(AİHS. m. 3, 5, 10, 11, 34, 35, 41, 44) (2911 S. K. m. 24) (MOUISEL - FRANSA DAVASI) (OYA ATAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (SERKAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KOP - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLİZAR TUNCER - TÜRKİYE DAVASI (NO.2))
(Başvuru no: 26656/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
31 Ocak 2012
İşbu karar Sözleşme'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26656/04) numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı Atilla Aşıcı'nın (başvuran) 6 Ocak 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından O. Ersoy tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1976 doğumlu olup, İstanbul'da ikamet etmektedir.
29 Ağustos 2002 günü saat 11.30 sıralarında, polis, başvuranın da aralarında bulunduğu seksen kişilik bir grubun Türkiye'de bulunan F tipi cezaevlerini şikâyet eden bir mektubu İstanbul'daki Fransız Başkonsolosluğu'na vermek ve bir basın açıklaması yapmak üzere toplandıkları istihbaratını almıştır. Saat 12.10'da düzenlenen yakalama tutanağına göre, olaylar şu şekilde gelişmiştir: polis, Fransa Başkonsolosluğu yetkililerine grubu karşılamak isteyip istemediklerini sormuştur; konsolosluk, grubun bina bölgesine girmesini reddetmiş, mektubun tek bir kişi tarafından bırakılmasını ve konsolosluğun önünün boşaltılmasını istemiştir. Mektup bırakıldıktan sonra, polis göstericileri birçok kez dağılmaları için uyarmıştır; göstericiler polisin uyarılarına uymamış ve ısrarla konsolosluk önünde basın açıklaması yapmak istemiştir. Grubun İstiklâl caddesindeki trafiği engellemesi üzerine kolluk kuvvetleri, grubu tekrar uyarmış ve caddenin trafiğe açılması için göstericileri kenara doğru itmiştir. Grup kolluk kuvvetlerinin uyarılarına rağmen dağılmamış ve slogan atmaya başlamıştır. Meydana gelen arbedede bazı göstericiler güç kullanılarak etkisiz hale getirilmiş, göz yaşartıcı gaz kullanılmış ve başvuranın da aralarında bulunduğu otuz üç kişi gözaltına alınmıştır. Olay sırasında bir komiser de yaralanmıştır. Başvuran, yakalama tutanağını imzalamayı ve üstünün aranmasını reddetmiştir.
Aynı gün saat 13.00 sıralarında, polis savcılığa verilmek üzere ikinci bir tutanak düzenlemiş, bu tutanak düzenlenirken göstericiler karakolun nezarethanesinde eylemlerini devam ettirmiş ve parmaklıklara yüklenerek karakola zarar vermişlerdir.
Saat 15.25'de düzenlenen tıbbi rapora göre, başvuranın kollarında sıyrıklar ve elmacık kemiğinin üzerinde 3 x 1 cm büyüklüğünde bir ödem tespit edilmiştir. Başvuran, doktora herhangi bir şikâyette bulunmamıştır.
Savcılığın izniyle serbest bırakılan göstericiler, aynı gün saat 17.30 sıralarında karakolu terk etmişlerdir.
A. Göstericilerin savcılığa suç duyurusunda bulunması
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran ve diğer on iki kişi T.C. Anayasası'na ve AİHS'nin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunarak, gösteri yapma özgürlüklerinin ihlal edildiğini, kötü muameleye maruz kaldıklarını, haksız yere gözaltına alındıklarını ve üstlerinin arandığını ileri sürmüş ve Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştur. Adı geçenler, özellikle gösteriyi dağıtmak için orantısız güç kullanılmasından şikâyetçi olmuştur.
27 Mayıs 2003 tarihinde, Savcılık, ilgili şahısların yasalara uygun olarak yakalandığı kanaatine varmış ve 2911 sayılı Kanun'un 24. maddesine göre kolluk kuvvetlerinin yasadışı gösterileri dağıtmak için güç kullanabileceklerini gerekçe göstererek takipsizlik kararı almıştır. Savcı karar gerekçesinde, bahsi geçen maddede "güç kullanımının derece ve tanımının yer almadığını" kaydetmiştir. Savcılık, ilgili şahısların haksız yere gözaltına alındıkları ve üstlerinin arandığı yönündeki şikâyetlerini delil yetersizliği nedeniyle reddetmiştir.
Başvurana 3 Ekim 2003 tarihinde tebliğ edilen 10 Eylül 2003 tarihli kararda, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Savcılığın men-i muhakeme kararını onamıştır.
B. Göstericiler hakkında açılan ceza davası
10 Mart 2003 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı, düzenlediği iddianame ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na aykırı davranmak ve Türk Ceza Kanunu'nun 516. maddesinin 3. fıkrasına göre suç teşkil eden kamu mallarına zarar vermek suçundan başvuranın da aralarında bulunduğu göstericiler hakkında ceza davası açmıştır.
27 Ocak 2004 tarihinde, Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi davayı 2911 sayılı Kanun kapsamında incelemiş ve başvuran da dahil tüm göstericilerin beraatına karar vermiştir. Mahkeme, güvenlik güçlerinin göstericilere basın açıklaması yaparak mektuplarının içeriğini anlatma fırsatı vermediğini kaydetmiş ve basın açıklamasının Yargıtay'ın içtihadında da yer alan bir anayasal hak olduğunu ve bunun yasaya aykırılık teşkil etmediğini hatırlatmıştır. Mahkeme ayrıca, polisin göstericilere dağılmaları için yeteri kadar zaman tanımadığını gözlemlemiş ve suç teşkil eden unsurların oluşmadığına hükmetmiştir.
Temyize gidilmediğinden, bu karar kesinleşmiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHS'nin 3. maddesine atıfta bulunmakta ve gösteri sırasında polis tarafından dövüldüğünden ve polisin göstericileri dağıtmak için göz yaşartıcı gaz kullanmasından şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, başvuranın da aralarında bulunduğu göstericilerin polisin dağılmaları yönündeki çağrılarına uymadıklarını, aksine güvenlik güçlerine saldırdıklarını ve karakolda bile saldırgan davranışlarını sürdürdüklerini belirtmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın ulusal mahkemeler önünde suç duyurusunda bulunmak için aylarca beklediğini kaydetmekte ve bunun da kanaatine göre, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanılmadığını gösterdiğini savunmaktadır.
AİHM öncelikle, kötü muamelelerin, AİHS'nin 3. maddesinin kapsamına girebilmesi için asgari bir ciddiyet düzeyine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi özü itibariyle izafidir; muamelenin süresi ya da fiziksel ve psikolojik etkileri ve bazı hallerde, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi davaya özgü koşulların bütününe bağlıdır (Fransa aleyhine Mouisel davası, no 67263/01, prg. 37, 14 Kasım 2002, CEDH 2002 IX, Polonya aleyhine Kuda davası (GC), no 30210/96, prg. 91, CEDH 2000 XI, Yunanistan aleyhine Peers davası, no 28524/95, prg. 67, CEDH 2001 III, Almanya aleyhine Jalloh davası (GC), no 54810/00, prg. 67, 11 Temmuz 2006 ve İtalya aleyhine Labita davası (GC), no 26772/95, prg. 120, CEDH 2000 IV). AİHM, özgürlüğünden yoksun bırakılmış durumda olan ya da daha genel olarak kolluk kuvvetleri ile karşı karşıya gelen bir bireye, davranışı gerektirmediği halde fiziksel güç kullanılmasının insan onuruna aykırı bir davranışı teşkil ettiğini ve ilke olarak, AİHS'nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlalini oluşturacağını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Kartal ve diğerleri davası (karar), no 29768/03, 16 Aralık 2008).
AİHM ayrıca, kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). Olayların tespit edilmesi için AİHM 'her türlü makul şüphenin ötesinde' delil kıstasına başvurmaktadır. Böylesi bir delil itirazı kabil olmayan yeterince ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (Birleşik Krallık aleyhine İrlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 161, seri A no 25).
Mevcut davada AİHM, başvuranın yakalandıktan sonra sağlık kontrolünden geçirildiğini ve bu muayene sonunda kollarında sıyrıklar ve elmacık kemiğinin üzerinde bir ödem tespit edildiğini kaydetmektedir.
AİHM, mektubu bıraktıktan sonra göstericilerin toplanma yerini terk etmediğini ve bunun üzerine kolluk kuvvetleri ile aralarında bir arbedenin patlak verdiğini gözlemlemektedir. Olayla ilgili olarak düzenlenen tutanağa göre, söz konusu olaylarda bir polis memuru da yaralanmıştır. Sağlık kontrolünden önce savcılığa verilmek üzere düzenlenen ikinci bir tutanağa göre, göstericiler karakolun nezarethanesinde saldırgan tavırlarını sürdürmüşler ve parmaklıklara yüklenerek karakola zarar vermişlerdir.
Başvuran, bu konu ile ilgili herhangi bir açıklama yapmamaktadır.
Dosyadaki unsurlara ve özellikle yukarıda belirtilen tutanaklara bakıldığında, AİHM, başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların kaynağı hakkında yetkililerin yaptığı açıklamalara şüpheyle yaklaşmayı gerektirecek herhangi bir neden görememektedir. AİHM, yaraların çok hafif olduğunu ve iş göremez raporu gerektirmediğini not etmektedir. AİHM ayrıca, başvuranın, kullanılan göz yaşartıcı gaz nedeniyle bir yara izi oluştuğunu gösteren herhangi bir tıbbi rapor sunmadığını kaydetmektedir.
Bu yaraların ya Fransa Konsolosluğu önünde meydana gelen arbede sırasında ya da göstericilerin karakolda sergiledikleri tavır nedeniyle oluştuğunu göz önüne alan AİHM, takdirine sunulan delil unsurlarını, başvuranın iddia ettiği gibi " her türlü makul şüphenin ötesinde " güvenlik güçlerinin tek başına sorumlu olduğu yönünde bir karar alması için yeterli bulmamaktadır (Türkiye aleyhine Özlem Alparslan kararı (karar), no 52663/99, 25 Ağustos 2008, Türkiye aleyhine Okay davası (karar), no 6283/02, 1 Haziran 2006, Türkiye aleyhine Erdal Yıldız davası (karar), no 68630/01, 10 Ocak 2008 ve Kartal ve diğerleri, ilgili bölüm).
Savcılık soruşturmasının etkili olup olmadığı konusunda AİHM, bir bireyin "savunulabilir" şekilde bir kamu görevlisini 3. maddeye aykırı olarak kötü muamele uygulamakla suçladığı durumlarda, yetkili mercilerin, gerçekleri ortaya çıkarmak ve olası suçları cezalandırmak amacıyla "resen ve etkili" bir soruşturma yürütmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, örneğin, Fransa aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 31, CEDH 2004 IX ve Türkiye aleyhine Çindemir ve diğerleri davası (karar), no 31250/96, 8 Mart 2005). Mevcut dava koşullarında AİHM, adli makamların, gerçekleştirdikleri soruşturmadan daha kapsamlı bir soruşturma yürütmek zorunda olmadıkları kanaatine varmaktadır.
Bunun sonucu olarak, 3. maddeye atıfla dile getirilen şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
II. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, gözaltının yasaya aykırı olduğundan şikâyet etmekte ve bu bağlamda AİHS'nin 5. maddesinin 1 c) paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, AİHM'nin bu konudaki içtihadını hatırlatmakta ve şikâyetin gecikmeli yapıldığını ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin serbest bırakıldığı 29 Ağustos 2002 tarihinde sona erdiğini, oysa başvurunun ancak 6 Ocak 2004 tarihinde sunulduğunu gözlemlemektedir. AİHM, benzer durumların tartışıldığı birçok davada altı aylık sürenin gözaltı sona erdiği tarihte başladığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Ersoy ve Aslan davası, no 16087/03, prg. 27, 28 Nisan 2009 ve Türkiye aleyhine Bağrıyanık davası, no 43256/04, prg. 23, 5 Haziran 2007). AİHM ayrıca, mevcut dava incelendiğinde, AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafı tarafından düzenlenen altı aylık süreyi kesintiye uğratan ya da askıya alınmasını gerektiren herhangi bir özel durumun yer almadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun bu bölümü gecikmeli yapılmıştır ve AİHS'nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
III. AİHS'NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, güvenlik güçlerinin müdahale ederek basın açıklaması yoluyla kendisini ifade etmesini engellediğini ileri sürmektedir. Başvuran, AİHS'nin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır.
Başvurunun bütününü dikkate alan AİHM, bu şikâyeti AİHS'nin 11. maddesi açısından inceleyecektir.
A. Kabul edilebilirliğe ilişkin
Hükümet, birçok ön itiraz dile getirmektedir. İlk olarak, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini, zira Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'na kötü muamele gerekçesiyle yaptığı suç duyurusunun bu şikâyet ile ilgili olmadığını savunmaktadır. Hükümet, başvuranın gösteri sırasında maruz kaldığı müdahale konusunda yetkililerin eylem ve davranışlarına idari mahkemede açılacak bir dava çerçevesinde itiraz edebilmesini mümkün kılan bir idari hukuk yolu bulunduğunu kaydetmektedir. İkinci olarak Hükümet, başvuranın 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na aykırı davrandığı gerekçesiyle Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi önünde açılan ceza davasında beraat ettiğini hatırlatmakta ve ilgili şahsın mağdur sıfatına itiraz etmektedir. Hükümet, AİHM'nin başvuranı mağdur olarak kabul etmesi durumunda bile, başvurunun, gösteri tarihinden itibaren altı aylık süre içerisinde sunulması gerektiğini ve dolayısıyla gecikmeli yapıldığını eklemektedir.
Başvuran, Hükümetin argümanlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM, AİHS'nin 35. maddesinin "belirli bir esneklik çerçevesinde" ve "aşırı şekilciliğe kaçmadan" uygulanması gerektiğini ve bu bağlamda ilgili şahsın AİHM önüne taşıyacağı şikâyetlerini ulusal makamlar önünde "en azından özü itibarıyla, iç hukukta belirlenen koşul ve sürelerde" dile getirmesinin yeterli olacağını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Acunbay davası, no 61442/00 ve 61445/00, prg. 45, 31 Mayıs 2005).
İç hukuk yollarının tüketilmesi ile ilgili olarak AİHM, başvuranın savcılığa suç duyurusunda bulunurken gösteri yapma hakkının ihlal edildiğine dair şikâyetlerini esas yönüyle dile getirdiğini not etmektedir. Öte yandan AİHM, başvuranın 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet nedeniyle Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yargılandığını gözlemlemektedir. Bu iki davada hiç şüphesiz gösteri özgürlüğü söz konusu olmuştur. Gösteri sırasında polislerin müdahalesi nedeniyle idari mahkemeler önünde suç duyurusunda bulunma imkânı ile ilgili olarak AİHM, Hükümetin teorik olarak öne sürdüğü bu hukuk yolunun etkili olduğunu kanıtlamak için başka herhangi bir unsur ya da örnek sunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AİHM bu ön itirazı reddetmektedir.
Başvuranın beraat etmesi dolayısıyla mağdur sıfatının olmadığına dayalı kabul edilemezlik itirazı ile ilgili olarak AİHM, Hükümetin aksine 24 Ocak 2004 tarihli kararı, başvuranın mağdur sıfatını kaybetmesi için yeterli bulmadığını kaydetmektedir. Şüphesiz bu karar, başvuran dahil göstericilerin 2911 sayılı Kanun'u ihlal etmediğini ortaya koymaktadır; bununla birlikte, yine de aynı karar göstericilerin dağıtılması ve öngörülen basın açıklamasına izin verilmemesi gibi başvuranın şikâyetçi olduğu konuların geriye dönük olarak telafi edilmesini sağlayacak nitelikte olmamıştır. Ulusal mahkemeler, her halükarda ilgili şahsa uygun bir telafi sunmamıştır. Ayrıca AİHM, başvuranın AİHS'nin 34. maddesinde öngörülen mağdur sıfatını taşıdığı kanaatindedir.
Son olarak, başvurunun gecikmeli olduğuna dayalı ön itiraz konusunda AİHM, başvuranın gösteri yapma hakkı ile ilgili bir ceza davası olmaması dolayısıyla altı aylık sürenin ihtilaflı eylem tarihinden itibaren başlayacağını hatırlatmaktadır (Ersoy ve Aslan, ilgili bölüm, prg. 38, Türkiye aleyhine Aşıcı davası, (karar) no 6778/04, 23 Şubat 2010). Oysa mevcut davada adı geçen yasayı ihlal ettiği gerekçesiyle başvuran aleyhine bir ceza davası açılması dolayısıyla AİHM, başvuranı mevcut başvuruyu sunmak için bu davanın sonuçlanmasını beklemekle suçlayamayacağını kaydetmektedir. Bu itibarla AİHM, başvurunun AİHS'nin 35. maddesi anlamında gecikmeli olarak sunulmadığı kanaatine varmakta ve kabul edilebilir ilan etmektedir.
B. Esasa ilişkin
1. Bir müdahalenin mevcudiyeti
Hükümet, başvuranın mektubunu Fransa Konsolosluğu'na bırakmasının engellenmediğini ve böylece gösterinin amacına ulaştığını ileri sürmektedir. Hükümet, kolluk kuvvetleri tarafından alınan tedbirlerin, göstericilerin dağılmayarak direnmeleri sonucu tıkanan trafiğin açılması bakımından gerekli hale geldiğini savunmaktadır.
AİHM, başvuranın da aralarında bulunduğu göstericilerin gerçekten itiraz mektuplarını Fransa Konsolosluğu'na bıraktıklarını kabul etmektedir. Ancak AİHM, grubun, mektubun içeriğini kamuoyuna açıklamak amacıyla Fransa Konsolosluğu önünde bir basın açıklaması öngördüğünü unutmamaktadır. Oysa bu basın açıklamasının okunması kolluk kuvvetleri tarafından engellenmiştir. AİHM'nin kanaatine göre, bu basın açıklamasına engel olan polis müdahalesi, göstericilerin güç kullanılarak dağıtılması ve başvuranın gözaltına alınması, beraberce dikkate alındığında, AİHS'nin 11. maddesi anlamında barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının kullanılmasına bir müdahale oluşturmaktadır.
2. Müdahalenin meşruluğu
Böylesi bir müdahale, " kanunla öngörülmediği ", 11. maddenin 2. paragrafı bakımından bir veya daha fazla meşru amacı hedeflemediği ve "demokratik bir toplumda gereklilik arz etmediği" sürece 11. maddeyi ihlal edecektir.
a) " Yasayla öngörülme " ve " meşru amaç "
AİHM, bu müdahalenin 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu gibi yasal bir dayanağı olduğuna itiraz edilemeyeceği kanaatindedir. Ayrıca söz konusu müdahale, kamu düzenini sağlama ve başkalarının hakkını koruma gibi AİHS'nin 11. maddesinin 2. paragrafında öngörülen en az iki meşru amaca yöneliktir (Türkiye aleyhine Oya Ataman davası, no 74552/01, prg. 32, CEDH 2006 XIII).
b) " Demokratik bir toplumda gereklilik"
Geriye ihtilaflı müdahalenin amacına ulaşmak için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığının belirlenmesi kalmaktadır.
Hükümet, gösteri için seçilen yerin, yani Fransa Başkonsolosluğu önünün, özel güvenlik önlemleri alınmasını gerektirdiğinden ve göstericilerin amaçlarına ulaşarak mektuplarını Fransız yetkililere bıraktıkları halde dağılmayı reddetmeleri dolayısıyla, kolluk kuvvetlerinin müdahalesinin kaçınılmaz olduğunu iddia etmektedir.
AİHM, gösteri için seçilen yerin - bir konsolosluk önü - gerçekten de uluslararası hukuka uygun olarak özel güvenlik önlemleri alınmasını gerektirdiğine itiraz etmemektedir. Bununla birlikte AİHM, savcının hiçbir zaman gösterinin yapıldığı yerde güvenlik tehlikesi olup olmadığı ya da kamu düzenini bozma riski bulunup bulunmadığı konusunu incelemediğini kaydetmektedir.
AİHM ayrıca, dosyada gösterici grubun kamu düzeni için bir tehlike arz ettiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını gözlemlemektedir. Toplantı ile ilgili tutanağa bakıldığında, kolluk kuvvetlerinin dağılmaları için göstericileri sürekli olarak uyarmasından önce, ilgili şahısların taşkın ve tehdit edici herhangi bir davranış sergilemediği anlaşılmaktadır.
Bu bağlamda AİHM, halka açık bir alanda gerçekleştirilen her türlü gösterinin günlük yaşamın akışını belli ölçüde bozacak bir karışıklığa ve hasmane tepkilere yol açabileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, mevcut davada söz konusu olan, gündemdeki bir konu üzerine kamuoyunun dikkatini çekmek isteyen bir grup insandır. Saat 12.10'da düzenlenen tutanağı okuyan AİHM, grubun saat 11.30 sıralarında toplanmaya başladığını ve polisin güçlü müdahalesi ile yarım saat sonra toplantının sona erdiğini tespit etmektedir. AİHM, Fransa Başkonsolosluğu'nun konsolosluk önünün boşaltılması talebine rağmen, özellikle yetkililerin, düzenlenen gösteriye son vermekte gösterdikleri sabırsızlığa anlam verememektedir (Oya Ataman, prg. 41, ilgili bölüm).
Ayrıca AİHM, başvuranın da aralarında bulunduğu göstericilerin, T.C. Anayasası ve AİHS'nin 10 ve 11. maddeleri tarafından güvence altına alınan gösteri yapma haklarının ihlal edildiği ve kalabalığın dağıtılması için orantısız güç kullanıldığı gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını tespit etmektedir.
Dolayısıyla AİHM, takibat başlatma yetkisi olan savcılığın adli sistem içerisindeki konumu nedeniyle, söz konusu hukuki süreci özel bir dikkatle inceleyecektir.
AİHM, bir gösterinin hangi koşullarda gerçekleştiğini kapsamlı olarak incelemeden, Devlet'in hem vatandaşları için bu temel özgürlüğü güvence altına alamayacağını ve hem de göstericilerin davranışının güvenlik güçlerinin müdahalesini gerektirdiğini haklı çıkaramayacağını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, elindeki delil unsurlarını değerlendirerek müdahalenin gerekliliğini ve ihtilaflı toplantının dağıtılması için kullanılan gücün orantılılığını titizlikle inceleme görevi savcılığa düşmektedir. Burada söz konusu olan, barışçıl gösteri yapma özgürlüğü ile kolluk kuvvetlerinin kamu güvenliğini koruma yükümlülüğü arasında denge kurması gereken bir adli denetimin varlığıdır. Bu itibarla, savcının, bir taraftan ihtilaflı müdahalenin barışçıl gösteri yapma özgürlüğünü güvence altına alan diğer hükümler ve özellikle de Anayasa ve hatta AİHM hükümleri bakımından " uygunluğunu" ve " gerekliliğini ", diğer taraftan da şayet gerekliyse kullanılan gücün " orantılılığını" denetlemesi meşru bir beklenti haline gelmektedir (gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Türkiye aleyhine Serkan Yılmaz ve diğerleri davası, no 25499/04, prg. 25, 13 Ekim 2009, Türkiye aleyhine Kop davası, no 12728/05, prg. 38-40, 20 Ekim 2009 ve Türkiye aleyhine Gülizar Tuncer davası (no 2), no 12903/02, prg. 37-39, 8 Şubat 2011).
Mevcut davada AİHM, Savcılığın 27 Mayıs 2003 tarihli takipsizlik kararında, polis müdahalesinin uygunluğunu sadece 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu bağlamında incelemeye çalıştığını ve 2911 sayılı Kanun'un 24. maddesinde " güç kullanımının tanım ve derecesinin" yer almadığını belirtmekle yetindiğini gözlemlemektedir. Bu takipsizlik kararı, gerçekten de, ne kullanılan gücün orantılılığına ne de demokratik bir toplumda kamu düzenini sağlamak ve başkalarının haklarını korumak için müdahalenin gerekliliği ilkesine atıfta bulunmamaktadır.
AİHM, bu bağlamda müdahalenin gerekliliğinin Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi tarafından incelendiğini ve bu mahkemenin 27 Ocak 2004 tarihli kararında bir basın açıklaması düzenlemeyi planlayan göstericilerin anayasal bir haktan yararlandığı ve 2911 sayılı Kanun'un 24. maddesinin uygulanmasını gerektiren koşulların oluşmadığı sonucuna vardığını; başka bir deyişle, mahkemenin polis müdahalesinin gerekli olmadığına hükmettiğini not etmektedir.
AİHM, bu mahkeme kararını benimsemektedir. AİHM, bu noktada, polislerin hoşgörülü davranmadığı ve bu müdahaleyi haklı gösterecek herhangi bir zorlayıcı sosyal ihtiyaç bulunmadığı halde başvuranın barışçıl toplanma özgürlüğü hakkını engellediği sonucunu çıkarmaktadır (Türkiye aleyhine Ekşi ve Ocak davası, no 44920/04, prg. 35-36, 23 Şubat 2010). AİHM ayrıca, barışçıl bir gösterinin, ilke olarak, cezai bir müeyyide tehdidine tabi olmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Akgöl ve Göl davası, no 28495/06 ve 28516/06, prg. 43, 17 Mayıs 2011).
Bu değerlendirmeler ışığında AİHM, AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, manevi tazminat başlığı altında 20.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, aşırı bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 1.800 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, avukat ücreti ile yargılama masraf ve giderleri için 3.000 Euro talep etmektedir. Ancak başvuran, bu bağlamda hiçbir kanıt belgesi sunmamaktadır. Dolayısıyla AİHM, bu talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oyçokluğuyla, AİHS'nin 11. maddesi hakkındaki şikayetin kabul edilebilir, Oybirliğiyle, bunun dışında kalanların kabul edilemez olduğuna;
2. Oybirliğiyle, AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle,
a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 1.800 (bin sekiz yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, söz konusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 31 Ocak 2012 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy