(AİHS m. 34, 35, 41, 44, 1 NOLU PROTOKOL) (6831 S. K. m. 11) (4721 S. K. m. 599, 705, 1007) (3402 S. K. m. 13, 14) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (RİMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ TAŞ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 33675/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Ocak 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (33675/04) nolu davanın nedeni, (T.C. vatandaşı) Mehmet Ocakın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 11 Ağustos 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1946 doğumludur ve Antalyada ikamet etmektedir.
1942 yılında, Orman Kadastro Komisyonu (bundan böyle «komisyon» olarak adlandırılacaktır) Antalya, Duraliler köyünde bir kadastro değerlendirmesi yapmıştır ve 1850 numaralı parsel orman olarak tespit edilmiştir. İtirazda bulunulmadığından komisyon kararları kesinleşmiştir.
19 Aralık 1947 tarihli bir Yargıtay hakem kararıyla komisyon kararları iptal edilmiştir.
1952 yılında, tartışmalı arazi « maki » olarak sınıflandırılmıştır.
1976 yılında, komisyon yeni bir kadastro değerlendirmesi yapmıştır. Komisyon 1850 numaralı parsel numarası ile kayıtlı arazinin orman alanına ait olduğunu tespit etmiştir. 9 Aralık 1976 tarihinde, Duraliler köyü muhtarı cami duvarına komisyon kararlarını belirten tutanağa ait on sayfayı asmıştır. Hükümete göre, öngörülen sürede söz konusu hususta itirazda bulunulmadığından, kararlar 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleşmiştir.
1989 yılında, orman vasfını yitirmiş arazilerin tespiti amacıyla gerçekleştirilen kadastro çalışmalarında, tartışmalı arazi orman alanı dışında bırakılmamıştır. Komisyonun kararları 15 Haziran1989 tarihinde köyde ilan edilmiştir.
10 Mayıs 1990 tarihinde, kadastro komisyonu yeni çalışmalar yürütmüştür. Bu çalışmalar nedeniyle hazırlanan tutanakta, komisyon 1850 numaralı parselin ne tapu ne de vergi kayıtlarında yer almadığını tespit ederek, orman alanı olarak Hazine adına kaydedilmesini kararlaştırmıştır.
19 Haziran 1997 tarihindeki mahkemenin talebine cevaben, Bölge Tapu ve Kadastro Müdürlüğünce 15 Temmuz 1997 tarihinde Antalya Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan belgeye göre 12 Ocak 1993 tarihinde, arazi tapu kaydındaki « gözlemler » bölümünde «koruma altındaki doğal ve kültürel varlıklar» olarak Hazine adına kayıtlı idi.
16 Ocak 1997 tarihinde, başvuran, Antalya Asliye Hukuk Mahkemesinde (« mahkeme » olarak adlandırılacaktır) Hazine ve Kepez Belediyesi aleyhine, Antalya Duraliler köyünde yer alan, 75 000 m2 lik bir araziye ilişkin tapu tescil davası açmıştır. Başvuran, arazinin dedelerine ait olduğunu, 1856 yılında verilmiş olan ve halen geçerliliği olan bir tapusunun bulunduğunu, 1952 yılında yapılan sınırlama çalışmaları sırasında, arazinin « maki » olarak, yani orman alanı dışında, tespit edildiğini, fakat son yapılan kadastro çalışmalarında tapu tescilinin adına yapılmadığını belirtmiştir.
20 Ağustos 1997 tarihinde, mahkeme dava taraflarının, bilirkişiler, şahitler ve yerel uzmanların olduğu bir yerinde keşif kararı aldı. 5 Eylül ve 26 Kasım 1997 tarihli raporlarda, orman mühendisi 1947, 1952 ve 1976 yıllarında yapılan sınırlandırma çalışmalarına göre, tartışmalı arazinin orman arazisi olmadığını tespit etmiştir. 1976 yılında komisyon tarafından yapılan çalışmalar sonucunda ise 5 Eylül 1997 tarihli rapor düzenlemiştir.
Orman mühendisi aynı zamanda, maki karakterindeki tartışmalı arazi parsellerinin başvurana dedelerinden kaldığı, tarım amaçlı kullanıldığı ve halen tarım yapılabilir vasıfta olduğu tespitinde bulunmuştur. 1850 numaralı parselin durumuna ilişkin olarak, orman mühendisi
3 000 m² lik bir alan üzerinde on adet yaşlı çam ağaçlarının (pinus brutia) olduğunu ve bunların başvuranın dedeleri tarafından korunmuş olabileceklerini belirtmiştir.
4 Ekim 1997 tarihli raporunda, Kadastro İdaresi Topografya Bürosu teknik bilirkişisi benzer bir sonuca ulaşmıştır. Teknik bilirkişi « Teksarnıç Devlet Ormanı » tanımlamasının tapu kayıtlarına yanlışlıkla konduğunu belirtmiştir. Belirtilmeyen bir tarihte dosyaya eklenen bir raporunda, ziraat mühendisi arazinin 70- 80 yıldan beri meyvelik olduğunu ve orman arazisi olmadığını tespit etmiştir.
15 Ekim 1997 tarihinde, başvuran topografın tespitleri ışığında talebini gözden geçirmiş, buna göre tapu kayıtlarında Hazine adına kayıtlı olarak geçen arazi 1829, 1831, 1833 ve 1850 numaralarını taşıyan parseller halinde bölünmüştür. Söz konusu parseller üzerindeki tapu kaydının iptalini ve kendi üzerine geçirilmesini talep ederek, başvuran sadece Hazineye dava açmıştır.
8 Haziran 1998 tarihinde, mahkeme bilirkişi raporları, şahitlikler ve tapu idaresi ve kadastro arşiv belgelerine dayanarak başvuranın talebine kısmen hak vermiştir. Mahkeme arazinin 1829, 1831, 1833 ve 1850 numaralarını taşıyan parsellere bölündüğünü; ilk üçünün satış yoluyla üçüncü şahıslara geçtiğini ve bunlarla ilgili başvuranın talebinin reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir. 1850 numaralı, 31 900 m2 lik parsel ile ilgili olarak ise, mahkeme 1856 yılında tapusu dedelerine ait olan bu arazinin başvurana miras kaldığını ve bir araya getirilen kanıtlarla buranın bir tarım arazisi olup orman alanı içerisinde yer almadığına karar vermiştir. Mahkeme, Hazine adına tescil edilen tapu senedinin iptal edilmesine ve taşınmazın başvuran adına tescil edilmesine karar vermiştir.
4 Mayıs 1999 tarihinde, Yargıtay özellikle aşağıda belirtilen nedenlerle, itiraz edilen kararı bozmuştur. Belediye ve Hazine aleyhine açmış olduğu dava sırasında, başvuran, bir yandan göz önüne alınmayan iki tapu belgesi için 1856 yılı tapu kayıtlarını, diğer taraftan yıllardan beri mülkiyetinde olmasını temel alarak, tartışmalı parsellerin kaydının kendi adına tescil edilmesini talep etmiştir. Ayrıca, yargılama sırasında, başvuran, mahkemeye sadece Hazineye karşı davasını sürdürdüğünü bildirmiştir çünkü tartışmalı parsellerin Hazine adına kayıt edilmiş olduğunu yeni öğrenmiştir.
Özellikle başvuran adına 1850 numaralı parselin kaydıyla ilgili mahkeme kararı esasıyla ilgili olarak, Yargıtay bu parsel 1942 yılındaki bir kadastro değerlendirilmesi sonucunda orman alanı olarak kararlaştırılmış, 1952 yılında «maki» olarak sınıflandırılmış, son olarak 1990 yılında yapılan genel bir kadastro değerlendirmesinde «Teksarnıç Devlet ormanı» nın bir parçası olarak Hazine adına tapu kaydı yapılmış ve 22 Haziran 1991 tarihinde kadastro komisyonu kararları kesin olsa bile, açılan soruşturma ve kanıt elemanlarının araziyle karşılaştırılması sorunu çözmek için yeterli olmadığı tespitinde bulunmuştur. Diğer bir anlatımla, tapu kayıtları ve tartışmalı arazi arasında bir bağ bulunamamıştır; tapu kayıtları üzerinde yazılanlar oluşturulduklarından beri incelenmemiş, tartışmalı araziye uymamakta ve hukuki değerlerini kaybedip etmedikleri belirlenememiştir.
Yargıtay ayrıca krokiler, haritalar ve tartışmalı arazi arasındaki bağın anlaşılmaz olması nedeniyle, orman mühendisinin hazırladığı raporun yetersiz ve soyut olduğunu not etmiştir. Yargıtay ayrıca geçmişte orman sınırlarının nasıl belirlendiğini anlamanın mümkün olmadığını eklemiştir. Yargıtay, bu harita ve krokilere bakarak arazideki incelemenin nasıl olduğunu takip etmenin imkânsız olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Yukarıda belirtilen nedenlerle, Yargıtay mahkemeye başvuranın temel aldığı tapu kayıtlarını (sözkonusu yazılar ve getirilen değişikliklerle birlikte) yetkili makamlardan elde etmesine; miras belgesi aracılığıyla sahipleri olarak tapu kayıtlarında isimleri gözüken şahıslarla başvuran arasındaki bağlantının kurulmasına; komşu arazilerle ilgili kesinleşmiş kararların elde edilmesine; arazide, üç kişilik yaşlı ve köyden olmayan kişilerle birlikte keşif yapılmasına; bir tapu kayıtları teknik bilirkişisi ve bağımsız üç orman bilirkişisi aracılığıyla tartışmalı araziyle ilgili tapu kayıtları verilerinin araziye taşınmasına; bu bilirkişiler aracılığıyla krokiler ve raporlar oluşturulmasına; yaşlı kişilerin olayları bilmemesi durumunda tartışma konusu taraflarının şahitlerini dinlemek için imkân verilmesine; krokiler ve raporlar arasında çelişki olması durumunda bilirkişilere ek sorular sorulmasına; sözkonusu parsellerde on adet yaşlı ağacın dikildiği yerin belirlenmesine ve özellikle 1850 numaralı parsel için hâkimin arazinin cinsi ile ilgili değerlendirmesinin not edilmesine talimatını hükmetmiştir. Diğer taraftan, söz konusu tapu belgesinin tartışmalı araziye uyması halinde, bu arazilerin daha sonrasında orman alanı olarak kabul edilmiş oldukları göz önüne alındığında, Yargıtay mahkemeyi bu belgelerin kanuni değerlerini koruyup korumadığı sorusunu incelemeye davet etmiştir. Yargıtay aynı zamanda mahkemeden başvuranın zamanaşımıyla iktisap şartlarını yerine getirip getirmediğini araştırmasını talep etmiştir.
İki adet tapu kaydıyla ilgili 8 Temmuz 1999 tarihli Zeynep Ocak ve bir davacının talebine cevaben, Tapu ve Kadastro İdaresi 9 Mayıs 1999 tarihinde onlara bilgiler sunmuştur.
6 Aralık 1999 tarihli duruşmada, mahkeme Yargıtay kararlarını yerine getirmeye karar vermiştir. Mahkeme başvuranın miras belgesi ve tapu kayıtlarının kopyalarını dosyaya koymuş olduğunu tespit etmiştir. Komşu parsellerle ilgili kesinleşmiş kararlarında aynı zamanda dosyaya konmuş olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme teknik bilirkişilerin ve yerel uzmanların listesini istemek için valiliğe yazı yazmıştır.
1 Şubat 2000 tarihli duruşmada, mahkeme 9 Mart 2000 tarihinde, Yargıtay kararına uygun olarak alınan tedbirler çerçevesinde belirlenen bilirkişilerle birlikte, arazide bir bilirkişi incelemesi yapılmasını kararlaştırmıştır.
9 Mart 2000 tarihinde, mahkeme taraflar, bilirkişiler, şahitler ve yerel uzmanlar eşliğinde yerinde bir bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 1926, 1931 ve 1933 doğumlu olan yerel şahitlerden üçü, sırasıyla dinlenmiştir. Onlar tartışmalı parsellerin başvuran Alinin annesi olan Zeynebin babasına ait olduğunu özellikle izah etmişlerdir. 1976 yılında yapılan kadastro işlemlerinden 40 yıl önce, Alinin ölümünden sonra, mirasçıları anlaşma yoluyla arazileri paylaşmış ve Zeynep tartışmalı arazileri almıştır. Zeynep hayatta iken bu arazileri başvurana bırakmıştır.
Bilirkişiler raporlarını oluşturmak için notlarını almışlardır.
23 ve 30 Mayıs 2000 tarihlerinde, mahkeme bilirkişilerin nezaretinde arazilere iki ziyaret daha gerçekleştirmiştir.
Farklı tarihlerde, bilirkişiler raporlarını dosyaya aktarmışlardır:
- Bilirkişi S.Temel 30 Mart 2000 tarihli raporunda tapu kayıtlarında yer alan bilgilere uygun olarak arazinin sınırlarını çizmiştir.
- 30 Nisan 2000 tarihli raporlarında, orman bilirkişileri, K.Ü. Özdemir, C. Balcı ve B. Araslı önce 1850 numaralı parselin bilirkişi tarafından Temmuz 1856 (no 611/10033) tapu kayıtlarına uygun olarak çizilen sınırlar dâhilinde olduğunu tespit etmekteydiler. Daha sonra, 1977 yılında yapılan kadastro çalışmalarından sonra, parselin orman alanı olarak sınıflandırıldığını ve tapu kaydı üzerinde yer alan yazıların kanuni değerini yitirdiğini belirtmişlerdir.
- 30 Mayıs 2000 tarihli raporunda (arazinin cinsi ile ilgili olarak mahkeme tarafından tespit edilen çelişkiler nedeniyle istenen 30 Nisan 2000 tarihli raporda), teknik bilirkişi A.B. Polat 1850 numaralı parselin bir kısmının (C 1, 3 ve krokisine göre 4) orman alanına dâhil olmadığını belirtmiştir.
- 20 Haziran 2000 tarihli raporunda, orman bilirkişisi arazilerin 1952 yılında « maki » olarak değerlendirildiğini ve orman alanına ait olmadığını belirtmiştir.
- 21 Haziran 2000 tarihli raporlarında, tarım bilirkişisi C. Akkaya ve jeolog bilirkişi Y. Altın tartışmalı parselin bir kısmının (C 1, 3 ve krokisine göre 4) 50 -55 yıldan beri tarım amaçlı kullanıldığını belirtmişlerdir.
12 Temmuz 2000 tarihinde, mahkeme yeniden başvuranın talebini, bilirkişi raporları ve diğer dosya unsurlarını temel alarak, kısmen haklı bulmuştur. Mahkeme söz konusu arazilerin, başvuranın anne tarafından babası olan Alinin adına Temmuz 1856 tarihinde(no 611/10033) tescil edildiği, ölümüyle Zeynepe, başvuranın annesi, ve sonuç olarak onunda 25-30 yıl kullandıktan sonra arazileri başvurana devrettiğinin tapu kayıtları çerçevesinde yer aldığını tespit etmiştir. Diğer taraftan mahkeme 1829, 1830 ve 1833 numaralı parsellerin üçüncü şahıslara tapu kaydından geçmeden, mülkiyet transferi yoluyla satılmış olduğunu gözlemlemiştir. 1850 numaralı parselle ilgili olarak, mahkeme 1952 yılında maki alanı olarak sınıflandırılmış olduğunu ve 1976 yılında orman alanı dışında değerlendirildiğini tespit etmiştir. Bu nedenle mahkeme Hazine adına tesis edilmiş tartışmalı 26 995 m 2 lik (C 1: 17 767 m², C3: 6 526 m², ve C4: 2 702 m²) bir alan üzerindeki tapuyu iptal edip, ihtilaf konusu kısmın başvuran adına tescil edilmesine karar vermiştir.
12 Aralık 2000 tarihinde, Yargıtay özellikle 1976 yılında yürütülen ve itiraz olmadığından 1977 yılında kesinleşen kadastro çalışmaları sonrasında dava sahibinin temel aldığı tapu senedinin kanunen geçerli kalıp kalmadığı sorunu ilişkin mahkemenin soruşturmasındaki eksiklikler nedeniyle itiraz edilen kararı bozmuştur.
Yargıtay mahkemeden 1942, 1952 ve 1976 yıllarında gerçekleştirilen sınırlama çalışmaları ile ilgili yeni araştırmalar yapmasını ve başvuranın tapu senedi üzerindeki bu sınırlamaların hukuki sonuçlarını değerlendirmesini talep etmiştir.
13 Mart 2001 tarihinde, başvuranın karar düzeltme başvurusu reddedilmiştir.
27 Mart 2002 tarihinde, Yargıtay kararına uygun olarak, mahkeme arazide tarafların, bilirkişilerin, şahitlerin ve yerel uzmanların varlığında bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. 16, 19 ve 24 Nisan 2002 tarihlerinde, orman, teknik ve tarım bilirkişileri dosyaya raporlarını eklemişlerdir.
16 Nisan 2002 tarihli raporunda, orman bilirkişisi mahkeme tarafından yapılan karşılaştırma çalışmaları sonucunda, Temmuz 1856 (no 611/10033) tapu kaydına yazılı sınırlamaların 1850 numaralı parsele ait olduğunu, fakat itiraz olmadığından kesinleşen 1977 kadastro komisyonu sonuçlarına uygun olarak, bunun orman alanına dâhil olduğunu tespit etmiştir. Diğer taraftan, yaşlı ağaçların arazi üzerindeki varlığı nedeniyle söz konusu arazi de facto orman alanı olmuştur. Sonuç olarak, bilirkişi başvurana ait tapu senedinin kanuni değerini kaybettiği fikrini ileri sürmüştür.
19 Nisan 2002 tarihli raporunda, teknik bilirkişi tapu kayıtlarındaki bilgilerin ışığında arazinin durumunu incelemiştir. Teknik bilirkişi iki tapu senedinin toplam 68 925 m² lik bir alanı kapsadığını ve raporunda çizilen sınırlara göre bu alan 1829, 1830, 1831, 1832, 1833, 1834 ve 1850 numaralı parsellere denk geldiğini tespit etmiştir. Raporunda sınırları çizilen 1850 numaralı parselin 1976 yılında orman alanına dâhil edildiğini ve 1952 yılında maki olarak değerlendirildiğini, fakat orman bilirkişisinin parselle ilgili detaylı bir rapor hazırladığını not etmiştir.
Tarım bilirkişisi ise, 24 Nisan 2002 tarihli raporunda, tartışmalı arazinin 3 - 4 yıldan beri ekilmediğini fakat öncesinde ekildiğini ve 50 -55 yıl boyunca otlak olarak kullanıldığını tespit etmiştir.
Mahkeme başvuranın tapu senedinin kanuni geçerliliğini değerlendirmek için ek kanıt unsurlarını biraraya getirmiştir.
15 Ekim 2002 tarihinde, bilirkişi raporlarını temel alarak, mahkeme başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme, ilk tapu belgesinin düzenlenmesinden itibaren arazinin durumunu incelemiştir. Bilahare mahkeme, başvuranın 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleşen ve buna göre 1850 numaralı parselin orman alanı olduğunu belirten, 9 Aralık 1976 kadastro komisyonu kararlarına itiraz etmediğini belirtmiştir. Mahkeme, arazide bulunan yaşlı ağaçlar nedeniyle buranın orman alanı karakterini koruduğuna karar vermiştir. Mahkeme bilahare özellikle 1989 yılında arazinin orman vasfını koruyup korumadığını kontrol için başka kadastro çalışmaları yapıldığını ve neticelerinin 15 Temmuz 1989 tarihinde köyde ilan edildiğini kaydetmiştir. Mahkemeye göre, başka kadastro çalışmaları 1990 yılında da yapılmıştır. Mahkeme başvuranın tapu senedinin kanuni değerini 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleşen kadastro çalışmaları sonunda kaybettiği sonucuna varmıştır.
17 Haziran 2003 tarihinde, Yargıtay itiraz edilen kararı onamıştır. Yargıtay özellikle kadastro komisyonu kararlarının 9 Aralık 1977 tarihinde kesinleştiğini tespit etmiştir. Yargıtay 28 Mayıs 1987 tarihli 3373 sayılı Kanunla değiştirildiği şekliyle, 6831 numaralı kanunun 11. maddesine göre tapu senedi sahiplerinin tartışmalı kararlara itiraz süresini on yıl olarak öngörmesine rağmen 1977 yılında uygulanan kanunun bir yıllık bir itiraz süresini öngördüğünü gözlemlemiştir. Yargıtaya göre, bu durumda başvuranın on yıllık süreden faydalanama hakkı bulunmamaktaydı.
15 Mart 2004 tarihinde, başvuranın yapmış olduğu karar düzeltme başvurusu reddedilmiştir.
HUKUK
I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tapu kaydının adına yapılmasının ulusal mahkemelerce reddedilmesinden şikayetçidir. Başvuran, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine aykırı olarak, tazminattan yoksun bırakıldığı kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. AİHMnin ratione temporis bakımından yetkisi ile ilgili olarak
Hükümet, Türkiyenin bireysel başvuru hakkını etkin olarak tanıdığı tarih olan 28 Ocak 1987 tarihinden önce başvuranın, orman arazisi olarak sınıflandırılan ihtilaflı taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını kaybettiği tarih olan 9 Aralık 1977 tarihinde sözkonusu müdahalenin gerçekleşmesi nedeniyle başvuranın şikayetinin AİHSnin hükümleri ile ratione temporis bakımından uyuşmadığını savunmaktadır.
Başvuran, Hükümetin iddiasına karşı çıkmaktadır.
AİHM, iç hukuktaki yargılamanın 2004 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. İhtilaflı taşınmazın başvuran adına tescil edilmesinin ulusal mahkemeler tarafından reddinin Türkiyenin AİHMnin zorunlu yargı yetkisini kabul etmesinden epey sonra gerçekleşmiştir. AİHM, geçmiş kararlarda benzer bir istisnayı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır. (bakınız, son olarak, önceden bahsedilen Turgut ve diğerleri, §§ 69-75). Sonuç olarak, AİHM, ratione temporis bakımından Hükümetin yapmış olduğu itirazı reddetmektedir.
2. İç hukuk yollarının tüketilmediği ile ilgili olarak
Hükümet ne Borçlar Kanununun genel hükümleri, ne İdari Yargılama Usulü Kanununun ilgili hükümleri ne de Medeni Kanunun 1007. Maddesi uyarınca başvuranın tazminat talebinde bulunmaması nedeniyle AİHMye iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesi ile başvurunun reddedilmesi gerektiği çağrısında bulunmaktadır. Bu bağlamda, Hükümet, diğerleri arasından, benzer koşullarda, Orman Müdürlüğünün talebi üzerine tapu senedi Hazineye devredilen bir kişinin tazminat aldığına dair Yargıtay tarafından 21 Şubat 2005 tarihinde onanan İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinin 8 Nisan 2004 tarihli kararına atıfta bulunmaktadır. 20 Eylül 2001 tarihinde açılan önceki davada, davanın esasına bakan mahkeme, ilgili taşınmazın niteliği hakkında araştırma yapılmadan ilgili taşınmazı satan bizzat Hazine olduğundan, Hazinenin ilgiliye tazminat ödemesine hükmetmiştir.
Başvuran, Hükümet tarafından aktarılan örneklerin mevcut davaya uymadığını ileri sürmektedir. Başvurana göre, taşınmazın başvuran adına tescil edilmesinin ulusal mahkemeler tarafında reddedildiğinde iç hukukta başvuru yolu bulunmamaktadır.
AİHM, önceki kararlarında (bakınız, diğerleri arasında, Rimer ve diğerleri Türkiyeye karşı dava, no 18257/04, §§ 27-30, 10 mart 2009) böyle bir itirazı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır. AİHM, önceki ulaştığı sonuçlardan sapmak için hiçbir neden görememektedir. Dolayısıyla, AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
3. AİHMnin ratione materiae bakımından yetkisi ile olarak
Hükümet, geçerli bir tapu senedine sahip olmadığından, başvuranın, 1 Nolu Ek Protokolün 1. Maddesi uyarınca güncel mala sahip olmadığını savunmaktadır.
Başvuran, Hükümetin itirazına karşı çıkmaktadır.
Mevcut dava AİHM, Hükümetin itirazını izleyemeyecektir. Ulusal uygulama ve hukuk ışığında, sözleşme veya tapu kaydının hukuki değeri ile ilgili sorunlar hakkında ne de davanın istisnai koşullarında ve izleyen görüşler göz önüne alındığında, 1942 yılından beri gerçekleştirilen kadastro çalışmalarının genel değerlendirmesine girmeden, AİHM, bilirkişi raporlarının ve iç hukuk kararlarının neredeyse tamamının, başvuranın atalarının 1850 numaralı parsel için 1856 yılında düzenlenen bir tapu senedine sahip olduklarını gösterdiğini belirtmektedir.
4. Sonuç
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. AİHMnin ratione materiae bakımından yetkisi kapsamında geliştirdiği argümanını tekrarlayarak ve konuya ilişkin AİHM içtihadına atıfta bulunarak (bkz. Doğalaş vd-Türkiye başvuru no: 51326/99, 29 Eylül 2005) Hükümet, ne 1942 yılında ne de 1976 yılındaki kadastro komisyonun kararlarına itiraz etmemesi nedeniyle başvuranın geçerli bir tapu senedine sahip olmadığını savunmaktadır. Hükümet, kadastro ile ilgili 3402 nolu kanun hükümlerini ileri sürerek, bu kanunun 13. maddesine göre tapu kütüğüne kayıtlı bir taşınmazın miras yoluyla devredilebileceğini ve aynı kanunun 14. maddesine göre tapu kaydı olmayan fakat kullanılan bir taşınmazın bu hükümde sıralanan şartlar yerine getirilirse edinilebileceğini belirtmektedir. Hükümet başvuranın ulusal mahkeme ve AİHM önünde Alinin dedesi olduğunu ve olayların meydana geldiği dönemde annesinin hayatta olduğunu ileri süren iki tapu senedini temel aldığına dikkat çekmektedir. Ayrıca, Hükümete göre, tartışmalı arazinin sahibi olduğunu iddia eden Ramazan Zeybek adında bir kişi 3 Aralık 1991 tarihinde Antalya Kadastro Mahkemesi tarafından, sözkonusu arazi orman alanı olduğu için, reddedilmiştir. Sonuç olarak, Hükümet başvuranın beyanlarının çelişkili olduğunu ve tartışmalı arazinin hiçbir zaman sahibi olmadığını savunmaktadır.
Başvuran, ihtilaflı taşınmazın 1952 yılında « maki » olarak, yani orman alanı dışında kabul edildiğini ve Yargıtay içtihadına göre bu nedenle 1976 yılı kadastro çalışmalarının geçersiz olduğunu belirtmektedir. Ayrıca başvuran, 6831 sayılı Kanunun 11. maddesi gereği bu çalışmalar sırasında taşınmazın adına tescil edilmiş olması gerektiğine, zira ihtilaflı parselin tapusuna sahibi olan büyük babasından kendisine miras kaldığına dikkat çekmektedir. Son olarak, başvuran, bilirkişi raporlarının birçoğunun tapu kayıtlarından başvuranın mülkiyet hakkını ve edinim yoluyla maliklik hakkını ortaya koyduğunu belirtmektedir.
AİHM, öncelikle Medeni Kanunun 599. maddesi uyarınca, mirasçıların, mirasbırakanın (de cujus) ölümü ile mirası bir bütün olarak kanun gereğince kazandıklarını kaydetmektedir. Yine Medeni Kanununun 705. Maddesine göre, taşınmaz mülkiyetin kazanılması tescille olur ancak miras durumunda mülkiyet tescilden önce kazanılır. Bu nedenle, başvuran, atalarına ait taşınmazın adına tescil edilmesi meşru beklentisi içine girmiştir.
Başvuranın ve atalarının ne 1942 ne de 1976 yılındaki kadastro komisyonu kararlarına itiraz etmemesine ile ilgili olarak, AİHM, 1942 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarının 19 Aralık 1947 tarihinde hakem kararı ile iptal edildiğini, 1976 yılında gerçekleştirilen kadastro çalışmalarının, 9 Aralık 1977 tarihinde, cami duvarına asıldığını ancak taşınmazın ataları adına tescil edilmiş olmasına ve başvuran tarafından uzun bir süreden beri tarım amaçlı işletilmesine rağmen, hiçbir unsurun sözkonusu kadastro çalışmasının başvurana gerektiği şekilde tebliğ edildiğini göstermediğini kaydetmektedir. Ancak 1990 yılında yürütülen yeni kadastro çalışmaları sonrasında, yani 1976 yılı kadastro çalışmalarından on yıldan fazla süre geçtikten sonra, ihtilaflı taşınmazın Hazine adına kaydedilmiş olduğunu not etmek gerekmektedir. Son olarak, kadastro komisyonu tarafından taşınmazın orman alanı olarak sınıflandırılmasından dolayı tapu senedinin hukuki değerini yitirmesi ve ilgilinin tapu senedinin bulunmaması nedeniyle başvuranın taşınmazının tapu kaydında adına tescil edilmesi talebi reddedilmiştir.
Sonuç olarak, başvuran mirasçı sıfatıyla, annesinin dedesi Alinin isminin yer aldığı tapu kayıtlarının geçerliliği ile ilgili « kanuni güvenceden » meşru olarak yararlanabilirdi. Tapu kayıtları iç hukukta mülkiyet hakkının tartışılmaz kanıtları olarak kabul edilmektedirler. (bakınız önceden bahsedilen Rimer ve diğerleri § 36). Taraflar, başvuranın yararlandığı tapu kayıtlarındaki tescillerin, daha önceleri asla geçerli bir idari kararla ne de bir çekişmeli yargılamayla, geçersiz kılınmadığına itirazları yoktur.
AİHM, bilirkişi raporları ile ve Asliye Hukuk Mahkemesinin iki kararı ile belirtildiği şekli ile taşınmazın başvuran adına tescil edilmesinin reddedilmesi ilgilinin mallara saygı hakkına yönelik bir ihlal oluşturmaktadır. Sözkonusu ihlal 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk satırının ikinci cümlesi uyarınca yoksun bırakma olarak değerlendirilmektedir.
Ulusal mahkemelerin gerekçeleriyle ilgili olarak AİHM, başvuranlara dayatılan bu mahrumiyetin amacının yani tabiat ve ormanların korunması konusunun 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiği kanaatindedir (bkz, diğerleri arasından Rimer vd-Türkiye ve Ali Taş-Türkiye, başvuru no: 10250/02).
Bununla birlikte, mülkiyetten mahrum edilme durumunda, ihtilaflı müdahalenin istenilen doğru dengeyi sağlayıp sağlamadığını ve özellikle başvuran üzerinde orantısız bir yük oluşturup oluşturmadığını belirlemek için, iç hukukta öngörülen tazminat düzenlemelerini dikkate almak gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM daha önce de söylediği gibi, mülkün gerçek değerine göre makul kabul edilebilecek bir tazminat ödemeden mülkiyetten mahrum bırakmanın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından aşırı bir müdahale oluşturduğunu ve hiç tazminat ödenmeden mahrum bırakmanın ise ancak istisnai durumlarla haklı bulunabileceğini kaydetmektedir (bkz, diğerleri arasından Turgut vd, sözü edilen Ali Taş ve Rimer vd). Mevcut davada, başvuran, malından yoksun bırakıldığı halde hiçbir tazminat elde edememiştir. AİHM, Hükümetin hiçbir tazminat ödenmemesini haklı gösterecek herhangi bir istisnai duruma atıfta bulunmadığını tespit etmektedir.
Sonuç olarak, AİHM, başvurana tazminat ödenmemesinin, kamu yararının gerektirdikleri ile kişisel çıkarların korunması arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi başvuran aleyhine bozduğu kanaatindedir.
Dolayısıyla, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI İLE İLGİLİ OLARAK
Başvuran, maruz kaldığı maddi zararı 16.908.208 TL olarak (yani yaklaşık 7.865.000 Euro) belirlemektedir, bu tutar ortak alan olarak ayrılan 12.760 m², yani toplam alanın % 40ı düşüldükten sonra kalan 19.140 m² lik bir alanın değerine karşılık gelmektedir.
Karşılaştırmak amacıyla, dosyaya arazinin 8 162 TL/m² (yaklaşık 3 780 EUR/m²) bedelle satıldığını gösteren iki adet satış sözleşmesi eklemektedir.
Başvuran, AİHM önündeki yargılamada yapmış olduğu masraflar için 590.56 TL (yaklaşık 275 Euro) talep etmektedir.
Hükümet, AİHMye aşırı ve mesnetten yoksun olduğuna hükmettiği başvuranın iddialarını reddetme çağrısında bulunmaktadır.
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma ihtimalini göz önünde bulunduran AİHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanmayacağına ve sonuç itibarıyla;
a) saklı tutulmasına,
b) Hükümetin ve başvuranların AİHSnin 44/2 maddesine uygun olarak mevcut kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine,
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 19 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy