(AİHS m. 1, 2, 3, 5, 13, 34, 35, 41, 44) (5237 S. K. m. 314) (3713 S. K. m. 5) (430 S. KHK. m. 3) (E.K. - TÜRKİYE DAVASI) (RAMAZAN SARI - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AYŞE TEPE - TÜRKİYE DAVASI) (AKKOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (SONER ÖNDER - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ALGÜR - TÜRKİYE DAVASI) (NAZİF YAVUZ - TÜRKİYE DAVASI) (DAĞ VE YAŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (SAKIK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 8810/03 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
17 Haziran 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (8810/03) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Remzi Karaduman, Uğur Uşar ve Reşat Uşarın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 6 Şubat 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Adli yardımdan faydalandırılan başvuranlar AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından V. Karaduman ve Ö. Yıldız tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Remzi Karaduman, Uğur Uşar ve Reşat Uşar sırasıyla 1966, 1976 ve 1967 doğumludurlar.
Başvuranlar, yasadışı Hizbullah örgütüne üye oldukları şüphesiyle Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekiplerce 26 Temmuz 2002 tarihinde yakalanmışlardır.
Yakalanmalarının ardından başvuranlar Adli Tıp Kurumu Ankara Şubesinde sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Başvuranların vücutlarında herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmamıştır.
27 Temmuz 2002 günü saat 17 sularında başvuranlar Adli Tıp Kurumu Ankara Şubesinde yeniden sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Muayenenin ardından düzenlenen tıbbi raporda başvuran Remzinin sağ tibia alt kısmında 1 cm çapında bir ekimoz ve bu ekimozun üzerinde 1 cmlik üç sıyrık tespit edildiği belirtilmiştir. Diğer başvuranların vücutlarında herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmamıştır.
Aynı gün saat 19 sularında başvuranlar Diyarbakıra sevk edilmek üzere Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekiplere teslim edilmiştir.
28 Temmuz 2002 günü saat 9:30 sularında başvuranlar Diyarbakır Devlet Hastanesinde sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Düzenlenen raporda başvuran Remzinin sağ bacağında eritem ve bir ize (raporun bu kısmı okunamaz durumdadır) rastlandığı, diğer başvuranların vücutlarında ise herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmadığı belirtilmiştir.
30 Temmuz 2002 günü öğleye doğru başvuranlar bir kez daha sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Düzenlenen raporda başvuranlar Remzi ve Reşatın fizik muayenelerinde darp ya da cebir izine rastlanmadığı, başvuran Uğurun ise fizik muayenesinin normal olduğu belirtilmiştir.
Başvuranların üçü de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesine sevk edilmiştir. Nöbetçi hakim başvuranların tutuklanmasına karar vermiştir. Duruşma sırasında hakim başvuran Remzinin güçlükle yürüdüğünü gözlemlemiştir.
Başvuranlar daha sonra Diyarbakır Ceza ve Tevkifevine konulmuşlardır. Başvuranlar cezaevinde cezaevi doktoru tarafından muayene edilmişlerdir. Muayene sonucunda darp ya da cebir izine rastlanmamıştır.
Başvuranların avukatları, 1 Ağustos 2002 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne bağlı polisler aleyhinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuşlardır. Başvuranların avukatları müvekkillerinin dövüldüğünü ve hayalarının sıkılması, tazyikli su tutulması, elektrik verilmesi, vücutlarına buz konulması, uzun süre ayakta tutulma, gıda ve uykudan mahrum bırakılma gibi muamelelere maruz bırakıldıklarını ve başvuranlar Remzi ve Reşatın kanamalı idrar şikayetleri olduğunu belirtmişlerdir. Avukatlar, müvekkillerinin sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Adli Tıp Kurumuna, sintigrafi testi yapılması için ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine (orijinal metinde lhopital universitaire de Diyarbakır) sevk edilmesi talebinde bulunmuşlardır.
Aynı gün başvuranlar Adli Tıp Kurumu Diyarbakır Şubesine sevk edilmişlerdir. Müteakiben başvuranlar Cumhuriyet Savcısına ifade vermişlerdir.
Muayene sonucunda düzenlenen raporda herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmadığı belirtilmiştir. Yine aynı raporda başvuran Remzinin testislerinde ve sırtının sol üst tarafında ağrı şikayeti bulunduğu ve ancak ürolojik ve ortopedik muayenelerden sonra kesin rapor verilebileceği, başvuran Reşatın ise testislerinde ağrı ve nefes alıp vermede ağrı olduğundan şikayet ettiği ve kesin rapor verilebilmesi için üroloji ve dahiliye polikliniklerine sevkinin gerektiği belirtilmiştir.
Başvuranlar Cumhuriyet Savcısına hangi koşullarda kötü muameleye maruz kaldıklarını anlatmışlardır. Başvuranlar Ankara Emniyet Müdürlüğünde tutuldukları sırada kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuran Uğur kendisine elektrik verilmediğini ve tazyikli su sıkılmadığını belirtmiştir.
Yine 1 Ağustos 2002 tarihinde, OHAL Valisinin ve DGM Savcısının talebi üzerine nöbetçi DGM Hakimi, başvuranların on gün süreyle sorgulanmak üzere emniyet müdürlüğüne gönderilmelerine olağanüstü hal çerçevesinde alınması gereken ek önlemler hakkındaki 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3 c) maddesi temelinde izin vermiştir. Bu karar aleyhinde yapılan itiraz DGM tarafından, sözkonusu karara itiraz kabil olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Saat 18 sularında başvuranlar polise teslim edilmiştir. Başvuranlar sevk edilmelerini müteakip devlet hastanesinde muayeneye tabi tutulmuşlardır. Düzenlenen raporda hiçbir darp ya da cebir izine rastlanmadığı ancak başvuran Uğurun üst dudağında 0,5 cm çapında eski bir kesik tespit edildiği belirtilmiştir.
2 Ağustos ile 6 Ağustos 2002 tarihleri arasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü cezaevi doktoru tarafından idrar yolu rahatsızlıkları için tavsiye edilen enjeksiyonun yapılması için başvuran Remzinin her gün devlet hastanesine sevkini temin etmiştir.
Başvuranların avukatı başvuranlarla görüştükten sonra Cumhuriyet Savcısına müracaatta bulunmuştur. Avukat, kötü muamele iddialarını tekrar ederek başvuranların daha kapsamlı bir tıbbi muayeneden geçirilmelerini talep etmiştir. Başvuranların avukatı sintigrafi testinin halen yapılmadığını da belirtmiştir.
Üniversite hastanesi tarafından 6 Ağustos 2002 tarihinde düzenlenen tutanağa göre başvuranların hastaneye sevk edildikleri ve burada röntgenlerinin çekildiği belirtilmiştir. Sintigrafi testi ve biyopsiyle ilgili olarak ise başvuranların masrafları ödeyebilecek durumda olmadıklarını beyan ederek bu koşullar altında test yapılmasını reddettikleri belirtilmiştir.
7 Ağustos 2002 tarihinde başvuran Remzi Cumhuriyet Savcısına parasızlık nedeniyle sintigrafi ve biyopsi yapılmasını reddettiğini ve ailesinin söz konusu masrafları karşılayabilecek durumda olup olmadığını bilmediğini beyan etmiştir. Üniversite hastanesinin ortopedi ve travma poliklinikleri tarafından düzenlenen 7 Ağustos 2002 tarihli raporda başvuran Remzide patolojik bir bulguya rastlanmadığı ancak boyun bölgesinde bir hassasiyet bulunduğu belirtilmiştir.
Üniversite hastanesi başhekimi Cumhuriyet Savcısına gönderdiği aynı tarihli mektupta başvuranların kendilerine biyopsi yapılmasını reddettikleri ve masrafları ödeyecek durumda olmadıkları için sintigrafi testi yapılmadığı bilgisini vermiştir.
Yine 7 Ağustos 2002 tarihinde, ilgililer, Devlet Hastanesinde sağlık muayenesinden geçirilmiştir. Raporda, başvuranlar, Reşat ve Uğura ilişkin olarak hiçbir darp ve cebir izi belirtilmemektedir ve başvuran Remzi hakkındakiler ise okunamaz bir haldedir. Saat 18e doğru, başvuranlar cezaevine nakledilmiş burada cezaevi doktoru tarafından yeniden muayeneden geçirilmişler ve doktor hiçbir darp ve cebir izine rastlanmadığını belirtmiştir.
8 Ağustos 2002 tarihli bir raporda, Üniversite Hastanesi Üroloji Bölümü başvuranlar tarafından, biyopsiye itiraz edildiğini belirtmiş ancak ilgililerin jenital organlarında hiçbir darp ve cebir izine rastlanmadığını ifade etmiştir.
9 Ağustos 2002 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, başvuranların Üniversite Hastanesine sevk edilmesini sağlamış ve her türlü kötü muamele izinin tespit edilebilmesi amacıyla başvuranların biyopsi ve sintigrafinin de aralarında bulunduğu sağlık kontrollerinden geçirilmelerini istemiştir.
9 Eylül 2002 tarihinde Üroloji Servisi raporunu sunmuştur. Doktor, başvuranların jenital organlarında hiçbir darp ve cebir izinin tespit edilmediğini belirtmiştir. Doktor, başvuranlar Remzi ve Reşatın testis biyopsisi sonuçlarından geçmişteki bir travmaya bağlı meydana gelebilecek bir değişikliğin görüldüğünü ve adli tabibin görüşünün alınmasının uygun olacağını ifade etmiştir. Başvuran Uğura ise, biyopsi ve sintigrafi yapılmamıştır.
A. Diyarbakırdaki gözaltı hakkındaki soruşturma
14 Ekim 2002 tarihinde, Diyarbakır Valisi, başvuranların iddialarının mesnetten yoksun olduğu gerekçesiyle söz konusu polisler hakkında cezai kovuşturma başlatılmasına gerek olmadığına karar vermiştir.
3 Haziran 2003 tarihinde, başvuranların avukatının başvurusunu inceleyen Bölge İdare Mahkemesi, Valinin kararını iptal etmiştir.
2 Nisan 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, üç polisi kötü muameleyle suçlamıştır.
5 Nisan 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, Balçova Ağır Ceza Mahkemesine bir sanığın ifadesinin alınması amacıyla istinabe talebini iletmiştir. 4 Mayıs 2004 tarihli duruşma sırasında, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, iki sanığın savunmalarını dinlemiştir. 3 Haziran 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran Remzinin beyanlarını dinlemiş ve Devlet Güvenlik Mahkemesinde başvuranlar hakkında açılan ceza davası dosyasının istenmesine karar vermiştir.
1 Temmuz 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, bir sanığın ifadesinin istinabe yoluyla alındığını belirtmiş ve gözaltı sırasında başvuranlarla görüşen avukatı tanık olarak dinlemiştir. Söz konusu avukat, görüşmeleri sırasında başvuranların kötü muameleden şikayetçi olduklarını ifade etmiş ve özellikle Remzinin durumunun kaygı verici göründüğünü belirtmiştir.
29 Temmuz 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi başvuran Uğurun beyanlarını dinlemiştir. 27 Ağustos ve 30 Eylül 2004 tarihli duruşmalar, istinabe yoluyla başvuran Reşatın ifadesinin ve ceza davası dosyasının örneğinin beklenmesi nedeniyle ertelenmiştir.
28 Ekim 2004 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran Reşatın ifadesini dosyaya eklemiş ve talep edilen dosyanın beklenmesi için duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir. 25 Kasım ve 23 Aralık 2004 ile 14 Ocak 2005 tarihli duruşmalar da aynı gerekçe ile ertelenmiştir.
8 Şubat 2005 tarihli duruşma sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi, ceza davası dosyasının mahkemeye ulaştığı kaydedilmiştir. Cumhuriyet Savcısı, esasa ilişkin iddialarını sunmuştur.
8 Mart 2005 tarihli duruşma Mahkemenin oluşumundaki değişiklik nedeniyle ertelenmiştir. 8 Nisan 2005 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların davaya müdahil olma taleplerini kabul etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bir sonraki duruşmada başvuranların ayrıntılı ifadelerinin alınmasının gerekli olup olmadığının ve başvuranların İstanbul Travmatoloji Merkezine sevkleri konusunun değerlendirilmesine karar vermiştir.
20 Mayıs 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, oluşumundaki değişiklik nedeniyle, duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir. Başvuranların avukatı, olayların meydana geldiği andan itibaren geçen süre göz önüne alındığında, başvuranların yeniden dinlenmelerine ve sağlık muayenesinden geçirilmelerine gerek olmadığını belirtmiştir.
17 Haziran 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların, İstanbul Adli Tıp Kurumu Travmatoloji İhtisas Dairesine sevk edilmelerine karar vermiştir.
II Ekim 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Adli Tıp Kurumundan başvuranların muayeneye gitmedikleri cevabını almış ve duruşmayı ertelemiştir. 26 Ekim 2005 tarihli duruşma da aynı nedenlerle ertelenmiştir. Başvuranların avukatı, olayların meydana gelmesinden üç yıldan fazla bir süre sonra başvuranların sağlık muayenesinden geçirilmelerinin bir yararı olmayacağını savunmuştur.
28 Aralık 2005 tarihli duruşma sırasında, başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesine, Adli Tıp Uzmanları Derneğine üye iki doktor tarafından düzenlenen bir rapor sunmuşlardır. Duruşma sırasında ifade veren doktorlara göre, başvuranlar, İstanbul Protokolünün ve adli tabibin görevleri ve adli sağlık raporu düzenlenmesine ilişkin Sağlık Bakanlığının 20 Eylül 2000 tarihli genelgesinin gereklerine uygun olarak sağlık muayenesinden geçirilmemişlerdir. Doktorlar, birçok eksiği olduğundan sözkonusu raporların başvuranların iddialarına ilişkin durumu aydınlığa kavuşturacak nitelikte olmadığı kanaatinde olduklarını belirtmişlerdir.
Doktorlar, başvuranlar Uğur ile ilgili olarak Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından 1 Ağustos 2002 tarihinde düzenlenen raporda yer alan «eski» ifadesinin yeterince açık olmadığını, söz konusu raporu düzenleyen Adli Tıp uzmanının da dinlenmesi gerektiğine dikkati çekmişlerdir.
Doktorlar, başvuranlar Reşat ve Remzi ile ilgili hazırlanan klinik tablonun öne sürmüş oldukları iddiaları ve gözaltı koşulları ile örtüştüğünü, ancak, kesin olarak emin olabilmek için başvuranlara ilişkin tüm biyopsi, sintigrafi ve diğer analizlerin hem travmatoloji konusunda uzmanlaşmış doktorlara hem adli, ortopedi, patoloji ve üroloji uzmanlarına incelettirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir
Doktorlardan biri duruşma sırasında verdiği ifadesinde nihai bir rapor düzenleyebilecek üç adli tıp servisini tanımlamış ve tercih edilen servise yapılmış olan tıbbi muayene sonuçlarının iletilmesini, başvuranların ancak gerekli görülürse söz konusu servise götürülmelerini tavsiye etmiştir.
Bu duruşma sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi üniversite hastanesinden adli tıp tetkiklerinin sonuçlarının iletilmesini talep etmiştir.
Üroloji servisi 27 Ocak 2006 tarihinde hastane başhekimine başvuranların biyokimya analizlerinin ve idrar ve kan tahlillerinin tamamının yapılmamış olduğunu bildirmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 13 Şubat 2006 tarihinde üniversite hastanesinden istenilen belgelerin alındığını belirterek bu belgelerin incelenmesi için başvuranların avukatına süre tanımıştır. Mahkeme ayrıca adli tıp kurumuna dosyanın ulaşıp ulaşmadığının sorulmasını istemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 29 Mayıs ve 18 Ekim 2006 tarihleri arasında başvuranların halen adli tıp kurumuna gitmediklerini ifade ederek duruşmaları ertelemiştir. Başvuranların avukatı müvekkillerinin üç farklı şehirde ikamet ettiklerini ve hepsinin aynı gün adli tıp kurumuna gitmelerinin zor olduğunu belirtmiştir.
Bu duruşmalardan sonra başvuranlar adli tıp kurumuna giderek muayene olmuşlardır.
Adli Tıp Kurumu 18 Mayıs 2007 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesinden başvuranlar tarafından dosyaya eklenen 28 Aralık 2005 tarihli raporun örneğinin, üniversite hastanesinin başvuranlar Remzi ve Reşat için gerçekleştirdiği biyopsi ve sintigrafi sonuçlarının ve başvuran Remziye ait tüm kan ve idrar tahlillerinin iletilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 2 Temmuz 2007 tarihli duruşmada üniversite hastanesinden adli tıbbın istemiş olduğu belgeleri iletmesini istemiştir. Mahkeme 21 Ocak 2008 tarihli duruşmada sözkonusu belgelerin mahkemeye ulaştığını tespit etmiş ve bunları adli tıbba iletmiştir. Duruşma 24 Mart 2008 tarihine ertelenmiştir.
B. Ankaradaki gözaltı ile ilgili soruşturma
Bu arada, Diyarbakır İnsan Hakları Derneğinin TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığına yapmış olduğu başvuru üzerine bir emniyet amiri gerekli soruşturmayı yaparak mezkur polislerin disiplin ve cezai sorumluluklarını tespit etmek üzere görevlendirilmiştir.
Bu soruşturma kapsamında başvuranlar Ankaradaki gözaltı ile ilgili olarak Diyarbakır Cezaevinde 23 Ekim 2002de sorgulanmışlardır.
Başvuran Uğur kendisine küfredilip tehdit edildiğini, gözleri bağlı dövüldüğünü, uykusuz, susuz ve aç bırakıldığını, Ankaradaki ve Diyarbakırdaki gözaltında uzun süre ayakta tutulduğunu, Ankaradaki gözaltında testislerinin ezildiğini ileri sürmüştür.
Başvuran Remzi Ankaradaki gözaltında sürekli ayakta tutulduğunu, soğuk su püskürtüldüğünü, testislerinin ezildiğini ve dövüldüğünü, bundan sonra uzun süre kanlı idrar yaptığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, Diyarbakırdaki gözaltı sırasında kendisine elektrik verildiğini, testislerinin ezildiğini, soğuk su püskürtüldüğünü, ayakta uzun süre tutulduğunu, uykusuz bırakıldığını ve bu muamelelere maruz kalırken gözlerinin bağlandığını belirtmiştir.
Başvuran Reşat, Ankaradaki gözaltında kendisine küfredilip tehdit edildiğini, ayakta uzun süre tutulduğunu, soğuk su püskürtüldüğünü, uykusuz bırakıldığını ve testislerinin ezildiğini iddia etmiş, Diyarbakırdaki gözaltı esnasında daha ağır kötü muamelelere maruz kaldığını öne sürmüştür.
Başvuranların gözaltından sorumlu polisler 25 Kasım ve 2 Aralık 2002 tarihlerinde dinlenmiş, haklarında yapılan suçlamaları inkâr etmişlerdir.
Müfettiş 16 Aralık 2002 tarihinde başvuranların iddialarının dayanaksız olduğuna ve gözaltından sorumlu polisler hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına itibar etmiştir. Disiplin soruşturması da kapanmıştır.
Ankara Emniyet Müdürlüğü 18 Aralık 2002 tarihinde Diyarbakır İnsan Hakları Derneğine soruşturma açılmasına gerek olmadığı yönündeki kararı tebliğ etmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran Remzi Ankara Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuştur.
Ankara Cumhuriyet Savcısı 5 Mayıs 2003 tarihinde bir polis memurunu başvuran Remziye karşı kötü muamelede bulunmakla suçlamıştır.
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi 2 Aralık 2003 tarihinde hakkında yapılan suçlamanın yeterince gerekçelendirilmediği gerekçesiyle polis memurunun serbest bırakılmasına karar vermiştir. Mahkeme sanığın hakkında yapılan ithamları reddettiğini hatırlatmıştır. İstinabe yoluyla ifadesi alınan başvuran iddialarını genel olarak yinelemiş ve Cumhuriyet Savcısına vermiş olduğu 7 Şubat 2003 tarihli ifadesini teyit etmiştir.
Temyize gidilmediğinden Asliye Ceza Mahkemesinin kararı 23 Aralık 2003 tarihinde nihai hale gelmiştir.
C. Başvuranlar hakkında açılan ceza davası
Devlet Güvenlik Mahkemesi 15 Aralık 2005 tarihinde başvuran Uğurun aynı olaylardan daha önce yargılanıp nihai hale gelen bir hüküm ile beraat ettiğini tespit etmiştir. Başvuranlar Remzi ve Reşat yasadışı bir örgütün mensubu olma suçundan TCKnın 314/2 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5. maddeleri uyarınca altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırılmışlardır.
Yargıtay 5 Mart 2007 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını onamıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHSnin 3. ve 13. maddelerine atıfta bulunarak, başvuranlar, Ankara ve Diyarbakırdaki gözaltı sırasında, maruz kaldıkları işkence ve insanlık dışı, aşağılayıcı muamelelerden ve iddialarını ileri sürmek için etkili başvuru yolunun bulunmayışından şikayetçi olmaktadırlar.
AİHM, söz konusu şikayetin yalnızca AİHSnin 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvurunun zamanından önce sunulduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet, Ankaradaki gözaltı hakkında Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığını ve başvurunun söz konusu dava açılmadan önce yapıldığını belirtmektedir.
Ayrıca Hükümet, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde hâlihazırda derdest olan ceza davası açılmadan önce başvuranların başvurularını sunduklarına dikkat çekmektedir.
Hükümet, başvuranların, tazminat elde etmek için iç hukukta öngörülen hukuki ve idari başvuru yollarından yararlanmadıklarını savunmaktadır.
Başvuranlar ise Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde açılan ceza davasından ilk kez Hükümetin 2 Mart 2007 tarihli görüşleri aracılığıyla bilgileri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesindeki davaya ilişkin olarak ise başvuranlar, yargılamanın yıllardır sürdüğünü ve bu durumun bu yolu etkisiz kıldığını belirtmişlerdir.
1. Ceza Davaları
a) Ankaradaki gözaltı
AİHM, bir başvuranın, prensip olarak AİHMye başvurmadan önce çeşitli iç hukuk yollarına başvurma zorunluluğu olduğunu, söz konusu başvuru yollarının son aşamasının, AİHMnin kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce tamamlanması kaydıyla, AİHMye başvurunun yapılmasından sonra nihayete ermesine müsamaha ettiğini hatırlatmaktadır (Bkz, Ringeisen-Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, E.K.-Türkiye, başvuru no: 28496/95, 28 Kasım 2000 ve Ramazan Sarı-Türkiye, başvuru no: 41926/98, 7 Mart 2002).
Mevcut davada, AİHM, 1 Ağustos 2002 tarihinde, başvuranların, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığında Ankaradaki gözaltı esnasında, kötü muameleye maruz kaldıklarını ifade ettiklerini belirtmektedir. Ankaradaki gözaltına ilişkin olarak idari bir soruşturma başlatılmış ancak soruşturma takipsizlik nedeniyle kapanmıştır.
Bilahare, Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde yeni bir ceza davası açılmıştır. Söz konusu davanın işbu başvuru yapılmadan önce açıldığı doğru olmakla birlikte yalnızca başvuran Remzinin iddiaları ile sınırlı söz konusu dava hâlihazırda sona ermiştir. 23 Aralık 2003 tarihinde nihai hale gelen bir kararla yani kabuledilebilirlik kararı alınmadan önce Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, söz konusu polis memurunu serbest bırakmıştır. Bu bağlamda, Hükümetin bu konudaki itirazı kabuledilemez.
b) Diyarbakırdaki gözaltı
AİHM, kötü muamele yapmakla suçlanan kişiler hakkında açılan ceza davasının Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olduğunu not etmektedir. AİHM, bu bağlamda, Hükümetin itirazlarının, başvuranlar tarafından AİHSnin 3. ve 13. maddeleri kapsamındaki şikayetleriyle sıkı sıkıya bağlı olduğu kanaatindedir. AİHM, Hükümetin itirazını esasa eklemektedir.
2. Hukuki ve İdari Başvuru Yolları
AİHM, başvuranların, Diyarbakırdaki gözaltından sorumlu polis memurları hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunduklarını gözlemlemektedir. AİHM, şikayette bulunarak Türk Ceza Hukuku sisteminin sunduğu bütün imkanları kullanmaları nedeniyle başvuranların, hukuk alanında tazminat davası açarak veya idari mahkemelere başvuruda bulunarak bir kez daha tazminat elde etmeyi deneme zorunlulukları bulunmamaktadır (mutatis, mutandis, Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, Fazıl Ahmet Tamer ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 19028/02, 24 Temmuz 2007). Bu durumda, AİHM, söz konusu itirazı reddetmektedir.
3. Sonuç
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Başvuranlar, kendilerince adli tabip raporlarının sonuçları ile teyid edilmiş olan şikayetlerini tekrarlamakta ve yetkililerin olayın unsurlarını aydınlatma niyetlerinin olmadığını ifade etmektedirler. Ankaradaki gözaltına ilişkin olarak ise başvuranlar, idari soruşturma hakkında takipsizlik kararı verildiğine ve Ankara Asliye Ceza Mahkemesinin suçlanan tek polisi de serbest bıraktığına dikkat çekmektedir. Diyarbakırdaki gözaltına ilişkin olarak, başvuranlar, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde davanın derdest olduğunu ve Cumhuriyet Savcısının iddianamesinde polis memurlarının beraatını talep ettiğini belirtmektedir.
Başvuranlar, gerektiği gibi sağlık muayenelerden geçirilmediklerini, biyopsi gibi bazılarının da ifade edilen olayların ardından yaklaşık bir ay sonra gecikmeli olarak gerçekleştiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, olayların meydana gelişinin ardından birkaç yıl sonra Adli Tıp Kurumuna sevk edilmelerinin bir yararı olmadığını belirtmektedirler.
Hükümet, iç hukukta yargılamanın devam ettiğini yinelemektedir.
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
AİHM, bir kimse, polis memurlarının mutlak kontrolü altında olduğu gözaltı sırasında yaralandığında, bu dönemde meydana gelen her yaralanmanın güçlü maddi karinelerin doğmasına neden olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Salman-Türkiye, başvuru no: 21986/93). Bu nedenle bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahat vererek mağdurun iddialarını, hele ki bu iddialar tıbbi belgelere dayandırılmış ise, çürütecek delilleri sunma görevi Hükümete düşmektedir (Selmouni - Fransa, no: 25803/95, prg. 87, Berktay - Türkiye, no: 22493/93, prg. 167, 1 Mart 2001, ve Ayşe Tepe - Türkiye, no: 29422/95, prg. 35, 22 Temmuz 2003).
Mevcut davada başvuranlar Ankarada yakalanmalarının ardından 26 Temmuz 2002 tarihinde, Diyarbakıra sevk edilmelerinden önce 27 Temmuz 2002 tarihinde, 28 Temmuz 2002de Diyarbakıra gelişlerinde ve 30 Temmuz 2002de gözaltı sürelerinin sona ermesinin ardından ve hakim karşısına çıkarılmadan önce sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir. Bu son tarihte başvuranlar cezaevine konulmalarının ardından bir kez daha sağlık kontrolünden geçirilmiş, Cumhuriyet savcılığına yapılan suç duyurusunu müteakip 1 Ağustos 2002 tarihinde ve yine aynı tarihte sorgulanmak üzere polise teslim edilmelerinin ardından bir kez daha sağlık kontrolünden geçirilmişlerdir.
Üst dudakta 0,5 cmlik eski bir kesikten bahsedilen 1 Ağustos 2002 tarihli raporun dışında başvuran Uğura ilişkin olarak verilen tıbbi raporlarda hiçbir bir darp ya da cebir izinden söz edilmemektedir. Bu çerçevede eski sözcüğü Adli Tıp Uzmanları Derneği tabiplerinin de tespit ettiği üzere sarih bir ifade değildir.
Başvuran Remziye ilişkin olarak, gözaltı süresinin sona ermesinin ardından düzenlenen 27 Temmuz 2002 tarihli raporda sağ tibia alt kısmında 1 cm çapında bir ekimoza ve bu ekimozun üzerinde 1 cmlik üç sıyrık tespit edildiği belirtilmiştir. Diyarbakıra gelişlerinde düzenlenen 28 Temmuz 2002 tarihli raporda ise sağ bacakta eritem ve bir ize (raporun bu kısmı okunamaz durumdadır) rastlandığı belirtilmektedir. Bilahare düzenlenen raporlarda bu izlerden bir daha söz edilmemiştir. 30 Temmuz 2002 tarihli duruşmada nöbetçi hakim başvuranın güçlükle yürüdüğünü tespit etmiştir. 1 Ağustos 2002 tarihinde Adli Tıp Kurumunda yapılan muayenede başvuran, testislerindeki ve sırtının sol üst tarafındaki ağrılardan yakınmıştır. Hastanenin üroloji polikliniğinde düzenlenen 9 Eylül 2002 tarihli raporda testis biyopsisi sonuçları muhtemelen daha önce meydana gelmiş bir travmaya bağlı bir modifikasyon oluştuğunu ortaya çıkarmıştır.
Başvuran Reşat ile ilgili olarak ise raporlarda herhangi bir darp ya da cebir izinden söz edilmemiştir. Buna karşın 1 Ağustos 2002 tarihinde Adli Tıp Kurumunda yapılan muayenede başvuran testislerinde ağrı ve nefes alıp vermede ağrı olduğundan şikayet etmiştir. Başvuran Remziye ilişkin raporda olduğu gibi Reşatın testis biyopsisi raporunda da muhtemelen daha önce meydana gelmiş bir travmaya bağlı bir modifikasyon oluştuğu belirtilmiştir.
AİHM, başvuranlar Remzi ve Uğura ilişkin raporlar arasında muhtelif tutarsızlıklar bulunduğunu kaydetmektedir. Konuyla ilgili olarak Hükümet tarafından makul bir izahat verilmediğinden tıbbi muayenelerin gereğine uygun bir biçimde yapılmadığını kabul etmek gerekecektir (Akkoç - Türkiye, no: 22947/93 ve 22948/93, prg. 118, ve Soner Önder - Türkiye, no: 39813/98, prg. 36, 12 Temmuz 2005). Bu konuda AİHM, adli tabiplerin Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine sundukları raporda başvuranlarla ilgili olarak düzenlenen tıbbi raporların İstanbul Protokolü kriterlerine ya da Sağlık Bakanlığının adli tabiplik hizmetlerinde ve Adli Tıp raporlarının tanziminde uyulacak esaslara ilişkin 20 Eylül 2000 tarihli genelgesinde belirtilen gerekliliklere uygun olmadığı sonucuna vardıklarını tespit etmektedir.
AİHM, başvuranların vücutlarında gözlemlenen iz ve hasarların yakalanmalarından önceki bir dönemde meydana geldiği iddiasında bulunulmadığını tespit etmektedir. Ayrıca başvuranlar Reşat ve Remzinin klinik tabloları iddialarıyla uyum arz etmektedir.
Son olarak AİHM, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi ve Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde açılan ceza davalarının başvuranların vücutlarında tespit edilen yaraların nedenine ilişkin makul bir izahat getirmediğini kaydeder. Bu hususta AİHM, polis memurlarının elinde gözaltında ya da tutuklu olarak bulunan dolayısıyla hassas bir durumda olan herkesin devletin sorumluluğun da bulunduğunu ve yetkili makamların bunları korumakla görevli olduğunu anımsatır.
Bu itibarla AİHM, mevcut davada tespit edilen Hükümetin herhangi bir izahatta bulunmadığı hasarların AİHSnin 3. maddesinin esası bakımından ihlal teşkil ettiği hükmüne varmaktadır.
2. Yapılan araştırmaların etkililiğine dair
Bir kimsenin, polisin yahut devletin benzer birimlerinin elinde 3. maddeye aykırı ciddi kötü muameleye maruz kaldığı yönünde savunulabilir bir iddiada bulunması halinde söz konusu AİHS hükmü AİHSnin 1 maddesinde yer alan kendi yetki alan(lar)ı içinde bulunan herkese bu Sözleşme
de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma konusunda devletin üstlendiği genel ödevle bağlantılı olarak zımnen etkili bir resmi soruşturma yürütülmesini gerektirir. AİHSnin 2. maddesi uyarınca yapılacak soruşturmada olduğu gibi bu soruşturmanın da sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlaması gerekir. Aksi takdirde bütün temel önemine rağmen insanlık dışı veya onur kırıcı işkence, muamele ya da cezanın uygulanmasına ilişkin genel hukuki yasak uygulamada etkisiz kalır ki bazı durumlarda kamu görevlilerinin neredeyse tam bir dokunulmazlık içinde denetimleri altında bulundurdukları kimselerin haklarını ayaklar altına almaları mümkün hale gelir (Assenov ve diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998, prg. 102 ve Labita - İtalya, no: 26772/95, prg. 131).
Kuşkusuz burada söz konusu olan sonuç alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba gösterme yükümlülüğüdür. Yetkili makamlar söz konusu olaylara ilişkin delilleri elde etmek için bu meyanda mağdur olduğu iddia edilen kişinin iddialarıyla ilgili ayrıntılı beyanı, görgü tanıklarının ifadeleri, bilirkişi incelemeleri, bunlar olmadığı durumda yaraların tam ve kesin bir özetini temin edecek nitelikte ek sağlık raporları, tıbbi teşhislerin objektif bir analizi, bilhassa da yaralanma nedenleri dahil olmak üzere ellerinde bulundurdukları makul tedbirleri almış olmalıdırlar. Soruşturmanın, yaraların nedeni yahut sorumluların tespit edilmesi kapasitesini azaltan herhangi bir zafiyet bu norma uyulmaması tehlikesini doğurur (Batı ve diğerleri - Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00, prg. 134).
Mevcut davada AİHM öncelikle, başvurana yapılan tıbbi muayenelerin usulüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmediğini gözlemlemektedir. Bu çerçevede tıbbi raporlar arasında muhtelif tutarsızlıklar mevcut olup bu raporlar açıklıktan yoksundurlar. Bilhassa da başvuran Uğura ilişkin olarak tanzim edilen 1 Ağustos 2002 tarihli raporda geçen eski sözcüğü yeterince açık değildir. Bu hususta adli tabipler eski sözcüğünün anlamının açıklığa kavuşturulması için söz konusu raporu düzenleyen doktorun dinlenmesini tavsiye etmişlerdir. Buna rağmen Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi bu eksikliğin giderilmesi için herhangi bir işlemde bulunmamıştır. Aynı şekilde, başvuranlar Remzi ve Reşata ilişkin olarak hastanenin üroloji polikliniği tarafından düzenlenen 9 Eylül 2002 tarihli raporlarda testis biyopsisi sonuçlarının eski bir travmaya bağlı bir modifikasyon oluştuğunu gösterdiğinden söz edilmektedir. Burada da eski sözcüğü açık değildir ve travmanın ne zaman gerçekleştiğini belirlemeye imkân vermemektedir. AİHM, 9 Eylül 2002 tarihli raporda ilgililerde tespit edilen izlerin nedeninin belirlenmesi amacıyla adli tıbbın görüşüne başvurulması tavsiyesinde bulunulduğu halde üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçmesine karşın söz konusu görüşe halen başvurulmamış olmasını esefle karşılamaktadır.
AİHM ayrıca Adli Tıp Uzmanları Derneği üyesi doktorların varmış oldukları sonuçları kaydetmektedir. Bu tabiplere göre başvuranlara yapılan tıbbi muayeneler İstanbul Protokolü kriterlerine ya da Sağlık Bakanlığının adli tabiplik hizmetlerinde ve Adli Tıp raporlarının tanziminde uyulacak esaslara ilişkin 20 Eylül 2000 tarihli genelgesinde belirtilen gerekliliklere uymamaktadır.
AİHMye göre uygun tıbbi muayene yapılmaması başvuranları, tutulu durumdaki şahısları koruyan temel güvencelerden mahrum bırakmıştır. Bu durum soruşturmanın gerektiği gibi yürütülmemesine yol açmıştır (Algür - Türkiye, no: 32574/96, prg. 44, 22 Ekim 2002). Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM bu eksiklerin soruşturmanın etkililiğine gölge düşürdüğü kanaatine varmaktadır.
Bunun dışında AİHM, Diyarbakırdaki gözaltına ilişkin soruşturmanın çok uzun sürdüğünü tespit etmektedir. Olayların üzerinden yaklaşık beş buçuk yıl geçmesine rağmen polisler aleyhinde açılan ceza davası Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde halen devam etmektedir. Bilhassa valinin ceza davası açılması için izin vermemesi sebebiyle güvenlik güçleri aleyhinde ceza davası suç duyurusu yapılmasından bir yıl sekiz ay sonra açılmıştır.
Güvenlik güçleri hakkında sürdürülen ceza davası özellikle valinin bu yönde bir dava açılmasını reddetmesi doğrultusunda yaklaşık bir yıl sekiz ay sürmüştür. Dava Ağır Ceza Mahkemesinde dört yıldan bu yana devam etmektedir. Sanıkların, başvuranların ve bir tanığın ifadeleri, vakitlice, davanın başlangıcında alındığı halde hala esasa ilişkin karar alınamamıştır. Bu bağlamda, AİHM 17 Haziran 2005 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranlardan İstanbul Adli Tıp kurumunda hazır bulunmalarını istediğini, başvuranların adli tıbba gitmemeleri nedeniyle pek çok duruşmanın ertelendiğini hatırlatmaktadır. Başvuranların avukatının 20 Mayıs 2005 tarihli duruşmada haklı olarak altını çizdiği üzere, olayların ardından yaklaşık üç yıl sonra başvuranların Adli Tıp kurumunda muayene edilmelerinin gördükleri kötü muamele izlerinin tespit edilmesini sağlamayacağı değerlendirilmektedir.
Ayrıca AİHM, Ağır Ceza Mahkemesi önünde 28 Aralık 2005 tarihli duruşmada başvuranlar tarafından sunulan raporun biyopsi, sintigrafi ve diğer tüm tetkik sonuçlarının Adli tıbba iletilmesi yönünde olduğunu not etmektedir. Fakat Ağır Ceza Mahkemesi dosyanın tamamını Adli Tıpa ancak 21 Ocak 2008 tarihinde iletmiştir. Davanın karara bağlandığı tarihte nihai adli tıb raporu dava dosyasına daha eklenmemişti.
AİHM nezdinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önünde beş yıldan bu yana devam eden ve herhangi bir sonuç alınamayan dava bu çerçevede etkili olarak nitelendirilememektedir. Sonuç itibariyle, Hükümetin başvurunun erken yapıldığı yönündeki itirazı reddedilmektedir.
AİHM, Ankaradaki gözaltı ile ilgili, idari soruşturmanın suçlanan polis memuru ile aynı hiyerarşiye bağlı bir polis memuru tarafından yürütüldüğünü not etmekte, bu bağlamda soruşturma makamının AİHSnin 3. ve 13. maddelerinin gerektirdiği şekilde bağımsız bir soruşturma gerçekleştirebileceği konusunda daha önce de ciddi tereddüt beyan ettiğini hatırlatmaktadır. (Bkz. aynı anlamda, Nazif Yavuz-Türkiye kararı, no: 69912/01, 12 Ocak 2006).
Yukarıda yer alan gerekçeler ışığında AİHM, AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar gözaltı süresinin yasallığı ve uzunluğu ile uğradıkları zararı telafi edecek başvuru yollarının bulunmadığından şikayetçi olmakta, AİHSnin 5/1c), 3., 4., ve 5. maddelerine göndermede bulunmaktadırlar.
AİHM bu şikayetlerin AİHSnin 5/1 c), 4 ve 5 maddeleri çerçevesinde incelenmesinin uygun olacağına itibar etmektedir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu şikayetlerin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayetler kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa dair
1. AİHSnin 5/1 maddesi
Hükümet başvuranların emniyet müdürlüğüne götürülmelerinin ve orada tutulma sürelerinin olayların meydana geldiği dönemdeki yasal mevzuata uygun olduğunu ve bu transferin klasik bir gözaltı olarak değerlendirilemeyeceğini savunmaktadır.
AİHM bundan önce de bu başvurudakine benzer sorunları ortaya koyan davaları ele aldığını ve bunların AİHSnin 5/1 maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Bkz. sözü edilen Karagöz kararı ve Dağ ve Yaşar-Türkiye kararı no: 4080/02, 8 Kasım 2005). AİHM mahkemeye sunulan tüm delil unsurlarını incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını belirlemiştir.
AİHM başvuranların ilk kez 26 Temmuz 2002de gözaltına alındığını, tutuklanarak 30 Temmuz 2002 tarihinde Diyarbakır Cezaevine konulduğunu, ertesi gün nöbetçi hakimin izniyle sorgulanmak üzere yeniden polise teslim edildiklerini gözlemlemektedir. Başvuranlar 7 Ağustos 2002de yeniden cezaevine götürülmüşlerdir. Başvuranlar böylece bu dönem süresince gözaltına karşılık gelen bir durumda kalmışlardır.
AİHMnin daha önceki mezkur Karagöz kararında da ifade ettiği üzere başvuranların tutuklanmalarının ardından emniyet müdürlüğüne gönderilmeleri etkili bir adli denetimi ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca hali hazırda hapiste olan bir tutuklunun sorgulanmak üzere güvenlik güçlerine teslim edilmesi gözaltı sürelerine ilişkin uygulanan mevzuatta hile yapmak anlamına gelmektedir. Nitekim tutuklanmalarından birkaç saat sonra yeni sorgulamalara maruz kalan başvuranların durumu da budur. Bu husus AİHSnin 5/1c) maddesiyle öngörülen düzenlemelere aykırı olup, sorgulanan kişiyi gerekli tüm güvencelerden yoksun bırakmaktadır.
Bu nedenle AİHSnin 5/1c) maddesi ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 5/4 maddesi
AİHM, AİHSnin 5/4 maddesinin iç hukukta AİHSnin 5. maddesine dayalı bir şikayeti incelenmesini ve buna elverişli bir telafi getirilmesini güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu başvuru hukuken olduğu kadar uygulamada da «etkili» olmalıdır.
AİHSnin 5/1 maddesinde söz edilenler ışığında AİHM, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 8. maddesinin lafzının, sözkonusu KHK uyarınca alınan kararların etkili adli denetimine imkan vermediğine itibar etmektedir.
Bu nedenle AİHM, AİHSnin 5/4 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
3. AİHSnin 5/5 maddesi
AİHM, AİHSnin 5. maddesinin 1., 2., 3. ve 4. maddelerindeki koşullara aykırı olarak kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması halinde bunun telafisinin istenmesinin mümkün olduğu durumlarda 5. paragrafının gereklerinin yerine getirilmiş olacağını hatırlatmaktadır. (Bkz. Wassink-Hollanda kararı, 27 Eylül 1990). Dolayısıyla 5. maddede ifade edilen telafi hakkının işletilmesi bir ulusal makam veya AİHS kurumları tarafından diğer paragraflardan birinin ihlal edildiğinin tespit edilmesine bağlıdır. (Bkz. N.C.-İtalya kararı, no: 24952/94).
AİHM 466 sayılı Kanunun 1. maddesine göre muhakemenin meni, beraat ya da ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi durumunun -ki mevcut davada böyle bir durum sözkonusu değildir- dışındaki diğer bütün hallerde bu hüküm kapsamında tazminat verilebilmesi için hürriyetten yoksun bırakmanın hukuka aykırı bir biçimde yapılmış olması gerektiğini hatırlatır. Oysa, dava konusu tutuklama iç hukuka uygun olarak gerçekleştiğinden başvuranların herhangi bir tazminat elde etme imkanı bulunmamaktadır (Bkz. Sakık vd.-Türkiye kararı, 26 Kasım 1997, Balık-Türkiye kararı no: 6663/02, 15 Şubat 2007).
AİHM bu nedenle AİHSnin 5/5 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranların her biri 30.000 Euro maddi tazminat ve 60.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM öne sürülen maddi zararın dayanaksız olduğunu hatırlatmakta, bu başlık altında bir ödemenin yapılmasını gerekli görmemektedir.
AİHM buna karşın, hakkaniyete uygun olarak başvuran Remziye 10.000 Euro, başvuran Uğura 5.000 Euro ve başvuran Reşata 8.000 Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar 5.280 Euroluk kısmı temsil gideri olmak üzere AİHM önünde yapmış oldukları yargı giderleri için 5.965 Euro talep etmekte, kanıtlayıcı belge niteliğinde Diyarbakır barosunun avukatlık ücret tarifesini sunmaktadır.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen içtihatlar ışığında bu doğrultuda 2.000 Euro ödenmesini uygun görmektedir. AİHM başvuranlara birlikte ödenecek bu miktardan Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında ödenen 850 Euroluk kısmın düşüleceğini kaydetmektedir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Oyçokluğuyla, AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, AİHSnin 5/1c), 4, ve 5. maddelerinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle;
a) AİHSnin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından:
i. başvuran Remzi Karadumana 10.000 (on bin), başvuran Uğur Uşara 5.000 (beş bin) Euro, başvuran Reşat Uşara 8.000 (sekiz bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
ii. üç başvurana birlikte yargı gider ve masrafları için Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euroluk adli yardım miktarı 2.000 (iki bin) Eurodan düşülerek kalan meblağın ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun olarak 17 Haziran 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde AİHSnin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca yargıçlar Sajo ve Karakaşın ortak kısmi ayrı oy görüşü yer almaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy