(AİHS m. 34, 35, 41, 44, 1 Nolu Protokol) (6831 S. K. m. 2/B, 11) (3402 S. K. m. 22) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (AKDIVAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (N.A. VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 18257/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ (Esas)
STRAZBURG
10 Mart 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşları Nalan Rimer, Hüseyin Aktan ve Mehmet Ali Özdemir (başvuranlar) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 5 Mayıs 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 18257/04 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından E. Baysal tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1954, 1944 ve 1952 doğumlu olup İzmirde ikamet etmektedirler.
İzmir Kadastro Mahkemesi, 9 Eylül 1975 tarihinde Narlıbahçe (İzmir) ilçesinin Çamlı köyünde bulunan «palamutluk ve zeytinlik» vasıflı 124 850 m2 (parsel no 775) araziye ilişkin kadastro tespiti aleyhine açılan itiraz davasında H.E.yi haklı bulmuştur. Karşı taraflar Orman İdaresi ile Devlet Hazinesidir. Yargıtay, 20 Eylül 1976 tarihinde bu kararı onamıştır. 19 Ocak 1977 tarihinde, Orman İdaresi ile Devlet Hazinesinin kararın düzeltilmesi yönündeki itirazı reddedilmiş ve karar kesinleşmiştir.
Orman Kadastro Komisyonu, 6831 sayılı yasanın 2. maddesi uyarınca 9 Ağustos 1978 ile 13 Haziran 1980 tarihleri arasında ormanlık alanda yapılan çalışmaların sonucu 28 Mayıs 1981 tarihinde ilan edilmiş, ihtilaflı arazi tahdit çalışmalarında orman sınırları içinde kalmıştır. Hükümete göre, karar süresi içinde itiraz edilmeyerek kesinleşmiştir.
14 Nisan 1993 tarihinde başvuranlar, bir satış işlemi sonucunda - o zamana kadar araziyi elinde bulunduran A.A.nın adına kayıtlı - bu ihtilaflı araziyi satın almışlardır. Arazi «palamutluk ve tarla» vasıflıdır. Başvuranlar adına, herhangi bir kısıtlama ve açıklama içermeyen bir tapu senedi hazırlanmıştır.
Orman Kadastro Komisyonu, yine aynı ormanlık arazi üzerinde 16 Haziran 1998 ile 17 Eylül 1998 tarihleri arasında 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi kapsamında orman vasfını taşımayan veya bu vasfı kaybetmiş olan alanların tespit edilmesi amacıyla yeni çalışmalar gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalar sonrasında Orman Kadastro Komisyonu, ihtilaflı araziyi orman arazisi olarak sınıflandırmıştır.
2 Haziran 1999 tarihinde Çamlı köyü muhtarı, 95 Nolu Orman Kadastro Komisyonu tarafından hazırlanan yirmi üç sayfalık tutanak ile dokuz haritayı köy kahvesinin ilan tablosuna asmıştır. Hükümete göre, bu konuda öngörülen süre içerisinde itiraz olmaması nedeniyle, söz konusu kararlar kesinleşmiştir.
12 Aralık 2001 tarihinde, Orman Genel Müdürlüğü, araziyi orman arazisi olarak ilan eden kararın 1981 ve 1999 yıllarında kesinleştiği ve dolayısıyla başvuranların tapu senetlerinin hukuki bir geçerliliği kalmadığı, zira devlet ormanlarının özel mülkiyete geçirilemeyeceği gerekçesiyle tapu sicilinde başvuranlar adına görünen kayıtların iptal edilmesi ve hazine adına orman vasfı ile tescil edilmesi talebiyle İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır.
Başvuranlar karşı savunmalarında, bu konuda İzmir Kadastro Mahkemesinin 9 Eylül 1975 tarihli bir kararı olduğunu hatırlatarak, mahkemeden Orman Genel Müdürlüğünün talebini reddetmesini istemiştir.
18 Haziran 2002 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, Orman Genel Müdürlüğünün talebini haklı bulmuştur. Mahkeme gerekçesinde, İzmir Kadastro Mahkemesinin 9 Eylül 1975 tarihli kesin kararından sonra Kadastro Komisyonunun (1978-1981 yılları arasında) gerçekleştirdiği çalışmalarda ihtilaflı arazinin orman sayılın yerlerden olduğunu saptadığını, bunun 28 Mayıs 1981 tarihinde ilan edildiğini ve itiraz olmaması dolayısıyla komisyonun bu tespitinin kesinleştiğini, daha sonra 1998 yılında yeni çalışmalar yapıldığını, bunların bir önceki çalışmadaki saptamaları destekleyen sonucunun ise 2 Haziran 1999 tarihinde ilan edildiğini kaydetmiştir.
25 Şubat 2003 tarihinde Yargıtay temyiz edilen kararı onamıştır:
«6831 Sayılı Orman Kanununun orman kadastrosuna ilişkin hükümleri diğer kadastro yasaları gibi tasfiye amacı güder. Orman sınırlandırma işlemlerine karşı ilgilileri tarafından açılacak davalar için tanınmış olan süreler, hak düşürücü sürelerdir. Kadastro yasalarındaki hak düşürücü sürelerin kabulünden amaç, kamu düzenini korumaktır. Belli bir süre geçtikten sonra kadastrodan önceki haklara dayanarak, dava açılmasının önlenmesi, uyuşmazlıkların sona erdirilmesi istenmiştir. Hak arama özgürlüğünün sınırsız olarak kabulü kamu düzenini aksi yönde etkiler. Hak düşürücü süre ile, mülkiyet hakkı değil, hak arama özgürlüğü belli bir süre ile sınırlandırılmıştır. Bu sürelerin doğrudan doğruya kamu düzeninin ilgilendirmeleri nedeniyle davanın hangi aşamasında olursa olsun mahkemece kendiliğinden gözetilmeleri gerekir. Bu nitelikleriyle dava engellerinden olup, ilk önce incelemesi icap eder. Davada hak düşürücü süre söz konusu ise, dava dinlenemez, isin esası incelenemez. Dava dinlenemeyeceğine göre, kadastrodan önce var olan bir kesin hükmün de tartışma konusu yapılması olanağı yoktur.
Orman kadastro komisyonlarının sınırlandırma sırasında kesinleşmiş mahkeme kararlarını dikkate alması, bunlara riayet etmesi gerektiği hususu kuşkusuzdur. Dikkate alınmadığı, görülmediği ya da uygulanması unutulduğu takdirde, ilgililer buna karşı yasanın öngördüğü süre içerisinde tahdide itiraz davası açabilirler. Kesin hükmün varlığı, tahdidin kendiliğinden geçersiz olası sonucunu doğurmaz. Yanlışlığın süresinde açılacak bir dava ile düzeltilmesi gerekir.
Somut olayda, tahdidin yapıldığı ve kesinleştiği tarihlerde yürürlükte bulunan 1744 Sayılı Yasayla getirilen değişikliğe göre, orman sınırlandırılmasına karşı dava açma süresi bir yıl, davanın açıldığı günde yürürlükte bulunan 3373 Sayılı Kanun ile değişik 6831 Sayılı Kanunun 11. maddesinin 1. fıkrasına göre ise, 6 aydır. Aynı fıkrada yapılan son değişiklikle, ister kesin hükümle oluşsun, ister başka biçimde oluşsun, tapu kaydı maliklerine, tahdidin iptali davası açmak üzere 10 yıllık süre tanınmıştır. Bu iki hak arama süresinin dışında, nedeni ne olursa olsun süresiz hak arama özgürlüğü tanıyan bir yasa hükmü yoktur. 3373 Sayılı Yasa ile getirilen 10 yıllık hak düşürücü süreye ilişkin kuralın yasanın yürürlük tarihinden önce düşmüş olan haklara uygulanacağına dair bir hüküm de bulunmamaktadır.»
Başvuranların kararın düzeltilmesi yönündeki itirazı 13 Ekim 2003 tarihinde reddedilmiştir. Karar kendilerine 14 Kasım 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, araziye ait tapu senetlerinin iptal edilerek Devlet Hazinesi adına kaydedilmesinin 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyet haklarına karşı orantısız bir ihlâl oluşturduğunu savunmaktadır:
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Altı ay kuralına riayet edilmesi hakkında
Hükümet, başvuranların dava dilekçelerini Kadastro Komisyonu kararlarının ilan tarihi olan 2 Haziran 1999 tarihinden itibaren tanınan altı aylık sınırlama süresi içerisinde itiraz olmaması nedeniyle kesinleştiği 2 Aralık 1999 tarihinde başlayan altı aylık süre dahilinde AİHMne sunmadıkları gerekçesiyle, AİHMnin başvuruyu kabuledilemez ilan etmesini istemektedir.
Hükümet ayrıca, dava dilekçelerini 5 Mayıs 2004 tarihinde sunan başvuranların, 13 Ekim 2003 tarihinde karar düzeltme talebinin reddine ilişkin Yargıtay kararıyla başlayan altı aylık süreye de riayet etmediklerini ileri sürmektedir.
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuranlar, öncelikle İzmir Kadastro Mahkemesinin ihtilaflı arazinin ormanlık alan olmadığını doğrulayan 9 Eylül 1975 tarihli kesin kararından sonra, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 22/1 maddesine göre hiçbir kadastro değişikliği çalışmasının yapılamayacağını iddia etmektedir. Bu konuyla ilgili olarak başvuranlar, Yargıtay Genel Kurulunun 15 Mart 2006 tarihli kararına atıfta bulunmaktadır.
Ayrıca başvuranlar, mülkiyet hakkının mal sahibine tebliğ edilmeyen bir idari kararla iptal edilemeyeceğini savunmaktadır. Başvuranlara göre, 1993 yılında satın alırken tapu sicili kayıtlarında araziyle ilgili herhangi bir şerh bulunmuyordu ve 1998 yılında yapılan kadastro çalışmalarının sonuçları kendilerine bildirilmemiştir; bu nedenle, ne 1981 yılına ait çalışma sonuçlarının ne 1999 yılındakilerin hukuki bir değeri olamaz.
Başvuranlar son olarak, Yargıtayın 13 Ekim 2003 tarihli kararının kendilerine 14 Kasım 2003 tarihinde tebliğ edildiğini ve dolayısıyla dava dilekçelerini kesin olarak AİHMne altı aylık süre dolmadan sunduklarını ifade etmektedir.
İtirazın ilk bölümüyle ilgili olarak AİHM, Kadastro Komisyonu kararlarının başvuranlara kuralına uygun olarak tebliğ edildiğini gösteren bir kanıt bulunmadığını kaydetmektedir.
AİHM, Hükümetin itirazının ikinci bölümüyle ilgili olarak ise, altı aylık sürenin ancak ulusal makam kararlarının ilgili şahsa etkin ve yeterli bir şekilde bilgi sahibi olmasından sonra başlayabileceğini hatırlamaktadır. Başvuranın nihai iç hukuk kararı hakkında hangi tarihte bilgi sahibi olduğunu tespit etme görevi altı ay süresi kuralına uyulmadığı itirazında bulunan devlete aittir (Fransa aleyhine Baghli davası, no 34374/97, prg. 31, CEDH 1999-VIII). Bu durumda AİHM, başvuranların dava dilekçesini sundukları 5 Mayıs 2004 tarihinin, Yargıtayın karar düzeltme başvurusu hakkında verdiği 13 Ekim 2003 tarihli kararının tebliğ edildiği 14 Kasım 2003 tarihinden itibaren başlayan altı aylık sürenin içerisinde olduğunu kaydetmekte ve söz konusu kararın tebliğ tarihinden önce etkin ve yeterli bir şekilde başvuranların bilgisine getirildiğinin Hükümet tarafından kanıtlanamadığını hatırlatmaktadır.
Bu itibarla, Hükümetin altı aylık süreye riayet edilmediği yönündeki itirazı reddedilmelidir.
2. İç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle AİHMnin dava dilekçesini kabuledilemez ilan etmesini istemektedir. Hükümet, Yargıtayın 25 Şubat 2003 tarihli kararında başvuranların talebini reddederken gösterdiği gerekçeleri hatırlatarak, başvuranların Kadastro Komisyonunun 2 Haziran 1999 tarihli kararlarına o dönemde yürürlükte olan mevzuata göre belirlenen süre içerisinde itiraz etmediklerini ileri sürmektedir. Hükümet bu konuyla ilgili olarak, AİHMnin Dağalaş ve diğerleri (no 51326/99, 29 Eylül 2005) davasında kabuledilebilirlik üzerine verdiği karara atıfta bulunmaktadır.
Hükümet diğer taraftan, başvuranların ne Borçlar Kanununun genel hükümleri çerçevesinde ne idari usul kanununun ilgili hükümleri esas alınarak ne de Medeni Kanunun 1007. maddesine dayanarak tazminat talebinde bulunmadıklarını ve dolayısıyla iç hukuk yollarını tam olarak tüketmediklerini ileri sürmektedir. Bu konuda hükümet, ulusal mahkemeler tarafından alınan ve büyük bir bölümü Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri (ilgili bölüm, prg. 60-67) davasında da geçen bazı kararları AİHMnin bilgilerine sunmaktadır. Bu arada Hükümet, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinin Yargıtay tarafından 21 Şubat 2005 tarihinde onanan 8 Nisan 2004 tarihli kararına atıfta bulunmakta ve bu kararda benzer şartlarda Orman Genel Müdürlüğünün talebiyle tapu senedi Devlet Hazinesine devredilen bir kimsenin tazminat aldığını hatırlatmaktadır. Yukarıda örnek olarak verilen dava 20 Eylül 2001 tarihinde açılmış ve bu davaya bakan esas mahkemesi, arazinin vasfı hakkında araştırma yapmaksızın sözkonusu mülkü bizzat ilgili şahsa sattığı gerekçesiyle Devlet Hazinesinin mağdura tazminat ödemesine hükmetmiştir.
Bu argümanlara itiraz eden başvuranlar, öncelikle başvuru konusunun yalnızca zararlarının tazmin edilmesiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda taşınmazlarına yasal olmayan yollarla ve herhangi bir tazminat ödemeksizin el konulmasından da şikâyetçi olduklarını hatırlatmaktadır.
Başvuranlar ikinci olarak, iç hukukta etkin hiçbir itiraz yolunun bulunmadığını ve Hükümetin verdiği örneklerin mevcut davayla ilgili olmadığını ileri sürmektedir. Bu konuda başvuranlar, 8 Nisan 2004 tarihli kararda mahkemenin Devlet Hazinesini sözkonusu mülkün satıcısı olarak gerçekleşen satıştan bizzat sorumlu tuttuğu için tazminat ödemeye mahkûm ettiğini kaydetmektedir. Ayrıca başvuranlar, başka davalarda tazminatların tahsis edilme nedeni olarak kayıtların yanlış tutulmasında yetkili makamların sorumlulukları olduğunun gösterildiğini, ancak mevcut davada tapu sicil müdürlüğünün herhangi bir hatası bulunmadığından bu makamın sorumlu tutulamayacağını ileri sürmektedir.
Son olarak, başvuranlara göre, Türk hukukunda mevcut davada olduğu gibi mülklerini Orman Bakanlığının idari icraatları nedeniyle kaybetmeleri halinde bireylere tazminat talep etme hakkı veren bir düzenleme bulunmamaktadır.
Kadastro Komisyonunun 2 Haziran 1999 tarihli ilan edilen tespitlerine karşı o dönemde yürürlükte olan yasaların öngördüğü süre içerisinde başvuranların itiraz davası açmamaları konusuyla ilgili olarak AİHM, sözkonusu kararın başvuranlara doğru ve gerektiği şekilde tebliğ edilmediğini tespit etmektedir.
İç hukuka göre bir tazminat elde etme imkânıyla ilgili olarak ise AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinin getirdiği yükümlülüğün etkin, yeterli ve erişilebilir sayılabilecek itiraz yollarının normal bir biçimde kullanılmasıyla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır (İtalya aleyhine Sofri ve diğerleri davası (karar), no 37235/97, CEDH 2003-VIII). AİHS, sadece ihlalle doğrudan ilgili, etkin ve ulaşılabilir iç hukuk yollarının kullanılmasını gerekli kılmaktadır. Bu itirazların etkin ve istenilen erişilebilirlikte olması için, yalnızca teorik olarak değil aynı zamanda uygulamada da yeterli derecede mevcut olması gerekmektedir (Türkiye aleyhine Akdivar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-IV).
Bu durumda AİHM, Hükümet tarafından ileri sürülen kararlarda ulusal mahkemelerin iyi niyetli tapu sahiplerini zarara uğratan tapu sicili kayıtlarının bir devlet memurunun hatasıyla olmasa bile yine de bir «yanlışlık» sonucu oluşan bir durum olarak kabul ettiğini; oysa mevcut durumda, başvuranların tapularının herhangi bir yanlışlık veya hata sonucu iptal edildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kaydetmektedir. İhtilaflı arazinin 1993 yılında başvuranlar tarafından satın alındığı ve ulusal mahkemelerin başvuranların tapularını devlet memurlarının hatalı işlem yapmaları dolayısıyla değil, bu konuda yürürlükte olan yasa hükümleri gereğince iptal ettikleri konusunda tarafların herhangi bir itirazı bulunmamaktadır.
Öte yandan, iki tarafın da ileri sürdüğü içtihat ışığında AİHM, daha önce orman alanı vasfını taşıyan ancak (31 Aralık 1981 tarihinden önce, 6831 sayılı yasanın 2/B maddesi anlamında) bu özelliğini kaybetmiş olan bir arazinin herhangi bir kimse tarafından edinilmesini yasaklayan iç hukuk hükümleri göz önüne alındığında, Hükümetin böyle bir itiraz yolunun ne derece etkili, yeterli ve erişilebilir olduğunu gösteremediği kanaatine varmaktadır.
Bundan dolayı AİHM, bu iddiayı da reddetmektedir.
3. Sonuç
AİHM, dava dilekçesinin AİHSnin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla, şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların argümanları
a) Başvuranlar
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuranlar, ihtilaflı arazinin tapu siciline 1975 yılında alınan kesin mahkeme kararı sonucunda kaydedildiğini ve daha sonra yapılan idari işlemlerin hukuki bir değerinin olmadığını savunmaktadır. Başvuranlar, söz konusu araziyi o dönemin hiçbir açıklayıcı bilgi içermeyen tapu kayıtlarına güvenerek 1993 yılında gerçekleşen bir satış işlemiyle aldıklarını ileri sürmektedir. Başvuranlar, bu konuyla ilgili olarak önceden herhangi bir idari karar bulunmadığı ve tapularını iptal eden ulusal mahkeme kararında bahsi geçmediği için müdahalenin kamu yararına olmadığı kanaatindedir.
Başvuranlara göre, tapularının iptali ve sözkonusu taşınmazın karşılıksız olarak Hazine adına tescil edilmesi mallarına saygı haklarına yönelik olarak orantısız bir müdahale oluşturmaktadır.
b) Hükümet
AİHMnin konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunan Hükümet (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Dağalaş ve diğerleri davası, ilgili bölüm ve Türkiye aleyhine Özden davası (no 1), no 11841/02, 3 Mayıs2007), başvuranların 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında icra edilebilir cari herhangi bir alacaktan sözedebilmek için ne «mevcut malları» ne «meşru bir beklentileri» olabileceğini savunmaktadır.
Hükümet, öncelikle Kadastro Komisyonunun söz konusu araziyi orman alanı olarak vasıflandıran kararının 10 Kasım 1982 tarihinde kesinleşmesinden itibaren, özel kişilerin ihtilaflı arazinin sahibi olamayacağını, zira Türk hukukuna göre ormanlık arazilerin sahiplenilmesinin yasak olduğunu hatırlatmaktadır. Bu itibarla, Hükümete göre, Anayasanın 169. maddesi gereğince kamuya ait ormanlık alanlar özel mülkiyet konusu olamayacağından başvuranlar ile satıcılar arasında yapılan satış işlemi geçersizdir. Hükümet ayrıca, başvuranların ulusal mahkemelerden - ihtilaflı arazinin sahibi olduklarını kabul eden - lehte bir karar çıkacağını beklemelerinin makul bir yönü bulunmadığını ileri sürmektedir.
Hükümet ayrıca, Kadastro Komisyonunun 16 Temmuz 1998 ile 17 Eylül 1998 tarihleri arasında yaptığı çalışmalar sonucunda verdiği karara itiraz etmedikleri için başvuranların bu konuda da meşru beklenti içerisinde olamayacaklarını iddia etmektedir.
AİHMnin buna rağmen bir mülkiyet veya meşru beklentinin mevcut olduğu sonucuna varması ihtimaline karşı Hükümet, müdahale amacının tabiat ve ormanların korunmasına yönelik olduğunu ve dolayısıyla 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında kamu yararına sayılması gerektiğini savunmaktadır. Bu itibarla Hükümet, AİHMnin bu maddenin ihlâl edilmediği yönünde karar vermesini talep etmektedir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHMnin yerleşik içtihadı uyarınca bir başvuran, kendi mülkü ile ilişkili olmadığı müddetçe 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunamaz.). "Mülk" kavramı mevcut malları kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet hakkından efektif istifade etme meşru beklentisini ileri sürmesine neden olacak, alacaklar da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. Buna karşın, etkili bir şekilde kullanılması mümkün olmayan bir mülkiyet hakkı 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir «mülk» olarak değerlendirilemez. Aynı durum, şarta bağlı olup, sözkonusu şartın yerine gelmemesi nedeniyle geçersiz olan alacaklar için de geçerlidir (bakınız, Almanya aleyhine Liechtenstein Prensi Hans-Adam II davası (GC), no 42527/98, prg. 82 ve 83, CEDH 2001-VIII ve Çek Cumhuriyeti aleyhine Gratzinger ve Gratzingerova davası (karar) (GC), no 39794/98, prg. 69, CEDH 2002-VII).
Bu durum karşısında AİHM, Hükümetin, Kadastro Komisyonunun kararlarına itiraz etmedikleri için başvuranların 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında ne «mevcut malları» ne bir cari alacakla ilgili somut bir «meşru beklenti» sahibi olamayacakları yönündeki iddialarına katılmamaktadır. AİHM ayrıca, tapu sicilinde şerh olmadığına dikkat çekerek, başvuranların araziyi satın alırken 1982 yılında getirilen sınırlamadan haberdar olduğuna dair herhangi bir kanıt belgesinin de bulunmadığını kaydetmektedir. Dosyadaki bulgulara bakıldığında, başvuranlara doğru ve gerektiği gibi tebliğ edilmeyen ancak 2 Haziran 1999 tarihinde köy kahvesinde ilan edilen Kadastro Komisyonu kararları için de aynı şey geçerlidir.
Diğer taraftan AİHM, «meşru beklenti» kavramıyla ilgili olarak, bir alacağın miras değeri olarak kabul edilebilmesi için iç hukukta yeterli bir dayanağa sahip olması, örneğin mahkeme kararlarında oluşan bir içtihatla doğrulanmış olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Slovakya aleyhine Kopecky davası (GC), no 44912/98, prg. 52, CEDH 2004-IX).
Bununla birlikte AİHM, mevcut davada miras değerinin alacak şeklinde tezahür etmediğini, aksine geçerli tapu senedi olan bir taşınmaz olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca, başvuranların söz konusu mülkün edinilmesinde gösterdiği iyi niyet tartışılamaz. İhtilaflı mülkün özellikle arazinin orman vasıflı olması nedeniyle ortaya çıkan bir anlaşmazlık sonucu üçüncü bir şahıs adına kaydedildiğine ve başvuranların tapuları Devlet Hazinesi lehine iptal edilene kadar iç hukukun öngördüğü tüm sonuçlarla birlikte mülkün yasal sahibi sayıldığına kimse itiraz etmemektedir. Başvuranların, tapu siciline kayıtlı olan mülklerinin ve mülkiyet hakkının tartışmasız kanıt belgesi olarak kabul edilen tapu senetlerinin yasal güvence altında olduğunu düşünmeleri meşrudur. Hükümet tarafından belirtilen bazı anayasal ve yasal hükümlerin orman arazilerinin mülk edinilmesini kesinlikle yasakladığı ne kadar doğruysa, diğer bazı yasa hükümlerinin doğru ve geçerli yollardan elde edilen bir tapu senedine sahip olan kimselerin mülkiyet hakkını koruduğu ve bu tapu senetlerinin yetkili makamlar tarafından gerekli görülerek kesin bir kararla iptal edilene kadar geçerli olduğu da bir o kadar doğrudur.
AİHM, mevcut davada başvuranların, ulusal mahkeme tarafından alınan ve tapu senedini iptal ederek mülkün Devlet Hazinesi adına kaydedilmesini öngören kararın kesinleşmesine kadar, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında «bir mülkün» sahibi olduğu kanaatindedir.
Ayrıca AİHM, başvuranların 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında mülklerinden yoksun kalmaları nedeniyle mülkiyet haklarına halel geldiğini tespit etmektedir (bakınız, mutatis mutandis, Romanya aleyhine Brumârescu davası (GC), no 28342/95, prg. 77, CEDH 1999-VII).
Daha sonra AİHM, başvuranların mülklerinden mahkeme kararlarıyla mahrum edildiklerini kaydetmektedir. Arazinin vasfı ve mülkiyet haklarıyla ilgili yaptıkları tüm itirazlara rağmen, ulusal mahkemeler sonuçta bu alandaki yasal hükümleri uygulayarak başvuranların tapu senedini iptal etmiştir. Mahkemeler kararlarında, Kadastro Komisyonunun 28 Mayıs 1981 tarihinde ilan edilen ve süresi içinde itiraz edilmeyerek kesinleşen tespitlerini gerekçe göstermişlerdir. Daha sonra 1998 yılında yapılan ve sonuçları 2 Haziran 1999 tarihinde ilan edilen tespitler, bir önceki sonuçlar teyid etmiştir. Ulusal mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AİHM, başvuranlara dayatılan bu mahrumiyetin amacının yani tabiat ve ormanların korunması konusunun 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Lazaridi davası, no 31282/04, prg. 34, 13 Temmuz 2006; Türkiye aleyhine Ansay ve diğerleri davası (karar), no 49908/99, 2 Mart 2006). Bu konuda AİHM, AİHS hükümleri arasında münferiden çevreyi korumaya yönelik özel bir düzenleme bulunmamakla beraber, (Yunanistan aleyhine Kyrtatos davası, no 41666/98, prg. 52, CEDH 2003-VI (alıntılar)), bugünkü toplumların çevreyi eskisinden daha fazla koruma gayretinde olduklarını hatırlatır (İsveç aleyhine Fredin davası (n° 1), 18 Şubat 1991, prg. 48, seri A no 192).
AİHM, çevrenin korunmasıyla ilgili çok sayıda davaya baktığını ve konunun büyük önem taşıdığını kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Taşkın ve diğerleri davası, no 46117/99, CEDH 2004-X, İspanya aleyhine Moreno Gömez davası, no 4143/02, CEDH 2004-X, Rusya aleyhine Fadeïeva davası, no 55723/00, CEDH 2005-IV ve İtalya aleyhine Giacomelli davası, no 59909/00, CEDH 2006-...).
Tabiat ve ormanların, daha genel anlamda çevrenin korunması kamu vicdanında ilgili makamların sürekli ilgi ve desteğini gerektiren bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle Devlet bu konuyla ilgili yasalar çıkarmış ise, ekonomik zorunluluklar ve mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklar, çevrenin korunmasıyla ilgili değerlendirmeler karşısında öncelikli olmamalıdır (Belçika aleyhine Hamer davası, no 21861/03, prg. 79, CEDH 2007-... (alıntılar)).
Bununla birlikte, mülkiyetten mahrum edilme durumunda, ihtilaflı müdahalenin istenilen doğru dengeyi sağlayıp sağlamadığını ve özellikle başvuran üzerinde orantısız bir yük oluşturup oluşturmadığını belirlemek için, iç hukukta öngörülen tazminat düzenlemelerini dikkate almak gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM daha önce de söylediği gibi, mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten mahrum bırakmanın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından aşırı zarar oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ise ancak istisnai durumlarla haklı bulunabileceğini kaydetmektedir (Yunanistan aleyhine Nastou davası (no 2), no 16163/02, prg. 33, 15 Temmuz 2005; Almanya aleyhine Jahn ve diğerleri davası (GC), no 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, prg. 111, CEDH 2005-VI; Yunanistan aleyhine Manastır Azizleri davası, 9 Aralık 1994, prg. 71, série A no 301-A; Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri davası, no 37451/97, prg. 41, CEDH 2005-X ve Turgut ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 91 ve 92). Mevcut davada, başvuranlar mülklerinin Devlet Hazinesine devredilmesine karşılık hiçbir tazminat almamışlardır. AİHM, Hükümetin hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai duruma atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.
Dolayısıyla AİHM, başvuranlara hiçbir tazminat ödenmemesinin, kamu yararı ile temel insan haklarının korunması arasında oluşturulması gereken doğru dengeyi başvuranlar aleyhine bozduğunu kaydetmektedir.
Bu itibarla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlâl edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuranlar maddi olduğu kadar manevi bakımdan da zarara uğradıklarını ileri sürmektedir. Başvuranların her biri 833.333 Euro olmak üzere toplamda 2.500.000 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Başvuranlar konum itibarıyla körfezi gören arazilerinin imara açık bir bölgede yer aldığını ve üzerine 122 müstakil evin yapılabileceği projelerinin olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranlar dosyaya özel bir şirket tarafından gerçekleştirilen bilirkişi raporunu eklemekte ve buna göre m2si 35 TLden 124.850 m2 yüzölçümündeki arazilerinin değerinin 2.500.000 Euro (4.369.750 TL) olduğunu öne sürmektedirler. Başvuranların her biri 50.000 Euro olmak üzere manevi tazminat başlığı altında toplam 150.000 Euro talep etmektedir.
Başvuranlar iç hukuktaki mahkemeler ve AİHM önünde yapmış oldukları yargılama masraf ve giderleri için 1.259 Euro talep etmektedir. Başvuranlar adli gider makbuzlarını, posta ve temyiz başvurusu için yapılan seyahat harcamalarını gösteren belgeleri dosyaya eklemektedir. Başvuranlar iç hukuktaki temsil giderleri için 2.500 Euro, AİHM nezdindeki temsil giderleri için 50.000 Euro olmak üzere toplamda 52.500 Euro avukatlık ücreti talep etmektedir. İç hukuktaki mahkemelerdeki avukatlık masraflarının ispatı için 23 Ocak 2002 tarihinde yapılan sözleşmenin bir örneğini dosyaya eklemektedir.
Hükümet AİHMyi bu meblağları reddetmeye çağırmaktadır. Hükümet başvuranların öne sürdükleri maddi tazminat talebinin aşırı olduğunu ve hiçbir objektif yanının bulunmadığını, keza manevi tazminatın da aşırı ve kabul edilemez olduğunu savunmaktadır. Hükümet AİHMyi ilgili kanıtlayıcı belgelerin olmadığı yargılama masraf ve taleplerini reddetmeye çağırmaktadır.
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma ihtimalini göz önünde bulunduran AİHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanmayacağına ve sonuç itibarıyla;
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümetin ve başvuranların AİHSnin 44/2 maddesine uygun olarak mevcut kararın tebliğinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 10 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy