(AİHS m. 5, 6, 13, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 125) (113 S. K. m. 4) (AYHAN IŞIK - TÜRKİYE DAVASI) (ELÇİÇEK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SALDUZ - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN ÇAÇAN - TÜRKİYE DAVASI) (GÖÇ - TÜRKİYE DAVASI) (ÖZMEN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GENÇEL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 27335/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
1 Mart 2011
İşbu karar Sözleşme 'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (27335/04) no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Nevruz Bozkurt'un (başvuran) 31 Mayıs 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından I. Yaşar tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1997 doğumludur.
27 Ocak 1999 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polisleri, PKK'ya (Kürdistan İşçi Partisi, silahlı yasa dışı örgüt) karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde, sahte kimlik taşıyan başvuranı yakalayarak gözaltına almıştır. PKK'lı olduğundan şüphelenilen başvuran, bu sıfatıyla, devrimci vergisi toplamak ve bir düğün çıkışında gerçekleşen silahlı saldırıya katılarak, eski köy korucusu Mehmet Şirin Tekin'in ölümüne ve oğlu Cahit Tekin'in yaralanmasına sebebiyet vermekle suçlanmıştır.
27, 28 ve 29 Ocak 1999 tarihlerinde başvuran, polis sorgulamasında, yasa dışı örgüte üye olduklarından şüphelenilen bazı kişilerin yaşadığı dört adres vermiştir. Bunun üzerine, Mehmet Şirin Tekin'in öldürülmesine karıştığı sanılan ve içlerinde Orhan Çaçan'ın da bulunduğu on kişi yakalanmıştır.
Başvuran sorgulama sırasında, hakkındaki suçlamaları kabul etmiş ve cinayet koşullarını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.
30 Ocak 1999 tarihinde, polis, cinayetin görgü tanıkları (Mehmet Şirin Tekin'in oğlu) Cahit Tekin ve (o yörede oturan) Ahmet Dündar'ın katıldığı bir teşhis yüzleşmesi gerçekleştirmiştir.
Tanık Cahit Tekin, kesin bir şekilde Orhan Çaçan'ı kendisine ve babasına ateş eden kişi olarak teşhis etmiş ve ayrıca başvuranın çantasından bir silah çıkardığını ve diğer saldırganlara verdiğini gördüğünü belirtmiştir. Tanık Ahmet Dündar, şüpheli Orhan Çaçan'ı Mehmet Şirin Tekine ateş eden kişilerden biri olarak teşhis etmiş ve saldırganların üç ya da dört kişi olduklarını belirtmiş, ancak daha fazla detay vermemiştir.
30 Ocak 1999 tarihinde, polis, düğün ile ilgili video görüntülerinden elde edilen fotoğraflar üzerinde bir kimlik tespit işlemi gerçekleştirmiştir. Cahit Tekin bir kez daha başvuranı babasının öldürülmesine kansan kişilerden biri olarak teşhis etmiştir.
31 Ocak 1999 tarihinde, polis, bu operasyon çerçevesinde gözaltına alınan kişilerin hepsini yüzleştirmiştir. Bu yüzleşmede şüpheliler birbirlerini teşhis etmişlerdir.
1 Şubat 1999 tarihinde, başvuran, şüpheli Orhan Çaçan ile birlikte Mehmet Şirin Tekin cinayetini canlandırma operasyonuna katılmıştır. İlgili şahıslar, bu silahlı saldırıyı ayrıntılarıyla anlatmıştır.
3 Şubat 1999 tarihinde, bir doktor tarafından muayene edilen başvuranın vücudunda hiçbir lezyon ve travma izine rastlanmamıştır.
Daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı önüne çıkarılan başvuran, hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve ifade tutanağını okuyamadan imzaladığını ileri sürmüştür. Başvuran, yasa dışı örgüte üye olduğunu ve bu örgüt adına eylemler gerçekleştirdiğini inkar etmiştir. Buna karşın başvuran, PKK üyesi bir kişinin isteği üzerine diğer sanıklardan birine, kendi evinde yapılan aramalarda ele geçirilen üç silah ile videokasetleri ve sözde PKK bayrağını verdiğini kabul etmiştir.
Aynı tarihte, Devlet Güvenlik Mahkemesi Hakimi önüne çıkarılan başvuran, savcıya verdiği ifadeleri doğrulamıştır. Hakimin gözaltı sırasında verdiği ifadeyi okuması üzerine başvuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kalmadığını, ama yine de korktuğunu ve bunun için ifadesini okumadan imzaladığını belirtmiştir. Duruşma sonunda hakim, ilgili şahısın tutuklanmasına karar vermiştir.
Tutanaklara bakıldığında, tüm bu süre zarfında başvuranın avukat yardımından yararlanmadığı anlaşılmaktadır.
11 Şubat 1999 tarihinde, savcı, ilgili şahsı sorumlusu olduğu PKK adına eylemler gerçekleştirmek, devrimci vergi toplamak, Mehmet Şirin Tekin'in öldüğü ve oğlunun yaralandığı olaya karışmakla suçlamıştır. Savcı, ilgili şahısın anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan eski Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi kapsamında mahkum edilmesini istemiştir.
30 Nisan 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın katılmadığı, ancak avukatının hazır bulunduğu ilk duruşmayı gerçekleştirmiştir. Duruşmaya katılan yedi sanık, isnat edilen suçlarla ilgili savunma yapmışlar ve baskı altında elde edildiği gerekçesiyle polis önünde verdikleri ifadelerin içeriğini inkar etmişlerdir.
Bu duruşma sırasında, Cahit Tekin'in ifadeleri dinlenmiştir. Cahit Tekin, ateş edenlerden birini kesin olarak teşhis ettiğini ve gördüğü takdirde saldırıya katılan kadım da teşhis edebileceğini belirtmiştir. Duruşmada hazır bulunan sanıkları gören Cahit Tekin, içlerinden hangisinin ateş ettiğini kesin olarak teşhis edemeyeceğini, ama sansın sanığın onlardan birine benzediğim ifade etmiştir. İfade tutanağı ile kimlik teşhis tutanağının okunmasından sonra ilgili şahıs, içeriği doğrulamış ve babasına ateş eden adamı kesin bir şekilde teşhis ettiğini bildirmiştir. Cahit Tekin, giydikleri değişik kıyafetler yüzünden duruşma sırasında yeniden teşhis etmekte güçlük çektiğini açıklamıştır. Hakimler tarafından sorgulanan ilgili şahıs, Orhan Çaçan'ın polis karakolunda teşhis ettiği kişi olduğunu ve bu kişinin babasına ateş eden iki şahıstan biri olduğunu belirtmiştir. Sanıkların avukatları, tanıklara sorular sormuş ve ifadelerindeki tutarsızlıkların altım çizmişlerdir. Dosyadan başvuranın avukatının duruşmada söz alıp almadığı anlaşılmamaktadır.
Yine aynı duruşma sırasında, mahkeme, devrimci vergi toplanması kapsamında beş tanık dinlemiştir.
18 Haziran 1999 tarihinde, T.C. Anayasası değiştirilerek, Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetinden askeri yargıç çıkarılmıştır. Bu yönde 22 Haziran 1999 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun üzerinde yapılan yasal düzenlemeler sonrasında, başvuranın davasına bakan Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesindeki askeri yargıç sivil bir yargıçla değiştirilmiştir.
Askeri hakimin yerine atanan sivil hakim, 9 Temmuz 1999 tarihli duruşmada ilk kez görev almıştır. Avukatıyla birlikte duruşmaya katılan, başvuran, olaya karıştığı yönündeki suçlamaları inkar etmiştir. Soruşturma adımlarının okunmasından sonra başvuran, gözaltı sırasında düzenlenen tutanak ile gözaltı sonunda düzenlenen tıbbi rapora itiraz etmiştir. Başvuranın avukatı, ifadesi alınan ve kimlik tespitine katılan kişilerin müvekkilini teşhis etmediğini belirtmiştir.
Bu duruşma sırasında, diğer sanık Orhan Çaçan'ın avukatı, tanık Cahit Tekin'in müvekkilini cezaevinde ziyaret ettiğini ve kendisi hakkında verdiği ifadeden pişmanlık duyduğunu, bu sanık hakkında verdiği ifadenin doğru olmadığını ve bu hatasını düzeltmek için mahkemede ifade verebileceğini söylediğini belirtmiştir. Mahkeme, Orhan Çaçan'ın avukatı tarafından dile getirilen ek soruşturma talebini kabul etmiş ve Cahit Tekin'in bir kez daha dinlenmesine karar vermiştir.
Hakimler, 22 Eylül 1999 tarihli duruşmada Cahit Tekin'in hazır bulunmadığını tespit etmiştir. Sanık Orhan Çaçan ve avukatı bu tanığın tekrar dinlenmesi talebini yinelemiştir; bunun üzerine mahkeme yeni bir ihzar müzekkeresi çıkarılmasına karar vermiştir.
1 Aralık 1999 tarihli duruşma sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi kendisine Cahit Tekin tarafından gönderilen 24 Eylül 1999 tarihli bir mektubu dosyaya eklemiştir. Tanık yazdığı mektupta, sanık Orhan Çaçan hakkında verdiği ifadeyi geri aldığını bildirmiştir. Hakimler, savcılıktan bu tanığın bir sonraki duruşmaya katılmasının sağlanmasını istemiştir.
11 Şubat 2000 tarihinde, hakimler bir kez daha Cahit Tekin'in mahkemeye gelmediğini tespit etmiştir. Duruşma sonunda hakimler aşağıdaki açıklamayı yaparak, bu tanığın dinlenmesine gerek kalmadığına karar vermiştir:
Bu duruşma sırasında, başvuranın avukatı müvekkili aleyhine yeterli delil bulunmadığım ileri sürmüş ve mahkeme önünde hukuken geçerli bir yüzleştirme gerçekleştirilmediğini belirtmiştir.
21 Nisan 2000 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi tanık Ahmet Dündar'ın ifadelerini dinlemiştir. İlgili tanık, ifadesini geri almış ve tanıklığı sırasında hiç kimseyi teşhis etmediğini belirtmiştir.
21 Haziran 2000 ile 4 Temmuz 2001 tarihleri arasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi altı duruşma gerçekleştirmiştir. Savcı, iddianamesini sunmuş ve sanıklar savunmalarını hazırlamak üzere kendilerine süre verilmesini talep etmiştir.
19 Eylül 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuran ve avukatının ayrı ayrı savunmasını dinlemiştir. Avukat, iki görgü tanığının ifadeleri arasındaki tutarsızlıkları ve özellikle Cahit Tekin'in farklı ifadelerini dile getirmiştir. Avukat, fotoğraf üzerinden gerçekleştirilen teşhis işleminin güvenirliğine itiraz etmiş ve video kayıtlarından elde edilen fotoğrafların net olmadığım kaydetmiştir.
20 Mart 2002 ile 5 Mart 2003 tarihleri arasında, mahkeme altı duruşma gerçekleştirmiş ve başvuran ile diğer sanıkların savunmalarını dinlemiştir. Mahkeme, Af Kanunu'nun 4. maddesinin 1. fıkrasının iptalinden sonra yeni hükmün kabul edilmesini beklemek üzere iki duruşmayı ertelemiştir. 2 Ekim 2002 tarihli duruşma ise, başvuranın mahkemede hazır bulunmaması dolayısıyla ertelenmiştir.
14 Mayıs 2003 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın nihai savunmasını dinledikten sonra, ilgili şahsı Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünü bölmeye yönelik eylemler gerçekleştirmekten suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme, özellikle ilgili şahısın bir terör eylemi çerçevesinde, Mehmet Şirin Tekin'in öldürülmesi olayına katıldığına hükmetmiştir.
Mahkeme, karar gerekçesini, başvuran ile diğer sanıkların soruşturmanın farklı aşamalarında verdikleri ifadelere ve aşağıdaki kanıt belgelerine dayandırmıştır:
- sanıkların başka davalarda verdikleri ifadeler;
- başvuranın suç ortağı Şaban Karakaş'ın evinde bulunan silah ve mühimmatla ilgili bilirkişi raporu;
- özellikle bazı el yazısı belgelerin başvuranın elinden tahrif edildiğini belgeleyen grafoloji uzmanı raporları;
- Orhan Çaçan'ın polise verdiği ve başvuranla birlikte hareket ettiğini belirten ifadesi;
- cinayet mahallinin krokisi, olay yeri inceleme raporu ve tanık tutanakları;
- tanık Ahmet Dündar'ın polise verdiği ve saldırganların dört kişi olduğunu belirten ifadesi;
- cinayet mahallinde bulunan boş kovanlar üzerinde yapılan balistik inceleme raporu;
- tanık Cahit Tekin'in polise verdiği ifade;
- tanık Hüseyin Geçit ve Mehmet Geçit'in polise verdikleri ifadeler;
- tanık Cahit Tekin'in başvuran ve Orhan Çaçan'ı ve tanık Ahmet Dündar'ın Orhan Çaçan'ı teşhis ettiği teşhis yüzleştirme tutanağı;
- tanık Cahit Tekin'in başvuranı çantasından silahlar çıkararak ateş edenlere veren kişi olarak teşhis ettiği fotoğraf üzerinden kimlik tespit tutanağı;
- başvuran ve suç ortağı Orhan Çaçan'ın katılımıyla gerçekleştirilen canlandırma operasyonu tutanağı;
- diğer üç sanığın başvuranı eylemci olarak teşhis ettiği fotoğraf üzerinden kimlik tespit tutanağı;
- sanıkları kendi aralarında yüzleştirme tutanağı;
- videokaseti inceleme tutanağı (başvuran tarafından diğer bir sanığa verilen kötü görüntü ve ses kalitesine sahip video kaydı);
- başvuranın verdiği adreslerde yakalanan ve yaramalar sonucu devrimci vergi toplanmasına ilişkin maddi deliller ele geçirilen üç sanığın arama ve yakalama tutanağı;
- başvuranın verdiği adreste yakalanan Orhan Çaçan ile ilgili arama ve yakalama tutanağı;
- 27 Ocak ile 3 Şubat tarihleri arasında düzenlenen ve başvuranın vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığım belgeleyen tıbbi raporlar.
Başvuranın avukatı, ilk derece mahkemesinin kararını temyize taşımıştır.
30 Eylül 2003 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Devlet Güvenlik Mahkemesi kararını onaması talebiyle Daire'ye yazılı mütalaasını sunmuştur. Bu mütalaa, ne başvurana ve ne de avukatına iletilmiştir.
9 Aralık 2003 tarihinde, başvuran ile avukatının katıldığı bir duruşma sonrasında Yargıtay, temyiz edilen karan tüm hükümleriyle onamıştır.
HUKUK
I. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, hakkında açılan ceza davasının süresinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran, daha sonra yargılamanın bir bölümünde Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bünyesinde askeri bir hakimin görev alması dolayısıyla davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından görülmediğini savunmaktadır. Başvuran, ayrıca mahkeme heyeti üyelerinin defalarca değişmesini eleştirmektedir. Başvuran, gözaltı sırasında avukat yardımı almasının engellenmesi dolayısıyla savunma hakkının ihlal edildiği görüşündedir.
Başvuran, ayrıca aleyhte tanık Cahit Tekin'in sorgulanmak üzere mahkemeye getirilememesinden şikayetçi olmaktadır.
Başvuran, son olarak davanın Yargıtay önünde görüldüğü aşamada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yazılı mütalaasının kendisine bildirilmediğini iddia etmektedir.
Başvuran, AİHS'nin 6/1 maddesinin 3 c) ve d) paragraflarına atıfta bulunmaktadır:
A. Ceza yargılama süreci
AİHM, mevcut davada dikkate alınması gereken sürenin başvuranın yakalandığı 27 Ocak 1999 tarihinde başladığını ve Yargıtay'ın verdiği 9 Aralık 2003 tarihli kararla son bulduğunu not etmektedir. Dolayısıyla, bu süre iki dereceli yargılama için yaklaşık dört yıl on aydır.
AİHM, ihtilaflı yargılama süresini daha önce Türkiye aleyhine Ayhan Işık (n° 33102/04, §§23-29, 30 Mart 2010) davasında incelediğini ve bu sürenin AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen «makul süre» gereksinimine uyduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır.
Mevcut dava incelendiğinde farklı bir sonuca varmayı gerektiren hiçbir özel koşul tespit edilmemektedir. Böylece AİHM, başvuran hakkında yürütülen ceza davası süresinin AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen «makul süre» gereksinimine uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Bunun sonucu olarak, söz konusu şikayet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı hakkında
AİHM, öncelikle bu şikayetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığım ve başka bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığım tespit etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikayetin kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
AİHM, daha sonra yargılama devam ederken askeri hakimin sivil hakimle değiştirilmesinin, tek başına, Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde bir askeri hakim bulunması ile ortaya çıkan anayasal sorunu çözmeye yetmediğim hatırlatmaktadır. AİHM'nin kanaatine göre mahkeme heyeti bünyesinde yapılan değişiklikten sonra, yargılamanın bütününde ağır basan düzensizliğin de yeterince ortadan kaldırılması gerekirdi (Türkiye aleyhine Göçmen davası, n° 72000/01, prg. 64,17 Ekim 2006). Bu bağlamda, askeri hakimin katılımıyla gerçekleştirilen usul işlemlerinin incelenmesi ve «esasa ilişkin» usul işlemlerinin askeri hakim değiştirildikten sonra gereği gibi yenilenip yenilenmediğinin araştırılması uygun olacaktır (Türkiye aleyhine Ceylan davası (karar), n° 68953/01, CEDH 2005-X).
Mevcut davada, AİHM başvuranın başlangıçta biri askeri olmak üzere üç hakimden oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yargılandığını not etmektedir. 1999 yılında yapılan anayasal ve yasal değişikliklerden sonra, askeri hakimler Devlet Güvenlik Mahkemeleri bünyesinden çıkarılmış ve yerlerine sivil hakimler atanmıştır. Mevcut davada bu değişiklik, yargılamanın başında gerçekleşmiş; esasa ilişkin bir duruşma yapıldıktan sonra takip eden on dokuz duruşmada sadece sivil hakimler görev almıştır.
Ancak AİHM, temel usul işlemlerinin bu ilk duruşmada gerçekleştirildiğini ve aslında, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bu arada birçok tanık dinleme fırsatı bulduğunu not etmektedir. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bir tanık ifadesini dinlediği 21 Nisan 2000 tarihli duruşma dışında, askeri hakimin değiştirilmesinden sonra, görülen duruşmaların neredeyse hepsinde sanıkların savunmaları dinlenmiştir. Askeri hakimin görev aldığı duruşmada gerçekleştirilen usul işlemleri, daha sonra yenilenmemiş ve sivil hakimler tarafından olduğu gibi geçerli sayılmıştır. Bu noktada, her ne kadar bir türlü bulunamayan tanık Cahit Tekin'in bir kez daha dinlenmesi mümkün olmasa da, AİHM diğer tanıkların dinlenmesinin önünde hiçbir engel bulunmadığını görmektedir.
Bu nedenle, AİHM askeri hakimin değiştirilmesinin, yargılamanın başında yapılmış olsa da, başvuranın kendisini yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsızlığı konusundaki haklı şüphelerini gidermeye yeterli olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Cengiz Sarıkaya davası, n° 38870/02, prg. 80-84, 20 Mayıs 2008).
Dolayısıyla, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
C. Gözaltı sırasında avukat bulunmaması
Hükümet başvuranın gözaltı süresi bitimini müteakip altı ay içinde başvurusunu sunmadığını savunarak, altı aylık süre kuralına uyulmaması nedeniyle AİHM'nin bu şikayeti reddetmesini istemektedir.
AİHM, Yargıtay'ın 9 Aralık 2003 tarihinde verdiği kararın AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında iç hukuktaki nihai karar olduğu kanaatindedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Elçicek ve diğerleri davası, n° 6094/03, prg. 14, 16 Temmuz 2009). Mevcut başvuru 31 Mayıs 2004 tarihinde sunulduğundan AİHM, Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir. AİHM, öte yandan bu şikayetin 35. maddenin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığım ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığım tespit etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Esasa ilişkin olarak AİHM, Türkiye aleyhine Salduz davası ((GC), n° 36391/02,prg. 45-63, 27 Kasım 2008) kararına atıfta bulunmakta ve bu davada başvuranın gözaltı sırasında avukat yardımından yararlanamadığı gerekçesiyle AİHS'nin 6. maddesinin 3c) paragrafının 6. maddenin 1. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edildiği sonucuna vardığım hatırlatmaktadır. AİHM, ayrıca bu davada, avukata erişim hakkına düzenli bir şekilde kısıtlama getirildiğini ve bunun Devlet Güvenlik Mahkemesi yetkisine giren her türlü suç için gözaltına alınan herkese, yaşına bakılmaksızın, uygulandığım kaydetmiştir.
Elindeki tüm unsurları inceledikten sonra AİHM, Hükümetin mevcut davada yukarıda bahsi geçen davada varılan sonuçtan farklı düşünmeyi gerektirecek herhangi bir olgu ya da argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı, ö.maddenin 3c) paragrafıyla bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.
D. Tanık Cahit Tekin'in sorgulanamama ya da sorgulattırılamaması
Hükümet, Cahit Tekin'in tanıklığının sadece köy korucusunun öldürülmesiyle alakalı olduğunu belirtmektedir. Hükümete göre, Mehmet Şirin Tekin cinayeti başvuran hakkında verilen karara doğrudan etkili olmamıştır; çünkü başvuran Devlet'in egemen olduğu toprakların bir parçasını bölmeye teşebbüs etmek suçuyla eski Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi kapsamında yargılanmıştır. Söz konusu cinayete katılma dışında ilgili şahsa isnad edilen suçlar zaten mahkum edilmesi için yeterli olmuştur. Böylece Hükümete göre, Cahit Tekin'in başvuran ile birlikte duruşmaya gelmesinin sağlanamaması, başvuranın hukuki durumunu hiçbir surette etkilememiştir.
AİHM, delillerin kabul edilebilirliğinin iç hukukun temel kuralları arasında yer aldığını ve ilke olarak topladığı delilleri değerlendirme takdirinin ulusal mahkemelere ait olduğunu kaydetmektedir. AİHM, AİHS'nin kendisine verdiği görevin, tanık ifadelerinin delil olarak kabul edilebilir olup olmadığı konusunda tespit yapmak değil, yargılamanın bir bütünüyle, delil unsurlarının sunum biçimleri dahil, adil bir yapıya sahip olup olmadığını araştırmak olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997, prg. 50, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-III).
AİHM, ayrıca delil unsurlarının genelde nizalı bir tartışma yapılabilmesi için kamuya açık bir duruşmada sanık önünde sunulması gerektiğini, ancak ön araştırma ve soruşturma aşamasında verilen ifadelerin kullanılmasının, savunma haklarına saygı gösterildiği sürece, kendi basma, 6. maddenin 3d) ve 1. paragraflarına aykırılık teşkil etmeyeceğim hatırlatmaktadır. Bunun için, ilke olarak başvurana, aleyhte tanık ifadelerine anında ya da daha sonra itiraz edebilmesi ve ilgili şahsı sorgulayabilmesi için bir imkan verilmesi gerekmektedir (Bkz. özellikle Saidi-Fransa 20 Eylül 1993). Bunun sonucu olarak, mahkumiyetin sadece ya da belirleyici ölçüde sanığın hem soruşturma aşamasında ve hem de duruşma sırasında sorgulayamadığı bir kişi tarafından verilen ifadeye dayandığı durumlarda, savunma Hakları AİHS'nin 6. maddesindeki güvencelere aykırı bir şekilde kısıtlanmış olacaktır (aynı karar, prg. 43-44).
Böylece, AİHS'nin 6. maddesi, mahkemelerin bir mahkumiyeti «sanık» ya da avukatının yargılamanın hiçbir aşamasında sorgulayamadığı aleyhte tanık ifadelerine dayandırmasına, ancak aşağıdaki koşullar yerine getirildiği takdirde izin vermektedir: bu şartlardan birincisi, yüzleştirmenin tanığın bulunduğu yerin tespit edilememesi nedeniyle yapılamadığı durumlarda, yetkili makamların bu yüzleştirmeyi sağlamak için gerekli tüm araştırmaları aktif bir şekilde yapmış olması; ikincisi ise, ihtilaflı tanıklığın her halükarda mahkumiyetin dayandırıldığı tek delil unsuru olmamasıdır (Fransa aleyhine Rachdad davası, n° 71846/01, prg. 24,13 Kasım 2003).
AİHM, öte yandan Cahit Tekin'in dinlenmesi sorununu Türkiye aleyhine Orhan Çaçan (n° 26437/04, 23 Mart 2010) davasında inceleme fırsatı bulduğunu ve söz konusu davada Cahit Tekin'in bir kez daha Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dinlenememesi nedeniyle başvuranın adil yargılanma gereksinimi olan savunma Haklarının kısıtlandığına hükmettiğini hatırlatmaktadır.
Bu durumda AİHM, mevcut dava koşullarının aşağıda belirtilen nedenlerle bahsi geçen davadan farklı olduğu kanaatine varmaktadır.
Sanık Orhan-Çaçan'ın davasında, mahkumiyet, ilgili şahısın polise verdiği ifadeler ile aşağıdaki delil unsurlarına dayandırılmıştır; bu delil unsurları: üst arama tutanağı (suç delili oluşturan hiçbir unsur yoktur); tanık Cahit Tekin ve Ahmet Dündar'ın bu sanığı ilk ateş eden şahıs olarak kesin bir şekilde teşhis ettiği teşhis tutanağı; başvuran ile birlikte gerçekleştirilen canlandırma operasyonu tutanağı; sanıkları kendi aralarında yüzleştirme tutanağı; arama ve yakalama tutanağı (Orhan Çaçan, başvuranın verdiği bilgiler doğrultusunda iş yerinde yakalanmıştır), ayrıca yara ve darp izine rastlanmadığını belgeleyen tıbbi raporlar (Orhan Çaçan, ilgili bölüm, prg. 29). Tanık Ahmet Dündar dava devam ederken ifadesini geri aldığından, Devlet Güvenlik Mahkemesi özellikle Cahit Tekin'in yaptığı teşhisi esas almıştır.
Oysa mevcut davada durum böyle değildir. Her ne kadar ulusal mahkemelerin Cahit Tekin'in ifadelerini ve onun yaptığı teşhisi delil unsuru olarak kabul ettiği doğruysa da, AİHM bu tanığın başvuranın mahkumiyetine katkısının Orhan Çaçan davasındaki kadar belirleyici olmadığım not etmektedir. Gerçekten de, başvuranın mahkumiyeti, onun diğer sanıklar ile mutabık ifadelerinin, yine onun verdiği bilgilerden elde edilen maddi delil unsurlarıyla doğrulanmasına dayanmaktadır.
AİHM, ayrıca başvuranın avukatının Cahit Tekin'in dinlendiği 30 Nisan 1999 tarihli duruşmaya katıldığını ve polise verdiği ifadeleri ve başvuranın teşhis edildiğini doğruladığı bu duruşmada söz konusu tanığı sorgulama ya da sorgulatma fırsatı bulduğunu not etmektedir.
Bu tanığın açıkça ifadesini geri aldığı ve daha sonra ifadelerinin güvenirliğini şüpheye düşürecek şekilde değişik ifadeler verdiği doğrudur. Ancak, AİHM - doğruluğu teyit edilmeyen - bu geri almanın başvuran ile değil, sadece sanık Orhan Çaçan ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Zaten tanığın yeniden mahkemeye çağırılmasını talep eden de bu sanık olmuştur. Ayrıca, duruşma tutanağına bakıldığında, ne başvuranın ve ne de avukatının bu tanığın özellikle mahkemeye çağırılmasını talep etmedikleri ve hakimlerin Cahit Tekin'i mahkemeye çağırmaktan vazgeçmesine de itiraz etmedikleri anlaşılmaktadır.
Son olarak, AİHM hakimlerin sanık Orhan Çaçan'm talebini kabul ederek, Cahit Tekin'in mahkemeye gelmesini sağlamaya çalıştıklarını not etmektedir. Bu amaçla birçok ihzar müzekkeresi çıkarılmasına rağmen, bu tanık bulunamamıştır. Hakimler, bu tanığın mahkeme önüne çıkarılması için birçok duruşmayı ertelemiş ve böylece 22 Eylül 1999'dan 11 Şubat 2000 tarihine kadar beklemişlerdir. Hakimler en sonunda bu tanığın bulunamayacağına kanaat getirmişler ve dinlenmesinden vazgeçmişlerdir.
Tanığın mahkemeye geri getirilemeyeceği kesinleşince, Devlet Güvenlik Mahkemesi bu kişinin tanıklığını birincil delil olarak kullanmamıştır; bu bağlamda AİHM, bu tanığın ifadelerinin haklı olarak dışlanıp dışlanmadığını ya da ifadenin yeterince doğru ve güvenilir olup olmadığım araştırmakla yükümlü olmadığım hatırlatmaktadır (İtalya aleyhine Bracci davası, n° 36822/02, prg. 51, 13 Ekim 2005). Mevcut davada AİHM, yargılama sürecinde başvuranın bu tanıklıktan haberdar olabileceğini ve itiraz edebileceğini, esas mahkemeleri önünde birçok kez olaylarla ilgili kendi yorumunu sunma fırsatı bulduğunu, zaten bunu duruşma sırasında ya da savunma layihaları vasıtasıyla gerçekleştirdiğini not etmekle yetinecektir.
AİHM, Cahit Tekin'in tanıklığının başvuranın mahkumiyetine sebep olan tek delil unsuru olmadığım hatırlatmakta ve bu tanığın yeniden sorgulanma ya da sorgulattırılma imkanı bulunamamasının, savunma Haklarını AİHS'nin 6. maddesinin 1 ve 3d) paragraflarına aykırı düşecek derecede ihlal etmediğini kaydetmektedir (Almanya aleyhine Haas davası (karar), n° 73047/01, 17 Kasım 2005 ve Hollanda aleyhine C.R.R. Scheper davası (karar), n° 39209/02, 5 Nisan 2005).
E. Başsavcı mütalaasının bildirilmemesi
AİHM, bu şikayetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığım ve başka bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla söz konusu şikayetin kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Hükümet, başvuranın avukatının duruşmadan önce dava dosyasını inceleme imkanı bulduğunu savunmaktadır. Hükümet, Yargıtay'ın bir duruşma gerçekleştirdiğini ve burada Başsavcı mütalaasının okunduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet ayrıca, 2003 yılının Ocak ve Mayıs aylarında yapılan yasal değişikliklerden sonra, Başsavcı mütalaasının taraflara zorunlu olarak tebliğ edildiğini ve tarafların tebligat tarihinden itibaren yedi gün içerisinde yazılı cevap verebildiklerini eklemektedir.
AİHM, başvuran tarafından dile getirilen şikayetin biç benzerini daha önce inceleme fırsatı bulduğunu hatırlatmakta ve söz konusu davada Başsavcı mütalaasının bildirilmemesi nedeniyle ve özellikle mütalaanın niteliği ile bir davacının yazılı olarak buna cevap verme imkanı bulamadığını dikkate alarak, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine hükmettiğini kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Göç davası (GC), n° 36590/97, prg. 58, CEDH 2002-V).
Mevcut davada, AİHM öncelikle Hükümetin Başsavcı mütalaasının başvurana gerçekten tebliğ edildiğini kanıtlayan bir belge sunmadığım tespit etmektedir. Bu bağlamda AİHM, temyiz incelemesi tarihinde, Başsavcı mütalaasının tebliğ edilmesi ile ilgili mevzuatın değiştirildiğini ve tebliğin zorunlu hale getirdiğini gözlemlemektedir. Oysa mevcut davada bu zorunluluğa uyulmadığı anlaşılmaktadır. Hükümetin sunduğu yegane belge, Yargıtay önünde görülen duruşma tarihinde başvurana yapılan tebligatla ilgilidir. Hükümet, zaten ilgili şahısın tebligatı aldığım kesin olarak belirtmemiştir.
Öte yandan AİHM, Hükümetin başvuranın avukatının duruşmadan önce dava dosyasını inceleme imkanı, bulduğu ve böylece savunmasını hazırladığı yönündeki argümanına katılmamaktadır. Gerçekten de, AİHM çelişmeli yargılama hakkının ilke olarak «cezai ya da hukuki dava taraflarına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı gibi bağımsız bir yüksek görevliden de gelse, hakime sunulan tüm kanıt belgesi ve layihalar hakkında bilgi edinme yetkisi» öngördüğünü (Fransa aleyhine Reinhardt ve Slimane-Kaid davası, 31 Mart 1998, prg. 103, Derleme 1998-11), ancak bunun yanında taraflara bunu yorumlamak için «gerçek bir imkan» sunulmasının da (aynı kararda) gerekli olduğunu hatırlatmaktadır.
Son olarak, dosyadaki belgeler okunduğunda, Yargıtay'ın 9 Aralık 2003 tarihinde bir duruşma gerçekleştirdiği görünüyorsa da, dosyadan çıkan hiçbir unsur, konuyla ilgili içtihadın öngördüğü gibi, başvuranın haberdar olma ve tatmin edici şartlarda sözlü olarak ya da mahkemeye yazılı bir belge sunarak yorumlama imkanına sahip olduğunu ortaya koyamamaktadır (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Sağir davası, n° 37562/02, prg. 26, 19 Ekim 2006 ve Türkiye aleyhine Özmen ve diğerleri davası, n° 9149/03, prg. 26, 14 Haziran 2007).
Bu nedenle AİHM, mevcut davada Hükümetin benzer şikayetlerde açıklanan sonuçlardan farklı bir sonuca varmayı gerektirecek inandırıcı bir olgu ya da argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır (Göç, ilgili bölüm, prg. 55).
Dolayısıyla, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
II. DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
AİHS'nin 5. maddesine atıfta bulunan başvuran, tutukluluk halinin uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.
Başvuran, ayrıca AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini savunmaktadır.
Son olarak başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yargılanmasının AİHS'nin 14. maddesi açısından bir ihlal oluşturduğu kanaatindedir.
AİHS'nin 5. maddesine dayalı şikayetle ilgili olarak AİHM, başvuranın mahkum edildiği tarihin 14 Mayıs 2003 olduğu ve dolayısıyla bu şikayetin altı aylık süre kuralına uymadığı kanaatine varmaktadır. (İtalya aleyhine Labita davası (GC), n° 26772/95, CEDH 2000-IV). Bunun sonucu olarak, söz konusu şikayet gecikmeli sayılacağından, AİHS'nin 35. maddesinin 1 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmelidir.
AİHM, diğer şikayetleri başvuranın sunduğu şekliyle incelemiştir. Elindeki bütün unsurları göz önüne alan AİHM, AİHS tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerle ilgili hiçbir ihlalin görülmediği sonucuna varmaktadır. AİHM, söz konusu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmektedir.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 21 500 Euro ve manevi tazminat olarak 50.000 Euro talep etmektedir;
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir.
Buna karşın AİHM, başvurana maddi tazminat başlığı altında 3.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
AİHM öte yandan, başvuranın da talep ettiği gibi, en uygun telafi yönteminin AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafındaki gereksinimlere uygun yeni bir yargılama olacağı kanaatine varmaktadır (Salduz, ilgili bölüm, prg. 72 ve Türkiye aleyhine Gencel davası, n° 53431/99, prg. 27,23 Ekim 2003).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 9.000 Euro talep etmektedir. Başvuran, kanıt belgesi olarak, bir ücret tarifesi baremi ve avukatıyla bu barem üzerinden anlaştığım açıklayan bir yazı sunmaktadır.
Hükümet, talep edilen rakama itiraz etmektedir.
AİHM'nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.
Mevcut davada, uygun kanıt belgesi sunulmadığını dikkate alan AİHM, bu talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı, gözaltında avukat bulundurma hakkından yararlanılmadığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmediği yönündeki şikayetlerin kabul edilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğinden yoksun olması nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine,
3. Başvuranın gözaltında avukat bulundurma hakkından yararlanamaması nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesi ile bağlantılı olarak 6/3 c) maddesinin ihlal edildiğine;
4. Yargıtay önündeki sürecin yazılı gerçekleşmesi ve başsavcının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle 6/1 maddesinin ihlal edildiğine)
5. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 3.000 (üç bin) Euro manevi tazminat ödenmesine,
b) yukarıda belirtilen söz konusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, söz konusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına,
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine,
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 1 Mart 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy