(AİHS m. 3, 5, 6, 10, 11, 13, 34, 35, 41, 44) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (SERKAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (DJAVIT AN - TÜRKİYE DAVASI) (PLATTFORM ARZTE FÜR DAS LEBEN - AVUSTURYA DAVASI) (KARATEPE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 23143/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Ocak 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (23143/04) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Nisbet Özdemirin (başvuran) 25 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi- AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından Yaşar Aydın ve Ruhşen Doğan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1946 doğumlu olup İstanbulda ikamet etmektedir.
15 Şubat 2003 tarihinde Iraka olası bir ABD askeri müdahalesine karşı Kadıköy iskele meydanında (İstanbul) bir protesto gösterisi düzenlenmiştir.
Olayla ilgili tutanağa göre, polis bu gösteriden basın yoluyla haberdar olmuş ve gösteriyi düzenleyen kurumları bunun yasaya aykırı olduğu konusunda uyarmıştır. Saat 12:30 ile 13:30 arası, yaklaşık 6 000 katılımcı farklı siyasi parti ve sendika kuruluşlarının çağrısına uyarak olay yerinde toplanmıştır.
Saat 14 sıralarında, bildiriler okunduktan sonra göstericiler dağılmaya başlamışlardır. PKK lehine slogan atan bir grup, yakında bulunan bir caddeye doğru ilerleyerek eylemlerine devam etmiştir. Polis, yaptıkları eylemin yasadışı olduğunu belirterek göstericilerin dağılmalarını istemiştir. İlgili şahıslar polisin uyarısını dinlemeyerek, geçtikleri güzergâh üzerinde bulunan banka, iş yeri, otobüs ve araçlara saldırmışlardır. Göstericiler araba lastikleri yakmışlar ve bir otobüse molotof kokteyli atmışlardır. Polis, güç kullanarak göstericileri dağıtmış ve içlerinden yirmi dört kişiyi gözaltına almıştır. Başvuran bu yirmi dört kişi arasında bulunmamaktadır.
15 Şubat 2003 tarihinde düzenlenen nakil ve salıverme tutanağına göre, başvuran saat 12de gözaltına alınmış ve saat 15de serbest bırakılmıştır.
Aynı gün başvuranın da aralarında bulunduğu dört kişi hakkında düzenlenen tıbbi raporda ilgili şahısların vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilmiştir.
20 Şubat 2003 tarihinde, başvuran bir radyoloji merkezine gitmiştir. Çekilen röntgen filmlerinde hiçbir anormallik belirlenmemiştir.
Başvuran, 25 Şubat 2003 tarihinde bir tıbbi görüntüleme merkezinde servikal manyetik rezonans çektirmiştir.
28 Şubat 2003 tarihinde, başvuran Kadıköy savcılığına bir suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, savcılığa verdiği ifadede gösterinin yapıldığı gün öğleye doğru aynı mahallede oturan bazı kişilerle birlikte kalabalığa katılmak üzere Kadıköye gittiklerini, gösterinin yapılacağı meydana gelmeden önce arabadan indiklerini ve meydana doğru yürüdüklerini belirtmiştir. Başvurana göre, meydana varmadan önce polisler hiçbir uyarı yapmaksızın üzerlerine gelmiştir. Polisler kalkan ve coplarıyla başvuranın kafasına ve ensesine vurmuşlar, bacaklarına tekme atmışlardır. Başvuran bacaklarındaki izlerin, özellikle sağ bacağındaki izin hâlâ fark edildiğini belirtmiştir. Başvuran aldığı darbeler dolayısıyla yere düşmüş ve bayılmıştır. Kendisine geldiğinde polislerin onu yerde sürüklediğini ve araca bindirmek üzere iteklediğini görmüştür. Polisler daha sonra kendisine kötü muamele uygulamamışlar ve göstericileri Fatih Emniyet Müdürlüğüne götürmüşlerdir.
Saat 14 ya da 14:30 sıralarında, polisler onları bir otobüse bindirmiş ve Haseki hastanesinin bahçesine kadar götürmüştür. Bir doktor otobüse binmiş ve içerdekilere bir şikâyeti olan var mı diye sormuştur. Başvuran oradaki polislerden korktuğu için bir şey söylememiştir. Otobüstekilerin çoğu hafta sonunu gözaltında geçirmemek için şikâyetlerini söylememiştir.
Saat 15 sıralarında serbest bırakılan başvuran, komşularının yardımıyla kendi evine gitmiştir. Başvuran, şişen bacakları ve sol bacağındaki şiddetli ağrı yüzünden üç gün boyunca yatakta kalarak evden dışarı çıkamamış ve tıbbi görüntüleme merkezine ancak daha sonra gidebilmiştir.
Hükümete göre, başvuran 4 Mart 2003 tarihinde bir suç duyurusunda bulunmuş ve aynı gün Cumhuriyet savcısının talimatıyla muayene edilmek üzere Adli Tıp Kurumuna sevk edilmiştir.
Çekilen röntgen filmlerinden sonra doktor hastada sağ bacağın ön iç kısmından başlayıp topuğa kadar yayılan ve yer yer emilip dağılmış sarımsı renkte bir hematom teşhis etmiştir. Doktor kemikte bir patoloji bulunmadığı sonucuna varmış ve hastaya on gün iş göremez raporu vermiştir.
17 Mart 2003 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın suç duyurusu ile çatışmalar sırasında polis tarafından gözaltına alınan diğer on göstericinin suç duyurusunun birleştirilmesini kararlaştırmıştır (yukarıdaki ilgili paragraf in fine).
20 Mart 2003 tarihinde, Cumhuriyet savcısı takipsizlik kararı vermiştir. Bunun sonucu olarak başvuran dinlenmemiştir.
Cumhuriyet savcısı grubun PKK lehine slogan attığını, polisin uyarılarına uymadığını, direndiğini ve bankalara, iş yerlerine ve otobüslere saldırarak şiddet uyguladığını kaydetmiştir. Cumhuriyet savcısı ayrıca polisin gözaltına almak için güç kullanmak zorunda kaldığını ve bunun yasaların onlara verdiği yetkiler çerçevesinde gerçekleştirildiğini eklemiştir.
30 Nisan 2003 tarihinde, başvuran takipsizlik kararına itiraz etmiş, kendisinin saat 12 civarında yani henüz gösteriye katılmaya fırsat bulamadan gözaltına alındığını, oysa savcının bahsettiği taşkınlıkların saat 14ten sonra meydana geldiğini savunmuştur. Başvuran, böylece savcılığın takipsizlik kararını kendisi gözaltındayken meydana gelen olaylara dayanarak aldığını belirtmiştir. Başvuran, yapılan soruşturmanın yetersiz olduğunu ileri sürmüştür.
5 Haziran 2003 tarihinde, Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiş ve takipsizlik kararının yasaya uygun olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme bu kararın başvurana tebliğ edilmesine hükmetmiştir.
Hükümete göre, tebligat yapılmamıştır. Başvuran ise, tebligatı 25 Kasım 2003 tarihinde aldığını belirtmektedir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, gösterinin yapılacağı meydana doğru yürürken polislerin kötü muamelesine maruz kaldığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, Cumhuriyet savcısının yeterli ve etkili bir soruşturma yapmadan takipsizlik kararı verdiğini savunmaktadır. Başvuran, hem savcılığın ve hem de ağır ceza mahkemesinin duruşma yapmadan davayı sadece dosyadan incelediklerini belirtmektedir. Başvuran ayrıca, savcılığın kişisel durumunu ve iddialarını hiçbir zaman dikkate almadığını gözlemlemektedir. Son olarak başvuran iç hukukta etkili bir itiraz yolundan yararlanamadığını ileri sürmekte ve bütün bu şikâyetler için AİHSnin 3, 6 ve 13. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetlerin sadece AİHSnin 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
AİHM, tarafların tüm argümanları ışığında, bu şikâyetin olgu ve hukuk bakımından ciddi sorunlar yarattığını, bu sorunların başvurunun incelenmesi safhasında çözülemeyeceğini ve dolayısıyla daha kapsamlı incelenmesi gerektiğini düşünmektedir. Sonuç olarak, bu şikâyet AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilemez. Başvurunun başka bir kabuledilemezlik gerekçesi de tespit edilmemiştir.
Başvuran, Hükümetin bahsettiği çatışmalar meydana geldiği sırada kendisinin gözaltında bulunduğunu ve daha gösteriye katılamadan polisler tarafından saldırıya uğradığını tekrarlamaktadır. Soruşturmayla ilgili olarak ise, başvuran savcılığın kendi suç duyurusunu kıran-döken göstericilerin suç duyurusuyla birleştirdiğini ve davasını onların davasıyla birlikte değerlendirdiğini; ağır ceza mahkemesinin de bu hatayı düzeltmediğini ileri sürmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmakta, başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların gösteri sırasında kullanılan güçten kaynaklandığının kesin olmadığını savunmaktadır. Hükümete göre, başvuran gösteriden önce ya da gösterici grubunun eylemleri sırasında ya da polisle onların arasında arbede yaşanırken yaralanmış olabilir. Hükümet, Cumhuriyet savcısının derhâl bir soruşturma başlattığını ve delilleri topladığını; başvuranın da bu takipsizlik kararına itiraz etme imkânı olduğunu eklemektedir.
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
AİHM, kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). İddia edilen olayların ortaya konulması için AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde delil ilkesinden yararlanmaktadır; böyle bir delil ancak bir dizi emare veya yeterince ciddi, kesin ve tutarlı çürütülemez karineler sonucunda ortaya çıkabilir (Birleşik Krallık alyh,ne Irlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 161, seri A no 25).
Mevcut davada AİHM, başvuranın daha gösteriye giderken kötü muameleye maruz kaldığını belirttiğini not etmektedir.
AİHM, 15 Şubat 2003 tarihinde düzenlenen nakil ve salıverme tutanağına göre, başvuranın saat 12de gözaltına alınmış ve saat 15de serbest bırakılmış olduğunu gözlemlemektedir. Aynı gün gözaltı sonrasında düzenlenen tıbbi raporda ilgili şahısın vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilmektedir.
Başvuran her ne kadar bu tıbbi raporun güvenirliği hakkında şüphe duysa da, başvuranın vücudunda yara ve darp izi tespit eden yegâne tıbbi raporun 4 Mart 2003 tarihinde düzenlendiğini kabul etmek gerekir. Oysa, AİHM bu raporun başvuranın olaylarla ilgili şikâyetinden on yedi gün sonra düzenlendiğini ve bu rapora bakarak yara izlerinin ne zaman oluştuğunu kesin olarak saptamanın mümkün olmadığını gözlemlemektedir.
Bu konuda AİHM, başvuranın olaydan sonra birkaç gün yataktan kalkamadığı ve bir tıbbi görüntüleme merkezine gitmek için ancak 20 Şubat 2003 tarihinde evden çıkabildiği yönündeki ifadesini not almaktadır. Ancak, bu vesileyle çekilen röntgen filmleri başvuranın bacağındaki yara izini kesin olarak ortaya koyamamıştır. Öte yandan, dosyadaki unsurlara bakıldığında ilgili şahısın bu yarayı tespit ettirmek için bir doktor muayenesine başvurmadığı anlaşılmaktadır. Üstelik, başvuran 25 Şubat 2003 tarihinde tıbbi görüntüleme merkezine gitmiş, ancak yarasını bir doktora göstermemiştir.
AİHM, ayrıca başvuranın sözkonusu şikâyetini ancak 28 Şubat 2003 tarihinde yani on üç gün sonra dile getirdiğini ve bu gecikmenin nedeni hakkında bir açıklama yapmadığını gözlemlemektedir. AİHM, gözaltına alındıktan bir kaç saat sonra serbest bırakıldığı göz önüne alındığında bu gecikmenin başvuranın hatası olduğu kanaatine varmakta ve ilgili şahısın bu yöndeki iddialarını reddetmektedir (bakınız, a contrario, Türkiye aleyhine Kelekçier davası, no 5387/02, prg. 31 in fine, 28 Nisan 2009).
Bu nedene AİHM, 4 Mart 2003 tarihli tıbbi raporda belirtilen yara izinin başvuran gözaltı sonrası serbest bırakıldığında mevcut olduğunun her türlü makul şüphenin ötesinde söylenemeyeceği sonucuna varmaktadır (bakınız, aynı yönde, Polonya aleyhine Olszewski davası (karar), no 55264/00, 13 Kasım 2003). Dolayısıyla, AİHSnin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmemiştir.
2. Soruşturmanın etkili olma niteliği hakkında
AİHM, bir kimse polis memurlarınca veya benzer hizmetlerdeki diğer devlet görevlilerince AİHSnin 3. maddesine aykırı muamelelere maruz kaldığını savunulabilir bir şekilde iddia ettiğinde, sözkonusu hükmün etkili resmi bir soruşturmayı zorunlu kıldığı kanaatindedir (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 102, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII). Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılması ile sonuçlanmalıdır. İşkence ve cezaların veya insanlıkdışı ya da aşağılayıcı muamelenin genel anlamda yasaklanmış olması çok önemli olmakla birlikte, bu tür bir soruşturma gerçekleşmediği takdirde bu yasak, uygulamada etkili olmayacak ve bazı durumlarda kamu görevlilerinin neredeyse müeyyidesiz bir şekilde kontrollerine tabi kişilerin haklarını çiğnemeleri mümkün olacaktır (Fransa aleyhine Caloc davası, no 33951/96, prg. 89, CEDH 2000-IX).
Mevcut davada AİHM, başvuranın suç duyurusunda bulunmasının ardından Kadıköy savcılığının diğer on göstericinin suç duyurusuyla başvuranın suç duyurusunu birleştirerek bir soruşturma başlattığını not etmektedir. 20 Mart 2003 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı güç kullanımının göstericilerin saldırgan tavırları karşısında zorunlu hale geldiği kanaatine vararak, takipsizlik kararı almıştır. Cumhuriyet Savcısı böylece başvuranın davasıyla kırıp-döken göstericilerin davasını müştereken incelemiştir. Oysa, diğer on gösterici polisin saat 14te başlayan çatışmalar sırasında tutukladığı kişiler olmasına karşın başvuran saat 12de tutuklanmıştı ve takipsizlik kararında bahsedilen çatışmalar sırasında o gözaltında bulunuyordu. AİHM, soruşturma yapan savcının başvuranın durumunu diğer şikâyet sahiplerinden hiçbir şekilde ayrı tutmadığını ; üstelik başvuranın itiraz davası sırasında hakimlerin dikkatini çekmesine rağmen ağır ceza mahkemesinin de bu hatayı düzeltmediğini gözlemlemektedir.
AİHM, Cumhuriyet savcısının soruşturma kapsamında başvuranı dinlemediğini not etmektedir.
Başvuranın vücudunda rastlanan yara izlerinin kaynağını açıklayan bir ceza soruşturmasının yapılmamasını göz önüne alan AİHM, AİHSnin 3. maddesinin usul yönüyle ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
II. AİHSNİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, daha sonra gösteriye katılması ve basın açıklaması yapması engellendiği için ifade özgürlüğü hakkı ile barışçıl gösteri yapma özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmekte ve AİHSnin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetleri AİHSnin 11. maddesi açısından inceleyecektir (Türkiye aleyhine Serkan Yılmaz ve diğerleri davası, no 25499/04, prg. 28, 13 Ekim 2009).
AİHM, başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Başvuran, layihalarında daha gösteri yerine ulaşamadan tutuklandığını ve bu nedenle şiddet eylemlerinin hiçbirine katılmadığını savunmaktadır.
Hükümet, başvuranın gösteri yapma özgürlüğüne müdahale edilmediğini, öyle olduğu kabul edilse bile, müdahalenin 11. maddenin 2. paragrafı bakımından haklı olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, iç hukukun öngördüğü gibi yetkililere bildirilmediği için yasadışı olan bir gösterinin sözkonusu olduğunu ve bu nedenle güvenlik güçleri tarafından dağıtılabileceğini hatırlatmakta, müdahalenin kamu düzenini korumak amacını taşıdığını ve dolayısıyla kargaşa çıkarılmasını ve suç işlenmesini önlemeye yönelik olduğunu kaydetmektedir.
Hükümet, daha sonra güvenlik güçlerinin kalabalığı gösterinin hemen başında dağıtmadığını ve yasadışı nitelikte olmasına rağmen düzenleyenlerin basın açıklaması yapmasına izin verdiğini belirtmektedir. Polis, bir grup göstericinin saldırgan tavırları karşısında müdahale etmiştir.
AİHM, başvuranın gösteriye giderken tutuklandığını belirttiğini kaydetmektedir. Hükümet ise başvuranın basın açıklamasından sonra aranan kişiler arasında yer alıp almadığının kontrol edilmesi amacıyla tutuklandığını savunmaktadır. Oysa, dosyadaki unsurlara bakıldığında başvuranın basın açıklamasından önce tutuklandığı anlaşılmaktadır. AİHM ayrıca ilgili şahısın gösteriye katılmasının engellenmesinin toplantı yapma hakkına müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. Bu müdahalenin, gösteri yapma ve toplantılara ilişkin 2911 sayılı Kanunun 22. maddesi gibi yasal bir dayanağı bulunmaktadır. Ayrıca söz konusu müdahale, kamu düzenini sağlama, başkalarının hakkını koruma gibi - mevcut durumda halk arasında baskı görmeden dolaşma hakkı - AİHSnin 11. maddesinin 2. paragrafında öngörülen en az iki meşru amaca yöneliktir (Oya Ataman, ilgili bölüm, prg. 32). Geriye müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı sorunu kalmaktadır.
AİHM öncelikle, 11. maddeye ilişkin içtihadından çıkan temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Djavit An davası, no 20652/92, prg. 56-57, CEDH 2003-III, Fransa aleyhine Piermont davası, 27 Nisan 1995, prg. 76-77, seri A no 314, ve Avusturya aleyhine Plattform « Ärzte für das Leben » davası, 21 Haziran 1988, prg. 32, seri A no 139).
AİHMnin nezdinde göstericilerin şiddete başvurmadıkları durumlarda, AİHSnin 11. maddesi ile garanti altına alınan toplantı özgürlüğü kavramının içeriğinin boşaltılmaması bakımından kamu erkinin barışçıl gösterilere belli ölçüde hoşgörü göstermesi önem arz etmektedir (bakınız, bu anlamda, Türkiye aleyhine Karatepe ve diğerleri davası, no 33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, prg. 48-49, 7 Nisan 2009 ve, daha yakın bir tarihte, Türkiye aleyhine Serkan Yılmaz ve diğerleri davası, no 25499/04, prg. 34, 13 Ekim 2009).
Mevcut davada AİHM, gösterinin iç hukuk bakımından yasadışı niteliğine rağmen, yetkililerin toplanan kalabalığa karşı barışçıl ölçülerde kaldığı sürece yeteri kadar hoşgörülü davrandığını kaydetmektedir.
Ancak, başvuranla ilgili olarak aynı şeyi söylemek mümkün değildir ; zira başvuran daha gösteri yerine ulaşamadan ve gösteri başlamadan tutuklanmıştır. Kapsamlı bir incelemeden sonra AİHM, dosyada başvuranın kamu düzeni için tehlike yarattığını ya da saldırgan tavırlar sergilediğini gösteren hiçbir unsur bulunmadığını tespit etmektedir. Hükümetin atıfta bulunduğu çatışmalarla ilgili olarak ise AİHM, bu olayların saat 14ten sonra başladığını ve taşkınlıklar meydana geldiği sırada başvuranın gözaltında bulunduğunu not etmektedir.
Başvuranın şiddet eylemlerine katılmaması dolayısıyla AİHM, sadece önlem amaçlı olarak ilgili şahısın gösteriye katılmasının engellenmesi ve tutuklanmasının AİHSnin 11. maddesinin ikinci paragrafı anlamında gereklilik arzetmediği kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla, AİHSnin bu hükmü ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, son olarak tutuklanma ve gözaltına alınmasının kurallara ve 5. maddenin gereksinimlerine uygun olmadığını savunmaktadır.
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin 15 Şubat 2003 tarihinde sona ermesine karşın başvurunun 25 Mayıs 2004 tarihinde sunulması, yani aradan altı aydan fazla bir süre geçmesi dolayısıyla, bu şikâyetin gecikmiş olarak sunulduğu kanaatine varmaktadır (Türkiye aleyhine Erol davası (karar), no 15323/03, 26 Şubat 2008). Bu nedenle, şikâyet AİHSnin 35. maddesinin 1 ve 4. paragraflarına uygun olarak reddedilmelidir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 3 000 Türk Lirası (TRY) ve manevi tazminat olarak 10 000 TRY talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir.
Buna karşın AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 5 000 Euro (EUR) ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca yargılama masraf ve giderleri karşılığında 3 500 TRY talep etmektedir. Bu talebine destek olarak, başvuran sadece İstanbul Barosunun ücret baremine atıfta bulunmakla yetinmektedir.
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini ve gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.
AİHM mevcut davada sunulan belgeler ve sözü edilen kıstaslar ışığında, yargılama masraf ve giderleri için yapılan talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 3. ve 11. maddesi hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 5.000 (beş bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 19 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy