(AİHS m. 3, 5, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (PINAR ŞENER - TÜRKİYE DAVASI) (DAYANAN - TÜRKİYE DAVASI) (KARABİL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 2039/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
9 Şubat 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (2039/04) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Mehdi Bozun (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 30 Eylül 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından S. Kaya tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1969 doğumlu olup Ankarada ikamet etmektedir.
13 Haziran 1995 tarihinde bir ihbarı değerlendiren güvenlik güçleri, başvuranı yasadışı silahlı terör örgütü PKK üyesi olduğu şüphesiyle yakalayarak, gözaltına almıştır.
21 Haziran 1995 tarihine kadar sorgulanan başvuran, PKK üyesi olduğunu ve bu terör örgütü adına dokuz eyleme katıldığını kabul etmiştir.
Aynı tarihte, diğer iki suç ortağıyla birlikte Muş Sulh Ceza Mahkemesi hakimi önüne çıkarılan başvuran, bu defa PKK üyesi olduğu yönündeki suçlamaları reddederken, iki kundaklama olayına katıldığını ve kamusal mallar üzerine ateş açtığını itiraf etmiştir. Hakim, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Yargılamanın bu safhasında, başvuran avukat yardımı almamıştır.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi («DGM») Cumhuriyet Savcısı, 3 Temmuz 1995 tarihli iddianamesinde başvuran ile birlikte diğer iki suç ortağını Türk Ceza Kanununun 125. maddesine dayanarak PKK üyesi olmak ve desteklemek, ayrıca ulusal toprakların bir kısmının bölünmesini tahrik eden eylemler gerçekleştirmekle suçlamıştır.
DGM önünde 4 Ekim 1995 tarihinde başlayan ilk duruşmadan itibaren başvuran resen atanan bir avukat tarafından yardım almıştır.
DGM önünde görülen yargılama sırasında başvuran, kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddederken, ön soruşturmalarda verdiği ifadeleri de inkâr etmiştir.
17 Kasım 1998 tarihinde, DGM başvuranı on beş yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, başvuran hakkındaki iddiaların Türk Ceza Kanununun 125. maddesinde öngörülen suç kapsamına girmediği, buna karşın aynı yasanın 168. maddesinin 2. fıkrası anlamında « silahlı çete mensubu olma» suçunu oluşturduğu kanaatine varmıştır. DGM, aldığı kararı başvuranın ön soruşturma sırasında verdiği ifadeler ile tanık ifadelerine dayandırmıştır.
23 Kasım 1998 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, isnad edilen suçların Türk Ceza Kanununun 125. maddesi kapsamına girdiği gerekçesiyle bu kararı temyiz etmiştir.
Aynı gün, başvuran da kararı temyize götürmüştür.
18 Haziran 1999 tarihinde T.C. Anayasasında yapılan değişiklikler doğrultusunda, başvuranın davasına bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde yer alan askeri yargıç, 22 Haziran 1999 tarihinde sivil yargıçla değiştirilmiştir.
4 Ekim 1999 tarihinde Yargıtay, Cumhuriyet savcısının temyiz başvurusunda dile getirdiği gerekçeyi benimseyerek, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı bozmuştur.
15 Ekim 2002 tarihinde kendisine iade edilen davayı karara bağlayan DGM, başvuranı suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkûm etmiştir. Daha sonra, mahkeme bu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirmiştir. DGM, aldığı kararı başvuranın ön soruşturma sırasında verdiği çeşitli ifadelere ve pişman olan sanıklar ile mağdurların ifadelerine dayandırmıştır.
Başvuranın avukatı bunun üzerine temyize gitmiş ve bir duruşma yapılmasını talep etmiştir. Bu talep Yargıtay tarafından kabul edilmiştir.
30 Nisan 2003 tarihinde, Yargıtay 15 Ekim 2002 tarihli kararı tüm hükümleriyle birlikte onamıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 6. maddesi kapsamında birçok şikâyet dile getirmektedir.
- AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunan başvuran, ceza davasının süresinden ve bünyesinde askeri yargıç bulundurması dolayısıyla DGMnin tarafsız ve bağımsız olmadığından şikâyet emektedir;
- AİHSnin 6. maddesinin 1 ve 3 c) ve d) paragraflarına atıfta bulunan başvuran, gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi hakimi önüne çıktığında avukat yardımı almaması nedeniyle davasının adil görülmediğini iddia etmektedir. Başvuran, lehte tanıkları kendisinin sorgulayamadığını ve aleyhte tanıkların mahkemeye çağırılmasını ve sorgulanmasını lehte tanıklarla aynı koşullarda elde edemediğini ileri sürmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Başvuranın ön soruşturma sırasında avukat yardımı alamadığı yönündeki şikâyetiyle ilgili olarak Hükümet, AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen altı aylık sürenin Muş Sulh Mahkemesi tarafından alınan tutuklama kararı ile ön soruşturmanın sona erdiği 21 Haziran 1995 tarihinde başladığını savunmaktadır.
AİHM, benzer şikâyetlerle ilgili olarak daha önce verdiği kararlarda olduğu gibi (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Özer ve diğerleri davası, no 48059/99, prg. 18-20, 22 Nisan 2004, ve Salduz, ilgili bölüm), bu koşullarda Yargıtay kararının AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında iç hukuktaki kesin kararı oluşturduğunu kaydetmektedir. Mevcut davada söz konusu karar Yargıtayın 17 Nisan 2003 tarihli kararıdır. AİHM, başvuranın 30 Eylül 2003 tarihide, yani AİHS tarafından zorunlu kılınan altı aylık süre içerisinde başvurusunu sunduğunu not etmektedir.
Hükümet, yargılama süresinin uzunluğu yönünde dile getirilen şikâyetle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın idare mahkemeleri önünde Adalet Bakanlığı aleyhine dava açabileceğini savunmaktadır.
AİHM, Türk hukuk sisteminin davacılara AİHSnin 13. maddesi anlamında aşırı uzun yargılama süresine itiraz etme imkânı veren etkili bir hukuk yolu sunmadığını daha önce de tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005, ve Türkiye aleyhine Pınar Şener davası, no 17883/04, prg. 33, 18 Kasım 2008). Bu nedenle, başvuranların şikâyetlerine çözüm getirecek nitelikte bir itiraz yoluna sahip oldukları söylenemez. Bunun sonucu olarak, Hükümetin bu noktadaki ön itirazı kabul edilemez.
AİHM ayrıca, 6. madde kapsamında dile getirilen şikâyetlerin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetlerin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Yargılama süresi
AİHM, dikkate alınacak dönemin başvuranın yakalandığı 13 Haziran 1995 tarihinde başladığını ve Yargıtayın verdiği kesin kararla 30 Nisan 2003 tarihinde son bulduğunu not etmektedir. Dolayısıyla bu dönem, dört karar alan iki dereceli yargılama için yaklaşık yedi yıl on ay sürmüştür.
Bu bağlamda AİHM, bir yargılamanın makul sürede yapılıp yapılmadığını tespit edebilmek için özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili makamların tutumları başta olmak üzere dava şartlarının ve AİHMnin konuyla ilgili yerleşik içtihadının incelenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II).
AİHM, mevcut davadakine benzer sorunların tartışıldığı birçok davayı incelediğini ve AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine hükmettiğini kaydetmektedir (Pélissier ve Sassi, ilgili bölüm; ayrıca bakınız Türkiye aleyhine Özkan ve Adıbelli davası, no 18342/02, prg. 51-55, 9 Ocak 2007).
AİHM, kendisine sunulan tüm unsurları inceledikten sonra, mevcut davada Hükümetin yukarıda belirtilen karardan farklı bir sonuca varmasını gerektirecek herhangi bir olgu ya da argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır. Bu alandaki yerleşik içtihadını dikkate alan AİHM, mevcut davada yargılama süresinin aşırı olduğuna ve « makul süre » gereksinimini karşılamadığına hükmetmektedir.
Bu durumda, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 6. maddesi kapsamında dile getirilen diğer şikâyetler
Başvuranın ön soruşturma sırasında avukat yardımından mahrum kaldığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak AİHM, Salduz kararında ortaya çıkan ve bu alanda uygulanan ilkelere atıfta bulunmaktadır.
Mevcut davada, o dönemde yürürlükte olan yasa engel teşkil ettiği için başvuranın gözaltı sırasında- yani ön sorgulama esnasında- avukat yardımı almadığına kimse itiraz etmemektedir (Salduz, ilgili bölüm, prg. 27 ve 28).
İlgili yasa hükümleri temelinde böylesi sistematik bir kısıtlama başlı başına, AİHSnin 6. maddesindeki gereksinimlerin yerine getirilmediği sonucuna varmak için yeterlidir (Türkiye aleyhine Dayanan davası, no 7377/03, prg. 33-34, 13 Ekim 2009).
Bu durumda AİHM, AİHSnin 6. maddesinin 3 c) paragrafının 6. maddenin 1. paragrafıyla bağlantılı olarak ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
Dolayısıyla AİHM, karar hakimleri önünde savunma hakkına saygı gösterilmesi konusunda AİHSnin 6. maddesinin 3. paragrafı bakımından ortaya çıkan temel hukuki sorunu karara bağladığı kanaatindedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ve Türkiye aleyhine Karabil davası, no 5256/02, prg. 46, 16 Haziran 2009).).
Bu nedenle AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığı yönündeki iddiaların gerçeğe uygunluğunun veya lehte tanıkların sorgulanamaması ve aleyhte tanıkların mahkemeye çağırılması ve sorgulanmasının lehte tanıklarla aynı koşullarda elde edilememesi hususlarının ayrıca karara bağlanmasına gerek olmadığı kanaatindedir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 3 VE 4. PARAGRAFLARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Son olarak, AİHSnin 5. maddesinin 3 ve 4. paragraflarına atıfta bulunan başvuran, gözaltı süresinin uzunluğundan ve buna itiraz edecek bir hukuk yolunun bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır.
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin 21 Haziran 1995 tarihinde sona erdiğini ve ilgili şahsın 30 Eylül 2003 tarihinde AİHMne başvurduğunu gözlemlemektedir. AİHM, altı aylık süre kuralını yerine getirmediği için bu şikâyetlerin AİHSnin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
III. DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
Başvuran, son olarak tüm yargılama boyunca ölüm cezasına çarptırılma riski bulunması nedeniyle AİHSnin 3. maddesinin ve 6 nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, Türkiyede ölüm cezasının 1984 yılından beri uygulanmadığını ve ayrıca bu cezanın kanun metinlerinden çıkarıldığını hatırlatmaktadır.
AİHM, Hükümetin tespitine katılmaktadır. Ayrıca AİHM, bu bağlamda Türkiyede ölüm cezasının kaldırıldığını ve başvuranın cezasının ömür boyu hapis cezasına çevrildiğini dikkate almaktadır. Öte yandan, Türkiye ölüm cezasının kaldırılmasına ilişkin 6 nolu ve 13 nolu Ek Protokolleri sırasıyla 12 Kasım 2003 ve 20 Şubat 2006 tarihlerinde onaylamıştır.
Bu şartlar altında, başvuranın dile getirdiği bu şikâyetin dayanaktan yoksun olması nedeniyle AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi uygun olacaktır.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, uğradığı maddi zarar karşılığında 100. 000 Euro ve manevi tazminat başlığı altında 100.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplerin dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHM manevi tazminat olarak başvurana 4.000 Euro verilmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
Öte yandan AİHM, tespit edilen ihlalin telafisi için en uygun yolun, talep ettiği takdirde başvuranın AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanısındadır (Salduz, ilgili bölüm, prg. 72).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için toplam 20.160 Euro talep etmektedir. Başvuran bu taleplerin ayrıntılarını verirken, avukat ücretini 17.160 Euro ve diğer masrafları 3.000 Euro olarak hesaplamakta, ancak herhangi bir kanıt belgesi sunmamaktadır.
Hükümet, bu talebin haklı olmadığı kanaatindedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.
AİHM, mevcut davada, elinde bir kanıt belgesi bulunmadığını, yukarıdaki kıstasları ve başvuranın adli yardımdan yararlandığını dikkate alarak, AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri başlığı altında yapılan talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artışın ekleneceğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 6. maddesi hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 6/1 maddesinin (yargılama sürecinin uzunluğu) ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 ve 3 c) (gözaltında avukat bulundurma hakkı) maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 4.000 (dört bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 9 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy