(AİHS m. 5, 6, 35, 41, 44) (2253 S. K. m. 10) (765 S. K. m. 493, 497) (Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 37) (SELÇUK - TÜRKİYE DAVASI) (KOŞTİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 20817/04)
Strazburg
6 Mayıs 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 20817/04 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Tolga Nartın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 29 Mayıs 2004 tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İzmir Barosu avukatlarından B. Duran tarafından temsil edilmektedir.
AİHM, 10 Temmuz 2007 tarihinde başvuruyu kısmi olarak kabuledilebilir bulmuş ve tutuklu olarak yargılanma süresi ile etkili başvuru yolu hakkına ilişkin şikayetleri Hükümete bildirmeye karar vermiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
1986 doğumlu başvuran mevcut davayla ilişkisi bulunmayan bir suçtan ötürü halen Uşak Cezaevinde tutuklu olarak yargılanmaktadır.
Olay tarihinde 17 yaşında olan başvuran 28 Kasım 2003 tarihinde gece 11.30 sularında polis memurları tarafından bir bakkal dükkanında gerçekleştirilen silahlı soyguna karıştığı şüphesiyle gözaltına alınmıştır. Polis başvuranı o gece soyulan bakkalın yanındaki boş bir yüzme havuzunun içinde uyurken bulmuştur.
Başvuran 29 Kasım 2003 tarihinde Urla Devlet Hastanesinde muayeneden geçirilmiştir. Raporda başvuranın vücudunda fiziksel şiddet izine rastlanmadığı ancak uyuşturucunun etkisinde ve uykulu olduğu kaydedilmiştir. Başvuranın gözaltına alınmasına engel teşkil edecek bir durum bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Aynı gün başvuran yine doktor muayenesinden geçirilmiştir. Tıbbi raporda başvuran uykulu, tepkisiz ve fiziksel olarak zayıf olarak tanımlanmıştır. Polis aynı gün İzmir Barosundan Cumhuriyet Savcısının huzuruna çıkarılacak başvuran için nöbetçi bir avukat talep etmiştir.
Başvuran ve avukatı Cumhuriyet Savcısının huzurunda hazır bulunmuşlardır. Ancak Cumhuriyet Savcısı uyku hali mevcut olduğu için başvuranın ifadesini alamamıştır. Başvuran tetkik hakimi huzuruna çıkarılmış, ancak diğer sanığın yardımıyla ayakta durabilmiştir. Avukatı bu koşullarda başvuranın ifadesinin alınmasının yerinde ve kanuni olmadığını belirtmiştir. Ancak hakim bu itirazı reddetmiş, sorgulamaya devam etmiştir. Hakim başvuranın daha önce polise veya Cumhuriyet Savcısına ifade vermediğini kaydetmiştir. Başvuran ara sıra kendine gelip sorulara yanıt vermiş, soygunu işlediğini inkar etmiştir. Avukat başvuranın kendisine yöneltilen suçlamaları anlayabilecek durumda olmadığını ve ifadesinin alınmasının yasalara aykırı olduğunu yinelemiştir. Ancak diğer sanık suçlamaları kabul etmiştir. Kendisi ve başvuranın olay olmadan önce bira içip hap aldıklarını, ardından çikolata, sigara, kola, sosis ve bisküvi çaldıklarını itiraf etmiştir. Tetkik hakimi başvuran ve diğer sanığın tutuklanmalarına karar vermiştir. Ardından başvuran yetişkin tutuklularla beraber kalacağı Buca Cezaevine gönderilmiştir.
Başvuranın avukatı 2 Aralık 2003 tarihinde, İzmir Ceza Mahkemesinde tutuklama kararına itiraz etmiştir. Dilekçesinde, AİHSnin 5. ve 6. maddelerine atıfta bulunarak, başvuranın kendisine yöneltilen suçları anlayabilecek durumda olmadığını ve müvekkiliyle konuşamadığı için savunmasını hazırlamak için yeterli süre ve koşullar sağlanmadığını belirtmiştir. Ayrıca başvuranın 18 yaşından küçük olduğunu ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 37. maddesinin (b) fıkrasına göre, bir çocuğun tutuklanmasının, ancak en son başvurulacak bir tedbir olarak düşünülmesi gerektiğini ifade etmiştir. 2253 Sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 10. maddesinin 5. fıkrasına göre, başvuranın, bir hastaneye, tedavi evine yahut eğitimi güç çocuklara mahsus bir kuruma yerleştirilmesi gerektiğini de belirtmiştir.
İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 3 Aralık 2003 tarihinde, dava dosyasının içeriği, başvurana yöneltilen suçlamaların niteliği ve delil durumuyla ilgili bu itirazları reddetmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 12 Aralık 2003 tarihinde, İzmir Çocuk Mahkemesine bir iddianame sunmuş, başvuran ve silahlı soygunla suçlanan diğer sanığın, minimum hapis cezasının on beş yıl öngörüldüğü Türk Ceza Kanununun 497. maddesi uyarınca cezalandırılmasını talep etmiştir.
İzmir Çocuk Mahkemesi, 16 Ocak 2004 tarihinde, davanın görülmesine başlamıştır. Başvurana tetkik hakimine verdiği ifade hatırlatılmıştır. Başvuran ifadenin içeriğini kabul etmiş ancak ifadenin alındığı saatle ilgili bir şey hatırlamadığını eklemiştir. Mahkemenin dinlediği bir görgü tanığı diğer sanığı fail olarak teşhis etmiştir. Tanık bakkalın üstündeki dairelerden birinde oturduğunu ve bakkal sahibinin kiracısı olduğunu ifade etmiştir. Olayın meydana geldiği akşam saat 10.30da aşağıda sesler duymuş, kontrol etmeye inmiştir. Bakkalın kapısındaki camın kırıldığını görmüş, başvuranla beraber yargılanan diğer sanık olan suç ortağının raflardan aldıklarını çantasına koyduğunu görmüştür. Başvuranı da bakkalın içinde görmüştür. Ardından başvuranın suç ortağı tanığa bir silah doğrultmuş, tanık ise silahı hemen kapmış, bunu üzerine başvuran ve beraberindeki kişi kaçmışlardır. Başvuran aynı gün tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır.
Çocuk Mahkemesi 12 Nisan 2004 tarihinde, olayda kullanılan silahın sahte olduğunu kaydederek, başvuranı, silahlı soygun yerine Türk Ceza Kanununun 493. maddesinin 1. fıkrası uyarınca hırsızlıktan suçlu bulmuştur. Başvuranı bir yıl sekiz ay hapis cezasına çarptırmıştır.
Başvuranın avukatı 13 Nisan 2004 tarihinde bu karara itiraz etmiştir.
Yargıtay, 4 Ekim 2006 tarihinde, başvuranın mahkumiyeti ve cezasının, yeni Türk Ceza Kanununun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından gözden geçirilmesine karar vererek, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
Dava, dava dosyasındaki bilgiye göre yargılamanın halen görülmeye devam edildiği İzmir Çocuk Mahkemesine iade edilmiştir.
HUKUK
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI
Hükümet, AİHSnin 35/1. maddesi uyarınca AİHMden iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvuruyu reddetmesini talep etmiştir. Bu bakımdan başvuranın yerel yargılamanın hiçbir aşamasında AİHSnin maddelerine dayanmadığını belirtmiştir. Ayrıca başvuranın 466 Sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanuna göre tazminat talep edebileceğini belirtmiştir.
İlk itiraza ilişkin olarak AİHM, başvuranın temsilcisinin 2 Aralık 2003 tarihli dilekçesinde AİHSnin 5. ve 6. maddelerine dayandığını ve başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının hem belirtilen maddelerin hem de Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 37. maddesinin (b) fıkrasının ihlalini teşkil ettiğini ifade ettiğini kaydeder. Bu nedenle bu itiraz kabul edilemez.
İkinci itirazla ilgili olarak, AİHM, Hükümetin bu türdeki argümanını daha önce benzer davalarda incelediğini ve reddettiğini kaydeder (bkz. Bayam - Türkiye, 26896/02; Yağcı ve Sargın - Türkiye). Mevcut davada içtihadından sapmasını gerektirecek özel bir koşul bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu itiraz da kabul edilemez.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran tutuklu olarak yargılanma süresinin makul süre kuralını aştığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca tutuklu olarak yargılanmasının kanuni geçerliliğine itiraz edecek etkili iç hukuk yolu bulunmadığını ileri sürmüştür. Bu şikayetiyle ilgili olarak 5. maddenin 3. ve 4. fıkralarına atıfta bulunmuştur. Bu maddelerin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkesin ... makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır...
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
Hükümet bu argümanlara itiraz etmiştir.
A. AİHSnin 5/3 maddesi
Hükümet başvuranın tutuklu olarak yargılanması için geçerli nedenler bulunduğunu belirtmiştir. Öncelikle başvuranın benzer suçlardan mahkumiyetleri bulunduğunu belirtmiş ve ilgili mahkeme kararlarını sunmuştur. İkinci olarak, başvuranın silahlı soygunla suçlanması nedeniyle on beş yıl hapis cezası almakla karşı karşıya kaldığını ifade etmiştir. Bu noktada, aşağı haddi 3 yılı aşmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı müstelzim fiillerden dolayı, küçükler hakkında tutuklama kararı verilemeyeceğini öngören Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 19. maddesine atıfta bulunmuştur.
AİHM, AİHSnin 5/3 maddesinin tutukluluk için azami bir süre sınırı öngörmediğini hatırlatır. Tutukluluk süresinin makul olup olmadığı soyut olarak (in abstracto) değerlendirilemez. Bir sanığın tutulu bulundurulmaya devam edilmesinin makul olup olmadığı her davanın özel verileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Tutukluluğun devam etmesi, masumiyet karinesinin kişisel hürriyete saygı ilkesinden ağır gelmesine rağmen ancak kamu yararı için gerçekten zorunlu bulunduğuna ilişkin belirli göstergeler bulunuyorsa haklıdır. Böyle bir zorunluluğun var olduğu veya olmadığı yönündeki koşulları incelemek ve bunları serbest bırakılma talebiyle ilgili kararlarında belirtmek öncelikle ulusal yargı makamlarına düşmektedir. İşte, bu kararlarda belirtilen nedenler ve başvuranın itirazlarında ifade ettiği ihtilafsız gerçeklere dayanarak, AİHMden, 5/3 maddenin ihlal edilip edilmediğine karar vermesi istenmiştir (bkz. Klamecki - Polonya, 25415/94; W. - İsviçre; Contrada - İtalya).
Mevcut davada, AİHM, göz önünde bulundurulacak sürenin, 28 Kasım 2003 tarihinde başvuranın gözaltına alınmasıyla başladığını ve 16 Ocak 2004 tarihinde İzmir Çocuk Mahkemesinde görülen ilk duruşmada serbest bırakılmasıyla sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla süreç kırk sekiz günü kapsamaktadır.
AİHM bu davayı incelerken, ilgili iç hukuk kısmında atıfta bulunulan önemli uluslararası anlaşma ve kuralların varlığını göz önünde bulundurur ve çocukların yargılama öncesi tutulu bulundurulmalarının, tutukluluğun kesinlikle gerekli olduğu hallerde, ancak son çare tedbiri olarak kullanılması, olabildiğince kısa olması ve çocukların yetişkinlerden ayrı tutulması gerektiğini hatırlatır.
AİHM, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına itiraz ettiğinde, İzmir Ağır Ceza Mahkemesinin, bu itirazı, dava dosyasının içeriği, suçun niteliği ve delil durumuna dayanarak reddettiğini gözlemler. Genel olarak delil durumu ifadesi, suçluluk durumunun ciddi bir belirtisi ve bu belirtinin devamlılığı için ilintili bir etmen olabilmesine karşın, mevcut davada başvuranın şikayetçi olduğu tutulu bulundurulma süresinin uzunluğunu yalnız başına haklı çıkaramaz (bkz. Selçuk - Türkiye, 21768/02).
Ayrıca, başvuranın avukatının, başvuranın 18 yaşından küçük olduğunu yetkili makamların dikkatine sunmasına karşın, yetkili makamların tutukluluğa karar verirken başvuranın yaşını hiç göz önünde bulundurmadıklarının anlaşıldığı kaydedilmiştir. Ayrıca dava dosyası, başvuranın tutuklu iken yetişkinlerle beraber bir cezaevinde tutulduğunu ortaya koymaktadır.
Yukarıda belirtilenler ışığında, özellikle de başvuranın o tarihlerde 18 yaş altında olmasıyla ilişkili olarak, AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin AİHSnin 5/3 maddesine aykırı olduğu kanısına varır.
Dolayısıyla bu madde ihlal edilmiştir.
B. AİHSnin 5/4 maddesi
1. Kabuledilebilirlik
AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
2. Esas
Hükümet, iç hukukun başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının kanuni geçerliliğine itiraz edilebilecek etkili başvuru yolları sağladığını savunmuştur.
Başvuran tutuklu olarak yargılanmasına yaptığı itirazın, bunu kalıplaşmış ifadelerle reddeden ulusal mahkemeler tarafından ciddi biçimde değerlendirilmediğini ileri sürmüştür.
AİHM, mevcut başvuruya benzer meseleleri ele alan birçok davada Hükümetin yukarıda anılan savlarını reddettiğini kaydeder. Ceza Muhakemesi Kanununun 298. maddesinin etkili bir çare olarak değerlendirilemeyeceği ve AİHSnin 5/4 Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bkz., mutatis mutandis, Koşti ve Diğerleri - Türkiye, 74321/01; Öcalan - Türkiye (BD), 46221/99). AİHM bu davada, daha önceki davalarda vardığı sonuçlardan sapmasını gerektirecek özel koşullar tespit edememiştir.
Sonuç olarak, AİHM, AİHSnin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine karar verir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran manevi tazminat olarak 4000 Euro (EUR) talep etmiştir.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, hakkaniyete uygun surette, bu başlık altında başvurana 750 EUR ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama gideri
Başvuran AİHM önünde meydana gelen yargılama giderleri için 2000 EUR talep etmiştir.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
AİHMnin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Mevcut davada başvuran talep ettiği harcamaların gerçekten meydana geldiğini belgelememiştir. Buna göre AİHM bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar verir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. 2ye karşı 5 oyla, AİHSnin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHSnin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. 2ye karşı 5 oyla,
(a) AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere ve uygulanabilecek her türlü vergi kesintisinden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 750 EUR (yedi yüz elli Euro) manevi tazminat ödenmesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 6 Mayıs 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
AİHSnin 45. maddesinin 2. fıkrası ile Mahkeme İç Tüzüğünün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, yargıçlar Sn. Türmen ile Sn. Mularoninin ortak kısmi muhalefet şerhi bu karara ekli olarak yer almaktadır.
YARGIÇ TÜRMEN İLE YARGIÇ MULARONINİN
ORTAK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ
Bu davada AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine ilişkin çoğunluk görüşünü paylaşmamaktayız.
Bir kısım uluslararası anlaşma ve kuralların, 18 yaş altındakiler için cezaevinde tutulmanın, çocuk suçlarını ele almada son çare tedbiri olması gerektiğini tavsiye ettiğinin tümüyle farkındayız. Bu bakımdan benimsenen tüm bu bildiri, sözleşme ve tavsiyelerin arkasında yatan temeli tamamen paylaşmaktayız.
Öte yandan, tüm bu metinlerin, son çare tedbiri de olsa ve tutuklu olarak yargılama söz konusu olduğu sürece, 18 yaşın altındaki kimselerin cezaevinde tutulma olasılığını sınırlı süre için kabul ettiklerini de gözlemlemekteyiz. Örneğin, Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulunun 2003(20) Sayılı Tavsiye Kararı, yargılamanın başlamasından önce azami altı aylık bir tutukluluk öngörmektedir. Aynı doğrultuda, BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin 37. maddesine göre, bir çocuğun yakalanması, gözaltına alınması veya cezaevine konulması, son çare tedbiri olarak uygun olan en kısa süre için uygulanabilir. Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulunun 87(20) Sayılı Tavsiye Kararı, 18 yaş altındakilerin tutuklanmalarını mazur kılmak için 18 yaşın altındaki genç suçluların işlediği çok ciddi suçlarla ilgili istisnai davalara özel atıfta bulunur.
Bize göre bunun anlamı, her davanın özel koşullarına ve her başvuranın kişiliğine özel dikkat harcanması gerektiğidir.
Mevcut davayla ilişkili olarak yakalandığında 17 yaş 7 aylık olan Tolga Nart, 1999 yılında hırsızlıktan suçlu bulunmuştu. Bir ay on beş gün hapis cezasına çarptırılmış, cezası yaşının küçük olması nedeniyle para cezasına çevrilmiş ve ertelenmişti.
Tolga Nart 2003 yılında hırsızlığa teşebbüsten suçlu bulunmuştur. 2 ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmış, cezası yaşının küçük olması nedeniyle para cezasına çevrilmiştir.
Mevcut başvuruya baktığımızda, başvuranın ciddi bir suç olan silahlı soygunla suçlandığını gözlemlemekteyiz. Yakalanmasının ardından 48 gün sonra gerçekleştirilen ilk duruşmanın sonunda başvuran tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır.
Tutulu bulundurulduğu toplam süre, başvuranın benzer suçlardan sahip olduğu önceki mahkumiyetler ve davanın özel koşulları göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın tutukluluğunun AİHSnin 5/3. maddesinde koşulan makul süre kuralı ile uyumlu olduğu kanısındayız.
Çoğunluk görüşün aksine, başvuranın yetişkinlerle beraber cezaevinde tutulmasının aksi yönde bir sonuca varmak için yeterince dayanaklı bir unsur olduğu kanısında değiliz. 18 yaş altındakilerin cezaevinde yetişkinlerle beraber tutulmamaları gerektiğine tümüyle katılıyoruz. Ancak bu bakımdan bir sorun doğduğu takdirde, AİHSnin 5/3 maddesi yerine 3. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği görüşündeyiz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy