(AİHS m. 3, 6, 14, 37, 38, 39, 46) (765 S. K. m. 125, 243) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (HULKİ GÜNEŞ - TÜRKİYE DAVASI) (GENÇEL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 34719/04 ve 37472/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Mayıs 2009
OLAYLAR
Başvuran 1962 doğumlu, T.C. vatandaşıdır ve müebbet hapis cezasına çarptırılması dolayısıyla halen İzmit Kandırada hükümlü bulunmaktadır.
Başvuran 27 Şubat 1996 tarihinde güvenlik güçleri tarafından yakalanmış ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde gözaltına alınmıştır. Başvuran 10 Mart 1996 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne nakledilmiştir.
Başvuran Diyarbakırdaki gözaltı sırasında 4 ve 10 Mart 1996 tarihlerinde olmak üzere iki kez sağlık kontrolünden geçirilmiştir. Bu kontroller sırasında başvuranın vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmamıştır. Başvuran 10 Mart 1996da İstanbulda adli tıpta yeniden sağlık kontrolünden geçmiştir.
Bunun yanı sıra başvuran 20 Mart 1996da Bezmialem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi servislerinde tıbbi kontrolden geçirilmiştir. Düzenlenen raporda başvuranda şu bulgulara rastlanmıştır: sağ kolda 3x3 cm. çapında kabuk bağlamış bir yara izi, her iki kolda güç kaybı, sol kolda hypoesthesi kısmi his kaybı. Hekim, nihai sağlık raporunun başvuranın nöroloji servisine görünmesinin ardından hazırlanabileceğini ifade etmiştir.
Başvuran aynı gün savcı tarafından dinlenmiş ve gözaltından sorumlu polislerin kendisine kötü muamele uyguladıklarını ileri sürmüştür. Başvuran daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi karşısına çıkarılmış, burada savcıya vermiş olduğu ifadesini yinelemiştir. Nöbetçi hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
A. Başvuranın gözaltından sorumlu polisler hakkında açılan ceza davası
Başvuran 29 Mayıs 1998 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığına giderek güvenlik güçlerinin gözaltında bulunduğu süre boyunca kendisine kötü muamele uyguladıklarını öne sürerek suç duyurusunda bulunmuştur.
Savcılığın talebi üzerine 21 Şubat 2000 tarihinde adli tıp kurumu tarafından başvuran hakkında sağlık raporu hazırlanmıştır. 12 Kasım 1998de, altı kişilik doktor heyeti, elektromyografi (EMG) incelemesi sonuçlarına dayanarak adı geçenin vücudunda tespit edilen izlerin başvuranın öne sürdüğü şekliyle Filistin askısı uygulamasından kaynaklanabileceği sonucuna varmıştır.
Savcı 28 Nisan 2000 tarihli bir iddianame ile İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde TCKnın 243. maddesine dayalı olarak işkenceyle itirafa zorlama suçundan iki polisin mahkumiyetini istemiştir.
Ağır ceza mahkemesi 20 Aralık 2002 tarihli bir karar ile delil yetersizliğinden iki polisin beraatine karar vermiştir.
Başvuranın temyize gitmesinin ardından Yargıtay 23 Aralık 2004 tarihli bir karar ile ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve kamu davasının zamanaşımına uğradığını ilan etmiştir. Yargıtayın bu kararı ağır ceza mahkemesinin kalemine 1 Mart 2005 tarihinde iletilmiştir.
B. Başvuran hakkında açılan ceza davası
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 25 Mart 1996 tarihli bir iddianame ile ulusal toprak bütünlüğünü tehlikeye atacak eylemlere teşebbüs etmekle itham ettiği başvuran hakkında TCKnın 125. maddesi gereğince ceza davası açmıştır.
İstanbul DGM, 17 Nisan 2002 tarihli bir karar ile başvuranı hakkında yapılan suçlamalardan suçlu bularak ölüm cezasına çarptırmıştır. Mahkeme kararın dayanağı olarak bilhassa başvuranın güvenlik güçlerine vermiş olduğu ifadeleri ve soruşturma dosyasında yer alan tutanakları dikkate almıştır.
Gerçekleştirilen yasal değişikliğine uygun olarak, İstanbul DGM 24 Eylül 2002 tarihinde başvuranın ölüm cezasının müebbet hapis cezasına çevrilmesine karar vermiştir.
Yargıtay 10 Haziran 2003 tarihli bir karar ile ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Aynı karar halka açık bir duruşmada 18 Haziran 2003 tarihinde okunmuştur. Başvuran, bir tebligat tutanağını sunarak kararın nüshasının kendisine 20 Nisan 2004 tarihinde tebliğ edildiğini ileri sürmüştür.
ŞİKAYETLER
AİHSnin 3. ve 6. maddesine atıfta bulunan başvuran gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını öne sürmektedir. Başvuran etkili bir başvuru yolu bulunmadığından yakınmaktadır.
Başvuran hakkında açılan ceza davasının AİHSnin 6/1 maddesinde öngörülen «makul süre» ilkesine aykırı olduğunu iddia etmektedir. Başvuran aynı hüküm uyarınca kendisini yargılayıp, mahkum eden DGMdeki yargılamanın bir bölümüne askeri bir hakimin katılması nedeniyle bu mahkemenin «bağımsız ve tarafsız» bir mahkeme olarak kabul edilemeyeceğini ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca hakkında verilen mahkumiyet hükmünün polisin uyguladığı işkence altında verilen itiraflara ve ifadelere dayandığını iddia etmektedir.
Başvuran son olarak aynı olaylara dayanarak AİHSnin 6. maddesiyle bağlantılı 14. maddesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir.
HUKUK
I. BİRLEŞTİRME
Başvuruların olaylar ve esas bakımından ortaya koydukları sorunları göz önünde bulunduran AİHM başvuruların birleştirilmesine ve birlikte incelenmesine karar vermektedir.
II. DOSTANE ÇÖZÜM ANTLAŞMASI
Türkiyenin Avrupa Konseyi nezdindeki daimi temsilci yardımcısı 18 Aralık 2008 tarihinde AİHM ikinci dairesi kalemine dostane çözüm antlaşmasını öngören bir yazı göndermiştir. Bu yazıya göre her iki başvurunun dostane çözüm yoluyla sonlandırılarak kayıttan düşmesi halinde başvurana karşılıksız olarak toplam 10.000 Euro ödeneceği ifade edilmiştir. Yazının ekinde deklarasyon metni yer almamıştır.
Mahkeme kalemi 13 Ocak 2009 tarihinde Hükümetin mektubunu başvuran tarafa iletmiştir.
Başvuranın temsilcisi 9 Şubat 2009 tarihinde göndermiş olduğu yazıda, müvekkili A. Kavaka danışarak Hükümetin 18 Aralık 2008 tarihinde sunmuş olduğu dostane çözüm önerisini kabul ettiğini belirtmiştir.
AİHM, AİHSnin 38. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak dostane çözüm antlaşması çerçevesindeki müzakerelerin gizli olduğunu hatırlatmaktadır. İçtüzüğün 62. maddesinin 2. paragrafına göre sözkonusu müzakereler kapsamında gerçekleştirilen yazılı veya sözlü beyanlar, teklifler ve tavizler dava sürecinde dile getirilemez, ileri sürülemez.
AİHM yukarıda sözkonusu mektuplar vasıtasıyla tarafların dostane çözüm antlaşmasına vardıklarını gözlemlemektedir. Sonuç olarak AİHM, müzakereler çerçevesinde kendisine iletilmiş olan bu mektupları dostane çözüm için esas alacaktır.
III. AİHMNİN DEĞERLENDİRMESİ
AİHM, AİHSnin 39. maddesine uygun olarak davanın dostane çözüm yoluyla kayıttan düşürülmesine hükmedebilmektedir.
Bu yetkinin kullanılması için, AİHSnin, başvuruların kayıttan düşmesi ve dostane çözümü düzenleyen 37/1 maddesi ve 38. maddesinin 1 b) fıkrasındaki şartların yerine gelmesi gerekmektedir. AİHM, taraflar arasında varılan uzlaşmanın Sözleşme ve Protokollerde tanımlanan insan haklarına saygı ilkesine uygun olduğuna kanaat getirdiğinde bir davayı kayıttan düşürebilir. Bu gereklilik AİHM İçtüzüğünün 62. maddesinin 3. paragrafında yer almaktadır.
AİHM, tarafların üzerinde uzlaştıkları dostane çözüm antlaşmasını not etmektedir (AİHSnin 39. maddesi). AİHM, ne Sözleşmenin ne AİHM İçtüzüğünün dostane çözümün nasıl yapılacağına ilişkin belli bir usul öngördüğünü gözlemlemektedir. AİHM nezdinde taraflar arasında dostane çözüm konusunda varılan uzlaşmanın Sözleşme ve Protokollerde tanımlanan insan haklarına saygı ilkesine uygun olması yeterlidir.
AİHM bu konuda mevcut başvurunun özellikle AİHSnin 3. maddesi alanına giren ve başvurana gözaltı sırasında uygulandığı öne sürülen kötü muamele ve 3. maddeye aykırı olarak elde edilen delillerin kullanılması ile birlikte AİHSnin 6. maddesince adil yargılanma hakkında olduğunun altını çizmektedir.
AİHM daha önce birçok davada Devletlerin yükümlülüklerinin niteliğini ve kapsamını müteaddit defa dile getirdiğini hatırlatır.
Özellikle AİHSnin 3. maddesi sözkonusu olduğunda AİHM, yeterince açık ve mebzul içtihadına göndermede bulunmaktadır (Bkz. diğer birçokları arasında, Selmouni-Fransa no: 25803/94, Dikme-Türkiye no: 20869/92, Batı vd.-Türkiye no: 33097/96 ve 57834/00). AİHSnin 3. maddesine aykırı koşullarda elde edilen delil unsurlarının ceza yargı sürecinde uygulanması ile ilgili AİHM, Jaalloh-Almanya kararında (no: 54810/00, 11 Temmuz 2006) özellikle böylesi bir kullanımın «yargılamanın adilliği bakımından ortaya ciddi sorunlar çıkardığını» hatırlatmıştır (Bkz. aynı anlamda, Göçmen-Türkiye kararı, no: 72000/01, 17 Ekim 2006; Hulki Güneş-Türkiye no: 28490/95).
Başvuruya konu hakların önemi ve dava olaylarının ciddiyeti ışığında AİHM bahse konu bu hükümlerin ihlal edildiği görüşüne vardığında, prensip olarak en uygun telafi yönteminin başvuranın talep etmesi halinde, AİHSnin 6/1 maddesindeki gereklilikleri karşılayacak şekilde yeniden yargılanması olacağı kanısındadır. (Bkz. mutatis mutandis Gençel-Türkiye kararı no: 53431/99, 23 Ekim 2003).
Bu başvuruda AİHM, başvuranın isteği doğrultusunda açılacak yeni bir davanın ve/veya yargılamanın yeniden yapılmasının sözü edilen durumu gidermesi bakımından ilke olarak en uygun telafi yöntemini oluşturduğu görüşündedir.
Yukarıda sözü edilenler ve özellikle bu yöndeki açık ve net içtihadı gereğince AİHM, Sözleşme ve eki Protokolleri ile güvence altına alınan insan haklarına saygı ilkesine aykırı ve bu başvurunun sürdürülmesini gerektirecek herhangi bir özel durumun bulunmadığına itibar etmektedir (37/1 in fine maddesi).
Son olarak AİHM, AİHSnin 46/2 maddesine uygun olarak Bakanlar Komitesinin yalnızca nihai hale gelen yargı kararlarının icrasını gözetmekle yükümlü olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, Hükümet mevcut bu kararda belirtilen yükümlülüklerini kararın tebliğ edilmesini müteakip üç ay içerisinde yerine getirmediği takdirde, başvuru AİHSnin 37/2 maddesine uygun olarak yeniden incelenebilmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Josipovic-Sırbistan kararı no: 18369/07, 4 Mart 2008). Sonuç olarak davanın kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelere dayalı olarak, AİHM, oybirliğiyle,
1. Başvuruların birleştirilmesine;
2. Taraflarca üzerinde uzlaşma sağlanan dostane çözüm antlaşmasının uygulanmasına;
3. Davanın kayıttan düşürülmesine karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy