(AİHS m. 3, 5, 6, 35, 44) (2709 S. K. m. 143) (765 S. K. m. 102, 125, 243) (WEMHOFF - ALMANYA DAVASI) (MANSUR - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ HIDIR POLAT - TÜRKİYE DAVASI) (BALTACI - TÜRKİYE DAVASI) (TEMEL VE TAŞKIN - TÜRKİYE DAVASI) (AKDIVAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ŞÜKRAN AYDIN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 17681/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
26 Ocak 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (17681/04) nolu davanın nedeni Suriye vatandaşı Şükrü Abdonun (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 19 Nisan 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından A. Ölmez tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1970 doğumludur ve halen Mardin Midyat cezaevinde hükümlü bulunmaktadır.
A. Başvuranın yakalanma ve tutuklanma koşulları
Başvuran, 24 Eylül 1996 tarihinde yasadışı terör örgütü PKK üyesi olduğu şüphesiyle Batman Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır.
Tutanaklardan anlaşıldığına göre, polis birçok kez kaçmaya teşebbüs eden başvuranı etkisiz hale getirmek için güç kullanmak zorunda kalmıştır.
Başvuranın üzerinde yapılan aramalarda dört adet el bombası ele geçirilmiştir. İlgili şahıs, polislere örgütün saklandığı mağaranın yerini göstermiştir. Polisler, tarif edilen yerde özellikle Kalachnikov tipi bir saldırı tüfeği, G3 tipi bir başka tüfek, dört şarjör, seksen mermi ve PKKyı savunan çok sayıda belge ele geçirmiştir.
26 Eylül 1996 tarihinde savcılık, Batman Emniyet Müdürlüğünün talebi üzerine başvuranın gözaltı süresini yirmi sekiz gün uzatmıştır.
Gözaltı sırasında başvuran PKK üyesi olduğunu kabul etmiş ve Türkçe olarak ayrıntılı bir şekilde sözkonusu örgüt adına birçok silahlı eyleme katıldığını anlatmıştır.
23 Ekim 1996 tarihinde, ilgili şahıs Batman Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Polis önünde verdiği ifadeyi doğrulayan başvuran Türkçe olarak sözkonusu yasadışı terör örgütü adına eylemlere katıldığı için pişmanlık duyduğunu belirtmiştir.
Başvuran, aynı gün Batman Sulh Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Mahkeme önünde olayları kabul eden başvuran, Türkçe olarak savcılığa verdiği ifadeyi yinelemiştir. Hakim, isnad edilen suçun niteliği ve delil durumunu göz önüne alarak, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
B. Başvuranla ilgili tıbbi raporların tarih ve sonuçları
24 Eylül 1996 tarihli rapor: Sağ kaşın üzerinde üç santimetre boyunda açık bir yara; sağ yanak ile çenenin sol alt tarafı, sağ omuz ve sırtın alt kısmında ekimotik alanlar; burun kırığı; göğüs üzerinde geniş ekimoz ve dizlerin üzerinde sıyrıklar.
24 Eylül 1996 tarihli rapor: Hastaya uygun tedaviler yapıldı; burun kırığı için kulak-burun-boğaz uzmanı muayenesi gerekti.
15 Ekim 1996 tarihli rapor: Sağ diz üzerinde kabuk bağlamış sıyrıklar. Hastanın vücudunda yara ve darp izine rastlanmadı.
21 Ekim 1996 tarihli rapor: Hastanın vücudunda yara ve darp izine rastlanmadı. Bununla birlikte, bedensel muayene sonrasında sağ elde hafif bir güç kaybı olduğu gözlemlendi».
C. Başvuran hakkında açılan ceza davası
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 5 Kasım 1996 tarihinde sunduğu iddianamede, başvuranı - ve onunla aynı operasyonda yakalanan diğer bir kişiyi -ulusal toprakların bir kısmının bölünmesine yönelik eylemler gerçekleştirmekle suçlamış ve Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca mahkûm edilmelerini istemiştir.
Bünyesinde bir askeri yargıcın bulunduğu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 11 Kasım 1996 tarihinden itibaren başvuranın davasına bakmıştır.
Başvuranın bir tercüman yardımı alma talebi kabul edilmiştir.
25 Aralık 1996 tarihli duruşmada başvuran, PKK üyesi olduğunu ve üzerinde patlayıcı bulunduğu için yakalandığını kabul etmiş, buna karşın sözkonusu terör örgütü adına gerçekleştirilen eylemlere katıldığı yönündeki suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını ve pişmanlık yasasından yararlanmak istemediğini belirtmiştir.
Bunun üzerine hakimler, başvuranın savcılık ve sulh ceza mahkemesi hakimi önünde verdiği birbiriyle uyumlu ifadelerin okunmasına geçmiştir.
İlgili şahıs, işkence ve baskı altında ifade verdiğini ileri sürmüş, ancak bu konuda daha fazla ayrıntı vermemiştir. Başvuran, ayrıca gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi hakimi önünde tercüman yardımı alma talebinin reddedildiğini savunmuştur.
11 Kasım 1996dan 4 Mayıs 1999 tarihinde kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi on beş duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda isnad edilen suçun niteliği ve delil durumu»nu göz önüne alarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
18 Haziran 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasanın 143. maddesinde değişiklik yaparak askeri hakimlerin Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinden çıkarılmasına karar vermiştir. 22 Haziran 1999 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili yasada bu yönde yapılan değişikliklerden sonra, başvuranın davasına bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesindeki askeri yargıç değiştirilmiştir.
5 Ekim 1999 tarihli duruşmada, savcı iddianamesini sunmuş ve başvuranın Türk Ceza Kanununun 125. maddesi gereğince ölüm cezasına mahkûm edilmesini istemiştir. Söz isteyen başvuran bir kez daha PKKya üye olduğunu kabul etmiş, ancak sözkonusu terör örgütü adına gerçekleştirilen eylemlere katıldığı yönündeki suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, işkence ve baskı altında alındığını ileri sürerek gözaltı sırasında verdiği ifadenin içeriğini bir kez daha inkâr etmiştir.
Bu duruşma sonrasında alınan 5 Ekim 1999 tarihli kararda Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı isnad edilen suçlardan dolayı suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir.
4 Mayıs 2000 tarihinde, Yargıtay temyiz edilen kararı bozmuş ve esas hakimlerinin kendini önce Halil Ali ve daha sonra Şükrü Abdo olarak tanıtan başvuranın kimliğini araştırmalarını istemiştir.
21 Haziran 2000den 16 Ekim 2003 tarihine kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi, kendisine iade edilen dava kapsamında yirmi üç duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda savcılığın ön soruşturma sırasında elde ettiği delil unsurlarını esas alarak başvuranın savunmasını yeniden inceleyerek başvuranın gerçek kimliğini araştırmıştır. Bu bağlamda, 29 Mayıs 2003 tarihinde mahkemeye sunulan bir mektupta emniyet müdürlüğü ilgili şahsın gerçek kimliğinin Şükrü Abdo olduğunu doğrulamıştır.
Bu süreçte, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın tahliye talebini reddetmiş ve «isnad edilen suçun niteliği ve delil durumu»nu göz önüne alarak tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
18 Aralık 2003 tarihli duruşmada, başvuran avukatı aracılığıyla savunmasını sunmuştur.
Bu duruşma sonrasında alınan 18 Aralık 2003 tarihli kararda Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Mahkeme, karar gerekçesinde sanığın gözaltı sırasında, Cumhuriyet savcısı ve sulh ceza mahkemesi önünde verdiği birbiriyle uyumlu ifadeleri, yakalama ve olay yeri gösterme tutanaklarını, ele geçirilen malzemelerle ilgili bilirkişi raporlarını ve aynı terör örgütüyle ilgili başka bir ceza davasındaki on sanığın verdikleri ifadeleri dikkate almıştır. Mahkeme özellikle başvuranın PKK adına birçok silahlı saldırıya katıldığının belirlendiğini kaydetmiştir.
Gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi hakimi önünde bir tercüman yardımı almaması konusunda hakimler, ön soruşturmada ve Batman Sulh Ceza Mahkemesi önünde ayrıntılı bir şekilde Türkçe ifade vermesine rağmen, yargılama sürecinde savunma taktiği icabı Türkçe bildiğini inkâr ettiğini kaydetmiş ve başvuranın aslında yeteri kadar Türkçe konuştuğuna hükmetmiştir.
Başvuran avukatı aracılığı ile 18 Aralık 2003 tarihli kararı temyize götürmüştür.
29 Nisan 2004 tarihinde, Yargıtay temyiz edilen kararı tüm hükümleriyle birlikte onamıştır.
D. Başvuranın işkence uyguladıkları gerekçesiyle kendisini gözaltına alan polisler hakkında yaptığı suç duyurusu
Başvuran, 21 Kasım 2003 tarihinde avukatı aracılığı ile işkence gördüğünü iddia etmiş ve kendisini gözaltına alan polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
31 Aralık 2003 tarihinde, Batman Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanununun 243. maddesi kapsamında azami beş yıl hapis cezasını gerektiren cürümlerde, aynı yasanın 102. maddesi gereğince zamanaşımı süresinin beş yıl olduğunu hatırlatmış ve zamanaşımı nedeniyle takipsizlik kararı almıştır.
Başvuran, bu takipsizlik kararına itiraz etmemiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafı ve 6. maddesinin 2. paragrafına atıfta bulunmakta ve tutukluluk süresinin uzunluğundan şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, özellikle isnad edilen suçun ciddiyeti ve bu suç için öngörülen cezanın ağırlığına dikkat çekmekte ve ilgili şahsın tutukluluk süresinin aşırı olmadığını savunmaktadır.
AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin uzunluğuna dayalı şikâyetinin yalnızca AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafı kapsamına girdiği kanaatindedir. AİHM, sözkonusu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM, öte yandan şikâyetin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını ve dolayısıyla kabuledilebilir ilan edilmesinin uygun olacağını kaydetmektedir.
Esasa ilişkin olarak AİHM, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafında belirtilen sürenin bitiş tarihinin ilk derece mahkemelerinde suçlamanın esası hakkında karar verildiği gün olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız Almanya aleyhine Wemhoff davası, 27 Haziran 1968, prg. 9, seri A no 7 ve İtalya aleyhine Labita davası (GC), no 26772/95, prg. 147, CEDH 2000-IV).
Mevcut davada, başvuranın ilk ihtilaflı tutukluluk dönemi, yakalandığı 24 Eylül 1996 tarihinde başlamış ve mahkûm edildiği 5 Ekim 1999 tarihinde son bulmuştur. Dolayısıyla üç yıldan fazla sürmüştür. Bu tarihten itibaren başvuran, yetkili bir adli makam önüne çıkarılmak için değil, yetkili bir mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin ardından tutuklu kalmıştır (bakınız Fransa aleyhine I.A. davası, 23 Eylül 1998, prg. 98, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VII ve Türkiye aleyhine Baltacı davası, no 495/02, 18 Temmuz 2006). Yargıtayın 5 Ekim 1999 tarihli kararı bozduğu 4 Mayıs 2000 tarihinden itibaren dava Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülmeye devam etmiş ve böylece AİHSnin 5. maddesinin 1c) paragrafı anlamında ikinci bir tutukluluk dönemi başlamıştır. Bu dönem, Devlet Güvenlik Mahkemesinin başvuranı Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca mahkûm ettiği 18 Aralık 2003 tarihinde son bulmuştur. Bu ikinci dönem, yaklaşık üç yıl yedi ay sürmüştür. Dolayısıyla, başvuran toplam olarak yaklaşık altı yıl yedi ay tutuklu kalmıştır.
AİHM, mevcut davada esas hakimlerinin yeterli gerekçe sunmayan birbirine benzer ifadelerle ilgili şahsın tutukluluk halinin devamına karar verdiklerini gözlemlemektedir. Ayrıca, AİHMnin yerleşik içtihadında (bakınız Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 154, Derleme 1998-VIII, Türkiye aleyhine Mansur davası, 8 Haziran 1995, prg. 52, seri A no 319-B, Türkiye aleyhine Ali Hıdır Polat davası, no 61446/00, prg. 26, 5 Nisan 2005, ve Baltacı, ilgili bölüm, prg. 48), kullanılan formüllerde dile getirilen unsurlar suçluluğun ciddi belirtilerinin var olduğu ve var olmaya devam ettiği şeklinde değerlendirilse de, bu kadar uzun bir süre başvuranın tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez.
Başvuranın uzun tutukluluk süresini dikkate alan AİHM, mevcut davada AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 4. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafına atıfta bulunan başvuran, tutukluluğunun yasallığına itiraz edebileceği bir hukuk yolunun bulunmamasından şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, ısrarla başvuranın olayın meydana geldiği dönemde yürürlükte olan eski Türk Ceza Kanununun ilgili hükümlerinde öngörüldüğü şekilde tutukluluk halinin devamına itiraz etmediğini hatırlatmaktadır.
AİHM, bu sorunun başvuranın AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafına dayalı olarak dile getirdiği şikâyetin özüyle yakından bağlantılı olduğu kanaatine varmakta ve esasla birleştirilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız Türkiye aleyhine Doğan Yalçın davası, no 15041/03, prg. 29, 19 Şubat 2008). AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.
Esasa ilişkin olarak, konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunan AİHM (bakınız Türkiye aleyhine Temel ve Taşkın davası (karar), no 40159/98, 14 Kasım 2002, Türkiye aleyhine Acunbay davası, no 61442/00 ve 61445/00, prg. 48, 31 Mayıs 2005, ve Türkiye aleyhine Çobanoğlu ve Budak davası, no 45977/99, prg. 37-39, 30 Ocak 2007), ulusal mahkemelerin iddiaya göre aşırı olan tutukluluk haline son verme ve bu suretle başvuranların iddia ettikleri ihlalleri önleme ya da düzeltme imkânına sahip olduğu kanaatine varmaktadır.
Özellikle Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunu daha önce benzer davalarda incelediğini belirten AİHM, bir yandan uygulamada makul bir başarı şansı sunmadığı (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Koşti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 22, 3 Mayıs 2007) ve diğer yandan yargı organının hukuki nitelikli olması ve usule ilişkin teminatları sunması zorunluluğuna ve özellikle yargının çelişik olması ve taraflar arasında silahların eşitliği gibi ilkelere uyulmaması dolayısıyla (bu bağlamda, bakınız Türkiye aleyhine Bağrıyanık davası, no 43256/04, prg. 51, 5 Haziran 2007) bu itiraz yolunun etkisiz kaldığına hükmettiğini hatırlatmaktadır.
Mevcut davayı inceleyen AİHM, Hükümetin burada farklı bir sonuca varmak için inandırıcı herhangi bir olgu ve argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla AİHM, mevcut koşullarda Hükümetin dile getirdiği itiraz yolunun etkili bir hukuk yolu oluşturmadığı sonucuna varmakta ve Hükümetin itirazını reddederek, AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafının ihlal edildiğine hükmetmektedir.
III. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılama süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen makul süre ilkesine aykırılık teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.
AİHM, AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafındaki hükümlerde tüketilmesi istenen yolların iddia edilen ihlallere ilişkin, mevcut ve aynı zamanda uygun bir yol olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tür iç hukuk yollarının mevcudiyeti sadece teorik olarak değil, uygulamada da yeterince kesinlik kazanmış olması gerekir. Aksi takdirde istenen erişilebilirliğe ve etkinliğe sahip olamazlar. Bu koşulların bir arada bulunduğunu ispatlamak Savunmacı Devlete aittir (bakınız, özellikle, Fransa aleyhine Vernillo davası, 20 Şubat 1991, prg. 27, seri A no 198, Türkiye aleyhine Akdıvar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Derleme 1996-IV, Fransa aleyhine Dalia davası, 19 Şubat 1998, prg. 38, Derleme 1998-I, ve Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), no 25803/94, prg. 75, CEDH 1999-V). Oysa, Hükümet Türk hukuk sisteminde davacıların yargılama süresinin uzunluğunu şikâyet edebileceği etkili bir itiraz yolunun mevcut olduğunu kanıtlayamamıştır (bakınız yine aynı yönde, Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005). Dolayısıyla, Hükümetin itirazı kabul edilemez. Ayrıca, AİHM şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, sözkonusu başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Esasa ilişkin olarak Hükümet, özellikle davanın karmaşıklığı, başvurana isnad edilen suçların ciddiyeti ve bu suçlar için öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alındığında, sözkonusu yargılama süresinin aşırı olmadığını savunmaktadır.
AİHM, dikkate alınması gereken dönemin başvuranın yakalandığı 24 Eylül 1996 tarihinde başladığını ve Yargıtayın ilgili şahsın mahkûmiyetini onadığı 29 Nisan 2004 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, yargılama her birinin iki kez incelendiği iki dereceli mahkemeler önünde yaklaşık yedi yıl yedi ay sürmüştür. Öte yandan, AİHM tüm yargılama süreci boyunca başvuranın tutuklu kaldığını tespit etmektedir. Bu durum davaya bakmakla görevli mahkemelerin adaleti en kısa sürede tesis etmelerini gerektirir (bakınız Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132, CEDH 2002-VI).
AİHM, mevcut davadakine benzer sorunların tartışıldığı çok sayıda davaya baktığını ve içtihadında yeralan kıstaslar ışığında makul süre zorunluluğunun yerine getirilmediğine hükmettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer bir çoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II, Türkiye aleyhine Temel ve Taşkın davası, no 40159/98, prg. 75, 30 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Mahmut Yaman davası, no 33631/04, prg. 21, 20 Ocak 2009). Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmaya yetecek nitelikte inandırıcı hiçbir delil veya argüman sunmadığını tespit eden AİHM, aynı gerekçelerle, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
IV. AİHSNİN DİĞER MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunarak, gözaltı sırasında işkence gördüğünü iddia etmektedir.
Başvuran, ayrıca AİHSnin 6. maddesine atıfta bulunmakta ve davasına bakan Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1999 Haziran ayına kadar bünyesinde bir askeri yargıç bulundurması dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olamadığını savunmaktadır.
Başvuran, bir yandan Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yürütülmesi ve diğer yandan da gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi önünde tercüman yardımı alma talebinin gerekçe gösterilmeden reddedilmesi dolayısıyla davasının adil bir şekilde yargılanmadığından şikâyetçi olmaktadır.
Başvuran, ayrıca savcının Devlet Güvenlik Mahkemesinin karar alma duruşması dahil tüm duruşmalara katıldığını iddia etmektedir.
AİHSnin 3. maddesine dayalı şikâyetle ilgili olarak, dile getirilen olaylar ile suç duyurusu arasında geçen zamanı ve bu uzun zaman içerisinde başvuranın özensiz tutumunu dikkate alan AİHM, bu şikâyetin gecikmeli olduğuna kanaat getirmekte ve altı aylık süre kuralına uymadığı gerekçesiyle AİHSnin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız Türkiye aleyhine Akyaz davası, no 6178/04, prg. 40, 7 Temmuz 2009, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Hasan Aksakal davası, no 70285/01, 11 Ekim 2007, Türkiye aleyhine Aydın ve diğerleri davası, no 46231/99, 26 Mayıs 2005, Kıniş (karar), no 13635/04, 28 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Üçak ve Kargılı davası (karar), no 75527/01 ve 11837/02, 28 Mart 2006).
Başvuranın AİHSnin 6. maddesine dayalı şikâyetiyle ilgili olarak, elindeki tüm unsurları dikkate alan AİHM, mevcut davada AİHS tarafından garanti altına alınan hak ve özgürlüklerden hiçbirinin ihlal edilmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, maddi zarar karşılığı olarak 20 000 Euro ve manevi tazminat olarak da 20 000 Euro talep etmektedir. Başvuran ayrıca, yargılama masraf ve giderleri için 1 000 Euro talep etmekte, ancak bu talep için herhangi bir kanıt belgesi sunmamaktadır.
Öte yandan ilgili şahıs, AİHMnin yargılama sürecinde AİHSnin 6. maddesi anlamında haksızlık yapıldığı yönünde karar vermesi durumunda, davanın ulusal mahkemeler önünde yeniden görülmesini istemektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığına hükmederek, bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHM başvurana manevi tazminat olarak 5 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatindedir. Yargılama masraf ve giderleri için talep edilen tutarla ilgili elinde herhangi bir kanıt belgesi bulunmamasını dikkate alan AİHM, bu talebi reddetmektedir.
Başvuranın önerdiği kişisel tedbir konusunda, yukarıda vardığı sonuçları dikkate alan AİHM, bu talebi de reddetmektedir.
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artışın ekleneceğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun tutukluluk süresinin uzunluğuna (AİHSnin 5/3 maddesi), tutukluluk süresinin uzunluğuna karşı etkili bir başvuru yolunun bulunmadığına (AİHSnin 5/4 maddesi) ve yargılama süresinin uzunluğuna (AİHSnin 6/1 maddesi) yönelik şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;
2. Kalan diğer şikayetlerin kabuledilemez olduğuna;
3. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 5.000 (beş bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 26 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy