(AİHS m. 34, 35, 41, 44) (4721 S. K. m. 1007) (4 HD 10.02.2005 T. 2005/503 E. 2005/1111 K.) (YHGK 07.12.2005 T. 2005/4-654 E. 2005/708 K.)
(Başvuru no: 16128/04, 21182/04 ve 23014/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
7 Haziran 2011
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (16128/04, 21182/04 ve 23014/04) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Suphi Sürmeli (başvuru no: 16128/04), Edip Çökmez, Süleyman Çökmez, Fevzi Çökmez, Mikail Çökmez ve Muhittin Çökmez (başvuru no: 21182/0499 ve Duhter Emirin (başvuru no: 23014/04) (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 30 Nisan 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Samandağ Barosu avukatlarından Z. Emir tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar, sırasıyla 1931, 1950, 1955, 1960, 1955, 1946 ve 1947 doğumlu olup, Hatayda ikamet etmektedir.
İlgili şahıslar, Samandağ kıyısında bulunan ve üzerinde binalar inşa ettikleri arazilerin malikleridir.
4 Temmuz 1995 tarihinde, Devlet Hazinesi (« Hazine ») arazilerin kıyı şeridi üzerinde bulunduğu ve bu bağlamda özel mülkiyet konusu olamayacağı gerekçesiyle başvuranların tapu senetlerinin iptali istemiyle Samandağ Asliye Hukuk Mahkemesi (« mahkeme ») önünde dava açmıştır.
1. 16128/04 Nolu başvuru Başvuran Suphi Sürmeli, 358,50 m2 yüzölçümüne sahip 1215 Nolu parselin malikidir.
12 Ekim 2000 tarihinde mahkeme, başvurana ait arazinin kıyı şeridine dahil olmadığına hükmederek Hazinenin talebini reddetmiştir.
11 Eylül 2001 tarihinde, Yargıtay, bu kararı bozmuştur. Komşu parsellerle ilgili yargılamaları göz önünde bulunduran Yargıtay, ihtilaflı arazinin gerçekten kıyı şeridinde yer aldığı kanaatine varmıştır.
16 Mayıs 2002 tarihinde, mahkeme bu karara uymuş ve başvuranın tapu senedini Hazine yararına iptal etmiştir.
15 Mayıs 2003 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve 31 Ekim 2003 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir.
20 Nisan 2004 tarihinde başvuran, tapusu iptal edilen mülklerinin değer tespiti için mahkemeye başvurmuştur. Mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişi heyeti 26 Nisan 2004 tarihli raporunda, üzerinde bir bina ile fidanlıklar bulunan arazinin değerini 101 759 TL (yaklaşık 61 500 Euro) olarak belirlemiştir.
2. 21182/04 Nolu başvuru
Başvuranlar Edip Çökmez, Süleyman Çökmez, Fevzi Çökmez, Mikail Çökmez ve Muhittin Çökmez, 442 m2 yüzölçümüne sahip 1154 Nolu parselin müşterek malikleridir.
2 Haziran 2000 tarihinde mahkeme, Hazinenin talebini benimsemiş ve arazinin kıyı şeridi üzerinde bulunduğu ve dolayısıyla özel mülkiyet konusu olamayacağı gerekçesiyle başvuranların tapu senetlerini iptal etmiştir.
17 Nisan 2003 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamıştır. 6 Ekim 2003 tarihinde Yargıtay, karar düzeltme talebini reddetmiştir. Bu nihai karar başvuranlara 5 Kasım 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
20 Nisan 2004 tarihinde, başvuranlar mülkiyet hakkını kaybettikleri bu arazilerinin değer tespiti için mahkemeye başvurmuşlardır. Mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişi heyeti 26 Nisan 2004 tarihli raporunda, üzerinde bir bina inşa edilmiş olan arazinin değerini 184 421 TL (yaklaşık 111 450 Euro) olarak belirlemiştir.
3. 23014/04 Nolu başvuru Başvuran Duhter Emir, 720 m2 yüzölçümüne sahip 1217 Nolu parselin malikidir.
2 Haziran 2000 tarihinde mahkeme, başvurana ait arazinin kıyı şeridine dahil olmadığına hükmederek Hazinenin talebini reddetmiştir.
13 Şubat 2001 tarihinde Yargıtay, bu kararı bozmuştur. Komşu parsellerle ilgili yargılamaları göz önünde bulunduran Yargıtay, ihtilaflı arazinin gerçekten kıyı şeridinde yer aldığı kanaatine varmıştır.
11 Haziran 2002 tarihinde, mahkeme bu karara uymuş ve başvuranın tapu senedini Hazine yararına iptal etmiştir.
9 Haziran 2003 tarihinde Yargıtay, bu kararı onamış ve 24 Aralık 2003 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir.
20 Nisan 2004 tarihinde, başvuran, tapu senedi iptal edilen mülklerin değer tespiti için mahkemeye başvurmuştur. Mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişi heyeti 26 Nisan 2004 tarihli raporunda, üzerinde bir bina ile fidanlıklar bulunan arazinin değerini 157 667 TL (yaklaşık 95 300 Euro) olarak belirlemiştir.
HUKUK
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, tazminat ödenmeksizin mülkiyet haklarını kaybetmeleri dolayısıyla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinde öngörülen mülkiyet dokunulmazlığı haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Esas itibarıyla aynı başvuru itirazı
Hükümet, 23014/04 Nolu başvurunun esas itibarıyla 23278/04 Nolu başvuruyla aynı olduğunu iddia ederek, AİHM tarafından kabuledilemez ilan edilmesini istemektedir.
AİHM, başvuran Duhter Emirin, mevcut davanın konusu olan araziye ait tapunun iptal edilmesinden ve Yargıtay kararındaki gerekçe noksanlığından şikâyetçi olduğu 23278/04 Nolu başvuruyu 30 Nisan 2004 tarihinde sunduğunu not etmektedir.
Her ne kadar bu iki başvuruda tapu iptaline ilişkin şikâyetler esas itibarıyla aynı olsa da, 23278/04 Nolu başvuruda buna ek olarak Yargıtay kararında gerekçe noksanlığından şikâyetçi olunmaktadır. Dolayısıyla bu iki başvuru esas itibarıyla her noktada aynı olmadığından, 23014/04 Nolu başvurunun bu gerekçeyle kabuledilemez ilan edilmesi uygun olmayacaktır. Buna karşın, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine dayalı şikâyet her iki başvuruda esas itibarıyla aynı olduğundan, AİHM, bu şikâyetin mevcut dava kapsamında incelemesinin daha doğru olacağı kanaatine varmaktadır. Bu itibarla AİHM, Hükümetin ön itirazını reddetmektedir.
2. Altı aylık süre kuralına riayet edilmediği itirazı
Hükümet, 21182/04 Nolu başvuru ile ilgili olarak altı aylık süre kuralına riayet edilmediği yönünde bir itiraz dile getirmektedir.
AİHM, Yargıtayın karar düzeltme talebinin reddi ile ilgili olarak 6 Ekim 2003 tarihinde verdiği kararın iç hukuktaki nihai karar olduğunu not etmektedir. Bu nihai karar başvuranlara 5 Kasım 2003 tarihinde tebliğ edilmiş ve AİHMne yapılan başvuru da 30 Nisan 2004 tarihinde yani tebliğ tarihinden itibaren altı aylık süre dahilinde sunulmuştur. Dolayısıyla, AİHM Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir.
3. İç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle AİHMnin bu üç başvuruyu reddetmesini istemektedir. Hükümet, 2007 yılındaki içtihat düzenlemelerinden itibaren, kıyı şeridinde bulunan mülklere ait tapuların iptalinden mağdur olan kişilerin Medeni Kanunun 1007. maddesi uyarınca zararlarının telafisini elde edebileceklerini hatırlatmaktadır. Hükümete göre, bu yeni itiraz yolu, başvuranların şikâyetlerine telafi sağlayacak niteliktedir.
Daha önce Hüseyin Ak ve diğerleri davası çerçevesinde sunulan ve incelenen Yargıtay kararlarının yanı sıra, Hükümet mevcut davada iki Yargıtay kararı daha takdim etmektedir. Birincisi, Yargıtay 4. Dairesinin 10 Şubat 2005 tarihinde verdiği (E. 2005/503 - K. 2005/1111) sayılı karardır. İkincisi ise, Hukuk Daireleri Genel Kurulunun 7 Aralık 2005 tarihinde verdiği (E. 2005/4-654 - K. 2005/708) sayılı bir karardır. Bu iki karar, tapu sicilinin tutulmasında, idarenin, Medeni Kanunun 1007. maddesine dayalı bir sorumluluğu bulunduğunu doğrulamaktadır. Sözkonusu davalar, kıyı şeridinde yer alan bir taşınmaz için mülkiyet hakkından yoksun bırakılan kişilere tazminat ödenmesi ile değil, başka konularla ilgili davalardır.
Başvuranlar, şikâyetlerini dile getirebilecekleri etkili bir hukuk yolu bulunmadığını ileri sürmektedir. Başvuranlar, Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunun Yargıtay tarafından 2007 yılında oluşturulduğunu hatırlatmaktadır. Mevcut başvuruların sunulduğu tarihte, sözkonusu itiraz yolu mevcut değildi. Başvuranlar, Hükümetin bir tazminat ödenmesi ile ilgili olarak sunduğu emsal kararların hepsinin kendi başvurularından sonraki tarihlere ait olduğunu kaydetmektedir.
AİHM, AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafına göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından başvuruda bulunulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda AİHM, her başvuranın, ilke olarak, ihlallerin önlenmesi veya kendisine karşı yapılan ihlallerin giderilmesi gibi AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafının amacına ulaşmasını Sözleşmeci Devletlere sağlamak için ulusal mahkemelere imkân tanıması gerektiğini belirtmektedir. Bununla birlikte AİHSnin 35.maddesinin hükümleri, sadece işlenen ihlaller ile ilgili olan, müsait ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngörmektedir. Bu başvuru yolları sadece teoride değil, uygulamada da yeterli düzeyde gerçekliğe sahip olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar (bakınız, diğerleri arasında Fransa aleyhine Mifsud davası (karar) (GC), no 57220/00, prg. 15, CEDH 2002-VIII).
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı bu ön itirazı daha önce Hüseyin Ak ve diğerleri (ilgili bölüm, prg. 23-35) davasında incelediğini hatırlatmaktadır. Bu davada, ilgili ulusal hak ve içtihatları inceledikten sonra AİHM, kıyı şeridinde yer alan taşınmazlarından mahrum bırakılan kişiler için bir tazminat başvurusunun mevcut olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca AİHM, 2007 yılının sonunda, Medeni Kanunun 1007. maddesi uyarınca tazminat başvurusunun, AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafı amaçları doğrultusunda uygulanabilme ve uygulanma gerekliliği için yeterli düzeyde gerçekliğe sahip olduğu sonucuna varmıştır.
Bununla birlikte AİHM, mevcut başvuruların, Hüseyin Ak ve diğerleri davasına konu olan başvurular gibi, sözkonusu içtihat düzenlemesinden önce yapıldığını ve sonuç olarak, başvuranların ilk kez Strazburga şikayetlerini sunduklarında, Türk hukukunda tazminat elde edebilmek için etkili hiçbir başvuru yoluna sahip olmadıklarını not etmektedir. Bu bağlamda, AİHM, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğini değerlendirirken, istisnalar dışında, AİHMne başvurunun yapıldığı tarihin dikkate alındığını hatırlatmaktadır (Fransa aleyhine Baumann davası, no 33592/96, prg. 47, CEDH 2001-V (alıntılar)). Oysa dava incelendiğinde, sözkonusu kuralda bir istisnayı haklı kılan hiçbir özel koşul tespit edilmemektedir.
Nitekim, içtihada dayalı bir hukuk yolu söz konusu olduğunda, -yasaya dayalı itiraz yollarında olduğu gibi - AİHMne önceden yapılan başvurulara açıkça gönderme yapan ve ulusal mahkemelerin yetki kapsamına girmesini amaçlayan geçici bir hüküm bulunmamaktadır (bakınız, aksi yönde, İtalya aleyhine Brusco davası (karar), no 69789/01, CEDH 2001-IX, ve, daha yakın tarihte, Aydemir ve diğerleri davası (karar), no 9097/05, 9491/05, 9498/05, 9500/05, 9505/05 ve 9509/05, 9 Kasım 2010).
Hükümetin kanaatine göre, Medeni Kanunun 1007. maddesine dayalı tazminat davasının, ilgili şahısın zarardan haberdar olduğu tarihten itibaren bir yıllık süre içerisinde ve, her halükârda, zarar veren olay ya da eylemin oluşmasıyla başlayan on yıl içerisinde açılması gerekmektedir. Hükümet, tapu siciline yasalara aykırı bir tescilin söz konusu olduğu durumlarda, on yıllık sürenin bu tarihten değil, kaybın meydana geldiği tarihten itibaren başladığını kaydetmektedir.
Mevcut davada, başvuranların tapularını iptal eden nihai iç hukuk kararları, Yargıtayın sırasıyla 31 Ekim, 6 Ekim ve 24 Aralık 2003 tarihlerinde verdiği kararlardır. Başvuranlar, ancak bu tarihlerden sonra mülk kaybı hakkında bilgi sahibi olmuştur. Dolayısıyla, şayet başvuranlar Medeni Kanunun 1007. maddesine dayalı olarak ulusal mahkemelerde tazminat davası açmış olsalardı, dava hakkının düşmesi tehlikesi ile karşılaşabilirlerdi. Bu bağlamda Hükümet, aksini ortaya koymamaktadır; Hükümet, tazminat davası açıldığı sırada, bir yıldan fazla süredir tapusu iptal edilmiş olan bir kişiye sözkonusu hüküm uyarınca tazminat ödenmesine yönelik bir emsal karar sunmamaktadır.
Burada, -şimdilik- Yargıtay içtihadındaki son gelişmelerin, başvuranların şikayetçi oldukları konuyla ilgili olarak geriye yürütülebilir bir etkisinin olduğu ortaya konamamaktadır (Hüseyin Ak ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 32 sonunda).
Bu nedenle, AİHM, mevcut dava koşullarında, ilgili şahısların, Medeni Kanunun 1007. maddesine dayalı bir tazminat talebiyle hukuk mahkemelerine başvuruda bulunma zorunluluğu olmadığı kanaatine varmaktadır.
Hükümet, ihtilaf konusu başvuruların geriye yürütülebildikleri hususunun gerçekliğini hukuki kararlarla destekleyecek durumda olmuş olsaydı bile, sözkonusu sonuç, geriye yürütülme hususuna ilişkin olası bir yeniden incelemeyi öngörmemektedir.
Bu itibarla AİHM, Hükümetin bu ön itirazını da reddetmektedir.
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
AİHM, başvuranlar tarafından sunulan şikayete benzer bir şikayeti daha önce incelediğini ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaştığını hatırlatmaktadır (N.A. ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 42-43). Bu bağlamda AİHM, taşınmazın değeri ile orantılı makul bir miktar ödemeden mülkiyetten yoksun bırakmanın doğal olarak aşırı bir yük oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmemesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında ancak istisnai koşullarda haklı kılınabileceğini ifade etmektedir (bakınız Almanya aleyhine Jahn ve diğerleri davası (GC), no 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, prg. 111, CEDH 2005-VI, ve Yunanistan aleyhine Manastır azizleri davası, 9 Aralık 1994, prg. 71, seri A no 301-A).
AİHM, Hükümetin mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için ikna edici hiçbir olgu ve argüman sunmadığını tespit etmektedir (N.A. ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 42). Başvuranlar, tapularının iptal edilmesinin ve taşınmazlarının Hazineye devredilmesinin ardından hiçbir tazminat almamışlardır. Oysa dosya incelendiğinde, tazminat ödenmemesini haklı kılacak hiçbir istisnai koşulun bulunmadığı anlaşılmaktadır (N.A. ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 41).
Dolayısıyla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, maddi tazminat başlığı altında ya tapularının geri verilmesini ya da aşağıdaki tazminatların ödenmesini talep etmektedir:
- 16128/04 Nolu başvuru kapsamında 90 000 Euro,
- 21182/04 Nolu başvuru kapsamında 130 0000 Euro (130.000 Euro olduğu anlaşılmaktadır),
- 23014/04 Nolu başvuru kapsamında 160 000 Euro.
İlgili şahısların kanaatine göre, bu tutarlar, arazilerin ve üzerindeki binaların bugünkü değerine tekâbül etmektedir. Başvuranlar, yargılama masraf ve giderleri başlığı altındaki taleplerinin yukarıdaki tutarlara dahil olduğunu belirtmektedir.
Hükümet, bu tutarlara itiraz etmektedir.
AİHM, mevcut davada tespit edilen ihlalin niteliğinin eski halin iadesi ilkesine başvurma imkânı vermediği kanaatindedir (Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri davası (adil tatmin), no 37451/97, prg. 16, 9 Ocak 2007). Dolayısıyla burada sözkonusu olan eşdeğer bir telafi sağlamaktır. Bu bağlamda AİHM, mevcut davada, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında tespit edilen ihlalin nedeninin, taşınmaza el konulmasının özündeki hukuka aykırılık değil, uygun tazminatın ödenmemesi olduğunu tespit etmektedir (İtalya aleyhine Scordino davası (no 1) (GC), no 36813/97, prg. 255 ve devamındaki paragraflar, CEDH 2006-V).
AİHM, başvuranlara ödenmesi gereken tazminatı belirlemek için, her ne kadar kendisini bağlamasa da, ulusal yargılama sırasında bilirkişi raporlarında varılan sonuçlara dayanarak karar verilmesinin daha uygun olacağı kanaatine varmaktadır (Türkiye aleyhine Kozacıoğlu davası (GC), no 2334/03, prg. 82, CEDH 2009-....).
İhtilaflı kamulaştırmada güdülen meşru kamu yararı da dahil tüm unsurları göz önüne alan ve hakkaniyet temelinde değerlendirmede bulunan AİHM, başvuranlara aşağıdaki tutarların ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir:
- Başvuran Suphi Sürmeliye 43 000 Euro (16128/04 Nolu başvuru); - Başvuranlar Edip Çökmez, Süleyman Çökmez, Fevzi Çökmez, Mikail Çökmez ve Muhittin Çökmeze ortak 78 000 Euro (21182/04 Nolu başvuru); - Başvuran Duhter Emire 67 000 Euro (23014/04 Nolu başvuru).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, ayrıca, herhangi bir kanıt belgesi sunmaksızın, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderlerinin geri ödenmesini talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, yalnızca gerçekliği ve gerekliliği ispat edilmiş makul tutardaki yargılama masraf ve giderlerinin ödenebileceğini hatırlatmaktadır. İspat edici bir belgenin bulunmadığını dikkate alan AİHM, başvuranların bu talebini reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Kalan başvuruların kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından manevi tazminat olarak:
i. başvuran Suphi Sürmeliye 43.000 (kırk üç bin) Euro ödenmesine;
ii. başvuranlar Edip Çökmez, Süleyman Çökmez, Fevzi Çökmez, Mikail Çökmez ve Muhittin
Çökmeze ortaklaşa 78.000 (yetmiş sekiz bin) Euro ödenmesine;
iii. başvuran Duhter Emire 67.000 (altmış yedi bin) Euro ödenmesine;
iv. bu meblağların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 7 Haziran 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy