(AİHS m. 2, 3, 5, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 49) (5271 S. K. m. 144) (DE JONG, BALJET VE VAN DEN BRINK - HOLLANDA DAVASI) (BROGAN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (H.Y. VE HÜ.Y. - TÜRKİYE DAVASI) (EVRİM ÖKTEM - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (GAFGEN - ALMANYA DAVASI) (ATO - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 22459/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Temmuz 2011
İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (22459/04) no'Iu davanın nedeni, T.C. vatandaşı Ahmet Parlak'in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 1 Haziran 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından M. Kılıç tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1971 doğumlu olup, İstanbul'da ikamet etmektedir. Tecavüz, silahlı soygun ve haneye tecavüzle suçlanan başvuran polis tarafından aranmaktadır.
8 Ocak 2004 tarihinde, saat 20:30 sıralarında iki sivil polis memuru A.K. ve Y.O., İstanbul'un merkezinde başvuranın arabasını durdurmuştur. Polis kimliklerini gösterdikten sonra, arabanın içinde bulunan sürücü M.A.S. ve başvurandan aşağı inmelerini istemişlerdir. İki polis tarafından düzenlenen olay tutanağına göre, başvuran polislere direnerek kaçmaya teşebbüs etmiştir. Başvuran kaçarken kafasını bir mağazanın vitrinine çarpmıştır. Kırılan cam parçalarından birini alarak güvenlik güçlerine saldırmış ve polis memuru Y.O.'yu elinden yaralamıştır. Diğer polis memuru A.K., bunun üzerine başvuranın üzerine ateş etmiş ve onu sol bacağından yaralamıştır. İlgili şahıs, kelepçe takılarak derhal ambulansla Şişli Eftal Hastanesi'ne götürülmüş ve oradaki doktorlar başvurana gerekli tedaviyi sağlamıştır.
Aynı gün düzenlenen sağlık raporuna göre, Y.O.'nun sol elinin orta parmağında 1 cmlik bir kesik tespit edilmiştir. Y.O.'ya on günlük iş göremez raporu verilmiştir.
9 Ocak 2004 tarihinde, saat 11:40 sıralarında polis, başvurana gözaltına alınma nedenini söyledikten sonra, bulunduğu Şişli Eftal Hastanesi'nde ifadesini almıştır.
Hükümet, başvuranın Şişli Eftal Hastanesi'nde 8 ile 24 Ocak 2004 tarihleri arasında yattığını belirtmektedir. 24 Ocak 2004 tarihinde başvuran, İstanbul Cezaevine nakledilmiştir. Daha sonra, Bayrampaşa Devlet Hastanesi yetkililerince düzenlenen 26 Nisan 2004 tarihli bir belgeye göre, başvuran, 29 Ocak ile 25 Mart 2004 tarihleri arasında bu hastanede yatmıştır. Dosyaya göre, 25 Mart 2004 tarihinde ilgili şahıs Bayrampaşa Cezaevi'ne nakledilmiştir.
24 Ocak 2004 tarihinde, Beyoğlu Sulh Mahkemesi Hakimi ilgili şahısın gıyabında tutuklanmasına karar vermiştir. Daha sonra, 23 Şubat ile 12 Mart 2004 tarihlerinde Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla tutuklama süresi uzatılmıştır. Bu yargılama sırasında başvuran mahkemeye sevk edilmemiştir.
A. Polisler ve başvuran hakkında açılan ceza davası
Re'sen açılan soruşturma çerçevesinde, 9 Ocak 2004 tarihinde başvuranı yakalayan iki polis memuru Y.O. ve A.K., komiser R.G. ve Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenmiştir. Bu iki polis memuru olay tutanağındaki ifadeleri yinelemiştir. A.K. özellikle gerçek niyetinin havaya ateş etmek olduğunu, ancak balkonlarda ya da civarda insanların olduğunu görünce yere doğru ateş ettiğini ve başvuranı yaralama niyetinde olmadığını belirtmiştir.
Yine 9 Ocak 2004 tarihinde, başvuran polisler tarafından dinlenmiştir. Yakalandığı sırada polislere direndiğini ve bir mağazanın vitrinini kırdığım kabul eden başvuran, bunu yakalanmanın verdiği şok ve stres nedeniyle yaptığını savunmuştur. Başvuran, buna karşın bir polis memurunu yaraladığını inkâr etmiştir.
8 Ocak 2004 tarihinde başvuranın arabasını kullanan M.A.S. ve olayın bir görgü tanığı I.K., belirtilmeyen bir tarihte savcılık tarafından dinlenmiştir. İlgili kişiler ifadelerinde başvuranın kırık bir cam parçasıyla polislerden birine saldırdığım ve onu yaraladığını, bunun üzerine polisin kendini korumak için silahını kullandığım doğrulamıştır.
26 Nisan 2004 tarihinde, başvuranın talebi üzerine Bayrampaşa Devlet Hastanesi'nde görevli bir ortopedist kendisine sağlık durumu ile ilgili bir belge vermiştir. Bu belgeye göre, ilgili şahıs yaralı bacağı alçıya alındıktan sonra 28 Ocak 2004 tarihinde Şişli Eftal Hastanesi'nden taburcu edilmiştir. 29 Ocak 2004 tarihinde, başvuran Bayrampaşa Devlet Hastanesi Ortopedi Kliniği'ne nakledilmiştir. 5 Şubat 2004 tarihinde, talebi üzerine alçısı çıkarılmıştır. 12 Mart 2004 tarihinde, başvuran sol uylukkemiğinden ameliyat olmuş ve 25 Mart 2004 tarihinde devlet hastanesinden koltuk değneği ile taburcu edilmiştir.
5 Mayıs 2004 tarihinde, başvuran yaralanmasından sorumlu polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
6 Temmuz 2004 tarihinde, Şişli Cumhuriyet Savcısı başvuran ve onu yakalayan iki polis memuru hakkında bir ceza davası açmıştır. Savcı, başvuranı güvenlik güçlerine karşı koymak ve saldırmakla suçlamıştır. Polisler ise, olayda silah kullanmak ve bu suça iştirak etmekle suçlamışlardır.
10 Nisan 2008 tarihli kararında Şişli Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı güvenlik güçlerine karşı koymak ve saldırmak suçundan altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Mahkeme, polisler için ise, Türk Ceza Kanunu'nun 49. maddesinde sıralanan şartların oluştuğu kanaatine vararak, cezaya mahal olmadığına hükmetmiştir. Bu bağlamda mahkeme, başvuranın bir kırık cam parçasıyla güvenlik güçlerine saldırarak bir polisi yaraladığının ve diğer polis memurunun kendisini savunmak ve saldırganı yakalamak için bacağına ateş ettiğinin anlaşıldığını belirtmiştir. Mahkeme, polislerin eyleminin görevleri çerçevesinde kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmış, bu nedenle, sözkonusu eylemin Türk Ceza Kanunu'nun 49. maddesinde sıralanan ve sorumluya ceza öngörmeyen şartlardan birine tekabül ettiğine hükmetmiştir.
Dosyadaki unsurlara göre, bu yargılama ulusal mahkemeler önünde görülmeye devam etmektedir.
B. Başvuran hakkında açılan ceza davası
11 Şubat 2004 tarihli iddianame doğrultusunda, başvuran hakkında adam kaçırma, tecavüz, silahlı soygun ve haneye tecavüz suçlamalarıyla Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir ceza davası açılmıştır.
8 Nisan 2004 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın hazır bulunduğu ilk duruşmayı gerçekleştirmiştir. Bu duruşma sonunda mahkeme, başvuranın serbest bırakılmasına hükmetmiştir.
Mahkeme 20 Aralık 2005 tarihli kararında, maddi delil yetersizliğinden başvuranın, hakkındaki tüm suçlamalardan, beraatına karar vermiştir. Bu karar, temyize başvurulmadığı için kesinleşmiştir.
C. Tutukluluk için açılan tazminat davası
9 Şubat 2006 tarihinde başvuran, tutuklu kalması nedeniyle uğradığını düşündüğü zararlar için İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde tazminat davası açmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi 14 Kasım 2006 tarihli kararında, tutukluluğun keyfi niteliğini doğrulayan herhangi bir unsur bulunmadığı gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme, özellikle beraat kararına rağmen, tutukluluk halinin isnat edilen suçları işlediğini düşündürecek ciddi ipuçlarına dayandığını ve dolayısıyla bu önlemin yasalara uygun olduğunu belirtmiştir.
Bu dava da yine Yargıtay önünde görülmeye devam etmektedir.
19 Aralık 2008 tarihinde, başvuranın talebi üzerine Ceza Mahkemesi başvuranın 24 Ocak ile 8 Nisan 2004 tarihleri arasında geçen tutukluluk süresinin başka bir ceza davası çerçevesinde hakkında verilen cezadan düşülmesine karar vermiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran tutuklandıktan hemen sonra bir hakim karşısına çıkarılmadığını iddia etmekte ve kendi kanaatine göre yasaya aykırı bir şekilde özgürlükten mahrum bırakılmasının telafisi için tazminat elde etme imkânı sunan etkili bir hukuk yolu bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, AİHS'nin 5. maddesine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetleri AİHS'nin 5. maddesinin 3 ve 5. paragrafları bakımından inceleyecektir.
19 Aralık 2008 tarihli karara atıfta bulunan Hükümet, tutukluluk süresinin başka bir ceza davası çerçevesinde hakkında verilen cezadan düşülmesi dolayısıyla başvuranın mevcut davada başvuranın AİHS'nin 5. maddesinin ihlalinden mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini savunmaktadır.
Başvuran, bu sava karşı çıkmaktadır.
AİHM, sadece ulusal makamların AİHS'nin ihlal edildiğini kabul ettiği ve bu ihlali telafi ettiği durumlarda bir başvuranın mağdur sıfatının ortadan kalkacağını hatırlatmaktadır (Romanya aleyhine Dalban davası (GC), n° 28114/95, prg. 44, CEDH 1999-VI ve Moldavya ve Rusya aleyhine Ilaşçu ve diğerleri davası (GC) (karar), n° 48787/99, 4 Temmuz 2001). Oysa mevcut davada böyle bir durum sözkonusu değildir.
Dolayısıyla, Hükümetin başvuranın mağdur sıfatı olmadığına dayalı ön itirazı reddedilmelidir. AİHM, sözkonusu şikâyetlerin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, bu şikâyetlerin kabuiedilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
A. AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafına ilişkin
AİHM, AİHS'nin 5. maddesinin 1c) paragrafıyla bir bütün oluşturan 5. maddesinin 3. paragrafının temel amacının keyfi özgürlükten mahrum bırakmaların sona erdirilmesini sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır. « Çabukluk » gereksinimi, özellikle yargılanan kişileri polislerin ya da idari makamların elinde uzun süre tutuklu kalmaktan korumaktadır.
AİHM, ayrıca yetkililerin çabukluk gereksinimine uyup uymadıklarını belirlemek için her olayın kendi özel şartlarına göre incelenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır {Hollanda aleyhine De Jong, Baljet ve Van den Brink davası, 22 Mayıs 1984, prg. 52, seri A n° 77 ve Birleşik Krallık aleyhine Brogan ve diğerleri davası, 29 Kasım 1988, prg. 59, seri A n° 145-B). AİHM buna ilaveten, bazı özel koşulların yargılanan kişinin adli makamlar önüne daha uzun bir süre soma çıkarılmasını haklı gösterebileceğini kaydetmektedir {Hollanda aleyhine De Jong, Baljet ve Van den Brink davası, n° 8805/79, 11 Ekim 1982 tarihli Komisyon raporu).
Mevcut davada AİHM, başvuranın 8 Ocak 2004 tarihinde polis tarafından yakalandığını ve daha sonra kurşun yarasının tedavisi için bir devlet hastanesine nakledildiğini not etmektedir. Hükümete göre, ilgili şahıs sulh hakiminin gıyabında tutuklama kararı verdiği 24 Ocak 2004 tarihine kadar o hastanede kalmıştır. Daha sonra, Bayrampaşa Devlet Hastanesi yetkilileri tarafından düzenlenen 26 Nisan 2004 tarihli bir belgeye göre, başvuran 29 Ocak ile 25 Mart 2004 tarihleri arasında bu hastanede yatmıştır. Dosyaya göre, 25 Mart 2004 tarihinde, başvuran Bayrampaşa Cezaevine nakledilmiştir. Dosyadaki belgelerden anlaşıldığına göre, ilgili şahıs, 8 Nisan 2004 tarihinde görülen ve sonunda tahliye karan verilen duruşmaya kadar hakim önüne çıkarılmamıştır.
AİHM, başvuranın yakalanması ile hakim önüne çıkarılması arasında üç aylık bir sürenin geçtiğini kaydetmektedir. AİHM'nin kanaatine göre, bu sürenin AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafında dile getirilen « derhal mahkemeye çıkarılma» kavramı ile bağdaşmadığı açıktır. Böyle bir süreyi ancak bazı özel koşulların haklı gösterebileceğini hatırlatan AİHM, mevcut davada sözü edilen özel koşulların var olup olmadığının incelenmesi gerektiğini kaydetmektedir.
AİHM, daha önce, polis tarafından açık denizde yakalanma olayında olduğu gibi, on altı günlük süreyi (İspanya aleyhine Rigopoulos davası (karar), n° 37388/97, CEDH 1999-II) ya da on üç günlük süreyi (Fransa aleyhine Medvedyev ve diğerleri davası (GC), n° 3394/03, prg. 131, CEDH 2010-...), çok istisnai koşulların var olduğunu dikkate alarak, AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafında dile getirilen derhal mahkemeye çıkarılma kavramına uygun kabul ettiğini hatırlatmaktadır. Bu davalarda yaptığı incelemeler sonucunda AİHM, başvuranları fiziksel olarak daha kısa sürede hakim önüne çıkarmayı maddi yönden imkânsız kılan istisnai koşulların mevcut olduğu kanaatine varmıştır. AİHM ayrıca karaya ayak basar basmaz ilgili şahısların derhal adli makamlar önüne çıkarıldığım dikkate almıştır. Öte yandan, Türkiye aleyhine H. Y. ve Hü. Y. davası (n° 40262/98, prg. 142, 6 Ekim 2005) kararında AİHM, ağır bir ameliyat sonrası komaya giren bir kişi ile ilgili fiziksel imkânsızlık olduğunu tespit etmiştir.
Buna karşın AİHM, mevcut davada fiziksel olarak Parlak'ın daha kısa sürede bir adli makam önüne çıkarılmasını engelleyen maddi bir imkânsızlığın bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Nitekim dosyadaki unsurlara göre, başvuran 24 Ocak ve 25 Mart 2004 tarihlerinde iki kez cezaevine nakledilmiştir (H.Y. et Hü.Y., ilgili bölüm, prg. 142 kararı ile karşılaştırınız). Bu nedenle, ilgili şahısın hastanede yattığı süre zarfında bir hakim önüne çıkarılamadığını düşünmek mümkün değildir.
Öte yandan, başvuranın hastanede yatma süresinden bağımsız olarak, AİHM, dosyadaki unsurlara göre, başvuranın 24 Ocak tarihinde cezaevine götürüldüğünü ve 29 Ocak tarihine kadar yani beş gün orada kaldığını ve aynı cezaevinde 25 Mart ile 8 Nisan 2004 tarihleri arasında yani on dört gün boyunca tutuklu kaldığını not etmektedir.
AİHM, hastanede yattığı günler de dahil tüm bu süreçte başvuranın bir hakim önüne çıkarılmadığını gözlemlemektedir. Şüphesiz böyle bir sürenin AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafındaki gereksinimler ile bağdaştığı kabul edilemez. Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiştir.
B. AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafına ilişkin
AİHM, öncelikle mevcut davada başvuran derhal mahkemeye çıkarılmadığı için AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla burada, 5. maddenin 5. paragrafı da uygulama alanı bulmaktadır.
AİHM, başvuranın tutukluluk hali nedeniyle uğradığım düşündüğü zarar için tazminat elde etme talebinin ulusal mahkemelerce reddedildiğini gözlemlemektedir. Elbette, halen Yargıtay önünde görülmeye devam eden bu yargılamanın sonucu hakkında yorum yapmak uygun olmaz. Bununla birlikte, bu tutukluluk hali nedeniyle hapis cezasında bir indirimden yararlanan başvuranın Ceza Muhakemesi Kanununun 144. maddesinin 1 (a) fıkrasına göre, bir tazminat elde edemeyeceği açıktır. Öte yandan, AİHM'nin bildiği kadarıyla, iç hukukta ulusal mahkemeler tarafından önceden yasadışı ilan edilmeyen bir tutukluluk nedeniyle başvuranın uğradığı zarar için tazminat elde etmesine imkân tanıyan başka bir yasal hüküm bulunmamaktadır (karşılaştırınız Türkiye aleyhine Medeni Kavak davası, n° 13723/02, prg. 34, 3 Mayıs 2007).
AİHM, iç hukukun, başvurana 5. maddenin 3. paragrafının ihlali nedeniyle uğradığı zarar karşılığında tazminat elde etme imkânı tanımadığı sonucuna varmak için yukarıdaki unsurları yeterli bulmaktadır.
Dolayısıyla, AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafı ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 2 VE 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yakalandığı sırada bir polisin kendisine ateş etmesi nedeniyle sol bacağının yaralanmasından şikâyetçi olmakta ve bu bağlamda AİHS'nin 2 ve 3. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, AİHS'nin 2 ve/veya 3. maddeleri kapsamında dile getirilen ve mevcut davada olduğu gibi, iddia sahibi mağdurun bu hatalı davranış sonucu ölmediği birçok şikâyeti daha önce de incelediğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda AİHM, konuyla ilgili yerleşik içtihadına dönecektir (Yunanistan aleyhine Makaratzis davası (GC), n° 50385/99, prg. 49 ve 50, CEDH2004-XI).
Mevcut davada AİHM, bir polis memurunun başvurana yakın mesafeden ateş ettiğini gözlemlemektedir. AİHM, polis memurunun havaya ateş etmek niyetinde olduğunu, ancak balkonlarda ve civarda insanların bulunduğunu görünce yere doğru ateş ettiğini ve başvuranı yaralamak gibi bir düşüncesi olmadığını ifade ettiğini kaydetmektedir. AİHM, başvuranın ne ulusal mahkemelerde ve ne de AİHM önünde bu açıklamalara itiraz etmediğini ve ilgili şahısın hiçbir zaman potansiyel olarak öldürücü bir güce maruz kaldığını iddia etmediğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle AİHM, mevcut koşullarda, başvuranın hayatını tehlikeye sokacak bir davranışa maruz kalmadığı sonucuna varabilmektedir. Buradan hareketle, kullanılan gücün tür ve seviyesi ile bu güç kullanımın altında yatan niyet ve amacı ve konuyla ilgili içtihadını göz önüne alan AİHM, dile getirilen sorunların AİHS'nin 3. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (karşılaştırınız Romanya aleyhine Olteanu davası, no 71090/01, prg. 59, 14 Nisan 2009 ve Türkiye aleyhine Evrim Öktem davası, no 9207/03, prg. 39-43, 4 Kasım 2008).
AİHM, 3. maddeye aykırı muamele iddialarının AİHM önünde uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 30, seri A n° 269). İddia edilen olayların gerçekliğini tespit etmek için AİHM «her türlü makul şüpheden uzak» delil kıstasına başvurmaktadır; böylesi bir kanıt, yeterince ciddi, açık ve tutarlı emarelerden ya da aksi ispat edilemeyen bir takım karinelerden de oluşabilir (Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), n° 25803/94, prg. 88, CEDH 1999-V ve Almanya aleyhine Gafgen davası (GC), n° 22978/05, prg.92,CEDH2010-...).
AİHM, mevcut davada, başvuranın doktorlar tarafından da belgelenen kurşun yarasının, yakalandığı sırada meydana geldiğine tarafların bir itirazı olmadığını kaydetmektedir. AİHM, bununla birlikte başvuran ve Hükümetin bu yaranın nasıl oluştuğu konusunda çok farklı şeyler anlattıklarını gözlemlemektedir.
Ulusal mahkemeler tarafından tespit edildiği ve kendi ifadeleri ile görgü tanıklarının ifadelerinin doğruladığı gibi, başvuranın, polisin uyarılarına uymadığına ve karakola götürme çabalarına karşı direndiğine itiraz etmediği dosyadaki unsurlardan anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, başvuran polislere kırık bir cam parçasıyla saldırdığını inkâr etmektedir.
Ulusal mahkemelerin kararlarına atıfta bulunan Hükümet, sözkonusu ateş etmenin bir meşru müdafaa eylemi olduğunu iddia etmektedir.
AİHM, olayın halen ulusal mahkemelerde görülmeye devam eden bir dava konusu olduğunu kaydetmektedir. AİHM, görevinin, ulusal mahkeme ve yüksek mahkemelerin yorumlarının önüne geçmek olmadığını, toplanan verileri değerlendirme görevinin, ilke olarak, ulusal yargı organlarına ait olduğunu hatırlatmaktadır (Klaas, ilgili bölüm, prg. 29). Her ne kadar AİHM kendisini ulusal yargı organlarının tespitlerine bağlı hissetmese de, kendini bundan ayrı tutmak için normal şartlarda elinde ikna edici deliller olması gerekmektedir (aynı kararda, prg. 30).
AİHM, mevcut davada, Şişli Ağır Ceza Mahkemesi'nin 10 Nisan 2008 tarihli kararında, görgü tanıklarının ifadelerini dikkate alarak, başvuranın güvenlik güçlerine kırık bir cam parçasıyla saldırdığına ve polislerden birini yaraladığına hükmettiğini gözlemlemektedir. Ağır ceza mahkemesi başvuranın bacağına ateş eden sanık polisin bu davranışını meşru müdafaa olarak değerlendirmiştir.
AİHM, her ne kadar 10 Nisan 2008 tarihli karar henüz kesinleşmemiş olsa da, elinde ulusal mahkemelerin tespitinden farklı sonuca varmasını gerektirecek inandırıcı hiçbir veri bulunmadığım kaydetmektedir. Özellikle, başvuranın kırık bir cam parçasıyla polislere saldırdığı yönündeki iddialar, olaya tanık olan iki kişi tarafından doğrulanmıştır. Öte yandan, olay günü düzenlenen tıbbi rapora göre, başvuranı yakalamaya çalışan polis memuru Y.O.'nun parmağında bir kesik tespit edilmiştir.
Bu koşullar altında, özellikle diğer polise ciddi zarar verebilecek bir cisimle yani kırık cam parçasıyla saldıran başvuranın bu saldırgan tavırları sonucu sözkonusu polisin bu güç kullanımına gerek duyduğu dikkate alınırsa, AİHM, ilgili şahısın tutumunun polislerin güç kullanımını gerekli kıldığım kabul edebilir. Bu noktada, mevcut dava, AİHM'nin başvuranın güvenliğinden sorumlu yetkililerin ihmali dolayısıyla 2. maddenin esas yönüyle ihlal edildiğine hükmettiği Belçika aleyhine Trevalec davası (karar n° 30812/07, 14 Haziran 2011, kesinleşmeyen) kararından net bir biçimde farklılık göstermektedir. Mevcut dava ayrıca, bir gösteri sırasında kontrolsüz ve tehlikeli bir şekilde silah kullanımının söz konusu olduğu Türkiye aleyhine Evrim Öktem (n° 9207/03, prg. 43 ve 49, 4 Kasım 2008) davasından da farklıdır.
Ayrıca, soruşturmanın sonuçları ışığında ve farklı sonuca varmayı gerektirecek başka unsur bulunmadığından AİHM, A.K.'nin samimi olarak kendisi ya da meslektaşının fiziksel bütünlüğünün tehlikede olduğunu düşünerek ve sadece ciddi bir tehlike karşısında kendisini ve meslektaşım savunmak amacıyla silahını kullandığından ve bunu yaparken başvuranın hayatını tehlikeye atma gibi bir niyeti olmadığından şüphe etmek için hiçbir neden görememektedir. Öte yandan, özellikle insan doğasının öngörülemezliği bağlamında, AİHM, polis memurunun olay anında sıcağı sıcağına samimi olarak kendini savunması gereken bir tehlike sezdiği bu durumu, kendi açısından değerlendiremez (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Birleşik Krallık aleyhine Bubbins davası, n° 50196/99, prg. 139, CEDH 2005-11).
AİHM, başvuranın ayrıca, başka bir argüman sunmaksızın, suç duyurusu ile ilgili hiçbir soruşturma açılmadığından şikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir.
Bununla birlikte AİHM, yetkililerin başvuranın suç duyurusunda dile getirdiği iddialar karşısında pasif kalmadıklarını kaydetmektedir. Gerçekten de, başvuranın, görgü tanıklarının ve polislerin ifadeleri alınırken yetkili savcılık tarafından bir soruşturma yürütülmüştür. Öte yandan, 6 Temmuz 2004 tarihinde, başvuranın yakalanmasından sorumlu iki polis memuru hakkında, silah kullanmak ve bu suça iştirak etmek suçlamalarıyla, bir ceza davası açılmıştır. Elbette, aynı dava çerçevesinde, başvuran da güvenlik güçlerine karşı koymak ve saldırmakla suçlanmıştır. Bu yargılama şüphesiz, mevcut koşullarda, bu güç kullanımının haklı olup olmadığının belirlenmesine, sorumluların tespit edilmesine ve -gerektiğinde- cezalandırılmasına imkân vermiştir.
Yukarıdaki bilgiler ışığında AİHM, başvuranın, yakalandığı sırada bir polis memurunun ateş etmesi nedeniyle sol bacağından yaralanması ile ilgili şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, 500.000 Euro maddi tazminat ve yine aynı tutarı manevi tazminat olarak talep etmektedir. Başvuran, ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 11.200 Euro talep etmektedir. İlgili şahıs, kanıt belgesi olarak sadece İstanbul Barosu'nun ücret tarifesini sunmaktadır.
Hükümet, başvuranın taleplerine itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, manevi tazminat başlığı altında başvurana 5.000 Euro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Yargılama masraf ve giderleri ile ilgili olarak, gerekli belgelerin sunulmamasını ve içtihadında belirtilen ilkeleri göz önüne alan AİHM, sözkonusu talebi reddetmektedir(Türkiye aleyhine Ato davası, n° 29873/02, prg. 27, 8 Haziran 2010).
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun yakalandıktan hemen soma hakim karşısına çıkarılmama ve başvuranın yasaya aykırı olduğu kanaatine vardığı tutukluluğun tazminini öngören etkili başvuru yolu bulunmayışı kapsamında yapılan şikayetlere ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabulediiemez olduğuna;
2. AİHS'nin 5. maddesinin 3. ve 5. paragraflarının ihlal edildiğine;
3. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana her türlü vergiden muaf tutularak 5.000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;
b) Yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 19 Temmuz 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy