(AİHS m. 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 125, 168) (DİTABAN - TÜRKİYE DAVASI) (SALDUZ - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET VE SUNA YİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (GENÇEL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 2910/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
22 Eylül 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (22190/04) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Mehmet Ali Çelebi, Abdurrahim Şen ve Cevdet Sinan Özdemir (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 16 Aralık 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından H. Çekiç tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1956, 1971 ve 1974 doğumludur.
Başvuranlar, 11 Kasım 1997 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekibi tarafından yasadışı silahlı bir terör örgütü olan PKKya karşı düzenlenen operasyon sırasında yakalanarak gözaltına alınmışlardır.
Sorgulamalar 14 Kasım 1997 tarihine kadar sürmüştür. Gözaltı süresince bir avukat tarafından temsil edilmeyen başvuranlar, bu terör örgütünün mensubu olduklarını ve aynı örgüt adına birçok eyleme katıldıklarını itiraf etmişlerdir.
Gözaltı sonrasında Adli Tıp Kurumu İstanbul Şube Müdürlüğünde görevli bir doktor tarafından ilgili şahıslar üzerinde yapılan tıbbi muayene sonucu düzenlenen raporda darp ve cebir izine rastlanmadığı, ancak Çelebi ve Şenin ağrılardan şikayetçi oldukları belirtilmiştir.
Aynı gün, yani 14 Kasım 1997 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcılığına sevk edilen başvuranlar kendilerine yöneltilen suçlamaları kabul etmemişlerdir. Ayrıca, Mehmet Ali Çelebi ve Abdurrahim Şen ifadelerini polis baskısı altında zorla verdiklerini ileri sürmüşlerdir.
Yine aynı tarihte, ilgili şahıslar Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi önüne çıkarılmışlardır. Savcılığa verdikleri ifadeleri doğrulayan başvuranlar, gözaltı sırasında polise verdikleri ifadeleri değiştirerek kendilerine isnad edilen suçları reddetmişlerdir.
Hakim, «isnad edilen suçun niteliğini», «dosyanın içeriğini» ve «delil durumunu» dikkate alarak başvuranların tutuklanmalarına karar vermiştir.
Başvuranlar, 19 Kasım 1997 tarihinde DGMye bir yazı göndererek gözaltı sırasında işkence gördüklerinden şikayetçi olmuşlardır.
Savcı, 31 Aralık 1997 tarihli iddianamesinde Mehmet Ali Çelebi ve Abdurrahim Şeni ulusal toprakların bir bölümünün ayrılmasını tahrik eden eylemler gerçekleştirmekle suçlamış ve Türk Ceza Kanununun 125. maddesi gereğince mahkûm edilmelerini istemiştir. Savcı, Cevdet Sinan Özdemiri ise yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlamış ve Türk Ceza Kanununun 168. maddesinin 2. fıkrası kapsamında mahkûm edilmesini istemiştir.
14 Mayıs 1998 tarihli duruşmada avukatları tarafından temsil edilen başvuranlar, haklarındaki tüm suçlamalara itiraz etmişler ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kaldıklarını söylemişlerdir.
Başvuranlar, Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülen 21 Ağustos 2001 tarihli duruşmada Terörle Mücadele Şubesinde maruz kaldıkları olayları anlatmışlardır: kollardan asılma, falaka, elektroşok, basınçlı su uygulaması, testislerin ezilmesi, dayak, tecavüz.
Yine aynı duruşmada savcı, başvuranların mahkûm edilmelerini istediği iddianamesini mahkemeye sunmuştur.
4 Nisan 2002 tarihli duruşmada başvuranlar, avukatları aracılığıyla Devlet Güvenlik Mahkemesinden işkence iddialarıyla ilgili soruşturma açılmasını talep etmişlerdir. Bu talep, gözaltı sonrasında düzenlenen Adli Tıp raporunda ilgili şahısların hiçbir şekilde şiddete maruz kalmadıkları belirtildiği için hakimler tarafından reddedilmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi 21 Kasım 2002 tarihli kararında, isnad edilen suçlardan dolayı başvuranları suçlu bulmuş ve Mehmet Ali Çelebi ile Abdurrahim Şeni ömür boyu hapse mahkûm etmiştir. DGM, Cevdet Sinan Özdemiri ise on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, karar gerekçesinde, sanıkların gözaltı sırasında suçlarını itiraf etmelerini, biri davacı olan altı tanığın ifadelerini ve tutuklama, nakil, kimlik belirleme ve yüzleştirme tutanaklarını dikkate almıştır.
16 Nisan 2003 tarihinde, başvuranların avukatı 21 Kasım 2002 tarihli mahkeme kararını temyize götürmüş ve bir duruşma yapılmasını talep etmiştir. Avukat, diğer argümanların yanı sıra özellikle başvuranların gözaltı sırasında baskı altında zorla ifade verdiklerini ve bu nedenle bu ifadelerin dikkate alınmaması gerektiğini savunmuştur.
28 Nisan 2003 tarihinde görülen duruşma sonrasında Yargıtay, temyiz edilen kararın başvuranlarla ilgili kısmını onamıştır. Yargıtay kararı 7 Mayıs 2003 tarihinde başvuranlar ve avukatlarının gıyabında ilan edilmiştir. Yargıtay kararı, 26 Haziran 2003 tarihinde başvuranların avukatına tebliğ edilmiştir.
HUKUK
Başvuranlar, AİHSnin 6/3 maddesinin c) fıkrasıyla bağlantılı olarak 6/1 maddesine atıfta bulunmakta ve gözaltındaki ilk sorgulama sırasında avukat bulundurma hakkından yararlanamamaları nedeniyle savunma haklarının ihlal edildiğini öne sürmektedirler.
Hükümet, ilgili şahısların gözaltı sürelerinin 14 Kasım 1997 tarihinde sona ermesi dolayısıyla bu şikâyetin altı aylık süre kuralına takıldığını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranlara yasal olarak uygulanan avukat erişimi kısıtlamasının esasen AİHSnin 6. maddesi tarafından teminat altına alınan adil yargılanma hakkını ihlâl niteliği taşımadığını savunmaktadır. Hükümet, bir yargılamanın adil olup olmadığının belirlenmesi için yargılamanın bütününün ele alınması gerektiğini ileri sürmektedir. Buradan yola çıkan Hükümete göre, başvuranların Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde bir avukat tarafından temsil edildikleri dikkate alındığında, adil yargılanma haklarının ihlâl edilmediği anlaşılmaktadır. Hükümet ayrıca, başvuranların polise verdikleri ifadelerin mahkûmiyetlerinin yegâne delili olmadığını hatırlatmaktadır.
Başvuranlar, Hükümetin bu tezine karşı çıkmakta ve şikâyetlerinde ısrar etmektedirler.
AİHM, altı ay kuralı ile ilgili olarak yerleşik içtihadını hatırlatmakta (Birleşik Krallık aleyhine John Murray davası, 8 Şubat 1996, prg. 63, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-I, ve Türkiye aleyhine Ditaban davası, no 69006/01, prg. 47, 14 Nisan 2009) ve bu içtihat gereğince bir yargı sürecinin hakkaniyete uygun gerçekleşip gerçekleşmediğinin dava unsurlarının bütünü ışığında değerlendirildiğini kaydetmektedir. AİHM, mevcut davada 28 Nisan 2003 tarihli Yargıtay kararının başvuranların avukatına 26 Haziran 2003 tarihinde tebliğ edildiğini ve bu tarihin AİHSnin 35/1 maddesi anlamında iç hukuktaki nihai karar tarihi olduğunu gözlemlemektedir. AİHM, ilgili şahısların başvurularını 16 Aralık 2003 tarihinde yani nihai karar tarihinden itibaren altı aylık süre içerisinde yaptıklarını not etmektedir. AİHM bu durumda Hükümetin altı ay kuralına ilişkin itirazını reddetmektedir.
AİHM yapılan şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
AİHM, davanın esası hakkında, Türkiye aleyhine Salduz davası ((GC), no 36391/02, prg. 45-63, 27 Kasım 2008) kararına atıfta bulunmakta ve aynı gerekçelerle mevcut davada da AİHSnin 6. maddesinin 3 c) paragrafının 6. maddenin 1. paragrafıyla bağlantılı olarak ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır. AİHM, Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmaya yetecek nitelikte inandırıcı hiçbir delil veya argüman sunmadığını kaydetmektedir.
Başvuranlar ayrıca, gözaltı sırasında AİHSnin 3. maddesine aykırı nitelik taşıyan uygulamalara maruz kaldıklarını iddia etmektedirler. Öte yandan başvuranlar, AİHSnin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. ve 6/1 maddelerine atıfta bulunmakta ve yetkili makamları iddia edilen kötü muameleler hakkında etkili bir soruşturma yürütmemekle suçlamaktadırlar. Son olarak AİHSnin 6. maddesinin 1 ve 3 d) paragraflarına atıfta bulunan başvuranlar, yalnızca gözaltı sırasında baskı altında zorla verdikleri ifadelere dayanarak mahkûm edildiklerini ve suçluluklarının maddi delillerle desteklenmediğini ileri sürmektedirler.
AİHM, şikâyetleri başvuranların sunduğu şekliyle incelemiş ve elinde bulunan tüm unsurları dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHS tarafından teminat altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiğini gösteren herhangi bir olgu bulunmadığını gözlemleyen AİHM, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Geriye AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususu kalmaktadır. Başvuran taraf maddi tazminat olarak Mehmet Ali Çelebi için 25.000 Euro, Abdurrahim Şen için 30.000 Euro ve Cevdet Sinan Özdemir için 15.000 Euro talep etmektedir. Başvuran taraf manevi tazminat başlığı altında ise Mehmet Ali Çelebi ve Abdurrahim Şenin her biri için 20.000 Euro ve Cevdet Sinan Özdemir için 10.000 Euro talep etmektedir. Başvuranlar ayrıca AİHM önünde yapmış oldukları yargılama giderleri için İstanbul Barosunun avukatlık ücret tarifesini dikkate alarak 15.500 Euro talep etmektedirler.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHM tespit edilen ihlal ile öne sürülen maddi tazminat talebi arasında hiçbir illiyet bağı kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. AİHM buna karşın, başvuranların her birine hakkaniyete uygun olarak 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır. Öte yandan AİHM, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaştığında, ilke olarak en uygun telafi yolunun, başvuranlar için sözkonusu hükmün gerekleri yerine getirilmiş olsaydı içinde bulunacakları duruma olabildiğince tekabül eden bir durum yaratmak olduğu kanaatinde olduğunu yinelemektedir (Bkz. sözü edilen Salduz, Teteriny-Rusya no: 11931/03, 30 Haziran 2005, Jelicic-Bosna Hersek no: 41183/02 ve Mehmet ve Suna Yiğit-Türkiye kararı no: 52658/99, 17 Temmuz 2007). AİHM bu ilkenin bu başvuruya uygulanabileceği görüşündedir. Sonuç itibarıyla AİHM, en uygun telafi yönteminin başvuranların talep etmesi halinde, AİHSnin 6/1 maddesindeki gereklilikleri karşılayacak şekilde yeniden yargılanmaları olacağı kanısındadır (Bkz. mutatis mutandis Gençel-Türkiye kararı no: 53431/99, 23 Ekim 2003).
AİHM yargılama masrafları ve giderlerine ilişkin bu konudaki yerleşik içtihadını hatırlatmakta ve buna göre bir başvuranın gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebileceğini vurgulamaktadır. Mevcut başvuruda başvuranların öne sürmüş oldukları yargılama giderlerini kanıtlayıcı herhangi bir belge sunmadıklarını saptayan AİHM, başvuranlara bu yönde bir ödeme yapılmasını gerekli görmemektedir.
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun gözaltında avukat bulundurma hakkından yararlanılmaması kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. Başvuranların gözaltında avukat yardımından yararlanmamaları nedeniyle AİHSnin 6/3 c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranların her birine 1.000 (bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy