(AİHS m. 3, 5, 6, 14, 34, 35, 41, 44) (YAKUP KÖSE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KİMRAN - TÜRKİYE DAVASI) (REMZİ AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (DERECİ - TÜRKİYE DAVASI) (TACİROĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (İNTİBA - TÜRKİYE DAVASI) (HASAN RÜZGAR - TÜRKİYE DAVASI)
İKİNCİ DAİRE
Başvuru No: 24917/04
Strazburg
10 Haziran 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (24917/04) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Bayram Kamanın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 25 Haziran 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Yolcu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
1972 doğumlu olan başvuran Tekirdağda ikamet etmektedir.
6 Şubat 1993 tarihinde başvuranla birlikte on kişi muhtelif terör eylemlerine iştirak ettikleri gerekçesiyle İstanbulda yakalanmışlardır.
Başvuran 15 Şubat 1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliğince tutuklanmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, yasadışı bir örgüte üye olma, adam öldürme silahlı soygun ve saldırı suçlarından başvuranın mahkumiyetini talep etmiştir.
18 Mayıs 1993 tarihli duruşmada başvuranın da aralarında bulunduğu sekiz sanık slogan atarak pankart açmaya teşebbüs etmişlerdir. İstanbul 3 Nolu. DGM bu olayları tutanağa geçirerek ilgililere bir daha aynı davranışı sergiledikleri takdirde duruşmadan çıkarılacakları yönünde uyarıda bulunmuştur.
9 Kasım 1993 tarihinde düzenlenen üçüncü duruşmada sanıklardan dördü yine slogan atmış, bunun üzerine DGM söz konusu sanıkların duruşma inzibatını bozdukları gerekçesiyle bir daha duruşmaya alınmamalarına karar vermiştir. Bu karar başvurana ilişkin olarak 28 Temmuz 1999 tarihine kadar uygulanmıştır.
Bu süre zarfında, başvuran ve söz konusu örgüt mensupları aleyhinde 1990 ila 1993 yıllarında işlenen adam öldürme ve silahlı soygun suçlarından muhtelif mahkemeler önünde toplam dört ceza davası açıldığı gözükmektedir.
Söz konusu davalar, farklı tarihlerde, İstanbul DGM önünde görülen davayla birleştirilmiştir.
22 Nisan 1998 tarihli duruşmada iki sanık aleyhte tanığı tehdit etmiştir.
12 Haziran 2000e kadar kırk sekiz duruşma yapmış olan DGM, bu tarihte düzenlenen duruşmada, başvuranın adam öldürme suçundan beraatına, geriye kalan suçlardan ise mahkumiyetine karar vererek ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına hükmetmiştir.
Bu karar, sekiz adam öldürme ve on beş adam yaralama ve maddi zarara uğratma gibi mezkur örgüt adına işledikleri iddia edilen yaklaşık yirmi kadar eylemle ilgili olarak suçlu bulunan diğer on dokuz sanığı da ilgilendirmekteydi.
15 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay tespit ettiği iki usul hatası nedeniyle bu kararı bozmuştur. Yargıtay dosyada bulunan belgelerden birinin üzerindeki resmi mührün okunamayacak durumda olduğunu ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 17 Kasım 1992 tarihinde alınan sanık ifadelerinin söz konusu dosyada bulunmadığını tespit etmiştir.
Başvuran 2001 ve 2002 yılında açlık grevine başlamıştır. Adli Tıp Kurumu 22 Mart 2002 tarihli raporunda başvuranın Wernicke-Korsakoff sendromuna yakalandığını tespit ederek altı ay süreyle serbest bırakılması tavsiyesinde bulunmuştur.
Belirtilmeyen bir tarihte savcı, CMUKun 399. maddesinde sağlık nedeniyle geçici salıvermenin yalnızca mahkumiyetin infazının ertelenmesine ilişkin olarak öngörüldüğü ve başvuran halen hükümlü olmadığı cihetle başvuranı salıverme yetkisinin bulunmadığı kanaatine varmıştır. Bu nedenle savcı salıverilme talebini DGMye havale etmiş DGM ise bu talebi reddederek başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir.
Başvuranın salıverilmeye yönelik başvuruları İstanbul 4 Nolu DGM tarafından isnat edilen eylemlerin vahameti, delillerin durumu ve ilgilinin kaçma tehlikesi bulunması gibi unsurları göz önünde bulundurularak reddedilmiştir. Sağlık durumu nedeniyle salıverilme talepleri gerekli tedavinin uygulandığı gerekçesiyle geri çevrilmiştir.
Bu çerçevede, davaya bakmakla görevlendirilen İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi 17 Eylül 2004 tarihinde başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Başvuran tarafından bu karara yapılan itiraz 8 Kasım 2004 tarihinde 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
Yapılan on sekiz duruşma neticesinde başvuran 31 Ocak 2005 tarihinde bir kez daha ömür boyu hapis cezasına mahkum edilmiştir.
26 Mart 2006 tarihinde Yargıtay mahkumiyet kararını bir kez daha bozmuştur.
4 Ekim 2006 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın tutuklu kaldığı süreyi ve davayla ilgili tüm delillerin toplandığını göz önünde bulundurarak başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
Son duruşma 10 Eylül 2007 tarihinde düzenlenmiştir.
Başvuran ilk duruşmadan başlamak üzere tüm dava süreci boyunca bir avukat tarafından temsil edilmiştir.
AİHM davanın mevcut seyri hakkında bilgi sahibi değildir.
HUKUK
I. AİHSNİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN
AİHSnin 5/3 maddesine atıfta bulunan başvuran yaklaşık on dört yıl olarak hesapladığı uzun tutukluluk süresinden şikayetçi olmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Köse ve diğerleri - Türkiye davasını (no: 50177/99, 2 Mayıs 2006) emsal gösteren Hükümet, ilgilinin ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilmesiyle kesintiye uğrayan ilk iki tutukluluk dönemine (sırasıyla 12 Haziran 2000 ve 31 Ocak 2005) ilişkin başvurunun geç yapıldığı cihetle AİHMyi bu başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.
Başvuran bu konuda görüş belirtmemektedir.
AİHM, Hükümet tarafından zikredilen uygulamayı terk ettiği Solmaz - Türkiye kararına (no: 27651/02, prg. 23-37) atıfta bulunmaktadır. Bu kararda, art arda gelen tutukluluk dönemlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi ve altı ay süresinin son tutukluluk döneminden itibaren başlatılması gerektiği belirtilmiştir (Solmaz, adı geçen, prg. 36).
Bu itibarla AİHM Hükümetin ilk iki tutukluluk dönemine ilişkin olarak altı ay süresi kuralına riayet edilmediği yolundaki itirazını reddeder.
Hükümet, başvuran hakkında mahkumiyet kararı verilmesi halinde tutuklu olarak geçirdiği sürelerin verilecek cezadan düşüleceği cihetle başvuranın AİHS bakımından mağduriyet iddiasında bulunamayacağının altını çizmektedir. Hükümet ayrıca beraat kararı verilmesi halinde ise tazminat elde etmek için başvuru yolları mevcut olduğunu belirtmektedir.
Başvuran konuyla ilgili olarak bir görüş belirtmemektedir.
AİHM, daha evvel de, tutukluluk süresinin ulusal mahkemelerce hükmedilen cezadan düşülmesinin, AİHSnin 5/3 maddesinin gereklerine uyulmaması nedeniyle, iddia edilen mağdur sıfatını esasen ortadan kaldırmayacağı hükmüne vardığını anımsatır. Bu durum ancak başvuranın maruz kalmış olabileceği zararın boyutunu değerlendirirken dikkate alınmalıdır (Kimran - Türkiye, no: 61440/00, prg. 41 ve 42, 5 Nisan 2005)
Bu itibarla AİHM başvuranın AİHSnin 5/3 maddesinin ihlali dolayısıyla mağduriyet iddiasında bulunabileceği hükmüne varmaktadır.
Beraat halinde tazminat elde etmek için iç hukuk yollarının mevcut olduğu yolundaki argümana ilişkin olarak ise AİHM, Hükümetin, tutukluluk süresi nedeniyle tazminat ödenmesine mahsus bir başvuru yolu ya da içtihat örneği göstermediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM bu itirazı da kabul etmeyecektir.
AİHM bu şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi bakımından açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabuledilemezlik unsurunun da bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla AİHM sözkonusu şikayeti kabuledilebilir ilan eder.
B. Esasa ilişkin
AİHM, tarafların dikkate alınması gereken döneme dair açıkça bir görüş belirtmediğini tespit etmektedir. AİHM bu dönemin 6 Şubat 1993 tarihinde (Bağrıyanık - Türkiye, no: 43256/04, prg. 37, 5 Haziran 2007) başvuranın yakalanmasıyla başlayıp 4 Ekim 2006 tarihinde serbest bırakılmasıyla sona erdiğini tespit etmektedir.
Bununla birlikte, mahkumiyet kararının verildiği tarih, esasen, atıfta bulunulan madde bakımından dikkate alınması gereken sürenin sonunu teşkil etmektedir, bu tarihten itibaren ilgilinin tutukluluğu AİHSnin 5/1 a) maddesinin kapsamına girer (bkz., sözgelimi, I.A. - Fransa, 23 Eylül 1998 tarihli karar, prg. 38). Bu itibarla her bir mahkumiyet kararı ile bozma kararı arasında geçen süreler, dikkate alınması gereken süreden düşülmelidir (Solmaz, adıgeçen, prg. 36).
Netice olarak AİHM mevcut davada tutukluluk döneminin AİHSnin 5/3 maddesi anlamında yaklaşık on bir yıl yedi ay sürdüğü kanaatine varmaktadır.
Hükümet sanık sayısı, isnat edilen suçların ağırlığı ve organize suçların karmaşık niteliği gibi unsurların tutukluluk süresini haklı çıkardığı kanaatindedir. Hükümet ayrıca, duruşmanın ortasında bir aleyhte tanığı tehdit etmeye kadar varan davranışlar sergileyen sanıkların kişiliklerine dikkat çekmektedir. Hükümete göre, bu türden kimselerin serbest bırakılması adaletin işleyişine ve delillerin toplanmasına zarar vereceği cihetle tasavvur dahi edilemez.
AİHM içtihadında sabit olduğu üzere, tutukluluk süresinin makul nitelikte olup olmadığı her vakada davanın özelliklerine bakılarak belirlenmektedir.
Bir davada sanığın tutukluluk süresinin makul sınırı aşmamasını sağlamak aslen ulusal adli mercilerin görevidir. Bu çerçevede ulusal adli merciler masumiyet karinesini göz önünde bulundurarak kamu menfaati bakımından bireysel özgürlüğe saygı kuralına bir istisna getirmeyi haklı kılacak gerçek bir ihtiyacın olup olmadığını belirlemek için tüm koşulları incelemeli ve verecekleri kararlarda tahliye taleplerini de dikkate almalıdırlar. Bu kararlarda yer verilen gerekçeler ve ilgilinin başvurularında belirttiği itiraza yol açmayan olaylar temelinde AİHM AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Assenov ve diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 154, Remzi Aydın - Türkiye, no: 30911/04, prg. 51-58, 20 Şubat 2007).
Bilhassa sanıkların sayısını ve biriken dava sayısını göz önünde bulunduran AİHM başvurana isnat edilen suçların ağırlığını kabul etmektedir. Ancak, dosyaya bakıldığında 1993 yılında başlayan asıl davanın mevcut kararın alındığı tarihte halen devam ettiği gözükmektedir. Adli merciler geçen zaman kriterini ancak, başvuranın serbest bırakılmasına karar verdikleri 4 Ekim 2006 tarihinde başvuran lehine dikkate almışlardır.
AİHM, müteaddit defalar benzer meseleleri gündeme getiren davaları incelemiş ve bu denli uzun tutukluluk sürelerinin AİHSnin 5/3 maddesinin ihlaline yol açtığı kanaatine varmıştır (bkz. diğer birçokları arasında, Dereci - Türkiye, no: 77845/01, 24 Mayıs 2005, ve Taciroğlu - Türkiye, no: 25324/02, 2 Şubat 2006).
Yukarıda anılan içtihadını ve elindeki unsurları göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın şikayetçi olduğu tutukluluk süresinin AİHSnin 5/3 maddesine aykırılık teşkil ettiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla AİHSnin bu hükmü ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ayrıca, aleyhinde açılan ceza davasının süresi nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM bu şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi bakımından açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca şikayetin başkaca bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Hükümete göre yargılama süresi davanın karmaşıklığı, başka davalarla birleştirilmiş olması, suç eylemlerinin ve olaylara karışan sanıkların sayısı gibi nedenlerle haklılık kazanmıştır. Hükümet ayrıca başvuranın ve diğer sanıkların yargılama süresince sergiledikleri tutuma atıfta bulunarak adli mercilerin sorumlu tutulmasını gerektirecek herhangi bir atalet döneminin ya da uzatmanın söz konusu olmadığını belirtmektedir.
AİHM mevcut davada dikkate alınması gereken dönemin 6 Şubat 1993 tarihinde başvuranın yakalanmasıyla başladığı kanaatindedir (Bağrıyanık, adı geçen, prg. 54).
Söz konusu dönemin sona erdiği tarihe ilişkin olarak ise AİHM, ceza kesinleşmediği sürece mahkumiyet kararının AİHSnin 6/1 maddesi anlamında cezai alanda yöneltilmiş suçlamaların haklılığı temelinde alınmış bir karar olmayacağını anımsatır (Bağrıyanık, adıgeçen, prg. 55).
AİHMnin bu başvuruya ilişkin kararını aldığı tarih itibariyle sözkonusu davanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen devam ettiği dosya unsurlarından anlaşılmaktadır. Bu itibarla, hesaplanması gereken dava iki dereceden mahkeme tarafından beş defa görüşülmüş olup on beş yılı aşkın bir süreden beri devam etmektedir.
Bir yargılama süresinin makul olup olmadığı davanın koşullarına ve AİHM içtihadında yer verilen kıstaslara ve bilhassa da davanın karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili mercilerin tutumlarına bakılarak anlaşılır (İntiba - Türkiye, no: 42585/98, prg. 31-55, 24 Mayıs 2005).
Taraflarca takdim edildiği haliyle davanın tüm yönlerini inceleyen AİHM Hükümet tarafından belirtilen zorlukların farkında olmakla birlikte, yerleşik içtihadı gereğince (bkz. diğer birçokları arasında, Remzi Aydın, adıgeçen, prg. 61-66) mevcut davadaki yargılama süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasında istenen ivedilik kıstasıyla uyumlu olmadığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla AİHSnin bu hükmü ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 6/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran 9 Kasım 1993 tarihinden 28 Temmuz 1999 tarihine kadar hakkında uygulanan duruşmaya çıkma yasağının, aleyhte tanıkları bizzat kendisinin sorgulamasına engel olduğunu iddia etmektedir. Başvuran bu hususta AİHSnin 6/3 d) maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle, başvuran hakkında uygulanan duruşmaya çıkma yasağının 28 Temmuz 1999 tarihinde kaldırıldığı ve başvuranın konuyla ilgili olarak herhangi bir iç hukuk yoluna başvurmadığı cihetle başvurunun geç yapıldığını ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, ihtilaf konusu yasağın yapılan uyarıya rağmen duruşmaların huzurunu bozmayı ısrarla sürdüren başvuranın tutumundan kaynaklandığını belirtmektedir. Hükümet ilgilinin ilk duruşmadan itibaren bir avukat tarafından temsil edildiğine de dikkat çekmektedir.
Aşağıda ifade edilen gerekçeye istinaden AİHM Hükümetin ilk itirazını incelemeyecektir.
AİHM dosya unsurlarından yargılamanın halen devam ettiğini tespit etmektedir. Oysa 6. maddede sunulan güvenceler yargılamanın tamamına uygulanmaktadır (Jean Wauters ve Hélène Schollaert - Belçika, no: 13414/05, 13 Kasım 2007). Başvuran, esas hakkındaki yargılamayı sona erdirecek olası bir mahkumiyet kararı çıkması halinde temyize gitme ve bu şikayetini dile getirme imkanına sahip olacaktır. Bu itibarla söz konusu şikayet erken yapılmış olup iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Buna karşın, davanın iç hukukta sona erdiği ve iç hukuk yollarının tüketildiği varsayılsa dahi AİHM, ihtilaf konusu yasağın başvuranın huzur bozucu davranışlarından kaynaklandığını ve tüm yargılama boyunca bir avukat tarafından faal bir şekilde temsil edildiğini gözlemlemektedir. 6. maddenin 3. fıkrasının d) bendi sanığın aleyhteki tanıkları bizzat sorgulaması hakkını ihtiva etmez. Söz konusu madde metninde sanığın tanıkları sorgulatma hakkı olduğuna işaret edilmektedir. Buna ilave olarak AİHM, başvuranın, avukatının tanıkları sorgulayamamasından ya da AİHSnin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendi bakımından başka bir konudan şikayetçi olmadığını tespit etmektedir.
Netice olarak bu şikayet dile getirildiği haliyle açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca kabuledilemezdir (bkz. mutatis mutandis, Yves Loviconi - Fransa, no: 12094/86, 5 Ekim 1988 tarihli Komisyon kararı; konuyla iligili kıstaslar ve değerlendirmeler için, bkz. De Lorenzo - İtalya, no: 69264/01, 12 Şubat 2004 ; Karen Davtian - Gürcistan, no: 3241/01, 6 Eylül 2005).
IV. AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendisiyle aynı durumda bulunan bazı sanıkların CMUKun 399. maddesi uyarınca hastalıkları göz önünde bulundurularak salıverilmesine rağmen kendisinin hasta tutukluların geçici olarak salıverilmesini öngören söz konusu kanun hükmünden yararlandırılmadığı gerekçesiyle AİHSnin 14. maddesine aykırı nitelikte bir ayrımcılığa konu edildiği kanaatindedir.
AİHM, başvuranın sağlık durumunun cezaevi koşullarıyla bağdaşmamasına ilişkin olarak bir başvuruda bulunarak AİHSnin 3. ve 5. maddelerine atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Bu başvuru (no:30936/04) 12 Aralık 2006 tarihinde kabuledilemez ilan edilmişti.
AİHSnin diğer maddelerinden bağımsız olarak 14. maddesinin tek başına ileri sürülememesinin haricinde, AİHM başvuranla aynı suçlardan sanık bir kişi tarafından yapılan benzer bir itirazı daha önce reddettiğini anımsatır (Rüzgar - Türkiye, no: 28489/04, 21 Kasım 2006).
Daha evvel verdiği karardan ayrılmak için herhangi bir gerekçe görmeyen AİHM AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca bu şikayeti reddeder.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran 10.000 Euro maddi ve 25.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
AİHM tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı bulunmadığından bu talebi reddeder. Buna karşın AİHM başvuranın belli bir zarara maruz kaldığı kanaatindedir. Hakkaniyete uygun bir karara varan AİHM başvurana 7.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmeder.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ayrıca, AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 600 YTL talep etmektedir. Başvuran bu talebine ilişkin herhangi bir belge sunmamıştır.
Bu çerçevede başvuran 18 Temmuz 2007 tarihinde avukatıyla imzaladığı vekalet sözleşmesini sunmaktadır. Sözkonusu sözleşmede başvuranın saati 100 Euro üzerinden olmak üzere 400 Euro tutarında peşin ödeme yaptığı belirtilmektedir. Avukatının 20 saatlik çalışma yaptığını belirterek bu süreyi baro tarafından tespit edilen saat ücreti olan 200 YTL/saat ile çarpan başvuran, muhtemelen bir hesap hatası sonucunda avukatlık ücreti olarak 6.000 YTL (yaklaşık 3.300 Euro) talep etmektedir.
Hükümet AİHMyi, konuyla ilgili olarak bir belge sunulmadığını göz önünde bulundurarak bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.
AİHM içtihadına göre bir başvuran, yaptığı masraf ve harcamaların iadesini ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliğini, gerekliliğini ve makul oranda olduğunu ortaya koyduğu müddetçe alabilmektedir. Bu kıstasları ve konuyla ilgili olarak herhangi bir belge sunulmadığını göz önünde bulunduran AİHM yargılama masraf ve giderlerine ilişkin talebi reddeder.
Avukatlık ücretine ilişkin olarak ise AİHM başvuran tarafından sunulan avukatlık ücret sözleşmesini dikkate almaktadır. Bununla birlikte AİHM, sunulan görüşlerin aynı suçtan sanık olan başvuranların avukatı tarafından Rüzgar (adı geçen) başvurusu çerçevesinde sunulanların kopyası olduğunu tespit etmektedir. Hakkaniyete uygun bir karara varan AİHM avukatlık ücreti olarak 1.000 Euro ödenmesine hükmeder.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. AİHSnin 5/3 ve 6/1 maddeleri yönünden yapılan şikayetlerin kabuledilebilir, başvurunun geriye kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna ;
2. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine ;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden YTL.ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana
i. yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak manevi tazminat için 7.000 Euro (yedi bin Euro) ödenmesine;
ii. avukatlık ücreti için 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 10 Haziran 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy