(AİHS m. 2, 3, 13, 34, 35, 41, 44) (KANLIBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (ERDOĞAN - TÜRKİYE DAVASI) (ŞAHMO - TÜRKİYE DAVASI) (UZUN - TÜRKİYE DAVASI) (KILINÇ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 13694/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
15 Aralık 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (13694/04) başvuru nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Abdulhadi Yıldırımın (başvuran) 4 Mart 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından S. Demirtaş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
1950 doğumlu başvuran, Diyarbakırda ikamet etmektedir. Başvuran, 1980 yılında doğan ve 2003 yılında vefat eden Mehmet Galip Yıldırımın (bundan böyle « M.G.Y. » diye anılacaktır) babasıdır.
13 Haziran 2001 tarihinde, M.G.Y. zorunlu askerlik hizmetini yerine getirirken, Narlıderedeki kışlasından firar etmiştir.
M.G.Y., 26 Haziran 2001 tarihinde kendi isteğiyle kışlaya geri dönmüştür.
Kara Kuvvetleri Komutanlığı savcısı, 12 Kasım 2001 tarihli iddianamesinde M.G.Y.yi firar etmekle suçlamıştır.
7 Aralık 2001 tarihinde M.G.Y., Ege Askeri Mahkemesi tarafından istinabe yoluyla dinlenmiştir. İlgili şahıs firar ettiğini kabullenmiş, geceleyin nasıl kaçtığını, bölgedeki inşaat şantiyelerinde günlerce nasıl kendini bilmeden dolaştığını, Bursadaki yakınlarının yanına nasıl gittiğini ve babası tarafından ait olduğu alaya nasıl geri getirildiğini hatırlamadığını ifade etmiştir. M.G.Y. bunalımda olduğunu ve intihar etmeyi düşündüğünü belirtmiştir.
Ankara Askeri Mahkemesi başvuranın oğlunun cezai sorumluluğunu belirlemek üzere bir tıbbi bilirkişi raporu istemiştir.
7 Aralık 2001 tarihinde düzenlenen raporda, psikiyatri uzmanı askeri doktor, olayın vuku bulduğu dönem için bir « anksiyete durumu» teşhis etmiştir. Bununla birlikte, doktora göre, bu durum sanığın zihinsel kapasitesini önemli bir şekilde etkilememiştir. Doktor, M.G.Y.nin tam bir cezai kapasiteye sahip olduğu sonucuna varmıştır.
27 Aralık 2001 tarihinde, Ankara Askeri Mahkemesi M.G.Y.yi beş ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
M.G.Y., askerlik hizmetini yerine getirmek üzere kışlaya geri döndükten sonra, cezasını çekmeden önce, psişik bozukluklar göstermiş ve bu nedenle iki defa kendisine üç ay izin verilmiştir.
On gün hastanede yattıktan sonra, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hastanesinin psikiyatrı, 4 Ekim 2002 tarihinde M.G.Y.yi muayene etmiş ve hastanın can yakma taşkınlığı ile kalıcı halüsinasyonlu psikotik tepkiler göstermesi dolayısıyla askerlik hizmetini yapmaya ehil olmadığı yönünde bir tıbbi rapor düzenlemiştir.
M.G.Y. çürüğe çıkarılarak, evine geri gönderilmiştir.
21 Ekim 2002 tarihinde askeri savcılık, Kulp (Diyarbakır) savcılığına gönderdiği yazıda, sivil hayata geri döndüğü gerekçesiyle M.G.Y.nin hapis cezasının infaz edilmesini istemiştir.
Başvurana göre, M.G.Y. ilk olarak 8 Ocak 2003 tarihinde evindeyken Kulp jandarması tarafından yakalanarak Diyarbakır Hastanesine götürülmüş, daha sonra 11 Ocak 2003 tarihinde Kulp savcılığı tarafından belirlenemeyen bir nedenle serbest bırakılmıştır. Dosya bu olayla ilgili herhangi bir belge içermemektedir.
M.G.Y.nin askerlik için ehil olmadığını belgeleyen rapor, son olarak 4 Şubat 2003 tarihinde askeri yetkililer tarafından onaylanmıştır.
18 Mart 2003 tarihinde jandarma tarafından ikinci kez çağırılan M.G.Y., Kulp karakoluna gitmiş ve orada derhal tutuklanmıştır.
Oğlunun tutuklandığını öğrenen başvuran, oğlunun sağlık durumu ve daha önceki intihar girişimleriyle ilgili uyarmak üzere Kulp (Diyarbakır) savcısıyla temasa geçmiş ve tutuklandığı takdirde oğlunun büyük risk altında olacağını bildirmiştir. Savcı, kendisinin bir şey yapamayacağını, bundan sonra sorumluluğun Lice cezaevi yetkililerinde olduğunu söylemiştir.
Başvuran, ertesi gün oğlunun sorunlarını dile getirmek üzere Lice cezaevine gitmiştir. Burada cezaevi müdürü ve cezaevi başgardiyanı B.E. ile temasa geçmiştir. Başvuran, başgardiyana intihar riski olduğunu belirten tıbbi raporun bir fotokopisini bırakmış ve böylesi bir riskin gerçekleşmesini engellemek için gerekli tüm önlemlerin alınmasını rica etmiştir.
20 Mart 2003 tarihinde, M.G.Y. Lice hastanesinde bir doktor tarafından muayene edilmiş ve bu doktor ilgili şahısın aynı hastanenin psikiyatri bölümüne sevk edilmesine karar vermiştir. Doktor, düzenlediği raporda M.G.Y.nin şizofreni hastası olduğunu ve tıbbi bir tedavinin onun için hayati önem taşıdığını ve özellikle intihar etme riski bulunduğunu belirtmiştir.
Cezaevi yetkilileri, sevk işlemleri için Adalet Bakanlığının iznini almak üzere gerekli adımları atmışlar, ancak gönderilen yazılara « acil » ibaresini koymayı unutmuşlardır.
Sözkonusu izin yazısı beklenirken, M.G.Y. diğer tutuklularla aynı koğuşta kalmıştır.
24 Mart 2003 tarihinde, diğer tutukluların davranış bozukluğu gösterdiği yönündeki uyarıları üzerine M.G.Y. en sonunda tek başına bir koğuşa yerleştirilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, dört infaz koruma memuru tarafından bir tutanak düzenlenerek, imzalanmış ve bu tutanakta M.G.Y.nin şiddet içeren davranışları ve kendisinin yalnız kalma isteği doğrultusunda tecrit edilmesinin zaruri hale geldiği belirtilmiştir.
Aynı gün saat 23:30 sıralarında, M.G.Y. infaz koruma memurları tarafından ölü bulunmuştur. M.G.Y., bir elektrik kablosu ve tabure yardımıyla kendisini tuvaletlerin kapı pervazındaki lentoya asmıştır.
Hemen olayla ilgili bir tutanak düzenlenmiştir.
25 Mart 2003 tarihinde başvuran, aile yakını bir tutuklu tarafından M.G.Y.nin hastaneye sevk edildiği haberini almıştır. Bunun üzerine başvuran, Diyarbakır hastanesine gitmiş ve orada oğlunun öldüğünü öğrenmiştir.
Aynı gün, merhumun vücudu üzerinde bir otopsi yapılmıştır. Adli tabip, M.G.Ynin kendini asması sonucu boğularak öldüğü kanaatine varmıştır.
Aynı tarihte, savcılık dört infaz koruma memuru hakkında görevi ihmal şüphesiyle soruşturma başlatmıştır. Savcı, birçok tanığın ifadesini almıştır.
İlk koğuşta M.G.Y. ile beraber kalan diğer tutuklular, 25 Mart 2003 tarihinde alınan ifadelerinde, ilgili şahısın sürekli intihardan bahsettiğini ve bu yönde notlar yazdığını, kendisinin yalnız bırakılmasını istediğini ve özellikle gaz tüpünün gazını açarak ya da idarenin verdiği mutfak bıçağı ile kendisini öldürmekle tehdit ederek ya da kırık bir cam parçasıyla diğer tutukluların üzerine yürüyerek koğuşun düzenini bozduğunu belirtmişlerdir. Tutuklular, M.G.Y.nin saldıracağı korkusuyla geceleri uyumadıklarını ifade etmişlerdir.
Aynı gün alınan ifadesinde başgardiyan, tutukluların söylediklerini doğrulamış ve M.G.Y.nin ertesi gün hastaneye sevk edileceğini belirterek, onlardan bir gün daha sabretmelerini istediğini eklemiştir.
25 Mart 2003 tarihinde jandarmalar tarafından düzenlenen olay yeri inceleme raporunda, askerin kendisini asarken kullandığı kablonun 3,34 metre boyunda olduğu ve ucunda bir priz bulunduğu belirtilmiştir. Odanın aydınlatılmasına yarayan bu kablo, genç adam tarafından duvardan sökülerek alınmıştır.
17 Nisan 2003 tarihinde, başvuran suç duyurusunda bulunmuş ve Lice savcılığı tarafından cezaevi yetkilileri aleyhine görevi ihmal suçlamasıyla başlatılan soruşturmada müdahil taraf oluşturmuştur. Başvuran, yaptığı suç duyurusunda olayların nasıl geliştiğini ve oğlunun hayatının tehlikede olduğu konusunda yetkililerin dikkatini çekmek için sarf ettiği çabaları ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır (yukarıdaki ilgili paragraflar). İlk olarak oğlunun 8 Ocak 2003 tarihinde gerçekleşen birinci tutuklanma koşulları hakkında bilgi talep etmiştir. İkinci olarak başvuran, oğlunun intihar riskini bertaraf etmek için gerekli önlemleri almadıklarını iddia ederek savcılığın başlattığı soruşturmada adı geçen dört infaz koruma memuru hakkında cezai kovuşturma başlatılmasını ve ayrıca kendi düşüncesine göre, tıbbi raporun da belirttiği gibi, durumun acil olmasına rağmen oğlunun en kısa zamanda hastaneye sevkini gerçekleştirmek için gerekeni yapmayan cezaevi ile jandarma personeli hakkında dava açılmasını talep etmiştir.
5 Haziran 2003 tarihinde, sanık olarak dinlenen infaz koruma memurları koğuşta saat 22: 30a kadar sırayla M.G.Y.nin yanında kaldıklarını ifade etmişlerdir. Bu saatten sonra M.G.Y.yi dikiz deliğinden kontrol ettiklerini ve yatağında göremeyince paniklediklerini belirten infaz koruma memurları, onu tuvaletlerin girişinde asılmış olarak bulduklarını, vücudunun hala sıcak olduğunu görünce onu koğuştaki bir yatağa yatırdıklarını ve onu tekrar hayata döndürebilmek için hemen doktoru çağırdıklarını, ancak başarılı olamadıklarını söylemişlerdir.
16 Haziran 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısı, sanık infaz koruma memurlarının gözetim konusundaki tüm yasal talimatları uyguladıkları ve olayda hiçbir ihmalleri bulunmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı almıştır.
1 Temmuz 2003 tarihinde, başvuran bu karara itiraz etmiştir. İlk olarak oğlunun 8 Ocak 2003 tarihinde gerçekleşen birinci tutuklama koşullarıyla ilgili bilgi talebine savcılığın cevap vermediğini kaydeden başvuran, ayrıca oğlunun tek başına kaldığı koğuşta hiçbir güvenlik önlemi alınmadığını ve intihar ettiğini yinelemiştir.
6 Ağustos 2003 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiştir. Bu karar başvurana 9 Eylül 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. İHTİLAF KONUSU HAKKINDA
AİHSnin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran, öncelikle mevcut davada oğlunun hayatını korumada yetkililerin ihmali olduğu kanaatindedir. Başvuran, yetkililerin davranışlarını birçok noktadan eleştirmekte; askeri doktorun oğlunun cezai sorumluluğunu belirlemek üzere gerçekleş tirdiği muayenenin yeteri kadar kapsamlı olmadığını; ayrıca, oğlu tutuklandığında ve hayatının risk altında olduğu tıbbi olarak belirlendiğinde, yetkililerin onu bir psikiatri hastanesine sevk etmek için gerekli itinayı göstermediklerini; son olarak, oğlunun tutuklu kaldığı yerlerde intihar için kullanılabilecek her türlü nesnenin kaldırılması hususunda gerekli önlemlerin alınmadığını kaydetmektedir.
AİHSnin 2. maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesine atıfta bulunan başvuran, daha sonra oğlunun ölümünden sorumlu kişilerin tespit edilerek, cezalandırılmasını sağlayacak herhangi bir itiraz yolunun olmadığını savunmaktadır.
AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunan başvuran, son olarak oğlunun ölüm koşullarının, özellikle oğlunun ölümünden önce ve sonrasında yürütülen soruşturma sürecinde yetkililerin ilgisiz ve dikkatsiz davranışlarının, bir babanın nezdinde, insanlıkdışı ve aşağılayıcı bir uygulama olduğunu iddia etmektedir.
AİHMnin kanaatine göre, yukarıdaki şikayetlerin AİHSnin 2. maddesinin aşağıdaki gibi kaleme alınan 1. paragrafındaki esas ve usul hükümleri bakımından incelenmesi gerekmektedir:
II. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet, başvuranın mümkün olan idari ve hukuki itiraz yollarını kullanmadığını kaydederek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
AİHM, oğlunun ölümünde ihmalleri olduğu gerekçesiyle cezaevi ve jandarma yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunarak başvuranın, mevcut davada, AİHSnin 35. maddesinin
1. paragrafının amacına uygun ve yeterli bir hukuki yol izlediği kanaatindedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Salgın davası, no 46748/99, prg. 60, 20 Şubat 2007, ve Türkiye aleyhine Kanlıbaş davası (karar), no 32444/96, 28 Nisan 2005). Üstelik, AİHMnin defalarca yinelediği nedenlerle, başvuran ayrıca Hükümetin atıfta bulunduğu idari ya da hukuki tazminat yollarını tüketmek zorunda değildi (Salgın, ilgili bölüm, prg. 61, Türkiye aleyhine Erdoğan davası (karar), no 26337/95, 6 Eylül 2001, ve Türkiye aleyhine Şahmo davası (karar), no 57919/00, 1 Nisan 2003).
Sonuç olarak AİHM, Hükümetin ön itirazını reddetmekte ve AİHSnin 35. maddesinde dile getirilen başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığından, başvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.
III. BAŞVURUNUN MEŞRULUĞU HAKKINDA
A. AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası
1. Esasa ilişkin bölüm
Hükümet, dört infaz koruma memuru tarafından M.G.Y.nin tek başına bir koğuşa yerleştirilmesi sırasında düzenlenen tutanağa atıfta bulunmakta ve bu tecritin ilgili şahısın kendisine ya da başkalarına zarar vermemesi için kontrol altında tutulmasına yönelik olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet, yetkililerin de M.G.Y.nin « olası » psikolojik sorunlarını öğrendikten hemen sonra vakit kaybetmeden gerekli önlemleri aldıklarını belirtmektedir.
Hükümet, ayrıca hastane sevki işlemlerinin fazla uzun sürmediği kanaatinde olduğunu, zira eğer bir gün önce intihar etmeseydi M.G.Y.nin 25 Mart 2003 günü saat 7de hastaneye sevk edileceğini savunmaktadır.
Hükümet, böylece M.G.Y.nin hayatının ani bir risk altında olmamasına rağmen, gerekli tüm önlemlerin alındığı sonucunu çıkarmaktadır.
Başvuran, yukarıdaki şikayetlerini yinelemektedir.
AİHM, ilk olarak 2. maddenin ilk cümlesinin, Devletin yalnızca kasti ve hukuka aykırı ölüme sebebiyet vermekten kaçınmasını değil, aynı zamanda görev alanı dahilindeki kişilerin yaşamlarının korunması için gerekli tedbirleri almasını da zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla AİHM, mevcut dava koşullarında, Devletin başvuranın oğlunun hayatının gereksiz yere tehlikeye atılmasını engelleyici önlemleri alıp almadığını belirlemek durumundadır (Birleşik Krallık aleyhine L.C.B. davası, 9 Haziran 1998, prg. 36, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-III). AİHSnin 2. maddesi aynı zamanda ve belirli koşullarda, yetkili mercilere, bireyi üçüncü kişilerin eylemlerine ya da bazı özel koşullarda kendi eylemlerine karşı korumaları amacıyla uygulamaya ilişkin tedbirleri almalarını içeren pozitif yükümlülük yüklemektedir.
Bununla birlikte bu hüküm, yetkili mercilere katlanılmaz veya aşırı bir yük yüklemeyecek şekilde ve güvenlik güçlerinin günümüz toplumlarında görevlerini ifa ederken karşılaştıkları güçlükler, insan davranışının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar konusunda yapılacak işlevsel seçimler göz ardı edilmeden yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, AİHS açısından, yaşama karşı her tehdit varsayımı, bunun gerçekleşmesine engel olmak için yetkili mercileri somut önlemler almak zorunda bırakmamaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Birleşik Krallık aleyhine Osman davası, 28 Ekim 1998, prg. 115-116, Derleme 1998-VIII).
AİHM ayrıca, yetkili mercilerin, tutukluları gözetim altında tutma ve intiharları önleme görevleri çerçevesinde tutuklu bir kişinin yaşam hakkını korumaya ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası karşısında, AİHMnin, sözkonusu mercilerin, tutuklunun o anda böyle bir davranışta bulunabileceğini biliyor olmaları gerektiğine, fakat bu mercilerin yetkileri dahilinde, makul bir bakış açısıyla bakıldığında, sözkonusu riski ortadan kaldıracak önlemleri almadıklarına ikna olması gerektiğini hatırlatmaktadır. AİHMne göre ve 2. madde ile korunan hakkın niteliği dikkate alındığında, başvuranın, yetkili mercilerin fark ettikleri ya da fark etmiş olmaları gereken, yaşam hakkı açısından ortaya çıkabilecek belirli ve ani bir riskin gerçekleşmesinin önlenmesi için, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterlidir. Burada sözkonusu olan, cevabı mevcut davaya ilişkin koşulların tümüne bağlı olan bir sorudur. Dolayısıyla AİHM davaya ait özel koşulları inceleyecektir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Tanribilir davası, no 21422/93, prg. 70-72, 16 Kasım 2000).
Mevcut davada, AİHM öncelikle ilgili şahısın askerlik hizmetine ehil olmadığının tespit edilmesinden ve 20 Mart 2003 tarihli tıbbi raporun düzenlenmesinden sonra, başvuranın oğlunun ciddi psişik bozukluk yaşadığının ulusal merciler tarafından bilindiğine ve kabul edildiğine hiç kimsenin itirazı olmadığını gözlemlemektedir. AİHM, bu bağlamda sözkonusu bozukluğun Hükümetin belirttiği gibi bir olasılık değil, kesin olarak kanıtlanmış bir gerçek olduğunu kaydetmektedir.
Ancak AİHM, askerlik hizmetine elverişsizlik tespitinin gerekçesini oluşturan bir akli dengesizliğin mutlak surette cezai sorumsuzluk nedeni olmadığını düşünmektedir. Bununla birlikte, AİHM mevcut davada 4 Ekim 2002 tarihinde tespit edilen akli dengesizliğin ciddi ve tekrarlayan bir nitelik taşıdığını ve üstelik M.G.Y.nin mahkûmiyet sebebi olan firar olayı ile açık bir şekilde bağlantılı olduğunu kaydetmektedir.
AİHM, askeri yetkililerin M.G.Y.nin askerlik hizmetine elverişsizliği ile ilgili tespitin içeriğine bakarak, ilgili şahısa askerlik hizmetinden firar etmesi dolayısıyla verilen cezanın infazını tekrar gözden geçirmeleri gerektiği kanaatindedir.
Dosya içeriğinde askeri yetkililerin art arda girişimlerde bulunduklarını gösteren hiçbir unsur yer almamaktadır. Aksine, bu yetkililer neredeyse kendi tespitlerini göz ardı ederek, başvuranın oğluna verilen hapis cezasının infaz edilmesini istemişler; oysa ki mahkûmiyet sebebi olan firar suçu büyük olasılıkla ilgili şahısın muhakeme yeteneğini kaybettiği bir anda vuku bulmuştur.
AİHM ayrıca, ilkesel olarak, tutukluların yaşamının korunması açısından bu türlü risklerin önüne geçilmesi amacıyla, tutuklu psikiyatrik bozukluklar göstersin ya da göstermesin ceza ve tutukevleri rejimlerinde kesici aletlerin, kemer ve bağların teslim edilmesini öngördüğünü hatırlatmaktadır (bakınız, örneğin, Tanrıbilir, ilgili bölüm, prg. 74-75).
AİHM, mevcut davada tutuklu M.G.Y.nin psişik bozukluğunun tüm cezaevi personeli tarafından bilindiğini yinelemektedir (bakınız yukarıda tanık ifadelerinin bulunduğu paragraf). Oysa, AİHM ilgili şahısın diğer tutuklularla birlikte kaldığı yerlerde gaz tüpü ve mutfak bıçağı gibi son derece tehlikeli nesnelerin bulunduğunu, tecrit odasında ise intihar ederken kullandığı gözle görünür uzun bir elektrik kablosunun mevcut olduğunu gözlemlemektedir.
AİHM, buradan yola çıkarak askeri yetkililerin ve cezaevi personelinin, M.G.Y.nin hayatını tehdit eden gerçek ve anlık tehlikelerin varlığını bildikleri halde, hapishane yaşamı için gerekli asgari önlemleri almadıkları sonucuna varmaktadır.
Tüm bu unsurlar, AİHM için M.G.Y.nin yaşam hakkının mevcut davada korunmadığı kanaatine varmasına yeterli olmaktadır. AİHM, hastaneye sevk edilme süresinin uzun olup olmadığını ya da infaz koruma memurlarının tutukluyu intihar ettiği gece yeteri kadar ciddi bir şekilde kontrol edip etmediklerini ayrıca incelemesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle AİHM, AİHSnin 2. maddesinin esasa ilişkin bölümü bakımından ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
2. Usule ilişkin bölüm
Başvuran, şikayetlerini yinelemekte ve özellikle ön soruşturma safhasında kendisinin dinlenmediğini ileri sürmektedir.
Hükümet, savcının olaydan hemen sonra başvuranın suç duyurusunda bulunmasını beklemeden derhal ve resen ön soruşturmayı başlattığını kaydetmektedir.
Hükümet, yetkililerin tüm delil unsurlarını incelediğini ve kendisine göre objektif bir şekilde, olayın meydana gelmesinde herhangi bir ihmalin bulunmadığı sonucuna vardıklarını eklemektedir.
AİHM, mevcut davaya benzer davalar için, AİHSnin yaşam hakkını koruyan usule ilişkin bölümünde, ölüme neden olan koşulların ve sorumlularının belirlenmesi amacıyla bağımsız bir soruşturma yapılmasının zorunlu kılındığını hatırlatmaktadır.
AİHM ayrıca, bu bağlamda sözkonusu yetkililerin resen hareket etmeleri ve merhumun yakınlarının resmen suç duyurusunda bulunmasını ya da soruşturma başlatılması için sorumluluk almasını beklememeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Her halükarda bu kişilerin meşru menfaatlerini korumak için de olsa hukuki işlemlere katılmaları gerekmektedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Salgın ilgili bölüm, prg. 86 ve 87).
AİHM, mevcut davada, M.G.Y.nin ölümünün ertesi günü resen bir ceza soruşturması başlatıldığını gözlemlemektedir. Olay yeri incelenmiş, tutanaklar tutulmuş, tanık ifadeleri alınmış ve özellikle intihar gecesi yapılan gözetim konusunda suçlanan infaz koruma memurları dinlenmiştir.
Her ne kadar, intihardan hemen önce vuku bulan olayların nasıl meydana geldiğinin açıklığa kavuşturulması için yapılan soruşturmayı yönetenlerin iyi niyetinden şüphe duyulmasa da, AİHM tarafından yukarıda kaydedilen kanıtlayıcı unsurların bir incelenme konusu olmadığı da ayrı bir gerçektir. Özellikle, askeri, adli ve cezaevi yetkililerinin (cezai, idari, disiplinle ilgili v.b.) sorumlulukları, hiçbir zaman sorgulanmamış ve soruşturma yalnızca dört infaz koruma memurunun olası mesleki hatasının araştırılmasıyla sınırlı kalmıştır.
AİHM, buna ilaveten başvuranın, uygulamada, soruşturmadan uzak tutulduğunu: hukuki işlemlerin bu safhasına katılamadığını, yetkililer tarafından oğlunun ölümünden en kısa sürede haberdar edilmediğini ve takipsizlik kararından önce bir hakim tarafından dinlenme imkanı bile bulamadığını kaydetmektedir.
Yukarıda belirtilen tüm bu ihmaller AİHMnin mevcut davada yürütülen soruşturmanın bütünüyle ele alındığında « etkili » olmadığı sonucuna varmasına yetmektedir.
Dolayısıyla, AİHSnin 2. maddesi usule ilişkin bölümü bakımından da ihlal edilmiştir.
B. Başvurunun geri kalan bölümü
AİHM, mevcut başvuruda ortaya çıkan temel hukuki sorunu karara bağladığı kanaatini taşımakta ve davadaki tüm olgular ile tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AİHSnin 3. ve 13. maddelerine dayalı diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı sonucuna varmaktadır (yukarıdaki ilgili paragraflar - bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ve Türkiye aleyhine Kılınç ve diğerleri davası, no 40145/98, prg. 98, 7 Haziran 2005).
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 30 000 Euro ve manevi tazminat olarak 50 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
Maddi tazminatla ilgili olarak AİHM, başvuranın taleplerinin detaylı bir şekilde hesaplanmadığını ve belgelere dayandırılmadığını not etmektedir. Bu nedenle, AİHM bu bağlamda bir tazminat ödenmesinin uygun olmayacağı kanaatine varmaktadır.
Manevi tazminatla ilgili olarak ise AİHM, başvuranın yukarıda tespit edilen AİHS ihlallerinden dolayı şüphesiz acı çektiği kanaatini taşımaktadır. AİHM, uğranılan bu manevi zararın karşılığında başvurana 12 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağına hükmetmektedir.
B. Yargılama gider ve masrafları
Başvuran, ulusal mahkemeler ile AİHM önünde görülen yargılamaların gider ve masrafları karşılığında 10 995 Euro talep etmektedir. Başvuran, bu talebine savunma için harcanan çalışma saatlerinin özet listesi ile fotokopi, tercüme ve posta ücretleri gibi çeşitli masrafları eklemektedir. Başvuran ayrıca, Diyarbakır barosunun tarifesini sunmaktadır.
Hükümet, çalışma saatleriyle ilgili olarak sunulan basit bir özet listenin gerçekten o işin yapıldığını göstermeyeceği kanaatindedir. Hükümete göre, avukat ücreti notlarının, fatura ve makbuzların olmaması dolayısıyla AİHMnin her halükarda fahiş rakamlar içeren bu talebi kabul etmemesi gerekir.
AİHM masraf ve harcamalarla ilgili olarak, AİHSnin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekliği ve gerekliliği ispat edilen makul orandaki miktarların ödendiğini hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Nikolova davası (GC), no 31195/96, prg. 79, CEDH 1999-II).
Mevcut davada, AİHM başvuranın özellikle avukatının ücretine ilişkin hiçbir not sunmadığını gözlemlemektedir. Yukarıda dile getirilen kıstaslar ile ilgili şahısın adli yardım başlığı altında Avrupa Konseyinden aldığı 850 Euroyu göz önüne alan AİHM, yargılama gider ve masrafları için ayrıca bir ödeme yapılmasına gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ön itirazının reddine;
2. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHSnin 2. maddesinin (esas bakımından) ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 2. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;
5. Kalan diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
6. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 12.000 (on iki bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 15 Aralık 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy