(AİHS m. 1, 3, 6, 13, 29, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 243, 245) (4616 S. K. m. 1) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (ÇOLAK VE FİLİZER - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (BALÇIK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 33086/04)
STRAZBURG
18 Eylül 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 33086/04 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Mahfuz Türkanın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 9 Temmuz 2004 tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından K. Doğru tarafından temsil edilmektedir.
Başvuran gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını ve mağduriyetinin AİHSnin 3., 6. ve 13. maddeleri kapsamında giderilmesi için etkili iç hukuk yolu bulunmadığını iddia etmiştir.
AİHM, 11 Eylül 2007 tarihinde başvuruyu Hükümete bildirmeye ve AİHSnin 29/3 maddesini uygulayarak, başvurunun kabuledilebilirliğiyle esaslarını beraber incelemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
1968 doğumlu başvuran Batmanda ikamet etmektedir.
Başvuran olay tarihinde İstanbul Esenler Otobüs Terminalinde bir çaycıda çalışmaktaydı. 5 Temmuz 1998 tarihinde, alkollüyken kavgaya karıştığı ve etrafa rahatsızlık verdiği gerekçesiyle polis memurları tarafından yakalanmış, terminal binası içindeki karakola götürülmüştür.
Polis memurlarının, başvuranın başını ceketiyle kapatarak, tekmelemeye, yumruk atmaya ve dövmeye başladıkları iddia edilmiştir. Polisler başvuranın boğazını sıkmışlar, kafasını duvara vurmuşlardır. Ayrıca başvuranı tehdit ettikleri ve ona küfür ettikleri de iddia edilmiştir.
Başvuran Cumhuriyet Savcısının huzuruna çıkarılmadan ertesi gün serbest bırakılmıştır.
Başvuran 8 Temmuz 1998 tarihinde, gözaltında kötü muameleye uğraması nedeniyle oluşan yaraların tedavisi için Türkiye İnsan Hakları Derneğine başvurmuştur. Başvuran, göğsünün sol kısmı ile sırtındaki ağrılardan ve sol kolunu hareket ettirememekten şikayet etmiştir.
Başvuran 13 Temmuz 1998 tarihinde Marmara Nükleer Tıp Merkezinde tam kemik taramasından geçmiştir. Tarama raporunda sol altıncı kaburganın yumuşak dokusu, sol omuz, sağ diz, ayak bilekleri ve kafatasında hiperaktif alanlar bulunduğu belirtilmiştir. Raporda bu belirtilerin fiziksel travma sonucu oluştuğu kaydedilmiştir.
Başvuran 21 Temmuz 1998 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına bir şikayet dilekçesi sunmuş, dilekçesinde terminal binasında polis memurlarının kendisine uyguladığı kötü muameleden söz etmiştir.
Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı 22 Temmuz 1998 tarihinde başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran şikayetlerini yinelemiş, kendisine kötü muamelede bulunan polis memurlarının eşkalini vermiştir. Ardından Cumhuriyet Savcısından kendisini adli tıp muayenesine göndermesini ve polislerin hakim karşısına çıkarılmasını talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine, başvuran Adli Tıp Kurumuna gönderilmiş, burada başvuranı bir uzman muayene etmiş, başvuranın kafatasında ve göğsündeki ağrılardan şikayet etmesi üzerine röntgen çekilmesini istemiştir.
Eyüp Cumhuriyet Savcısı 31 Temmuz 1998 tarihinde başvurana kötü muamelede bulunduğu iddia edilen üç polis memurunun ifadesini almıştır. Polisler başvuranın iddialarına itiraz etmiş, vücudundaki yaralara kavga ettiği diğer kişilerin sebep olmuş olabileceğini iddia etmişlerdir.
Eyüp Cumhuriyet Savcısı, 7 Ağustos 1998 tarihinde, Eyüp Ceza Mahkemesinde, başvurana kötü muamelede bulundukları gerekçesiyle Eski Türk Ceza Kanununun 245. maddesine muhalefetten üç polis memuru aleyhine dava açmıştır.
İnsan Hakları Derneği doktorlarının 13 Ekim 1998 tarihinde hazırladıkları rapora göre, yukarıda belirtilen tıbbi muayenelerden elde edilen bulgular, başvuranın, kendisine fiziksel şiddet uygulandığı ifadesiyle uyumludur.
Eyüp Ceza Mahkemesinde 24 Kasım 1998 tarihli duruşmada, başvuran ve sanık polis memurları dinlenmiştir. Sanıkların kötü muamele iddialarını reddetmelerine karşın, başvuran gözaltındayken maruz kaldığı muameleyi ayrıntılarıyla anlatmıştır. Mahkeme başvuranı muayeneden geçmesi için Eyüp Adli Tıp Kurumuna göndermiştir. Daha önceki raporlar ve radyolojik muayenelerde tespit edilen tüm bulgulardan sonra, kurum, başvuranı tam bir rapor için Adli Tıp Kurumu Uzman Komitesine göndermiştir.
Aynı tarihte başvuran Eyüp Ceza Mahkemesine bir dilekçe sunarak, kendisine kötü muamelede bulunan polis memurları aleyhindeki davada müdahil taraf olmak için izin istediğini belirtmiştir.
Batman Ağır Ceza Mahkemesi 14 Aralık 1999 tarihinde Eyüp Ceza Mahkemesinin isteği üzerine başvuranı dinlemiştir. Başvuran şikayetlerini yinelemiş, yargı makamlarından polis memurlarının yargılanmak üzere mahkeme önüne çıkarılmalarını talep etmiştir.
Bu esnada, 9 Ağustos 1999 tarihinde, İstanbul Valisi, dört kıdemli emniyet amiri ve bir Valilik İl Hukuk İşleri Müdürlüğü üyesinden oluşan İstanbul İl Polis Disiplin Kurulu, başvurana kötü muamelede bulunduklarına ilişkin yeterli kanıt bulunmadığı gerekçesiyle üç polis memuruna ceza verilmemesine karar vermiştir.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı, 22 Kasım 2000 tarihinde, başvuranın tarama raporlarındaki bulguların fiziksel travma sonucu oluştuklarını belirtmiştir.
Adli Tıp Kurumu Uzman Komitesi, 20 Aralık 2000 tarihinde raporunu sunmuş, raporda, başvuranın vücudunda fiziksel travmanın neden olduğu yumuşak doku zedelenmesi emareleri bulunduğuna işaret eden önceki tıbbi bulguları teyit etmiştir. Ayrıca, başvuranın o zamanki sağlık durumunun beş gün iş göremez durumda olduğu ifade edilmiştir.
Başvuranın temsilcisi, 26 Nisan 2001 tarihli dilekçesinde, Eyüp Ceza Mahkemesinden, sanık polis memurlarının eylemlerinin, eski Türk Ceza Kanununun 243. maddesi kapsamında işkence olarak nitelendirmesini talep etmiştir.
21 Aralık 2000 tarihinde şartlı tahliyeyi düzenleyen 4616 Sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, bağımsız yargılamanın veya 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen ve verilen hapis cezasının cezanın azami on yılı aşmadığı suçlarla ilgili cezaların ertelenmesini sağlamıştır. 4616 Sayılı Kanunun 5 (a) maddesi, diğer hususlar meyanında, Eski Türk Ceza Kanununun 243. maddesinin yasakladığı suçlarla ilgili cezaların uygulanmasının ertelenemeyeceğini öngörmektedir.
Eyüp Ceza Mahkemesi 9 Ekim 2001 tarihinde polis memurları aleyhindeki cezai kovuşturmanın, polis memurlarının bu kanunla uyumlu olarak beş yıl içinde aynı veya daha ciddi suçlar işlememeleri durumunda ertelenmesi ve ardından yargılamaya devam edilmemesi gerektiğine karar vermiştir. Bu karar başvurana 29 Aralık 2003 tarihinde bildirilmiştir.
Başvuran aynı tarihte karara Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinde itiraz etmiş, yargılamaya devam edilmesi ve sanık polis memurlarının eylemlerinin, eski Türk Ceza Kanununun 243. maddesi kapsamında işkence olarak nitelendirmesi gerektiğini savunmuştur.
Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi 19 Ocak 2004 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş, ceza mahkemesinin kararını onamıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
Hükümet, başvuranın AİHSnin 35/1 maddesi çerçevesinde başvurulabilecek iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda, başvuranın, maruz kaldığı iddia edilen zararı telafi edebilecek medeni ve idari başvuru yollarından yararlanmadığını belirtmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazını zaten incelediğini ve reddettiğini yineler (özellikle bkz. Karayiğit - Türkiye, 63181/00). Mevcut davada yukarıda bahsedilen davada vardığı karardan sapmasını gerektirecek özel koşullar tespit etmemiştir. Bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder.
AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
II. AİHSNİN 3., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, çeşitli kötü muamele biçimlerine maruz kaldığından ve şikayetleri için etkili başvuru yolları bulunmadığından şikayetçi olmuştur. AİHSnin 3., 6. ve 13. maddelerine dayanmıştır.
A. Tarafların savları
1. Başvuran
Başvuran, Esenler otobüs terminalindeki karakolda tutulduğu sırada polis memurlarının ağır kötü muamelesine maruz kaldığını iddia etmiştir. Polislerin onu tekmelediğini, ona yumruk attığını, boğazını sıktığını ve kafasını duvara vurduğunu ileri sürmüştür. İddialarını desteklemek için tıbbi raporlardaki tespitlere atıfta bulunmuştur.
2. Hükümet
Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir. Başvuranın otobüs terminalinde bazı kimselerle kavgaya karıştığı için gözaltına alındığını belirtmiştir. Vücudundaki yaraların kavga sırasında oluşmuş olabileceğini öne sürmüştür. Ayrıca karakolda kötü muameleye uğradığını kanıtlayan tıbbi kanıt bulunmadığını, bu nedenle iddialarının dayanaksız olduğunu belirtmiştir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
1. Genel ilkeler
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin, AİHSnin en önemli maddelerinden biri olduğunu ve bu maddenin askıya alınmasına izin verilmediğini yineler. Ayrıca bu madde Avrupa Konseyinin oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini barındırır. Bireysel insan haklarının korunmasında bir araç olarak AİHSnin hedef ve amaçları, bu maddelerin, teminatlarını kullanışlı ve etkili kılacak biçimde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. Avşar - Türkiye, 25657/94).
AİHM ayrıca, bir kimsenin sağlıklı biçimde gözaltına alınıp, serbest bırakıldığında yaralı olduğu tespit edilirse, bu yaraların nasıl oluştuğuna ilişkin makul bir açıklama verme ve ortaya mağdurun iddialarının doğruluğuna, özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa, şüphe düşürecek kanıt koymanın Devlete düştüğünü yineler. Bunu yapmaması, AİHSnin 3. maddesi kapsamında sorun yaratacaktır (Çolak ve Filizer - Türkiye, 32578/96 ve 32579/96; Selmouni - Fransa (BD), 25803/94; Aksoy - Türkiye; Ribitsch - Avusturya).
AİHM, kendi rolünün ikincil niteliğine hassasiyet göstermektedir ve davanın koşullarının kaçınılmaz kıldığı durumlar haricinde, ilk derece mahkeme rolünü üstlenmek konusunda ihtiyatlı olmalıdır (diğerlerinin yanı sıra bkz. McKerr - İngiltere, 28883/95). Ancak, AİHM, AİHSnin 3. maddesi kapsamında iddia getirilmesi halinde bu iddiayı özellikle derinlemesine incelemelidir (bkz. Ülkü Ekinci - Türkiye, 27602/95) ve tarafların sunduğu bilgi ve belgeleri temel alarak da öyle yapacaktır.
Delilleri değerlendirirken AİHM her türlü makul şüphenin ötesinde delil kıstasına başvurur (Orhan - Türkiye, 25656/94 ve Avşar). Böylesi bir delil itirazı kabil olmayan yeterince ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (bkz. Ülkü Ekinci).
Ayrıca, gözaltında denetimlerinde olan kimselerin durumunda olduğu gibi, olaylarının tamamen veya kısmen yetkili makamların münhasır bilgisi dahilinde gerçekleştiği durumlarda, , gözaltında meydana gelen yaralanma olaylarıyla ilgili ciddi maddi ipuçları ortaya çıkacaktır. Esasında, ispat külfeti, tatmin ve ikna edici bir açıklama sağlama yükümlülüğünün makamlarda olduğu biçiminde değerlendirilebilir (bkz. Salman - Türkiye (BD), 21986/93).
Son olarak, AİHM, bir kimsenin, yasalara aykırı olarak ve 3. madde ihlal edilerek, devlet görevlileri veya polis tarafından ciddi biçimde kötü muameleye uğradığı yönünde savunulabilir bir iddia ortaya koyduğu hallerde, 3. maddenin, Devletin AİHSnin 1. maddesi kapsamındaki kendi yetki alanı içinde bulunan herkese ... Sözleşmede ... açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma genel yükümlülüğüyle bağlantılı olarak okunduğunda, yorum yoluyla, etkili resmi bir soruşturma yapılmasını gerektirdiğini yineler. Bu soruşturma sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlamalıdır. Böyle olmazsa insanlık dışı ve onur kırıcı her türlü işkence ve cezanın yasaklanması asli önem taşımasına rağmen uygulamada etkisiz hale gelir, ki bazı durumlarda kamu görevlilerinin bir tür cezai muafiyetten yararlanarak denetimlerine bırakılmış kimselerin haklarını ayaklar altına alması mümkün olur (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan).
2. Yukarıda belirtilen ilkelerin mevcut davanın koşullarında uygulanması
(a) Başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele
Mevcut davada, AİHM, başvuranın Esenler otobüs terminali karakolunda gözaltına alınmadan önce tıbbi muayeneden geçirilmemesinin talihsizlik olduğu kanısındadır. Böylesi bir muayene, özellikle başvuranın bir takım kimselerle kavga ettiğinin iddia edildiği göz önünde bulundurulduğunda, yerinde olurdu. Böyle bir rapor, ayrıca başvuranın üçüncü kişiler tarafından bu hale getirilmiş olma ihtimaline de açıklık getirirdi.
Ayrıca, bu tür davalarda, yakalanan kişinin gözaltına alınmadan önce muayeneden geçirilmesi çok önemlidir. Bu yalnızca kişinin gözaltında sorgulanmaya elverişli olup olmadığının anlaşılmasını sağlamaz, aynı zamanda savunmacı Hükümetin söz konusu yaralanmalar için uygun bir açıklama sağlama yükümlülüğünden kurtulmasını da sağlar. Bu bağlamda, hukuk sisteminde adı ne olursa olsun (yakalama, gözaltına alma, tutuklama) hürriyeti kısıtlayıcı bir durumda, tutulu kişinin kötü muamele görmeyeceğine dair en önemli teminatlar, avukat hakkı, tutulu bulundurulma halinden üçüncü bir tarafı haberdar etme hakkı ve tıbbi muayenedir. (bkz. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin 2. Genel Raporu). AİHM, mevcut davadaki olaylardan üç ay sonra, gözaltına alınan şüphelilerin tıbbi muayenesi 1 Ekim 1998 tarihli Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği yoluyla mecburi hale gelince, Türk mevzuatının İÖK standartlarıyla uyumlu hale getirildiğini gözlemler.
Buna göre, ulusal makamların başvuranı gözaltına almadan önce böyle bir muayeneden geçirmemeleri nedeniyle, Hükümet, kendini savunmak için makamların başvuranı muayeneden geçirmediği argümanından destek alamaz ve söz konusu yaralanmaların başvuranın gözaltına alınmasından önce oluştuğunu iddia edemez. Dolayısıyla AİHM, başvuranın gözaltına alınmadan önce sağlıklı olduğunu varsayabilir (bkz. mutatis mutandis, Abdulsamet Yaman - Türkiye, 32446/96).
Durum böyleyken, AİHM, başvuranın gözaltından alınmasının ardından, polis memurlarının kendisine kötü muamelede bulunduklarını iddia edip, Türkiye İnsan Hakları Derneğine tıbbi yardım için başvurduğunu kaydeder. Ardından İnsan Hakları Derneği, Marmara Nükleer Tıp Enstitüsü, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı ve Adli Tıp Enstitüsü Uzman Komitesi doktorları tarafından dört kez muayeneden geçirilmiş, bütün doktorlar, vücudundaki yaralara fiziksel travmanın neden olduğunu tespit etmiş ve beş gün iş göremez olduğuna karar vermişlerdir. AİHMye göre, bu raporlardaki tespitler, başvuranın dövüldüğü, tekmelendiği ve yumruklandığı iddialarıyla tutarlıdır. Bu tespitler ayrıca 3. madde çerçevesinde kötü muameleye eşdeğer olacak kadar ciddidir (diğerlerinin yanı sıra bkz. A. - İngiltere ve Ribitsch).
Bu nedenle, Hükümetin bu yaraların nasıl oluştuğuna ilişkin uygun bir açıklama yapıp yapmadığını ve ortaya mağdurun iddialarının doğruluğuna şüphe düşürecek kanıt koyup koymadığının ortaya çıkarılması gerekmektedir.
AİHM, Hükümetin yukarıda belirtilen tıbbi raporlardaki tespitlere itiraz etmediğini kaydeder. Öte yandan Hükümet, söz konusu fiziksel travmanın, polislerce gözaltına alınmadan önce, alkollü olan başvuran ile diğer kimseler arasında geçen kavga sırasında meydana gelmiş olabileceğini iddia etmiştir. Ayrıca başvuranın iddialarının hiçbir kanıtla desteklenmediğini belirtmiştir. Disiplin soruşturmasından sorumlu yerel makamlar da benzer sonuçlara ulaşmışlardır.
AİHM, hürriyetinden mahrum edilmiş kimseler konusunda, kişinin davranışının yol açmadığı durumlarda fiziksel güce başvurulmasının insanlık onurunu zedeleyeceğini ve ilke olarak da 3. maddede belirtilen hakkı ihlal edeceğini yineler (bkz. Ribitsch). Bu bağlamda, AİHM, polis memurlarının başvuranın olay günü saldırgan, alkollü ve agresif olduğu iddialarını kaydeder.
Öte yandan, başvuranın gözaltına alınma koşullarını açıklayan bir gözaltı tutanağı ve sağlık durumunu gösteren bir tıbbi raporun bulunmayışını göz önünde bulundurarak, AİHM, başvuranın vücudunda meydana gelen yaralara kavga ettiği iddia edilen kişilerin neden olduğunun ikna edici bir biçimde kanıtlanamadığı sonucuna varmıştır. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın soruşturmayı yürüten makamlara verdiği ifadesinde, Esenler terminal karakolunda gözaltındayken polisler tarafından kötü muameleye maruz kaldığı konusunda net olmasına büyük önem verir. Maruz kaldığı muamele ve muameleyi uygulayan polis memurlarının eşkalleri hakkında ayrıntılı biçimde bilgi vermiştir. Ayrıca, soruşturmayı yürüten makamlar, başvuranın maruz kaldığı fiziksel travmanın nedenini belirlemek için hiçbir şey yapmamışlardır. Polis memurlarının inkar etmeleri ve söz konusu yaralara başvuranın kavga ettiği iddia edilen kişilerin neden olmuş olabileceği savunmaları açısından yorumlandığında, yargı makamları, bu iddiaların doğruluğunu sınamak için bu kimselerin ve otobüs terminalindeki tanıkların ifadelerini alabilirdi.
AİHM, Devletin tüm tutulu kimselerin sağlığından sorumlu olduğunu yineler. Bu kimseler, hassas konumdadırlar, makamların onları koruma yükümlülüğü vardır. Makamların gözaltında denetimlerinde bulunan kişilerde meydana gelen yaralanmaların nedenlerini açıklama yükümlülüklerini göz önünde bulundurarak, yukarıda belirtilen dört tıbbi raporda kaydedilen fiziksel travmanın kaynağıyla ilgili hiçbir ikna edici açıklama bulunmaksızın, AİHM, Hükümetin başvuranın yaralanma sebebine ilişkin makul bir açıklama sağlamadığı kanısındadır. Bu nedenle söz konusu fiziksel travmanın devletin sorumlu olduğu bir muamelenin bir sonucu olduğu kanısına varır.
Buna göre AİHSnin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
(b) İç hukuk yollarının etkisiz olduğu iddiaları
AİHM, başvuranın kötü muameleye uğradığına ilişkin şikayetini Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına sunmasının ardından, makamların iddialara ilişkin soruşturma başlattığını, sonuçta kötü muamelede bulundukları gerekçesiyle üç polis memuru aleyhine dava açıldığını kaydeder. Öte yandan, Eyüp Ceza Mahkemesi yargılamayı 4616 Sayılı Kanuna dayanarak ertelemiştir. Dava, polis memurlarının bu kanunla uyumlu olarak beş yıl içinde aynı veya daha ciddi bir suç işlememeleri durumunda düşecektir. Başvuran Eyüp Asliye Ceza Mahkemesinde karara itiraz etmiştir, ancak itirazı sonuç vermemiştir.
AİHM, AİHSnin koruduğu hakların teorik ve asılsız değil, uygulamalı ve etkili olduğunu yineler. Bu nedenle bu türden soruşturmalar sorumluların bulunup cezalandırılmasını sağlayabilecek nitelikte olmalıdır. Öte yandan mevcut davada, söz konusu dava, Türk Ceza Kanununun 245. maddesi çerçevesinde polis memurlarının işlediği iddia edilen kötü muamele suçunun niteliği ve 4616 Sayılı Kanunla uyumlu olarak haklarında açılan cezai yargılamanın ertelenmesi nedeniyle herhangi somut bir sonuç üretememiştir. Dolayısıyla, sözkonusu yasanın mevcut davaya uygulanması, haklarındaki kanıta bakılmaksızın, şiddet eyleminin failleri için fiili kişisel dokunulmazlık doğurmuştur (bkz. mutatis mutandis, Batı ve Diğerleri - Türkiye, 33097/96 ve 57834/00 ve Abdülsamet Yaman).
Sonuç olarak, AİHM, başvuranın davasında uygulandığı üzere ceza hukuku sisteminin yeterince katı olmadığının ve başvuranın şikayetçi olduğu kanunsuz eylemlerin etkili biçimde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı etkisinin bulunmadığının kanıtlandığı kanısına varır (bkz. mutatis mutandis, Okkalı - Türkiye, 52067/99).
AİHM, yukarıda belirtilenler ışığında ve makamların polis memurlarının sorumlu olup olmadıklarının tespitini ve gerekiyorsa cezalandırılmalarını sağlayacak şekilde davayı sürdürmemeleri ışığında AİHM, yukarıda belirtilen yargılamanın, AİHSnin 3. maddesinin usuli gerekliliklerini karşılayabilecek kadar titiz ve etkili olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varır.
Dolayısıyla bu maddeyle ilgili olarak usul ihlali söz konusudur.
Bu koşullarda, AİHM, AİHSnin 6. ve 13. maddeleri kapsamında ayrı bir sorunun bulunmadığı kanısındadır (bkz. Timur - Türkiye, 29100/03).
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat olarak 5000 Euro (EUR), manevi tazminat olarak ise 10.000 EUR talep etmiştir.
Hükümet, talep edilen meblağın haddinden yüksek olduğunu, bu başlık altında hükmedilecek bir tazminatın haksız zenginleşmeye mahal vermemesi gerektiğini öne sürmüştür.
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında nedensellik ilişkisi görememektedir; bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, tespit edilen ihlal göz önünde tutularak, hakkaniyete uygun surette, başvurana manevi tazminat olarak 5000 EUR ödenmesine karar verir.
B. Yargılama giderleri
Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen mahkeme masrafları için 4500 EUR talep etmiştir.
Hükümet destekleyici belge olmadığı gerekçesiyle bu talebin reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.
AİHMnin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, başvuranın yalnızca İstanbul Barosunun ücret çizelgesine atıfta bulunduğunu ve taleplerini destekleyici bir belge sunmadığını kaydeder. Bu nedenle AİHM bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar verir (bkz. Balçık ve Diğerleri - Türkiye, 25/02).
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin hem esastan hem de usuli olarak ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6. ve 13. maddeleri çerçevesindeki şikayetleri ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığına;
4. (a) AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte manevi tazminat olarak 5000 EUR (beş bin Euro) ödenmesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. Maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 18 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy