesi ve dört jandarmanın yaralanmasıyla ilgili olarak başvuranların da aralarında bulunduğu 397 mahkum hakkında iddianame hazırlamıştır. Daha sonra astsubayın vücudu üzerinde yapılan otopsiye göre, jandarmanın kullandığı silahtan çıkan bir merminin sekerek isabet etmesi sonucu öldüğü anlaşılmıştır.
Keser 15 Ekim 2001 tarihinde ve Kömürcü ise 8 Eylül 2004 tarihinde tahliye edilmişlerdir.
AİHM, halen Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülmekte olduğu sanılan bu yargılamanın sonucu hakkında bilgilendirilmemiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3 VE 13. MADDELERİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. İhtilafın konusu
Başvuranlar, AİHSnin 3 ve 13. maddeslerine atıfta bulunarak, Kocaeli F tipi cezaevine nakilleri sırasında ve sonrasında maruz kaldıkları kötü muameleden, suç duyurularıyla ilgili olarak yürütülen soruşturmaların etkisizliğinden ve konuya ilişkin şikayetlerini sunmak için etkili bir başvuru yolunun bulunmadığından şikâyetçi olmaktadırlar.
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.
AİHM, başvuranların 3. maddeyle bağlantılı olarak 13. madde hükümlerine uygun bir maddi tazminat yolunun yokluğundan yakınmamaları dolayısıyla, söz konusu şikâyetin AİHSnin 13. maddesi bakımından incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine Fahriye Çalışkan davası, no 40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007 ve Türkiye aleyhine Ölmez davası, no 39464/98, prg. 67, 20 Şubat 2007). Dolayısıyla AİHM, mevcut davadaki şikâyetleri yalnızca 3. maddenin maddi ve usule ilişkin bölümleri bakımından inceleyecektir.
B. Tarafların argümanları
1. Kabuledilebilirlik hakkında
a) Hükümet
Hükümet ilk olarak, Keserin dul eşinin ölen kocası adına AİHSne atıfta bulunarak herhangi bir hak talep edemeyeceğini, zira bu hakların kişiden kişiye aktarılamayacağını savunmaktadır.
Hükümet ikinci olarak, iç hukuktaki itiraz yollarının dört dalda tüketilmediğini ileri sürmektedir:
Önce, başvuranlar Kocaeli F tipi cezaevinde görevli personel hakkındaki takipsizlik kararına yasal süre içerisinde itiraz etmedikleri için bu itirazları reddedilmiştir; bu nedenle AİHMnin içtihadı anlamında «iç hukukta öngörüldüğü şekil ve sürede» bir itiraz yolunun kullanıldığı söylenemez. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, takipsizlik kararının başvuranlara elden tebliğ edilmesinin CMUKun 164. maddesine uygun ve yeterli olduğunu belirtmektedir.
Davaya konu olan cezaevi operasyonunu yöneten jandarma personeliyle ilgili olarak Hükümet, başvuranların bu konuda açılan davada müdahil taraf oluşturmadıklarını ve dolayısıyla iç hukuk yolunu tüketme kuralına riayet etmiş sayılamayacaklarını ve üstelik Avukat Kırdök tarafından yapılan suç duyurusunun söz konusu operasyonla ilgili olmadığını ileri sürmektedir.
Her hal ve karda, bahsi geçen yargılama halen görülmekte olduğuna göre, bu başvuru zamanından önce sunulmuştur.
Başvuranların furgonla nakledilmesinden sorumlu görevlilere karşı yürütülen yargılama konusunda ise Hükümet, verilen takipsizlik kararının itiraza açık olduğunu, ancak başvuranların bu yolu kullanmadığını hatırlatmaktadır.
Hükümet son olarak, Anayasanın 125. maddesine ve özel yetkili mahkeme kovuşturmalarına ilişkin 2577 sayılı yasanın 13. maddesine atıfta bulunarak, başvuranların uğradıkları zararın tazmin edilmesi için hukuki yollara başvurabileceğini ve hatta yasadışı eylemlere maruz kalmış kişilerin tazmin edilmesini öngören Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde dava açabileceklerini savunmaktadır.
Yukarıdaki olgular çerçevesinde Hükümet, başvuranların kullanmayı hiç denemedikleri hukuk yollarının etkisiz olduğunu ileri sürmelerinin doğru bir davranış olmadığı kanaatindedir.
b) Başvuranlar
Başvuranlar Türkiye aleyhine Aksoy davası kararına atıfta bulunmakta (18 Aralık 1996, prg. 3, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-VI) ve davanın bu arada vefat eden Keserin eşi tarafından takip edilmesinde bir sakınca bulunmadığını savunmaktadır.
Takipsizlik kararının CMUKun 164. maddesine uygun bir şekilde tebliğ edilip edilmediği konusunda başvuranlar, bu hükmün, bir avukat tarafından takip edilen davalarda tüm tebligatların o avukata yapılmasını öngören 7201 sayılı tebligat yasasının 11. maddesi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Askeri personelle ilgili halen devam eden yargılama hakkında ise başvuranlar, bu davada zanlıların adalet önüne ancak üç yılda çıkarılabildiğini ve davacıların dinlenmesi için de beş yıldan fazla bir sürenin gerektiğini; üstelik, çok sayıda zanlı olduğu dikkate alındığında bu kamu davasının onlarca yıl süreceğini ve büyük bir ihtimalle de zamanaşımına uğrayacağını ileri sürmektedir. Dolayısıyla, başvuranlara göre sonucu şimdiden belli olan bu yargılamanın bitmesini beklemek meseleye bir çözüm getirmeyecektir.
Son olarak başvuranlar, Hükümetin atıfta bulunduğu hukuk yollarının bu ve buna benzer şikâyetler için uygun ve etkili olmadığını iddia etmektedir.
2. Esas hakkında
a) Hükümet
Hükümet, başvuranların «zorla saçlarının kazınmasından», «İstiklâl marşını söylemeye zorlanmalarından» ve «yoklama sırasında gardiyanlar tarafından dövülmelerinden» şikâyetçi olduklarını gözlemlemektedir.
Bu konuda hükümet, saç kesimi ve yoklama işlemlerinin cezaevi ortamında hijyen ve düzenin sağlanması amacıyla alınan önlemler olduğunu belirtmektedir. Hükümete göre, başvuranların İstiklâl marşını söylemeye zorlandıkları ve yoklama sırasında gardiyanlar tarafından dövüldükleri yönündeki diğer şikâyetleri, hiçbir dayanağı olmayan soyut iddialardan ibarettir. Hükümet, dava dosyasındaki unsurlarda AİHSnin 3. maddesi hükümlerine ters düşen bir uygulamanın mevcudiyetini gösteren herhangi bir kanıt belgesinin bulunmadığını kaydetmektedir.
Başvuranların Kocaeli cezaevine nakilleri sırasında ve daha sonra meydana gelen olaylarla ilgili olarak Hükümet, isyan bastırma operasyonu bittikten sonra düzenlenen 23 Aralık 2000 tarihli doktor raporunda yer alan yara izlerine atıfta bulunmaktadır. Hükümet, söz konusu yara izlerinin ancak 19 ile 23 Aralık 2000 tarihleri arasında Üsküdar cezaevinde meydana gelen olaylara ait olabileceğini ileri sürmektedir.
Hükümete göre, başvuranların AİHSnin 3. maddesine dayandırdıkları şikâyetler «savunulabilir» değildir ve Kandıra savcılığı tarafından yürütülen soruşturmalarda bu iddiaları destekleyen herhangi bir somut delil bulunmamaktadır.
b) Başvuranlar
Başvuranlar, AİHSnin 3. maddesindeki mutlak yasağa atıfta bulunmakta ve cezaevi ortamında «bir ayaklanma girişiminde» bulunmuş olsalar dahi, isyan bastırıldıktan sonra bu hükme ters düşen uygulamalara maruz bırakılmalarının haklı bir tarafı olmayacağını savunmaktadır.
Mevcut davada, üç gün boyunca aç kaldıklarını ve göz yaşartıcı gaz bombasına maruz bırakıldıklarını belirten başvuranlar, jandarmalar cezaevine girdiğinde zaten güçlerinin tükenmiş olduğunu, dolayısıyla hiçbir karşılık vermediklerini, buna rağmen operasyon bittikten sonra Kocaeli cezaevine götürülene kadar dövülüp aşağılandıklarını iddia etmektedir.
Hükümete cevap olarak başvuranlar, yoklama sırasında kendini tanıtmak istemeyen bir tutukluya karşı verilecek disiplin cezasının herhalde onlarca gardiyan tarafından saldırıya uğramak olmadığını savunmaktadır.
Mevcut davada yürütülen soruşturmalarla ilgili olarak Avukat Kırdök, Keseri kendisini döven gardiyanlarla yüzleştirilmesini ve Kömürcüyü aşağılayan video görüntüleri hakkında bilirkişi raporu istemeyi reddeden soruşturma yetkililerini eleştirmektedir. Avukat ayrıca, mevcut davada düzenlenen tıbbi raporların yüzeysel olduğunu ve Birleşmiş Milletler İstanbul Protokolüne uymadığını, buna rağmen savcılığın daha detaylı yeni raporlar istemediğini iddia etmektedir (Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 100)
C. AİHMnin takdiri
1. Kabuledilebilirlik hakkında
a) Bayan Keserin mağdur sıfatı
AİHM, Hükümetin savunmasını merhum Keserin haklarının « devredilemez» olmasına dayandırdığını gözlemlemektedir. Oysa, mevcut davada böyle birşey söz konusu olamaz, zira genel ilkeye göre, bir başvuran, davası görülürken vefat ederse mirasçıları onun ardılları olarak iddia edilen ihlâlin «mağdurları» olma sıfatını alabilirler (Belçika aleyhine Deweer davası, 27 Şubat 1980, prg. 37, seri A no 35). Dolayısıyla Keserin dul eşi, AİHSnin 34. maddesi anlamında mağdur sıfatına ve bugün itibariyle de başvuran sıfatına haiz olduğunu iddia edebilir. Bununla birlikte, pratik nedenlerden dolayı AİHM, ölen kişiyi «başvuran» olarak tanımlamaya devam edecektir (Romanya aleyhine Dalban davası (GC), no 28114/95, prg. 1, CEDH 1999-VI ve Türkiye aleyhine Çakar davası, no 42741/98, prg. 2, 23 Ekim 2003).
b) İç hukuk yollarının tüketilmesi
Hükümetin ileri sürdüğü kabuledilemezliğe ilişkin savların ilk bölümüyle ilgili olarak AİHM, bir itirazın şekil yönünden reddedildiği durumlarda iç hukuk yollarının tamamen tüketilmiş olmadığını kabul etmektedir, zira AİHMnin önüne getirilen şikâyetlerin daha önce «iç hukukun öngördüğü şart ve süreler dahilinde» ulusal mahkemelerde yargılanmış olması gerekmektedir (bakınız, diğer birçok dava arasından, Fransa aleyhine Fressoz ve Roire davası (GC), no 29183/95, prg. 37, CEDH 1999-I).
Bu bağlamda, Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi başkanının 21 Mayıs 2002 tarihli kararında itiraz başvurusunu gecikmiş olduğu gerekçesiyle reddettiği doğrudur. Başkan, aynı zamanda kötü muamele iddialarının da mesnetsiz olduğunu bildirmiştir. O halde, başvuranların itirazının esastan incelendiği (Almanya aleyhine Evelyn Voggenreiter davası (karar), no 47169/99, 28 Kasım 2002, Moldovya aleyhine Mitopolia Basarabiei Exarhatul Plaiurilor ve diğerleri davası (karar), no 45701/99, 7 Haziran 2001 ve İsviçre aleyhine Huber davası, no 12794/87, 9 Temmuz 1988 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve raporlar, no 57, sayfa 266) ve iç hukuk yollarının AİHSnin 35. maddesi anlamında tüketildiği kabul edilmelidir.
Bu itibarla AİHM, kabuledilemezliğe ilişkin itirazların bu kısmını reddetmektedir.
İsyan bastırma operasyonunu yöneten askerlerle ilgili olan ve başvurunun «zamanından önce» yapıldığını savunan iddianın ikinci kısmı için AİHM, söz konusu ceza yargılamasının etkinliğinin incelenmesiyle ilgili bir sorun olduğunu gözlemlemektedir. Öte yandan, başvuranlar, Hükümetin argümanına karşı çıkmış olmakla birlikte, esasen adı geçen askeri personele yönelik bir suçlamaları bulunmamaktadır.
Ayrıca AİHM, Hükümetin başvuranların müdahil taraf oluşturmadıkları yönündeki argümanı hakkında, belgeler aksini gösterdiği cihetle karar vermeye gerek kalmadığı kanaatindedir.
Kısacası AİHM, muhteviyatı kalmayan kabuledilemezliğe ilişkin itirazın bu kısmını da reddetmektedir.
Başvuranların cezaevine furgonla nakledilmelerinden sorumlu olanlar ve diğer görevlilerle ilgili üçüncü kısma gelince AİHM, Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunun, Türk hukuk sisteminde yeraldığı şekliyle, AİHSnin 35. maddesi bakımından tüketilecek nitelikte olduğunu yinelemektedir (bakınız, Türkiye aleyhine Kanlıbaş davası, no 32444/96, 28 Nisan 2005, Türkiye aleyhine Epözdemir davası, no 57039/00, 31 Ocak 2002, ve Türkiye aleyhine Şen davası, no 41478/98, 30 Nisan 2002 kararları ve karar metinlerinde yeralan referanslar). Aslında, buna benzer birçok davada, bu itiraz yolunun kullanılması sonucunda suçlanan görevliler hakkında bir adli soruşturma başlatıldığı tespit edilmiştir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Toktaş davası (karar), no 38382/97, 5 Mart 2002).
Elbette ki, dosyadaki unsurlar Ümraniye savcılığı tarafından 4 Mart 2004 tarihinde alınan takipsizlik kararının başvuranlara ve/veya Avukat Kırdöke tebliğ edilip edilmediğini kontrol etme imkânı sunmamaktadır. Bununla birlikte, bu kişiler hiçbir zaman aksini iddia etmemiş ve davanın bu safhasında itiraz yolunun kendileri için neredeyse erişilmez olduğunu savunmamışlardır. Tüm bu unsurları dikkate alan AİHM, kabuledilemezliğe ilişkin itirazın bu kısmını kabul etmektedir.
Son olarak iddianın dördüncü kısmıyla ilgili olarak AİHM, Anayasanın 125. maddesinde öngörülen başvuru yolunun - tanımı gereği - idarenin objektif sorumluluğuna dayalı olduğundan faillerin tespit edilmesine gerek kalmadan yalnızca bir tazminata hükmedilmesiyle sonuçlanabileceği cihetle AİHSnin 3. maddesi bakımından tüketilmesi uygun bir başvuru yolu olmadığı kanaatindedir (bakınız, diğerleri arasından, Şahmo, ilgili bölüm, ve Türkiye aleyhine Özkur ve Göksungur davası (karar), no 37088/97, 7 Aralık 1999).
Zaten, mevcut davada yürütülen soruşturmaların daha ileride incelenecek olan adli soruşturmanın etkinliği konusundan bağımsız olarak, ilgili şahısların Kocaeli F tipi cezaevi personeli tarafından kötü muameleye maruz kalıp kalmadıklarına açıklık getirmediği gözlemlenmektedir. Dolayısıyla başvuranlar, idari ve/veya adli mahkemeler önünde tazminat elde etmeye yarayacak sağlam bir dayanağa sahip değillerdi, zira bu yargılamaların her birinde devlet görevlileri tarafından kötü muameleye maruz kaldıklarını ispatlamaları gerekecekti (ibidem, ve Türkiye aleyhine Oğraş ve diğerleri davası (karar), no 39978/98, 7 Mayıs 2002).
Tüm bu olgular çerçevesinde, isyan bastırma operasyonunu yürüten jandarmalar aleyhinde açılan davada başvuranlar dinlenmiş olsalardı dava hangi yöne giderdi sorusuna cevap aramanın bir faydası olmayacaktır. Üstelik mevcut davada bu jandarmalar açıkça suçlanmamaktadır.
Sonuç olarak AİHM, başvuranların cezaevine furgonla nakledilme koşullarıyla ilgili başvuruyu kabuledilemez ilan ederken, Hükümetin kabuledilemezliğe ilişkin diğer itirazlarını reddetmektedir.
2. Esas hakkında
a) Genel ilkeler
AİHM, özgürlüğünden mahrum edilen bir kimseye karşı, fiziki güç kullanımı gerektirmeyen bir davranışı sonucunda fiziki güç kullanılmasının insanlık onuruna karşı yapılmış bir saldırı olduğunu ve ilke olarak terörizmle ya da organize suçla mücadele gibi en zor koşullarda ve hatta toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike oluştuğu durumlarda dahi AİHSnin 3. maddesiyle mutlak bir şekilde güvence altına alınmış hakkın ihlalini teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Gömi ve diğerleri davası, no 35962/97, prg. 71-72, 21 Aralık 2006, Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), no 25803/94, prg. 95 ve 99, CEDH 1999-V, ve Türkiye aleyhine Tekin davası, 9 Haziran 1998, prg. 52 ve 53, Derleme 1998-IV).
Özellikle Devlet yetkililerinin ve görevlilerinin kontrolü altındaki kişilerin - örneğin polis veya askeri operasyonlar sırasında - yaralanması halinde, ispat yükümlülüğü; dolayısıyla aleyhinde uygun yöntemlerle ve ikna edici şekilde sunulan iddiaları, özellikle de sözkonusu yetkili ve görevliler olayların tam olarak nasıl meydana geldiğini bildiklerinden ve başvuran tarafın iddialarını doğrulayacak ya da reddedecek gerekli tüm bilgilere erişme imkanına sahip olduğundan Savunmacı Hükümete aittir (Türkiye aleyhine Mansuroğlu davası, no 43443/98, prg. 77-78, 26 Şubat 2008, ve metinde yeralan referanslar).
Bu ilkeler ışığında AİHM, 19 ile 23 Aralık 2000 tarihleri arasında Üsküdar cezaevinde gerçekleşen isyan bastırma operasyonu sırasında güvenlik güçleri ile tutuklu ve mahkumlar arasında şiddetli çatışmalar meydana geldiğini hiç kimsenin inkâr etmediğini gözlemlemektedir. Yine bu olaylar sırasında Devletin yetki ve sorumluluğu altında bulunan Kömürcü ve Keserin yaralandıkları konusunda da ihtilaf bulunmamaktadır. AİHM ayrıca, dosyada başvuranlardan biri veya diğerinin söz konusu isyanda aktif rol aldığını ve/veya güvenlik güçlerine saldırdığını gösteren herhangi bir delilin bulunmadığını tespit etmektedir.
Oysa, 23 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli F tipi cezaevinin üç doktoru tarafından düzenlenen tıbbi raporlarda, Kömürcünün boyun bölgesinde hiperemi, sağ kolu üzerinde iki paralel ekimoz ve dizinde kan birikimi, Keserin sırtında geniş ekimozlar, kalçasının sol dış tarafında bir ekimoz ve sağ baldırında sıyrıklar bulunduğu kaydedilmiştir.
Her ne kadar bu raporlarda istirahat verildiği belirtilmiyorsa da İstanbul savcılığı başvuranların yedi gün istirahat aldıklarını bildirmektedir. AİHM, bu sonucun Adli Tıp Kurumunun İstanbul savcılığına ilettiği kesin raporlarda yeraldığı, ancak bunun başvuranlara bildirilmediği kanaatindedir.
Her ne olursa olsun, şayet 3. maddeye konu olabilecek düzeyde ciddiyet arzeden bir kötü muamele söz konusu ise (İtalya aleyhine Labita davası (GC), no 26772/95, prg. 120, CEDH 2000-IV ve Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76), başvuranların iddialarını çürütmek ve olayları delilleriyle birlikte ortaya koyarak yaralanmaların kaynağına ilişkin makul bir izahta bulunmak Hükümetin görevidir (bakınız, diğer bir çoğu arasından, Selmouni, ilgili bölüm, prg. 87).
Furgonla nakil esnasında meydana gelen olaylarla ilgili olan ve kabuledilemez ilan edilen şikâyetler dışında, önüne getirilen diğer iddiaların - Avukat Kırdökün yaptığı suç duyuruları örneğinde olduğu gibi -iki olay serisi halinde incelenebileceğini vurgulayan AİHM, bunlardan birincisinin ilgili şahısların Kocaeli cezaevine gelmeleriyle başlayan ve hücreye yerleştirilmelerine kadar devam eden olaylar ve ikincisinin ise yoklama sırasında cezaevi gardiyanlarının başvuranları kasten dövdüğü yönündeki iddialar olduğunu kaydetmektedir.
Oysa Hükümet, başvuranların vücudunda görülen yaraların kesin olarak Üsküdar cezaevinde yürütülen operasyon sırasında meydana geldiğini savunmaktadır. Hükümet bu savunmayı yaparken, mevcut davada başvuranları mağdur eden olayların meydana geliş koşullarının değerlendirilmesini istemekte ve bu davranışların isyanı bastırmak ve cezaevinde görevli gardiyanların hayatlarını korumak için «mutlak gerekli» olduğunu ve bu amaca göre «oratılı» sayılacağını ileri sürmektedir (yukarıdaki ilgili paragraf - farklı olaylar için, bakınız, örneğin, Ceyhan Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97 ve 100, ve Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 77).
b) Birinci seri olaylar
Bu bağlamda AİHM, mevcut dava dosyasında bulunan tek tıbbi kanıtın başvuranlar furgonla nakledildikten sonra Kocaeli cezaevinin üç doktoru tarafından düzenlenen 23 Aralık 2000 tarihli rapor olduğunu hatırlatarak, Hükümetin bu savına katılmadığını kaydetmektedir. Hükümet, ilgili şahısların isyan bastırma operasyonu bittikten hemen sonra doktor muayenesinden geçirildiklerini kanıtlayamamaktadır. Dolayısıyla, yaraların söz konusu isyan sırasında meydana geldiğini kesin dille söylemek mümkün değildir.
AİHM, başvuranların tutarlı ifadelerine ve dosyadaki unsurlara bakarak, ilgili şahısların Kocaeli F tipi cezaevi içerisinde Devletin sorumluluğunu taşıdığı ve AİHSnin 3. maddesinde yasaklanan insanlık dışı ve onur kırıcı sayılabilecek bir dizi şiddete maruz kaldıkları kanaatine varmaktadır.
Bunun akabinde, vakit kaybetmeden Keserin cop yardımıyla tecavüze uğradığı, testislerinin ezildiği ve falakaya yatırıldığı iddialarına yönelmek gerekmektedir.
Gerçekten de, bu başvuranla ilgili yegâne tıbbi rapor bu tür işkencelerin yapıldığını gösteren herhangi bir bulgu içermediğinden, söz konusu iddialar bu haliyle dayanaktan yoksun gibi görünmektedir. Bununla birlikte, aslında «savunulabilir» olan ve hem Kocaeli savcılığının hem Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi başkanının bilgisine sunulan bu durumun, yetkili kişilerin kötü muamele iddialarına karşı atalet içinde kalmalarından kaynaklanmadığından emin olmak gerekir (yukarıdaki ilgili paragraf - Türkiye aleyhine Gürü Toprak davası, no 39452/98, prg. 43, 20 Şubat 2007 ve Labita, ilgili bölüm, prg. 131).
Bu bakımdan AİHM, 3. madde kapsamında savunulabilir olan kötü muamele iddiaları karşısında, yetkili makamların pozitif yükümlülüklerin bir parçası olarak «resmi ve etkili bir soruşturma» yürütmeleri gerektiğini kaydeden yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (bakınız, diğer bir çok dava arasından, Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 30 ve 31, CEDH 2004-IX, Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 102, Derleme 1998-VIII ve Aksoy, ilgili bölüm, prg. 95-98).
Bu bağlamda AİHM, yetkili makamların söz konusu olaylarla ilgili delilleri elde etmek amacıyla, mağdurun iddialarıyla ilgili detaylı ifadelerine, görgü tanıklarının beyanlarına, bilirkişi raporları ile yaraları detaylı bir şekilde açıklayan ve nedenini ortaya koyan ek sağlık raporlarına başvurması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Zira, yaraların nedenini veya sorumlularını ortaya koyacak nitelikteki soruşturmalar yapılmadığı takdirde bu normlar yerine getirilmemiş olacaktır (bakınız, örneğin, mutatis mutandis, Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 134 in fine, ve Türkiye aleyhine Kanlıbaş davası, no 32444/96, prg. 40, 8 Aralık 2005)Bu ilkeler ışığında AİHM, Kocaeli savcılığının Bay Keserin yazılı suç duyurusunu 26 Aralık 2000 tarihinde, yani mevcut davada şikâyet edilen üç olayın meydana geldiği tarihten üç gün sonra aldığını kaydetmektedir Bu hassas noktada, başvuranın tecavüz edildiği, testislerinin ezildiği ve falakaya yatırıldığı iddialarının doğru olup olmadığını ortaya koymak amacıyla tıbbi muayeneler yapılması gerekirdi, zira soruşturma makamları da gayet iyi bilirler ki, üzerinden belli bir süre geçtikten sonra bu tür saldırıların fiziksel belirtileri kaçınılmaz olarak azalacak ve kesin tarih belirlemek imkânsızlaşacaktır.
Oysa soruşturma yetkilileri, bu alanda sahip oldukları yetkilere rağmen (Türkiye aleyhine Aydın davası, 25 Eylül 1997, prg. 104 son bölüm, Derleme 1997-VI), bu yönde herhangi bir adım atmamışlardır.
Ayrıca AİHM, Hükümetin ihtilaf konusu soruşturmanın başvuranın şikâyetini destekler mahiyette bir unsur bulunmaması nedeniyle başvuran lehine sonuçlanmadığı yönündeki savını kabul etmemektedir. Bunun nedeni ise, daha ziyade, kötü muameleye maruz kalan kimselerin Devlet görevlileri karşısında korumasız olduklarını ortaya koyacak böylesi unsurları araştırma niyetinin olmayışıdır (bakınız, kıyasen, Mansuroğlu, ilgili bölüm, prg. 120).
c) İkinci seri olaylar
İkinci seri olaylar, başvuranların yoklama sırasında gardiyanlar tarafından dövülerek yaralandıkları iddialarını kapsamaktadır.
AİHM, Kocaeli cezaevi gardiyanları hakkında 23 Aralık 2000 tarihinden sonraki bir döneme ait iddiaları değerlendirmek için elinde inandırıcı herhangi bir unsur bulunmadığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, bu olayların soruşturma yetkililerine gerektiği gibi iletildiğini dikkate alan AİHM, devletin sorumluluğuna ilişkin tespitte bulunmasını imkansız kılan bu durumun sorumluluğunun bu yetkililere atfedilip atfedilemeyeceğinin araştırılması gerektiği kanaatine varmaktadır.
Kocaeli cezaevi personeli hakkında yürütülen yargılamayla ilgili olarak AİHM, yapılan soruşturmaların AİHSnin 3. maddesindeki hükümleri yerine getirme açısından yeteri kadar derinlemesine ve etkin olmadığı kanaatine varmaktadır.
Gerçekten de, dava dosyasından anlaşıldığına göre, suç duyurusunda bulunulduktan sonra, soruşturma yetkilileri adli tıp delillerini toplamak veya sorumlu oldukları iddia edilen devlet görevlilerini tespit etmek için herhangi bir çaba göstermemişlerdir. Ayrıca, gardiyanlarla hiçbir yüzleştirme yapılmaması ve hatta bunların hiçbir zaman sorgulanmaması oldukça dikkat çekicidir. Oysa savcı, hem sorumluları tanıyabileceğini ifade eden Keser (bu noktada, bakınız Labita, ilgili bölüm, prg. 134) için hem AİHSnin 3. maddesi gereğince «resen» yapılması zorunlu işlemler olduğundan Kömürcü için bu tür önlemleri alabilirdi.
Bu gözlemler, ihtilaflı soruşturmanın ikinci seri olaylarda da etkili bir şekilde yürütülmediğini ortaya koymaktadır.
d) Sonuç
Yukarıdaki tüm unsurları göz önüne alan AİHM, iki başvuranın Kocaeli F tipi cezaevine kabul edilmeleri sırasında insanlık dışı ve onur kırıcı davranışlara maruz kaldıklarını tespit etmekte ve bu suretle AİHSnin 3. maddesinin maddi yönden ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.
AİHMin kanaatine göre, mevcut davada bir taraftan Bay Keserin iddia ettiği tecavüz, testisleri ezme ve falaka olaylarıyla ilgili ve diğer taraftan iki başvuranın birlikte iddia ettikleri Kocaeli cezaevi gardiyanları tarafından uygulanan şiddet ve yaralama olaylarıyla ilgili soruşturmaların etkisiz olması dolayısıyla aynı hüküm, usul yönünden de çiğnenmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Manevi tazminat
Mevcut davada manevi tazminat olarak, Avukat Kırdök, Kömürcü adına 20.000 Euro, müteveffa Keserin hak sahipleri adına 30.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, iç hukukla sağlandığı halde tazminat davası açmayan başvuranların, bu konuda AİHM önünde hak ileri süremeyeceklerini savunmaktadır. Ayrıca Hükümet, sözkonusu taleplerin aşırı olduğu kanaatindedir.
AİHM, iç hukukun tüketilmesi kuralının AİHSnin 41. maddesine uygulanmadığını hatırlatmaktadır (Guzzardi- İtalya, 6 Kasım 1980 ve Bozano-Fransa, 2 Aralık 1987). Hakkaniyete uygun olarak, AİHM, Kömürcüye 6.000 Euro ve müteveffa Keserin hak sahiplerine 12.000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Avukat Kırdök, Keserin AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 200 TLsi kırtasiye masrafları olmak üzere 15.000 TL ödenmesini talep etmektedir. Bu bağlamda, Avukat Kırdök, çalışma saatleri dökümünü, imzalı bir ücret makbuzunu ve Hatun Keser ile imzalanan avukatlık sözleşmesini belge olarak sunmaktadır.
Hükümet, 200 TL saat ücreti ile hesaplanan avukatlık ücretinin aşırı ve mesnetsiz olduğunu ifade etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mevcut davada, sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alan AİHM, tüm masraflar için Keserin eşi Hatun Kesere 5.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvuranların furgondaki nakil koşulları kapsamında yapılan şikayetin kabuledilemez olduğuna;
2. Oyçokluğu ile Kocaeli Cezaevinden konulacakları cezaevine kadar başvuranların nakilleri sırasında meydana gelen ilk seri olaylar kapsamındaki şikayetlerin kabuledilebilir ve oybirliğiyle, başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
3. Bire karşı altı oyla başvuranlar açısından AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, başvuranlar açısından AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle,
a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından aşağıdaki miktarların ödenmesine:
i) her türlü vergiden muaf tutularak Kömürcüye 6.000 Euro (altı bin Euro) ve müteveffa Keserin hak sahipleri adına Hatun Kesere 12.000 Euro (on iki bin Euro) manevi tazminat
ii) her türlü vergiden muaf tutularak Hatun Kesere 5.000 Euro (beş bin Euro) yargılama masraf ve gideri
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 23 Haziran 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde, AİHSnin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak Yargıç Sajonun kısmi ayrık oy görüşü bulunmaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy