(2709 S. K. m. 125) (2577 S. K. m. 13) (818 S. K. m. 41, 46, 47, 53) (AİHS. m. 3, 6, 34, 35, 41, 44) (CAN ALİ VE PETEK TÜRKMEN - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (TANLI - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 9203/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
21 Eylül 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (9203/03) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Erdinç Üzer, Ergin Üzer ve Baykal Üzerin (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 31 Ocak 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından Elvan Olkun tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar, sırasıyla 1984, 1986 ve 1979 doğumlu olup, Ankara'da ikamet etmektedir.
A. Yakalama ve gözaltı
30 Ocak 2002 günü saat 23 sıralarında, yaşları sırasıyla 17, 15 ve 22 olan Bay Erdinç, Ergin ve Baykal Üzer, Türk Telekom'un elektrik kablosu ve bakır tellerini çaldıkları gerekçesiyle Yenimahalle Karakolu (Ankara) polisleri tarafından yakalanmıştır.
Ertesi gün, başvuranlar saat 4 sıralarında adli tıp doktoru Z.C. tarafından muayene edilmişlerdir. 05224-26 Nolu adli tıp raporuna göre, hiçbir başvuranın vücudunda yara ve darp izine ve zehirlenme belirtilerine rastlanmamıştır.
Aynı gün saat 9:30 sıralarında, polis memurları Mehmet Aslan, Y. Uzun, A. Maltaş ve A. Gözübüyük daha önce kablo çaldıkları yeri göstermeyi kabul eden başvuranlara arabayla eşlik etmişlerdir. Saat 10 ile 15:15 arasında avukat yardımı almadan gösterdikleri yerlerin her biri için dört polis memurunun imzaladığı tutanaklar düzenlenmiştir. Bu yirmi belge aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Tutanak saati İmzalayan Suçun ilendiği Çalınan malzemenin
yaklaşık tarih türü
Saat 10 Erdinç Üzer 1 yıl, 19:30 sıraları 4,50 m kablo, 15 kg
Saat 10:15 Erdinç ve Baykal Üzer 8 ay, akşam 75 m kablo
Saat 11 Erdinç Üzer 5 ay, 22 :30 sıraları
Saat 11:30 Erdinç ve Baykal Üzer 5 ay, 22:30 sıraları
Saat 11:45 Erdinç ve Baykal Üzer 4 ay, 23:30 sıraları 150 m kablo
Saat 12:15 Erdinç ve Baykal Üzer 3,5 ay, 23 sıraları 10 m kablo
Saat 12:15 Erdinç ve Baykal Üzer 3 ay, 21:30 sıraları 250 m kablo
Saat 12:30 Erdinç ve Baykal Üzer 3 ay, saat 21 160 m kablo
Saat 12:30 Erdinç ve Baykal Üzer 3 ay, saat 20:30 110 m kablo
Saat 13 Erdinç ve Baykal Üzer 3 ay, saat 21 80 m kablo
Saat 13 Erdinç Üzer 3 ay, saat 19:30 5-6 m kablo
Saat 13 Erdinç ve Baykal Üzer 2,5 ay, saat 20:30 50 m kablo
Saat 13 Erdinç Üzer 1,5 ay, saat 21:30 25 m kablo
Saat 13:30 Erdinç Üzer 1 ay, saat 23 3 kablaj
Saat 13:45 Erdinç ve Baykal Üzer 1 hafta, saat 22:30 25 m kablo
Saat 14 Erdinç ve Baykal Üzer 28 Ocak, saat 21:30
Saat 14:30 Erdinç ve Baykal Üzer 29 Ocak, saat 20 100 m kablo
Saat 14:30 Erdinç ve Baykal Üzer 29 Ocak, saat 21 yerinde bırakılan
kablo
Saat 15 Erdinç ve Baykal Üzer 29 Ocak, saat 21:30 50 m kablo
Saat 15:30 Erdinç Üzer 2 ay, saat 21:30 25 m kablo
Bu belgelerden ayrıca başvuranların, O.Y. isimli bir yedek parça satıcısını çalınan mallardan çıkan bakırı satın alan kişi olarak ihbar ettikleri anlaşılmaktadır.
Saat 17:30 sıralarında O.Y. yakalanmıştır.
1 Şubat 2002 günü saat 11:30 sıralarında, O.Y. çırağı H.Ç.'yi çağırmış ve çırakla birlikte başvuranın yakınları tarafından görevlendirilen avukat Ş.E. de karakola gelmiştir.
Avukat Ş.E.'nin talebi üzerine başvuranların yeniden doktor muayenesinden geçirilmesine karar verilmiştir. Polis memurları tarafından tutanak düzenlenmiştir.
Adli tıp doktoru Cumhur Akpınar tarafından saat 18:30 sıralarında rapor hazırlanmıştır.
Bir saat sonra, saat 19:30 sıralarında O.Y. polislere ifade vermiştir. İfadesinin büyük bir bölümünde yukarıda belirtilen tutanağı doğrulamıştır. O.Y. gerçekten de başvuranların vücudunda kaşınmış ya da alerji olmuş gibi kızarıklıklar gördüğünü, ancak hiçbir polisin ona kaba davranmadığını beyan etmiştir. O.Y. ayrıca başvuranların kendilerini sorgulayan polislere bu izlerin hücrelerinde bulunan kalorifer borularına yaslanmalarından ya da uzandıkları taburelerden kaynaklandığını söylediklerini eklemiştir.
Saat 20:30 sıralarında, çırak H.Ç. ifade vermiştir.
H.Ç.'nin ifade tutanağının olaylarla ilgili bölümü, gramer ve yazım hataları dahil O.Y.'nin ifade tutanağı ile birebir aynıdır.
3 Şubat 2002 günü saat 10:45 sıralarında, gözaltı süreleri tamamlandıktan sonra başvuranlar, adli tıp doktoru Saffet Üner tarafından bir kez daha muayene edilmişlerdir. Adli tıp doktoru 05953-4-5 sayılı raporunda, ilgili şahısların vücudunda bir önceki raporda belirtilenler haricinde hiçbir ize rastlanmadığını kaydetmiştir.
Bu muayenelerden sonra, başvuranlar önce Cumhuriyet savcısı ve daha sonrada sorgu yargıcı önüne çıkarılmıştır. Haklarında düzenlenen tüm belgelere itiraz eden başvuranlar, baskı altında imzaladıklarını iddia etmişlerdir.
Hakim ilgili şahısların tutuklanmasına karar vermiştir.
4 Şubat 2002 tarihinde, Elmadağ Çocuk Cezaevine getirildiklerinde başvuranlardan Erdinç ve Ergin yeniden doktor muayenesinden geçirilmiştir. Cezaevi doktoru M.Y., Erdinç'in göbek bölgesinde 14x1 cm boyutunda üç ekimoz, kasığın sol kısmında 4x1 cm boyutunda bir başka ekimoz ve sırtında aynı türden birkaç lezyon tespit ederken, Ergin'in, sırt bölgesinde ağrılar hissettiğini ve omurganın yan kısmında 4x1 boyutunda bir ekimoz bulunduğunu belirtmiştir.
5 Şubat 2002 tarihinde, başvuranlar hırsızlık suçlamasıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Bu dava daha sonra Baykal'ın beraatı ve Erdinç ile Engin'in para cezasına mahkûm edilmesiyle sonuçlanmıştır (14 Mayıs 2002 tarihli karar).
8 Şubat 2002 tarihinde, daha sonra görevlendirilen avukat Olkun'un talebi üzerine üç başvuran bir kez daha doktor muayenesinden geçirilmiş ve bu defa başvuranları muayene eden adli tıp doktoru T.İ. çeşitli tespitler yapmıştır.
18 Şubat 2002 tarihinde, avukat Olkun, Ankara savcılığına resmi bir suç duyurusunda bulunmuş; özelikle müvekkillerinden hiçbirinin alerjisi olmadığını ve vücutlarında görülen yaraların, niteliğine bakıldığında kalorifer radyatörlerine sürtünmeyle açıklanamayacağını savunmuştur.
Savcılık, birincisi sadece Ergin ve Erdinç Üzer ile ilgili (dosya no 2002/16605) ve ikincisi üç başvuran hakkında (dosya no 2002/10229) olmak üzere ayrı iki soruşturma başlatmıştır.
11 Mart 2002 tarihinde, komiser M. Ay'ın suç duyurusu üzerine Devlet görevlisine karşı karalayıcı ithamlarda bulundukları gerekçesiyle ilgili şahıslar haklarında dava açılmıştır. Bu suç duyurusunda sözkonusu suçun 01.02.2001 günü saat 16:15 sıralarında işlendiği belirtilmiştir.
Yargılama sırasında, esas hakimi ayrıca iki görgü tanığı O.Y. ve avukat Ş.E.'yi dinlemiştir.
O.Y. daha önceki ifadesini inkar ederek, bir komiserin eğer boyun eğmez ve itiraf etmezse, kendisinin de üç gündür işkence gören diğer Üzer'ler gibi olacağını söyleyerek baskı yaptığını ileri sürmüş; Baykal ve Erdinç'in dövüldüğünü gördüğünü eklemiştir.
Ş.E. ise, karakolda müvekkillerinin işkence gördüklerini söylediğini ve kendisinin de onların vücutlarında oluşan ekimozları fark ettiğini, daha sonra polislerin müvekkillerinin kendi kendilerini yaraladığına dair bir belge imzalatmak istediklerini, hatta polislerin müvekkillerinin kendisi önünde susma hakkını kullandıklarını belirten, ona göre tamamen düzme, bir tutanak hazırlamak için imzasını taklit bile ettiklerini belirtmiştir.
25 Mart 2002 tarihinde savcı, daha önce verdiği ifadesini yineleyen avukat Ş.E.'yi ve başvuranların vücudundaki yara ve darp izlerini gördüklerini doğrulayan yakınları H.Ü., T.E. ve A.Ü.'yü bir kez daha dinlemiştir.
28 Mart 2002 tarihinde, avukat Olkun, 1 ve 3 Şubat 2002 tarihli raporları düzenleyen doktorlar Cumhur Akpınar ve Saffet Üner hakkında Ankara Tabip Odası'na suç duyurusunda bulunmuştur.
Aynı gün, üç uzman doktordan oluşan bir komite yönetiminde bir seri konsültasyon yapılması için başvuranlar Erdinç ve Ergin Üzer de Tabip Odası'na gitmişlerdir.
8 Nisan 2002 tarihinde, Ankara savcılığı, komiser yardımcısı H. Bozkurt, ve polis memurları Zeki Aslan, S. Cesur, A. Demirci, M. Gökkaya, A.R. Karadeniz, M. Oğuz, Ş. Sulbu, K. Şentürk11, M. Uzun, R. Yazıcı, S. Yıldız ve M. Yüksel hakkında yürütülen 2002/16605 sayılı soruşturma dosyası ile ilgili olarak takipsizlik kararı vermiştir.
Bu soyadı bazen Şenyürek olarak yazılmaktadır. Büyük ihtimalle bir yazım hatasıdır.
Savcılık, davacıların ısınmak için radyatörlere yaslandıklarını kabul ettiklerini, bunun vücutlarında görülen izleri açıkladığını, buna karşın itiraf ettirmek için sopayla dövüldüklerini gösteren bir bulgunun olmadığını kaydetmiştir.
16 Nisan 2002 tarihinde, başvuranlar kendilerine işkence uyguladıklarını iddia ettikleri kişileri fotoğraflarından tespit etmiştir. İlgili tutanağa göre, her üç başvuran da komiserler M. Ay ve H. Bozkurt ile polis memurları Mehmet Arslan, A. Gözübüyük, A. Yıldırım ve S. Yıldız'ı tanımışlar; ayrıca başvuran Baykal, tek başına, K. Şentürk ve M. Oğuz'u tespit etmiş; başvuranlar Baykal ve Ergin diğer polisler arasından S. Cesur ve R. Yazıcı'yı tespit etmiş; son olarak, başvuranlar Ergin ve Erdinç, polis memuru A.R. Karadeniz'i tanımışlardır.
3 Mayıs 2002 tarihinde, Ankara savcılığı davacılar ile sözkonusu on üç polis memurunun bir önceki 8 Nisan 2002 tarihli karardaki kişilerle aynı olduğu gerekçesiyle 2002/10229 sayılı dosya ile ilgili bir kez daha takipsizlik kararı vermiştir.
Avukat Olkun bu takipsizlik kararını Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi önünde karara itiraz etmiş ve bu mahkeme 21 Haziran 2002 tarihinde sözkonusu kararı bozmuştur. Bu karar 31 Temmuzda tebliğ edilmiştir. Avukat Olkun bunun üzerine kanun yararına temyiz davası açması için Adalet Bakanlığı'na başvurmuştur. Bu temyiz davası henüz sonuçlanmamıştır.
14 Ocak 2003 tarihinde, iki gazetede Bir kaşıma olayı ve Bir karakolda kaşınma başlıklı makaleler yayınlanmıştır.
Bu makalelerin yayınlanmasından sonra, polis idaresi Yenimahalle karakolunda görev yapan on beş polis memuru hakkında kurum içinde bir ön soruşturma başlatılmasına karar vermiştir.
Bu amaçla belirlenen müfettiş tarafından dinlenen başvuranlar, dayak yediklerini, giysilerinin soyulduğunu, üzerlerine su püskürtüldüğünü ve gözleri bağlıyken bazı belgelerin zorla imzalatıldığını ifade etmişlerdir.
Tanıklar O.Y. ve H.Ç. de dinlenmiştir. İlk tanık, polis memuru Osman'ı Baykal Üzer'e yumruk ve tekmelerle vururken gördüğünü doğrulamıştır. H.Ç. hiçbir şey görmediğini beyan etmiştir.
Müfettiş son olarak sözkonusu polis memurlarını sorgulamış ve ilgili şahıslar bu sorgulamada kötü muamele suçlamalarını kesin bir dille yalanlamışlardır.
Müfettiş, 15 Nisan 2003 tarihli raporunda, Baykal Üzer'in polis memuru Osman tarafından dövüldüğünü gördüğünü iddia eden O.Y.'nin, zaten hakkında çalıntı malzemeleri satın aldığı gerekçesiyle soruşturma açılan bir tanık olduğunu; ayrıca, adli soruşturma açmayı ya da disiplin cezası vermeyi haklı gösterecek bir durumun söz konusu olmadığını kaydetmiştir.
23 Temmuz 2003 tarihinde, Ankara Emniyet Müdürlüğü Disiplin Konseyi müfettişin bulgularını onaylamıştır.
Tabipler odası, 17 Kasım 2003 tarihli kararında avukat Olkun'un talebini haklı bulmuştur.
Doktor Akpınar ve Üner, Birleşmiş Milletler İstanbul Protokol'üne uygun düşmeyen rapor düzenleyerek tıp etiğine aykırı davrandıkları gerekçesiyle iki ay meslekten men cezası almışlardır.
Bilirkişiler, 8 Şubat 2002 tarihli adli tıp raporu ile karşılaştırıldığında doktor Cumhur Akpınar'ın raporunda kullanılan ifadelerde yer alan, bir dokuda damarların genişlemesi sonucu kan artmasına bağlı olarak oluşan kırmızılık şeklinde tanımlanan ve dolayısıyla lezyon terimi ile bir tutulamayacak hiperemi teriminin, herhangi bir travmaya bağlı olarak cilt altındaki kılcal damarların hasarına bağlı olarak kanın cilt altına sızması olarak tanımlanan bere ya da ekimoz terimleriyle karıştırılmış olabileceğini, bu nedenle raporda yaraların ekimoz ya da bere denilecek yerde hiperemi lezyonu ya da hiperemi sıyrıkları olarak nitelendirildiği; son olarak da, sebep olan alerjen faktör araştırılmadan bir lezyonun alerjik olarak nitelendirilemeyeceği vurgulanmaktadır.
29 Aralık 2003 tarihinde Tabip Odası, ayrıca başvuranlarla ilgili vardığı tıbbi sonuçlar konusunda, başvuranlarda gözlemlenen travma sonrası akut stres bozukluğunun olayların başvuranlar tarafından anlatılan şekli ve iddia edilen travma ile uyuştuğunu aktarmıştır.
Karalayıcı suçlama için açılan davalar ise, başvuranların beraatıyla sonuçlanmış; Baykal Üzer 30 Aralık 2003, Erdinç ve Ergin Üzer de 7 Ekim 2004 tarihinde serbest bırakılmıştır.
HUKUK
I. İHTİLAF KONUSU
Başvuranlar, gözaltı sırasında AİHS'nin 3. maddesine aykırı muamelelere maruz kaldıklarından şikayetçi olmaktadır.
6. maddeye atıfta bulunan başvuranlar, ayrıca işkencecilerin tam bir ceza soruşturması yapılmadan takipsizlik kararından yararlandıklarını belirterek, şikayetlerini dile getirebilecekleri bir itiraz yolundan mahrum bırakıldıklarını savunmaktadır.
Mevcut dava koşullarını ve tarafların tüm argümanlarını göz önüne alan AİHM, bu ikinci şikayetin AİHS'nin 3. maddesinin yalnızca usul yönünden incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Tarafların argümanları
Hükümet, T.C. Anayasası'nın 125. maddesi ile İdari Usul Kanunu'nun 13. maddesinde ya da Borçlar Kanunu'nun 41, 46, 47 ve 53 maddelerinde öngörülen tazminat yollarının tüketilmediğini savunmaktadır. Hükümet, mevcut davada yürütülen ceza soruşturmalarının sözkonusu polislerin sorumlu olduklarını ortaya koymasa da, en azından başvuranlar için tazminat elde etme yolunun açılmasına vesile olduğunu kaydetmektedir.
Başvuranlar, kendi görüşlerine göre, yetkililer gerçekleri açığa çıkarma ve sorumluları belirleme yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmedikleri için mevcut durumda, bu tip itiraz yolunun başarıya ulaşma şansı olmadığını savunmaktadır.
2. AİHM'nin değerlendirmesi
AİHM, benzer davalarda dile getirilen aynı türden iddiaları daha önce reddetmiştir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Keser ve Kömürcü davası, no 5981/03, prg. 57, 23Haziran 2009, Türkiye aleyhine Özkur ve Göksungur davası (karar), no 37088/97, 7 Aralık 1999, ve Türkiye aleyhine Oğraş ve diğerleri davası (karar), no 39978/98, 7 Mayıs 2002). AİHM, daha dikkatlice incelenmesi gereken davayla ilgili ceza soruşturmalarının etkinliğinden bağımsız olarak, mevcut davada da aynı kararı almak durumundadır.
Dolayısıyla AİHM, AİHS'nin 35. maddesinin öngördüğü başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmayan mevcut başvuruyu kabul etmektedir.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların savları
Hükümet, Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası (28 Ekim 1998, prg. 102, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII) kararına atıfta bulunmakta ve mevcut davada başvuranların iddialarıyla ilgili yürütülen soruşturmaların her türlü şüpheden uzak olduğunu savunmaktadır. Buna karşın, Hükümet, başvuranların iddialarını somut delillerle ortaya koyamadıklarını eklemekte ve ilgili şahısların dile getirdikleri tıbbi raporların ispatlayıcı gücü bulunmadığını ileri sürmektedir.
Polislerin nihayetinde takip edilmemesi 3. madde bakımından bir sorun yaratmayacaktır, zira bu karar, özensizlik ve isteksizlikten dolayı değil aleyhte delillerin yetersizliği sonucunda ortaya çıkmıştır.
Başvuranlar, belgeleri imzalamaları için özellikle copla dövüldüklerini, giysilerinin çıkarıldığını, üzerlerine su püskürtüldüğünü, hakaret ve tecavüz tehdidine maruz kaldıklarını yinelemektedir. Başvuranlar, bilimsel olarak geçersizliği kanıtlanmış bir tıbbi rapora ya da ciddi bir soruşturma yapılmadan verilen takipsizlik kararına dayanarak bu gerçeklerin inkar edilemeyeceğini savunmaktadır.
2. AİHM'nin değerlendirmesi
a) AİHS'nin 3. maddesinin esasa ilişkin bölümü hakkında
AİHM, 30 Ocak 2002 günü saat 23 sıralarında yani yakalandıktan beş saat sonra başvuranların ilk doktor muayenesinden geçirildiğini ve adli tıp doktoru Z.C.'nin raporuna göre hiçbir şiddet izine rastlanmadığını not etmektedir.
Başka türlü düşünmeye yol açacak herhangi bir unsur bulunmaması dolayısıyla, ilgili şahısların sağlık durumunun gözaltının ilk saatlerinde iyi olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, AİHM sözkonusu gözaltı sonunda vücutlarında bu yaraların bulunduğunu not etmektedir.
Bu önemli noktaya tekrar dönmeden önce AİHM, bu ilk muayeneden sonra karakolda meydana gelen olaylar hakkında fikir edinmek durumundadır.
Dosya, ikisi çocuk yaşta olan başvuranların saat 9:30 sıralarında avukatlarının olmadığı bir ortamda polisle işbirliği yapmaya razı oldukları dışında, bu dönemle ilgili hiçbir bilgi içermemektedir.
Gerçekten de, saat 10 sıralarında dört polis memuru tarafından götürülen başvuranlar, hırsızlık yaptıkları yirmi yeri bir bir göstermeye başlamışlar, yaklaşık saatleriyle birlikte aylar ve hatta bir yıl önce çaldıkları kabloların metrajına kadar vermişlerdir. Polis arabasıyla gidilen yerlerin başvuranlar Baykal ve Erdinç Üzer tarafından - daha eski tarihten daha yakın tarihe doğru - sırası ile hatırlanan olaylar arasında neredeyse eksiksiz bir paralellik olması oldukça dikkat çekicidir. Son olarak AİHM, ilgili şahısların polislere saat 12:15'te iki ayrı yeri, saat 12:30'da yine aynı adresleri, saat 13'te diğer dört adresi ve saat 14:30'da diğer iki adresi nasıl gösterebildiğini anlamakta güçlük çekmektedir.
Bu hikaye AİHM'ne inandırıcı gelmemektedir. Yine, anlaşıldığına göre Ankara Ağır Ceza Mahkemesi de yukarıda belirtilen yirmi kablo çalma ve imha etme eylemiyle ilgili suçlamanın belli bir temele dayandığına tam olarak ikna olmamıştır.
Ayrıca, başvuranların adli tıp doktoru Cumhur Akpınar tarafından tekrar muayene edilmesini çevreleyen olaylara daha fazla eğilmek gerekmektedir.
Bu amaçla 1 Şubat 2002 günü saat 16 sıralarında düzenlenen tutanağa göre, karakoldaki polis memurları kendi şüpheli davranışlarının nedenini öğrenmek için başvuranların vücudunun muayene edilmesi gerektiği kanısına varmışlardır. Böylece, polisler, kendi düşüncelerine göre, kaşıntı izi gibi görünen çizgi halinde çok sayıda kızarıklık olduğunu tespit etmişler; bunun üzerine sorguladıkları başvuranların hepsi de bu izlerin tırnaklarıyla kaşımaktan ötürü meydana geldiğini itiraf etmişlerdir.
Saat 18:30 sıralarında, adli tıp doktoru Cumhur Akpınar ilgili şahısların kendisine söylediklerine dayanarak bu itiraflar ile ilgili bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamada adli tıp doktoru: Erdinç Üzer'in kendisine alerjik olduğunu ve bundan dolayı sıcak bir radyatöre sürtündüğünü; Ergin ve Baykal'ın ise sadece radyatöre dayanarak vücutlarını kaşıdıklarını söylediklerini kaydetmiştir.
Başvuranlar karakola geri döndüklerinde, başka bir önemli olay meydana gelmiştir: sırasıyla saat 19:30 ve 20:30 sıralarında, diğer şüpheliler O.Y. ve H.Ç. ifadelerinin büyük bir bölümünde sözkonusu izlerle ilgili olarak polislerin açıklamalarını doğrulamışlar; üstelik, O.Y. ve H.Ç. polis karakoluna saat 16 sıralarında yani doktor Cumhur Akpınar'ın düzenlediği rapordan üç saat sonra gelmelerine ve bu konunun ilk kez bu raporda anlatılmasına rağmen, bu şahıslar söylemlerinde radyatörlere yaslanma ve alerjik tepki savlarından da bahsetmişlerdir.
Her halükarda AİHM, aşağıda sıralanan nedenlerle bu unsurların kesin olduğunu söyleyemez.
İlk olarak, O.Y. ve H.Ç.'nin söyledikleri gerçeklikten uzak gibi görünmektedir: çünkü öncelikle ilgili şahısların kelimesi kelimesine aynı söylemi tekrarlaması ve dahası, sonradan polislerin baskısıyla işbirliği yaptıklarını savunmaları inandırıcı gelmemektedir.
İkinci olarak, vücutlarını sürtmeleri ve alerjik tepki gibi savların doktor Cumhur Akpınar tarafından hiç düşünülmeden kabul edilmesi, daha da şüphe uyandıran bir husustur (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Türkmen davası, no 43124/98, prg. 46, 19 Aralık 2006); AİHM adı geçen doktorun ve aynı şekilde meslektaşının bulgularını onaylayan doktor Saffet Üner'in tıp etiğine ve adli tıp raporu kurallarına aykırı davranmaktan cezalandırıldığını kaydetmektedir (yukarıdaki ilgili paragraf - bakınız Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 100).
Yukarıda anlatılanları dikkate alan AİHM, başvuranların gözaltı süresini çevreleyen koşullarda, tanıkların suç ortaklığı ve dürüst olmayan doktorların işbirliği ile polislerin bir kötülük ortaya çıkarmak için amansızca çaba gösterdiği kanaatine varmaktadır.
Bu çaba, son olarak, komiser M. Ay'ın iftira attıkları gerekçesiyle 11 Mart 2002 tarihinde başvuranlar hakkında suç duyurusunda bulunmasında ortaya çıkmaktadır. Komisere göre, başvuranlar 01.02.2001 günü saat 16:15 sıralarında polisleri karalamıştır. Oysa dosyaya göre, tam o saatte, başvuranlar, vücutlarındaki kızarıklıkların tırnaklarıyla kaşımaları sonucu meydana geldiğini itiraf etmekle meşgullerdi. AİHM, bu suç duyurusunun daha çok başvuranların kötü muamele iddiaları için 3 ve 18 Şubat 2002 tarihlerinde başvurdukları hukuki yolları tıkamak için kullanılan bir yöntem olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkemeler de basit bir şekilde başvuranları bu savdan temize çıkarmışlardır.
Böylece AİHM, ilk doktor muayenesinden sonra başvuranların zorlayıcı koşullarla karşı karşıya kaldığının, yaralanmalarına neden olan muamelelere maruz bırakıldıklarının ve bu yaralanma tür ve gelişimlerinin 4 ve 8 Şubat 2002 tarihli raporlarda belirtildiğinin kesin olarak tespit edildiği ve Tabip Odasının bilirkişi raporunun da bunu haklı gösterdiği kanaatindedir. Bu şekilde belirlendiği çerçevede mevcut davada sözkonusu olan yaraların tanımlaması aşağıdaki gibi ifade edilmelidir:
- Erdinç Üzer: göğüs kemiğinden karına doğru ilerleyen düz açılı 15 x 20 x 1 cm boyutunda beş altı ekimoz ve bere ile sırtın ortasında sağ boyun muskasının altında vücut yüzeyine paralel 15 ila 20 cm uzunluğunda ve 1 x 13-15 cm çapında üç ekimoz ve bere;
- Ergin Üzer: ilki sol boyun musakasının altından yukarıya doğru giden1 x 13-15 cm boyutunda ve ikincisi sağ boyun muskası altında yer alan 1 x 15-20 cm boyutunda iki ekimoz ve bere;
- Baykal Üzer: sağ boyun muskasının alt kısmında yere paralel 2 x 7-8 cm boyutunda iki ekimoz ve bere, sol boyun muskasının altında bir ekimoz ve bere ve 1 x 8-10 cm boyutunda birbirine paralel iki ekimoz ve bere.
Gözaltı sırasında meydana gelen bu yaralar hakkında, ve özellikle mevcut davada Tabip Odası doktorlarının bu yaraların bir yada daha fazla üçüncü kişi tarafından uygulanan dış gücün bereleyici cisimler kullanması sonucu oluşabileceği yönündeki tespitlerinde şüphe uyandıracak hiçbir unsur bulunmaması (yukarıdaki ilgili paragrafın sonu) Hükümetin üzerine güçlü karineler yüklemektedir (Türkiye aleyhine Salman davası (GC), no 21986/93, prg. 100, CEDH 2000-VII, ve Türkmen, ilgili bölüm, prg. 43).
Dolayısıyla, Hükümet bu konuyla ilgili inandırıcı açıklamalar yapmalı ve başvuranların iddialarını şüpheli hale getirecek delil unsurları sunmalıdır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), no 25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V, Türkiye aleyhine Berktay davası, no 22493/93, prg. 167, 1 Mart 2001 ve Türkiye aleyhine Altay davası, no 22279/93, prg. 50, 22 Mayıs 2001).
AİHM, bu bağlamda Hükümetin yukarıdaki tespitler bakımından fazla bir etkisi olmayan argümanını ve başvuranların şikayetlerini destekleyen tıbbi unsurların olmadığını gösterme çabalarını not etmektedir.
Bu nedenle ve 3. madde için gerekli olan kanıtın, yeteri kadar ciddi, açık ve konuyla uyuşan karineler demetiyle de oluşturulacağını göz önüne alarak AİHM (Türkiye aleyhine Dikme davası, no 20869/92, prg. 73, CEDH 2000-VIII ve Türkmen, ilgili bölüm, prg. 47), başvuranların vücudunda gözlemlenen lezyonların, itiraf ettirmek ve hırsızlık eylemleri hakkında bilgi almak amacıyla kasıtlı bir şekilde uygulanan muamelelerden kaynaklandığı kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla, bu alandaki kıstaslar bağlamında sözkonusu muamelenin hangi şartlarda uygulandığı ve işkence olarak nitelenip nitelenemeyeceği konusundaki nihai sorunun cevap bulması gerekmektedir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Aksoy davası, 18 Aralık 1996, prg. 64, Derleme 1996-VI; Türkiye aleyhine Aydın davası, 25 Eylül 1997, prg. 83-84 ve 86, Derleme 1997-VI; Selmouni, ilgili bölüm, prg. 100-105; Dikme, ilgili bölüm, prg. 94-96; Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 116-123 ve Türkmen, ilgili bölüm, prg. 49).
Bu konuda AİHM, olayların meydana geldiği dönemde ergin olmayan iki başvuranın yaşını ve ilgili şahısların maruz kaldıkları zihinsel acıyı göz ardı etmemektedir. Bununla birlikte, bütün unsurları gereği gibi tekrar gözden geçirdikten sonra AİHM, mevcut davada yaralanabilme» kıstasının baskın olmadığını, iddia edilen şiddet uygulamasının ölçüsüz bir biçimde uzun sürmediğini ve şiddetli acılara neden olamayacağını kabul etmektedir.
Bu itibarla AİHM, mevcut davada başvuranlara itiraf ettirmek amacıyla insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele uygulanması nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin maddi yönüyle ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
b) AİHS'nin 3. maddesinin usule ilişkin bölümü hakkında Mevcut davada olduğu gibi, bir bireyin savunulabilir şekilde bir kamu görevlisini 3. maddeye aykırı olarak kötü muameleye maruz bırakılmakla suçladığı durumlarda, yetkili mercilerin gerçekleri ortaya çıkarmak ve olası suçluları cezalandırmak amacıyla resmi ve etkili bir soruşturma yürütmesi gerekmektedir (Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 30 ve 31, CEDH 2004-IX, Assenov ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 102 ve Türkmen, ilgili bölüm, prg. 51).
Hükümetin haklı olarak altını çizdiği gibi, bu yaklaşımdan, ceza davalarının hepsinde mahkûmiyet kararı alınmalı ya da belirli bir ceza uygulanmalı şeklinde bir sonuç çıkarmamak gerekir (bakınız Türkmen, ilgili bölüm, prg. 52 ve mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Tanlı davası, no 26129/95, prg.111, CEDH 2001-III).
Gerçekten de, önemli olan, herhangi bir sonuca varmadan önce, özellikle kurulan yargı sisteminin caydırıcılık gücünün korunması için ulusal makamların önüne gelen davalarda 3. maddenin istediği dürüstlük ve özeni gösterip göstermediğinin araştırılmasıdır; bu sadece kamunun güvenini ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlılığı sağlamak için değil, aynı zamanda her türlü yasadışı eylemin hoşgörüyle karşılanması ya da işlenen suçun örtbas edilmesini engelleyici önlemlerin alınması için de gereklidir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Okkalı davası, no 52067/99, prg. 65 ve 66, 17 Ekim 2006).
Mevcut davada, ceza hukuku alanında, başvuranlara işkence uyguladığı iddia edilen polis memurlarına karşı yürütülen dava, birincisi Ergin ve Erdinç Üzer (dosya no 2002/16605) ve ikincisi diğer üç başvuranla ilgili (dosya no 2002/10229) iki dosyanın açılmasıyla 18 Şubat 2002 tarihinde başlamıştır.
İlk dosya, komiser yardımcısı H. Bozkurt ve polis memurları Zeki Aslan, S. Cesur, A. Demirci, M. Gökkaya, A.R. Karadeniz, M. Oğuz, Ş. Sulbu, K. Şentürk, M. Uzun, R. Yazıcı, S. Yıldız ve M. Yüksel ile ilgilidir. Bu dava, 8 Nisan 2002 tarihinde verilen takipsizlik kararıyla son bulmuştur. Ankara Cumhuriyet savcısı, bu sonuca varmadan önce, davacıların ısınmak için radyatörlere yaslandığı ve böylece yaraların kaynağı ile ilgili resmi savdan türettikleri bir argümanı benimsediklerine kanaat getirmiştir.
3 Mayıs 2002 tarihinde, savcı bu davadaki tarafların daha önce baktığı 2002/16605 sayılı dosyadakilerle aynı kişiler olduğu gerekçesiyle 2002/10229 sayılı ikinci dosya ile ilgili olarak da yine takipsizlik kararı vermiştir.
AİHM, bu argümanın incelenmeye değer olduğu kanaatindedir.
Birinci nedeni, ihtilaflı yaraların kaynağı hakkında resmi açıklamanın kabul edilmiş olması, oysa ki bu açıklama daha sonra yapılan adli tıp doktorları tarafından muayenelerde doğrulanmamış; üstelik başvuranların avukatı bu açıklamaya itiraz etmiş (yukarıdaki ilgili paragraf - benzer bir durum için, bakınız Türkmen, ilgili bölüm, prg. 46 sonu) ve savcıdan bunun daha kapsamlı araştırılmasını istemiş ve son olarak da bu açıklamanın yersiz olduğunu göstermiştir.
İkinci nedeni, ikinci dosyadan farklı olarak birinci dosyanın sadece Ergin ve Erdinç Üzer ile ilgili olup, Baykal Üzer'i kapsamaması dolayısıyla bu noktada iki dosyadaki argümanların örtüşmemesidir.
Üçüncü nedeni, 16 Nisan 2002 tarihinde yani iki takipsizlik kararının ilan edildiği tarihler arasında, başvuranların kendilerine kaba kuvvet uygulayan kişileri fotoğraflarından tespit etmişlerdir; bu uygulama ilk dosyadan sonra gerçekleştiği için elde edilen sonuçların ikinci dosya bağlamında ilkinden bağımsız bir şekilde incelenmesi gerekirdi.
Son nedeni ise, bu uygulama sonrasında ilgili şahıslar - bireysel olarak ya da beraberce - on bir polis memurunu teşhis etmişlerdir: komiser M. Ay, yardımcısı H. Bozkurt ve polis memurları Mehmet Arslan, A. Gözübüyük, A. Yıldırım, S. Yıldız, K. Şentürk, M. Oğuz, S. Cesur, R. Yazıcı ve A.R. Karadeniz (ibidem); bunlardan M. Ay, Mehmet Arslan, A. Gözübüyük ve A. Yıldırım isimli dört polis memuru birinci soruşturmaya konu olmadıklarından iki davada aynı kişilerin suçlandığı söylenemez.
Kısacası, mevcut davada yetkili mercilerin, bir yandan, olayları başvuranların şikayetleri doğrultusunda araştırmak ve diğer yandan, en azından bütün başvuranların teşhis ettiği polis memurlarının olası sorumluluklarını soruşturmak için gerekli özen ve isteği gösterdikleri söylenemez.
Şüphesiz, daha sonra başlatılan idari soruşturmanın bir şekilde bu eksikleri giderebileceği düşünülebilirdi; ancak mevcut davada böyle olmamış ve soruşturmayla görevlendirilen müfettişin araştırmaları neredeyse O.Y.'nin suçlamalarını görmezden gelmekle sınırlı kalmıştır.
Dolayısıyla, AİHS'nin 3. maddesinin usule ilişkin bölümü de ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuranlar, manevi tazminat olarak her biri için 35 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, talep edilen tutarların dayanaktan yoksun olduğunu ve bu taleplerin Türkiye'nin sosyo-ekonomik şartlarını dikkate almadığını savunmaktadır. Adil tatminin asla nedensiz bir zenginleşme yolu olmadığını hatırlatan Hükümet, AİHM'nin bu talepleri reddetmesini istemektedir.
AİHS'nin 3. maddesi kapsamında ihlallerin tespit edilmesini dikkate alan AİHM, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 27 500 EUR ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artışın eklenerek belirleneceğini ifade etmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranların her birine 27.500 Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 21 Eylül 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy