(AİHS m. 6, 14, 19, 34, 35, 41, 44, 1 Nolu Protokol) (GARCİA RUIZ - İSPANYA DAVASI) (ABDULAZİZ, CABALES VE BALKANDALI - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (INZE - AVUSTURYA DAVASI) (MİTAP VE MÜFTÜOĞLU - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 13767/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
29 Temmuz 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (13767/04) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşları) İstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarının (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 9 Mart 2004 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından A. Sakmar tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Türk vatandaşı olan başvuranlar, İstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarı sırasıyla 1925, 1944 ve 1942 doğumlu olup İstanbulda ikamet etmektedirler.
Bozcaadada (Çanakkale) bulunan bir arazinin bazı parselleri, 22 Aralık 1950 tarihinde tapu siciline 197 ve 198 kayıt numaralarıyla Türkiye Devlet Hazinesi («Hazine») adına kaydedilmiştir. İlgili belgelerede bu arazilerin Hazine adına metruken kaydedildiği belirtilmektedir. 11 Mayıs 1983 tarihinde, aynı araziler üzerindeki başka bir parsel de yine aynı sebepten dolayı Hazine adına kaydedilmiştir.
Başvuranların iddialarına göre, bu arazideki parseller başlangıçta Nikola Sarımanol adındaki bir şahsa aitti ve bu şahıs belirlenemeyen bir tarihte vefat etmiş ve mirasını oğlu Yorgi Sarımanola bırakmıştır. Bu şahıs da babası gibi bilinmeyen bir tarihte vefat etmiş ve kızı Sultana Korkodilos tek varis olarak gösterilmiştir.
26 Ağustos 1938 tarihinde, Sultana Korkodilos da vefat etmiş ve mirasını Nikola ve Paraşkevi Korkodilosa bırakmıştır.
1962de, veraset ve mülkiyet hakları doğrultusunda Nikola ve Paraşkevi Korkodilos, sözkonusu gayrimenkullerin kendi adlarına tapu siciline kaydedilmesi için dava açmışlardır.. Nikola ve Paraşkevi Korkodilosun davayı takip etmemesi nedeniyle söz konusu dava, 24 Ekim 1964 tarihinde düşmüştür.
Paraşkevi Korkodilos, mülk sahibi olduğunu belirten ancak noter tasdiki olmayan 8 Ağustos 1964 tarihli imzalı bir belge vasıtasıyla, bahis konusu arazi yüzölçümünün yarısına tekâbül eden miras payını Panayot ve İstifaniya Sarrise bırakmıştır. 15 Aralık 1966 tarihinde Nikola Korkodilos, kendi payına düşen miras hakkı için aynı şeyi yapmıştır.
Belli olmayan bir tarihte, bu ihtilaflı araziler devlet tarafından Şakir Balcı isimli bir şahsa kiralanmıştır. Bu şahıs, adı geçen arazilerin üçüncü şahıslar tarafından kullanıldığını görerek, Mal Müdürlüğüne başvurmuştur. Bunun üzerine Mal Müdürlüğü, 20 Aralık 1971 tarihinde Panayot Sarrisin araziye girmesini engellemek amacıyla Bozcaada Kaymakamlığına başvurmuştur.
27 Aralık 1971 tarihinde, kaymakamlık bu talebi haklı bularak, Panayot Sarrisin arazilere girmesini yasaklamıştır.
Panayot ve İstifaniya Sarris, ihtilaflı parsellerin sekiz senedir zilyetlerinde olduğu iddiasıyla hazırlanan 29 Mart 1972 tarihli dava dilekçesi vasıtasıyla, Bozcaada Asliye Hukuk Mahkemesinde («Asliye Hukuk Mahkemesi») Hazinenin elatmasının önlenmesine yönelik bir dava (zilyetlik davası) açmışlardır.
22 Aralık 1973 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi kendilerini haklı bularak, Hazinenin elatmasının önlenmesine hükmetmiştir.
4 Temmuz 1974 tarihli kararıyla Yargıtay, dosyanın yeteri kadar incelenmediği gerekçesiyle asliye hukuk mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, kararında, taraflardan biri olan Hazinenin, iddialarını tapu kayıtlarına dayandırdığını, ancak asliye hukuk mahkemesinin dava dosyasına sunulan belgelerin dava konusuyla ilgisi olup olmadığını incelemediğini belirtmiştir.
İtirazı görüşen Asliye Hukuk Mahkemesi 16 Eylül 1980 tarihinde İstifaniya Sarrisin davasını takip etmediğini vurgulayarak, adıgeçenin talebine ilişkin kararın müracaaatta bırakılmasına hükmetmiş ve Panayot Sarrisi kısmen haklı bulmuştur. Söz konusu arazinin bir bölümünde, Hazinenin elatmasının önlenmesine hükmetmiştir.
1 Mayıs 1981 tarihinde Yargıtay, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bir kez daha bozmuştur. Sözkonusu arazilerin mülkiyetlerinin ihtilaflı olduğunu vurgulayarak, elatmanın önlenmesi yönünde karar vermeden önce mahkemenin, Panayot Sarrise tescil davası açmak üzere mehil ve imkan vermesi gerektiğini belirtmiştir.
29 Aralık 1981 tarihinde Panayot Sarris, ihtilaflı mülklerin kendi adına kaydedilmesi amacıyla bir dava açmıştır.
Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Nisan 1982 tarihinde biri zilyetlikle iktisap ve diğeri mülklerin tapu siciline kayıtlarıyla ilgili iki davanın birleştirilmesi yönünde karar almıştır.
9 Temmuz 1992 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtilaflı arazilerin tapu kütüğünde üçüncü bir şahıs adına kayıtlı olduğunu ve zilyetliğe dayalı kazandırıcı zamanaşımı ile mülk edinilemeyeceğini gerekçe göstererek, Panayot Sarrisin açtığı davayı reddetmiştir.
1992 yılında, bölgede yapılan kadastro çalışmaları sonucunda ihtilaflı araziler birçok parsele bölünmüş ve bunların her birine yeniden numara verilmiştir. Bununla birlikte, tapu kütüğündeki mülkiyet durumlarının yazılı olduğu bölümler, maliklerinin belirsiz olması nedeniyle boş bırakılmıştır.
15 Şubat 1994 tarihinde Yargıtay, kadastro planlarının düzenlenmesi sonunda ortaya çıkan anlaşmazlığın çözümlenmesinde yetkili yargı organının, ilgili yasalardaki hükümler gereği bundan böyle kadastro mahkemeleri olduğunu vurgulayarak, kararı ratione materiae aykırılık gerekçesiyle bir kez daha bozmuştur.
Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Aralık 1994 tarihinde ratione materiae görevsizlik kararı vererek davayı Bozcaada Kadastro Mahkemesine göndermeye karar vermiştir.
1996 yılında, Panayot Sarris vefat etmiş ve arkasında varis olarak İstifaniya Sarı, Eleni Sarı (Zarbozan) ve Nikola Sarıyı (bundan böyle «başvuranlar» olarak anılacaktır) bırakmıştır. Davayı bu kişiler takip etmektedirler.
Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım 1997, 17 ve 24 Temmuz 1998, 6 Haziran 1999 ve 14 Haziran 2002 tarihlerinde keşif yapmıştır. Bozcaada Kadastro Mahkemesi tarafından ayrıca birçok defa bilirkişi incelemesi emri verilmiştir. Bilirkişiler, 28 Eylül 1998, 7 Temmuz 1999, 20 Haziran 2002, 8 Temmuz 2002 ve 12 Ağustos 2002 tarihlerinde raporlarını sunmuşlardır.
Keşif sırasında düzenlenen tespit tutanaklarına, bilirkişi raporlarına, o bölge yakınlarında oturanların anlattıklarına dayanarak ve bilhassa da nüfus kayıt örnekleri ile birlikte dosyada sunulan tüm belgelerin incelenmesinden sonra, Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım 2002 tarihinde başvuranların taleplerini reddetmiştir. Bozcaada Kadastro Mahkemesi gerekçesinde ilk olarak, tarafların ihtilaflı arazilerin metruken Hazineye intikal etmiş olduğu konusunda itirazları olmadığını vurgulamıştır. Mahkeme daha sonra, bu nitelikteki arazilerin ilk baştaki tapu senetleri hukuki değerini yitirmedikçe başka bir mülkiyete konu olamayacağını belirtmiştir. Sonuç olarak, bu tapu senetleri hukuki niteliklerini kaybetmiş olsalar dahi, yürürlükteki kanun hükümleri gereğince ve özellikle iki taraf arasında yıllardır çekişmeli olması nedeniyle, dava konusu taşınmazlar üzerinde, başvuranlar yararına kazandırıcı zamanaşımı ile mülk edinme koşullarının oluşmadığına hükmetmiştir.
Yargıtay, tarafların hazır bulunduğu duruşma sonrasında aldığı 22 Nisan 2003 tarihli kararı ile Bozcaada Kadastro Mahkemesinin kararını onamış ve başvuranların karar düzeltme talebini 29 Eylül 2003 tarihinde reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6/1 MADDESİ İLE 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN AYRI AYRI VE SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİYLE BAĞLANTILI OLARAK İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Hükümetin itirazları hakkında
Hükümet, AİHMnin ratione temporis yetkisizliği, iç hukuktaki itiraz yollarının tüketilmediği ve başvuranların mağdur sıfatı olmadığı olmak üzere üç yönden kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır.
AİHM, Hükümetin itirazları hakkında bir karar almasının gerekli olmadığı kanaatindedir. Bu itirazların reddedilmesi gerektiği kabul edilse dahi, mevcut şikâyetler, her halükarda, aşağıda açıklanan gerekçeler nedeniyle kabul edilemez niteliktedirler (bakınız, mutatis mutandis, İtalya aleyhine M.D.U.davası (karar), no 58540/00, 28 Ocak 2003).
B. 6/1 maddesine riayet edilip edilmediği hakkında
Başvuranlar, davalarının ulusal mahkemeler tarafından adil bir şekilde görülmediğini iddia etmektedirler. Başvuranların iddiasına göre, ulusal mahkemeler, arazileri metruken tapu siciline Hazine adına kaydedilen ve varisi oldukları kimseyi başlangıçtaki malik olarak saydığı cihetle bu davada hatalı bir görüş üzerinden hareket etmişlerdir. Başvuranlara göre, anlaşmazlık konusu olan araziler, metruken tapu siciline kaydedilen araziler değil, tapu dışı belge ile satın aldıkları arazilerdir. Bu konuyla ilgili olarak başvuranlar AİHSnin 6/1 maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
Hükümet, ulusal yargı organlarının iç hukuku gereği gibi uyguladıklarını ve başvuranların bu araziler üzerinde herhangi bir tapu senedine sahip olmadıkları cihetle, ilgili iç hukuk hükümlerinin ihtilaflı mülklerin kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edilmesine imkân vermediğini ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, başvuranların ilk mülk sahibi ile Sultana Korkodilos arasında bir akrabalık bağının olduğunu ve varisler Nikola Korkodilos ve Paraskevi Kunduracının bu mülkiyeti başvuranların murisine (Panayot Sarris) devrettiğini hiçbir zaman resmi belgelerle kanıtlayamadıklarını vurgulamaktadır.
AİHM, Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca, Sözleşmeci Tarafların, AİHSden kaynaklanan taahhütlerini yerine getirmelerini sağlamakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Özellikle, Sözleşme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği durumlar dışında, AİHM, bir iç yargı organı tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları incelemekle yükümlü değildir. Diğer taraftan, Sözleşmenin 6. maddesindeki hükümlerle adil yargılanma hakkını garanti altına alıyor ise de, öncelikle iç hukukun ve ulusal yargı organlarının yetki alanına giren kanıtların kabul edilebilirlikleri veya bunların değerlendirilmesiyle ilgili konularda bir kural koymamaktadır. (İspanya aleyhine García Ruiz davası (GC), no 30544/96, § 28, CEDH 1999-I).
AİHM, dava konusunun, iç hukuk sisteminin neden olduğu olayların değerlendirilmesi ile iç hukukun uygulama ve yorumlamalarına ilişkin bir şikâyet olduğu kanaatindedir. AİHM, ulusal yargı organlarının, keşif yapılmasından, bilirkişi raporlarının incelenmesinden ve yakın çevrede oturanların ifadelerinin dinlenmesinden sonra başvuranların talebini reddettiklerini gözlemlemektedir. AİHM ayrıca, başvuranların çekişmeli yargılanma hakkından yararlandıklarını ve bu yargılama sürecinin çeşitli aşamalarında iddialarını savunma adına önemli gördükleri tüm kanıtları sunabildiklerini gözlemlemektedir. Diğer taraftan, AİHM, ilk derece mahkemesinin açılan davayı reddetme yönünde verdiği kararın olaylar ve hukuk yönünden yeterince gerekçelendirilmiş olduğunu saptamaktadır.
Yukarıda ifade olunanlara ve elindeki unsurlara dayanarak AİHM, ihtilaflı davanın genel itibariyle, Sözleşmenin 6/1 maddesi anlamında adil nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır.
Sonuç olarak, başvuranların bu şikâyeti mesnetsiz olduğundan AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
C. 1 Nolu Protokolün 1. maddesine riayet edilip edilmediği hakkında
Başvuranlar, ulusal mahkemelerin gayrımenkulleri tapu siciline kendi adlarına kaydetmemek suretiyle, mülkiyet haklarını ihlal ettiklerini öne sürmektedirler. Başvuranlar, ihtilaflı arazilerin çok uzun zamandan beri kendilerinde olduğunu ve kendilerinin bu arazileri tapu senetlerini elinde bulunduran şahıslardan satın aldıklarını, ancak ulusal mahkemelerin bunları tamamen inkâr ettiğini savunmaktadırlar. Bu çerçevede başvuranlar 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesini ileri sürmektedirler.
1. Tarafların savları
a) Başvuranlar
Başvuranlar, ihtilaflı arazilerin aslında Nikola ve Paraşkevi Kunduracıya miras kalan araziler olduğunu ve dedelerinin 1964 ve 1966 yıllarında bu arazileri tapu dışı belge ile satın aldıklarını iddia etmektedirler. Başvuranlara göre, satın alma tarihinden itibaren ve iç hukukun hükümleri çerçevesinde, kendilerinin söz konusu arazilerin yasal maliki olarak kabul edilmeleri ve bu durumun ulusal mahkemeler tarafından da kabul görmesi gerekmekteydi. Ayrıca, 1971 yılında kaymakamlık tarafından kendileri aleyhine alınan karara kadar, arazileri bir müdahaleyle karşılaşmaksızın kullandıklarını ve ulusal mahkemelerin bu gerçeği tamamen inkâr ettiğini ileri sürmektedirler.
b) Hükümet
Hükümet, ihtilaflı arazilerin ilk maliki tarafından terk edilmiş olduğunu ve herhangi bir mülkiyet devri yapılmadan önce 1950 yılında metruken Hazine adına kaydedildiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle Hükümet, başvuranların, tapu sicilinde resmi olarak kayıtlı bulunan bu mülklere geçerli sayılabilecek hukuki bir temelde sahip olamayacakları sonucunu çıkarmaktadır. Hükümet aynı zamanda, kaymakamın karar verirken, söz konusu arazilerin kiracısı olduğunu iddia eden üçüncü bir şahsın talebine dayandığını ileri sürmektedir. Son olarak Hükümet, Türk hukukuna göre, bir mülkiyet devrinin ancak tapu siciline kaydedilmek suretiyle gerçekleştirilebileceğini vurgulamakta ve dolayısıyla tapu dışı belgenin, kendisine göre, yalnızca olası bir satın alma işlemine ilişkin delil başlangıcı teşkil edeceğini belirtmektedir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, bir başvuranın şikayetine konu olan kararlar kendi mülkü ile ilişkili olmadığı müddetçe 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunamayacağını hatırlatır. Mülk kavramı mevcut malları kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet hakkından efektif istifade etme meşru beklentisini ileri sürmesine neden olacak, alacaklar da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. Buna karşın, halihazırda bihakkın kullanılamayan bir mülkiyet hakkının tanınanacağı beklentisi 1 Nolu Protokolün 1. maddesi anlamında bir «mülk» olarak değerlendirilemez (Almanya aleyhine Prince Hans-Adam II de Liechtenstein davası (GC), no 42527/98, §§ 82-83, CEDH 2001-VIII ; Çek Cumhuriyeti aleyhine Gratzinger et Gratzingerova davası (karar) (GC), no 39794/98, § 69, CEDH 2002-VII; Slovakya aleyhine Kopecky davası (GC), no 44912/98, § 35, CEDH 2004-IX). Diğer taraftan AİHM, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin mülk edinme hakkını garanti etmediğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleriyle birlikte, Belçika aleyhine Van der Mussele davası, 23 Kasım 1983 tarihli karar, seri A no 70, sayfa 23, § 48 ; Kopecky, sözü edilen madde § 35).
Mevcut davada, başvuranların ihtilaflı arazilerin tapusuna sahip olmadıkları ve yalnızca kendi zilyetleri altında bulunduğunu iddia ettikleri konusunda hiç kimsenin itirazı bulunmamaktadır. Bozcaada Kadastro Mahkemesinin vardığı sonuçta, sözkonusu araziler Hazineye ait olduğundan başvuranların mülkiyetinde sayılamayacağı ve diğer taraftan, kazandırıcı zamanaşımı şartlarının oluşmadığı vurgulanmaktadır.
Bu şartlar altında, AİHM, başvuranların adı geçen içtihat kapsamında bir «mevcut mülk»e sahip olmadıkları kanaatine varmıştır. (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Gündüz davası (karar), no 50253/99, 18 Ekim 2007).
Bundan sonra geriye, başvuranların mülkiyet hakkından efektif olarak yararlanmaları için en azından «meşru bir beklenti» leri olduğunu ileri sürebilecekleri bir alacaklarının olup olmadığının belirlenmesi kalmaktadır. Başka bir deyişle, ihtilaflı mülklerin tapu sicilinde kendi adlarına kaydedilmesi taleplerinin, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin korumasından yararlanması için, iç hukukta yeteri kadar güçlü temellere dayanan bir alacak olarak kabul edilebilip edilemeyeceğini belirlemek gerekmektedir.
Bu noktada, AİHM, ilk aşamada başvuranların iddialarını mülkiyet devri için düzenlenen tapu dışı bir belgeye dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Oysa, bilmeleri gerekirdi ki, Türk hukukunda böyle bir belge mülkiyet hakkının devri için tek başına yeterli olmamaktadır. Medeni Kanunun taşınmaz mallarla ilgili hükümleri uyarınca sözkonusu taşınmazların tapu siciline kaydettirilmesi gerekirdi.
AİHM daha sonra, mülkiyet hakları olduğunu kanıtlamak için başvuranların iddialarını zilyetliğe dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Ancak burada da yine mülkiyet devrinin gerçekleştirilmesinde iç hukukta öngörülen şartları karşılamayan bir hukuki belge sözkonusu olduğundan ve ihtilafı yargıya taşıdıklarından, başvuranların, kazandırıcı zamanaşımı şartlarının oluşup oluşmadığı konusunda kararı öncelikle iç hukuku uygulayan ve yorumlayan adlî mercilerin vereceğini bilmeleri gerekirdi. AİHM ise, yalnızca Sözleşmenin 19. maddesi kapsamında Sözleşmeyi imzalayan Tarafların taahhütlerine uymalarını sağlamakla yükümlüdür; Özellikle, Sözleşme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği durumlar dışında, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal ya da hukuki hataları incelemekle yükümlü değildir (bakınız, örneğin, García Ruiz, adıgeçen, prg. 28).
Dava konusuyla ilgili verilen kararlar ile özellikle 6/1 maddesi kapsamında yukarıda vardığı sonuçlar çerçevesinde (yukarıdaki 33 ve 34. paragraflar) AİHM, başvuranların talepleri konusunda Bozcaada Kadastro Mahkemesi ile Yargıtayın karar veriş şekillerinde hiçbir keyfi durum görmemektedir. Dolayısıyla, ilgililerin iddialarını reddeden ve bu konuda yasaların öngördüğü şartların oluşmadığına karar veren sözkonusu mahkemelerin vardıkları kararlardan farklı bir karara varmasını gerektirecek hiçbir unsur mevcut değildir. (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Sarıaslan ve diğerleri davası (karar), no 32554/96, 23 Mart 1999).
Yasal şartların oluşması meselesinin başvuranlar tarafından başlatılan adlî süreç çerçevesinde incelenmesi gerektiğinden AİHM,,dava dilekçesini verdikleri dönemde başvuranların alacaklarının bazı şartlara bağlı olduğu, bunun da 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında koruma altına alınması için yeterli kabul edilebilecek bir mamelek değeri olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Kopecky, sözü edilen madde § 58).
Bu şartlarda, AİHM, başvuranların 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesi anlamında bir «mülk»e sahip olmadıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu hükmün getirdiği teminatlar mevcut davada uygulanamaz.
Dolayısıyla, bu şikâyet 35/3 maddesi anlamında AİHS hükümleriyle ratione materiae bağdaşmamakta olup 35/4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
D. AİHSnin 14. maddesine 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak riayet edilip edilmediği hakkında
Mülkiyet hakları noktasında ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünen başvuranlar, yetkili makamların ve ulusal mahkemelerin kendilerinin de mensup oldukları dinî azınlığın üyelerine karşı daima dışlayıcı bir tutum benimsediklerini ileri sürmektedirler. Bu konuyla ilgili olarak Sözleşmenin 14. maddesinin 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak ihlâl edildiğini savunmaktadırlar.
Hükümetin kanaatine göre, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamına giren bir mülke sahip olmayan başvuranlar, özerk bir niteliği olmadığından ve bu nedenle söz konusu davada uygulanamayacağından dolayı, Sözleşmenin 14. maddesinin ihlâl edildiği şeklinde bir şikâyette bulunamazlar. Hükümet ayrıca başvuranların şikâyetlerinin dayanaktan yoksun olduğunu savunmaktadır.
AİHM 14. maddenin, Sözleşme ve Protokolün diğer kural koyucu maddelerini tamamlayıcı nitelikte olduğunu hatırlatmaktadır. 14. maddenin bağımsız bir niteliği yoktur, zira yalnızca AİHS ve Ek Protokollerinin garanti altına aldığı «hak ve hürriyetlerin kullanılması» için geçerlidir (bakınız, örneğin, Birleşik Krallık aleyhine Abdulaziz, Cabales ve Balkandali davası, 28 Mayıs 1985 tarihli karar, seri A no 94, sayfa 35, § 71 ; Avusturya aleyhine Inze davası, 28 Ekim 1987 tarihli karar, seri A no 126, sayfa 17, § 36 ; Fransa aleyhine Koua Poirrez davası, no 40892/98, § 36, CEDH 2003-X). Sözleşmenin 14. maddesinin özerk nitelikte olmaması ve 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin uygulanamaz olması sonucuna varılması nedeniyle, AİHM, Sözleşmenin 14. maddesinin mevcut davada dikkate alınamayacağı kanaatine varmaktadır (bakınız Çek Cumhuriyeti aleyhine Koliha davası (karar), no 52863/99, 6 Nisan 2004 ; Fransa aleyhine Prigent davası (karar), no 20817/02, 7 Haziran 2005).
Daha sonra, AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi yönünden yapılan şikâyet, yine aynı şekilde AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında AİHS hükümleriyle ratione materiae bağdaşmamakta olup 35/4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
IV. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Başvuranların iddiasına göre, ihtilaf konusu yargılama süresi makul süre ilkesine aykırıdır. Bu konuyla ilgili olarak başvuranlar, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini ileri sürmektedirler.
Hükümet, AİHMnin ratione temporis yetkisine istinaden bir kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet bu konuyla ilgili olarak, başvuranların murisinin Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtığı 29 Mart 1972 tarihi ile Türkiyenin kişisel başvuru hakkını kabul ettiği 28 Ocak 1987 tarihleri arasında geçen sürecin AİHM tarafından incelenemeyeceğini vurgulamaktadır.
Hükümetin bu tezini haklı bulan AİHM, bu davada başvuranlar tarafından ileri sürülen şikâyet çerçevesinde ratione temporis yetkisinin Türkiyenin kişisel başvuru hakkını kabul ettiği 28 Ocak 1987 tarihinden sonra geçerlilik kazanacağı kanaatine varmaktadır (bakınız, özellikle Türkiye aleyhine Mitap ve Müftüoğlu davası, 25 Mart 1996 tarihli karar , karar ve hükümlerin derlemesi 1996-II, sayfalar 410-411, §§ 26-28 ; Türkiye aleyhine Cankoçak davası, no 25182/94 ve 26956/95, § 26, 20 Şubat 2001 ; Türkiye aleyhine Şahiner davası, no 29279/95, § 21, CEDH 2001-IX).
Bu nedenle, AİHMnin kanaatine göre, dikkate alınacak dönem 28 Ocak 1987 tarihinde başlamaktadır. Bununla birlikte AİHM,sözkonusu tarihte davanın on dört yıl 10 aydır sürmekte olduğunu göz önünde bulunduracaktır.
AİHM diğer taraftan, bu şikâyetin Sözleşmenin 35/3 maddesi açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikayeti kabuledilebilir olarak ilan etmek yerinde olacaktır.
1. Esasa ilişkin
1. Dikkate alınması gereken dönem
Hükümet, söz konusu yargı sürecinin 29 Mart 1972 tarihinde başlayıp 29 Eylül 2003 tarihinde sona erdiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, sözkonusu yargı süreci otuz bir yıl altı ay sürmüştür. Hükümet, AİHMnin 28 Ocak 1987 tarihinde başlayan ve yaklaşık on altı yıl sekiz aydan fazla olan bu süreyi dikkate alması gerektiğini yinelemektedir.
Başvuranlar, AİHMnin ratione temporis yetkisi konusunda fikir beyan etmemektedirler. Buna karşın, geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin makul bir süre olarak kabul edilemeyeceğini ve kendilerinden kaynaklanan herhangi bir atalet döneminin sözkonusu olmadığını iddia etmektedirler.
AİHMnin kanaatine göre, söz konusu dönemin sona erdiği tarih, başvuranların karar düzeltme talebinin Yargıtay tarafından reddedildiği 29 Eylül 2003 tarihi olarak kabul edilmelidir. AİHM, 28 Ocak 1987 tarihinde başlayan dikkate alınması gereken bu dönemde iki dereceden mahkeme tarafından altı karar verildiğini ve ihtilaflı yargılama sürecinin yaklaşık on altı yıl sekiz ay sürdüğünü gözlemlemektedir. Bununla birlikte, söz konusu sürenin makul nitelikte olup olmadığı hakkında karar verebilmesi için AİHMnin, yargılamanın 28 Ocak 1987 tarihindeki durumunu dikkate alması gerekmektedir.
2. Yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığı hakkında
Hükümet, sözkonusu yargılama süresinin aşırı olmadığı görüşünü savunarak, AİHMden bu şikâyeti kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir. Hükümet, özellikle ulusal mahkemelerin on yıllarca öncesine dayanan tapu sicili kayıtlarını gün ışığına çıkarmakta çektiği güçlükten dolayı davanın son derece karmaşık olduğunun altını çizmektedir. Hükümet, ayrıca,başvuranların sergiledikleri tutumla söz konusu sürenin uzamasına sebep olduklarını ileri sürmektedir.
Başvuranlar, Hükümetin tezine itiraz etmektedirler. Başvuranlara göre, yargılamanın uzamasının başlıca nedeni, ilk derece mahkemelerinin kararlarını sırasıyla altı, onbir ve yedi yıl gibi çok uzun sürelerde açıklamalarıdır. Başvuranlar, iç hukuktaki başvuru yollarını kullanmalarının yargılama sürecinin uzamasına yol açan bir tutum olarak değerlendirilemeyeceğini savunmaktadırlar.
AİHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının davanın koşullarına ve AİHM içtihadında belirtilen kıstaslara ve bilhassa da davanın karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumlarına ve davanın ilgililer açısından önemine bakılarak anlaşıldığını anımsatır (bakınız, diğer birçok örnek arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası (GC), no 30979/96, § 43, CEDH 2000-VII).
AİHM, ulusal mahkemelerin on yıllarca önceye dayanan tapu sicil kayıtlarına bakarak ihtilaflı arazilerin kime ait olduğu meselesini çözmeleri zarureti nedeniyle ve bu arazilerin hukuki durumlarının tespiti için bilirkişi incelemesi yapılması gerektiğinden davanın bazı karmaşıklıklar içerdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, AİHMnin kanaatine göre, davanın görece karmaşık olması yargılamanın bu denli uzun olmasını haklı gösteremez.
Başvuranların davranışları konusunda AİHM, onların gereken özeni gösterdiklerini vurgulayarak, yaptıkları haklı başvurular yüzünden suçlanamayacakları görüşünü bildirmektedir (bakınız, Fransa aleyhine Piron davası, no 36436/97, § 55, 14 Kasım 2000).
Ulusal makamların tutumları konusunda ise AİHM, prosedürün seyrinde kendi sorumlulukları altında birçok gecikmenin meydana geldiğini gözlemlemektedir. Daha genel olarak, AİHM, davanın genel koşulları çerçevesinde, mülkiyet anlaşmazlığının karara bağlanması için geçen on altı yıl sekiz aylık sürenin, hatta davanın bütününü ele alındığında geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin, Sözleşmenin 6/1 maddesi anlamında makul kabul edilebilecek bir süreyi aştığını vurgulamaktadır. Öyleyse, yargılama sürecinin yavaş işlemesinden ulusal makamlar sorumludur.
Mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren çok sayıda davayı inceleyen, AİHM AİHSnin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini saptamıştır (Frydlender, bahsi geçen bölüm). AİHM, özellikle 6/1 maddesinin, Sözleşmeci Devletlerin kendi adli sistemlerini yüksek mahkemeler ile mahkemelerin davaları makul sürelerde sonuçlandırma da dahil olmak üzere, AİHSdeki koşulların tamamını yerine getirebilecek bir şekilde organize etmekle yükümlü kıldığını vurgulamaktadır (bakınız, buna benzer diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, § 74, CEDH 1999-II ; Şahiner, sözü edilen madde, §§ 28-29).
AİHM, kendisine sunulan tüm bilgileri inceledikten sonra, Hükümetin, bu davada farklı bir karara varmasını gerektirecek hiçbir olgu ya da kanıt ortaya koymadığı kanaatindedir. Bu konudaki içtihadı gereğince AİHM, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğu ve «makul süre» zorunluluğuna cevap vermediği kanaatindedir.
Dolayısıyla, AİHSnin 6/1 maddesi ihlâl edilmiştir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, ihtilaflı taşınmazlarının restitutio in integrumu ile 273.684,21 Euro maddi tazminat talebinde bulunmaktadırlar. Başvuranlar, ayrıca 200.000 Euro manevi tazminat talep etmektedirler. Şayet, restitutio in integrumun gerçekleşme imkanı bulunmuyor ise başvuranlar 664.590,98 Euro maddi ve 200.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmaktadır.
Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.
AİHM, iddia edilen ihlalle ileri sürülen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı bulunmadığını tespit etmektedir ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHM, hakkaniyete uygun olarak, başvuranların her birine, 13.750 Euro tazminat manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, AİHM önünde yapmış oldukları yargılama masraf ve giderleri için 152.000 Euro talep etmektedirler. Başvuranlar, ayrıca, maruz kaldıkları kanaatinde oldukları maddi zararın % 15ine tekabül eden miktarı da talep etmektedir. Bu bağlamda başvuranlar, avukatlık ücret tarifesini belge olarak sunmaktadırlar.
Hükümet, başvuranların iddialarının mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.
AİHM yerleşik içtihadına göre, AİHSnin 41. maddesi uyarınca, masraf ve harcamaların ödenmesinin, gerçekliğinin, gerekliliğinin ortaya konulmasını ve miktarlarının makul oranda olmasını öngördüğünü hatırlatmaktadır. Ayrıca, yargılama masrafları, tespit edilen ihlalle ilişkili olduğu sürece geri ödenebilir (Beyeler-İtalya, (adil tatmin), başvuru no: 33202/96, 28 Mayıs 2002).
Mevcut davada, AİHM, başvuranların avukatlarına avukatlık ücreti olarak 3.500 Euro ödediklerini gözlemlemektedir. İçtihadını ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, hakkaniyete uygun olarak, yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara ortaklaşa olarak 2.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, yargılama süresinin uzunluğu kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından:
i. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak başvuranların her birine 13.750 Euro (on üç bin yedi yüz elli Euro) manevi tazminat ödenmesine;
ii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak başvuranlara ortaklaşa olarak yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro (iki bin Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 29 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy