(AİHS. m. 3, 6, 8, 13, 14, 34, 35, 44) (2981 S. K. m. 10) (ÖNERYILDIZ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 37899/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
26 Nisan 2011
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37899/04) nolu başvurunun nedeni, T.C. vatandaşları Mehmet Anat, Mustafa Anat, Ali Anat, Bedia Anat ve Bediz Anatın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 22 Temmuz 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından V. Uçum tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1924, 1954, 1950, 1961 ve 1960 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedir.
Olayların meydana geldiği dönemde, mevcut başvuruya konu olan araziler İstanbulun Eyüp semtinde bulunan 54 nolu parselin içinde yer almaktadır. Bu parsel, tapu sicilinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına kayıtlı bulunan 40 nolu parselin bölünmesi sonucu elde edilmiştir.
A. Hukuk mahkemeleri önünde görülen davalar
1) Başvuran Mehmet Anat
10 Ekim 1988 tarihinde, başvuran 54 nolu parselin 400 m2lik bölümünün mülkiyetini elde etmek amacıyla Eyüp Asliye Hukuk Mahkemesi (bundan böyle « mahkeme » olarak anılacaktır) önünde İstanbul Büyükşehir Belediyesine dava açmıştır. Başvuran, otuz yıldan fazla bir süredir bu arazide inşa edilen bir gecekonduda ikamet ettiğini ve buraya üç yüz kadar meyve ağacı diktiğini ileri sürmüştür.
10 Nisan 1991 tarihinde, Eyüp Belediyesi 2981 sayılı Kanuna dayanarak başvurana 400 m2lik arazi için bir tapu tahsis belgesi (bundan böyle « belge » olarak anılacaktır) vermiştir. Diğer başvuranlara da aynı şekilde bir belge verilmiştir.
30 Mayıs 1997 tarihinde, mahkeme başvuranın talebini haklı bulmuş ve bunun üzerine 54 nolu parselin 400 m2lik bölümü tapu siciline başvuran adına tescil edilmiştir.
11 Eylül 1997 tarihinde bir Islah İmar Planı kabul edilmiştir. Bununla birlikte, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi bu planı 3 Ağustos 1988 tarihli genel şehir planlamasına uygun olmadığı gerekçesiyle kabul etmemiştir.
22 Aralık 1997 tarihinde, Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
1 Nisan 1998 tarihinde Yargıtay, 22 Aralık tarihli kararını yeniden incelemiş ve verilen belgenin tapu senedi olmayıp, sadece bir zilyetlik belgesi olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, bu belgenin verilen kişiye gerçek bir hak değil, sadece kişisel bir hak tanıdığını açıklamıştır. Yargıtay, başvuranın ancak bir İslah İmar Planının kabul edilmesinden ve sözkonusu arazi ile ilgili olarak bireysel bir parsel oluşturulmasından sonra bu belgeye dayanarak ihtilaflı arazinin tapu sicilinde kendi adına tescilini elde edebileceğini, oysa durumun böyle olmadığını hatırlatmıştır. Yargıtay ayrıca, başvuranın İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile birlikte aynı arazinin mülk sahibi olma riski doğacağından, kendisine 40 nolu parselden bir pay verilemeyeceğini eklemiştir.
19 Haziran 1998 tarihinde mahkeme, Yargıtayın 1 Nisan 1998 tarihli kararına uyarak, başvuranın kullanmakta olduğu arazinin mülkiyetini elde etme talebini reddetmiştir.
2 Kasım 1998 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamıştır.
19 Şubat 1999 tarihinde, Yargıtay 2 Kasım 1998 tarihli kararını yeniden incelemiş ve başvuranın kararın düzeltilmesi talebinde bir İslah İmar Planının kabul edildiğini ısrarla belirttiğini ve komşularına verilen tapu senetlerini sunduğunu kaydetmiştir. Yargıtay bu nedenle 19 Haziran 1998 tarihli kararı bozmuş ve konunun yeniden incelenmesi için dosyayı mahkemeye iade etmiştir.
27 Nisan 1999 tarihinde, mahkeme 19 Haziran 1998 tarihli kararında ısrar ederek, bu talebi reddetmiştir.
İlk olarak başvuranın kararın düzeltilmesi talebine dayanarak sunduğu kararla ilgili olarak mahkeme, bu kararın Yüksek Mahkeme tarafından bozulduğunu ve sözkonusu talebin nihai olarak reddedildiğini kaydetmiştir.
Mahkeme daha sonra, başvuranın kararın düzeltilmesi talebi ile ilgili belgeler dışında herhangi bir belge sunmadığını ve ilgili şahısın atıfta bulunduğu gerekçelerin daha önceki temyizde dile getirilen gerekçelerle aynı olduğunu kaydetmiştir. Mahkeme, Yargıtayın 2 Kasım 1998 tarihli kararına uyduğunu, başvuranın yeni bir belge sunmadığını not etmiş ve bu nedenle 2 Kasım 1998 tarihli temyiz kararı lehine kazanılmış bir hukuki hak bulunduğu kanaatine varmıştır.
13 Ekim 1999 tarihinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu mevcut davada kazanılmış bir hukuki hak bulunmadığı gerekçesiyle 27 Nisan 1999 tarihli kararı bozmuştur.
18 Şubat 2000 tarihinde, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yeni bir genel şehir planlamasını kabul etmiştir. Bu plana göre, 54 nolu parsel gecekondu ile mücadele bölgesinde yer almıştır. Bu nedenle, 28 Aralık 2001 tarihinde genel şehir planlamasına uygun olarak gecekondu ile mücadele amacı taşıyan detaylı bir İslah İmar Planı kabul edilmiştir. Bu plana göre, ihtilaflı araziler, mülkiyete açık sosyal konut yapımı için tahsis edilmiştir.
İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin 1 Mart 2001 tarihinde belediye meclisi tarafından kabul edilen 26 Şubat 2001 tarihli kararında, başvuranlara verilen belgelerin iptal edilmesine, gecekonduların boşaltılmasına ve her birine 19 500 TL bedel karşılığında bir sosyal konut tahsis edilmesine hükmedilmiştir. Belediye ayrıca ilgili şahıslara yıkılan evlerin moloz fiyatına tekabül eden aşağıdaki tutarları vermeyi kararlaştırmıştır:
- Mehmet Anat: 110 m2lik bir gecekondu için 9 389 TL
- Mustafa Anat: 45 m2lik bir gecekondu için 3 841 TL
- Ali Anat: 45 m2lik bir gecekondu için 3 841 TL
- Bedia Anat: 50 m2lik bir gecekondu için 4 267 TL
- Beniz Anat: 100 m2lik bir gecekondu için 8 535 TL
28 Aralık 2001 tarihinde mahkeme, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararına uymuş ve başvuranlar lehine İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin tapu senedini iptal etmiştir. Mahkeme bu kararını, ihtilaflı arazilerin başvuran tarafından sunulan 8 Mayıs 1999 tarihli detaylı İslah İmar Planına dahil olduğunu ve konut yapımı için tasarlanmış bir alanda yer aldığını belirten 25 Eylül 2001 tarihli bilirkişi raporuna dayandırmıştır. Bilirkişi raporunda ayrıca 40 nolu parselin bölünmesi sonucu elde edilen üç parselin tapu senetleri bulunduğu kaydedilmiştir.
30 Nisan 2002 tarihinde, Yargıtay, dava konusu arazi ile ilgili İslah İmar Planına uygun olarak bir bireysel parsel oluşturulmadığı gerekçesiyle 28 Aralık 2001 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay, sadece böyle bir belge verilmesinin bir arazinin tapu sicilinde sahibi adına tescil edilmesi için yeterli olmadığını hatırlatmıştır. Sözkonusu belge, ancak islah imar planlaması çalışmaları yapıldıktan ve bireysel parseller oluşturulduktan sonra tapu siciline tescili mümkün kılacaktır.
Yargıtay ayrıca, 18 Şubat 2000 tarihli Genel Şehir Planlamasına göre ihtilaflı arazinin gecekondu ile mücadele bölgesi üzerinde yer aldığını ve bu nedenle İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin bu belgeyi iptal etme ve başvurana bir sosyal konut tahsis etme kararı verdiğini kaydetmiştir.
24 Aralık 2002 tarihinde, mahkeme bu karara uymuş ve İslah İmar Planına uygun olarak bireysel parsellerin oluşturulmadığı gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir.
13 Mayıs 2003 tarihinde, Yargıtay bu kararı onamış ve 10 Ekim 2003 tarihinde, kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir. Mahkeme kalemi iç hukuktaki nihai kararı başvuranın avukatına 7 Ocak 2004 tarihinde tebliğ etmiştir.
2) Diğer başvuranlar
22 Mayıs 2001 tarihinde, diğer başvuranlar, kullandıkları arazilerin tapu siciline kendi adlarına tescil edilmesi için asliye hukuk mahkemesi önünde dava açmıştır.
22 Ekim 2002 tarihinde mahkeme, başvuran Mehmet Anat için gösterilen gerekçeler doğrultusunda bu talepleri reddetmiştir.
Yargıtay, başvuranların avukatına 7 Ocak 2004 tarihinde tebliğ edilen 13 Mayıs 2003 tarihli kararında, temyiz edilen kararı tüm hükümleriyle onamıştır.
B. İdare mahkemeleri önünde görülen dava
1) Başvuranların evlerinden tahliye edilmesi ve bu evlerin yıkılması yönünde alınan 26 Şubat 1991 tarihli kararın iptaline ilişkin dava
4 Mayıs 2001 tarihinde, başvuranlar, evlerinden tahliye edilmeleri ve bu evlerin yıkılması yönünde alınan kararın iptali için idare mahkemesi önünde dava açmıştır.
28 Şubat ve 10 Nisan 2002 tarihlerinde mahkeme, ilgili şahısların talebini reddetmiştir. Mahkeme, İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin şehir planlamasına uygun olarak evlerin tahliye edilmesine karar verdiğini ve ilgili şahıslara evlerin moloz değeri ödendikten sonra sosyal konut tahsis edildiğini not etmiştir.
Bu kararlar 15 Aralık 2003 ve 24 Şubat 2004 tarihlerinde Danıştay tarafından onanmıştır.
2) 28 Aralık 2001 tarihli şehir planlamasının iptaline ilişkin dava
31 Ekim 2002 tarihinde, idare mahkemesi başvuranların 28 Aralık 2001 tarihli şehir planlamasının iptaline ilişkin itirazlarını dava ehliyetleri olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. 13 Ekim 2004 tarihinde, Danıştay bu kararı onamıştır.
3) Kamu ihalesinin iptaline ilişkin davalar
Değişik tarihlerde başvuranlar, ihtilaflı araziler üzerinde sosyal konut inşaatı için düzenlenen kamu ihalelerinin iptali talebiyle idare mahkemesinde dava açmıştır.
30 Aralık 2002 tarihinde, idare mahkemesi, ilgili şahısların dava ehliyetleri olmadığı gerekçesiyle bu talepleri reddetmiştir.
5 Nisan 2005 tarihinde, Danıştay bu kararı bozmuş ve idare mahkemesinde dava açıldığı tarihte başvuranların kamu ihalesinin iptalini talep etme ehliyetleri bulunduğunu, dolayısıyla idare mahkemesinin davaları esas bakımından karara bağlaması gerektiğini kaydetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, asliye hukuk mahkemesi önünde görülen davaların süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen « makul süre » ilkesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
İlk olarak başvuranlar Mustafa, Ali, Bedia ve Bediz ile ilgili olarak, değerlendirilmesi gereken dönem iki dereceli yargılama için yaklaşık iki yıl sürmüştür. Dosyadaki unsurlara bakan ve içtihadında ortaya çıkan kıstaslar ışığında değerlendiren AİHM, bu sürenin AİHSnin 6. maddesi anlamında makul sayılabileceği kanaatine varmaktadır. Bunun sonucunda, adı geçen başvuranlarla ilgili olarak bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Başvuran Mehmet Anat ile ilgili olarak ise, değerlendirilmesi gereken dönem 10 Ekim 1988 tarihinde başlamakta ve 10 Ekim 2003 tarihinde son bulmaktadır. Dolayısıyla iki dereceli yargılama için bu dönem on beş yıl sürmüştür.
AİHM, sözkonusu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.
Başvuran, ulusal mahkemelerin on beş yıl süren yargılama sırasında çoğu kez birbirinden farklı kararlar almasının, adalete olan güvenini sarstığını kaydetmektedir.
AİHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşullarına göre ve başta davanın karmaşıklığı olmak üzere, AİHM tarafından benimsenen kıstaslar ile başvuran ve yetkili mercilerin tutumları ve ihtilafın ilgili şahsılar bakımından önemi dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası (GC), no 30979/96, prg. 43, CEDH 2000-VII).
AİHM ayrıca, mevcut davanın konusuna benzer birçok davaya baktığını ve bu davalarda AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine hükmettiğini kaydetmektedir (bakınız Frydlender ilgili bölüm). Takdirine sunulan unsurların tamamını inceledikten sonra AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için Hükümetin hiçbir olgu ve argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır. AİHM, konuyla ilgili yerleşik içtihadını dikkate alarak, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğuna ve « makul süre » ilkesine uymadığına hükmetmektedir.
Dolayısıyla, 6. maddenin 1. paragrafı başvuran Mehmet Anat açısından ihlal edilmiştir.
II. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1.MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesine atıfta bulunmakta ve mülkiyet dokunulmazlığı haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Bu bağlamda başvuranlar, evlerinin yıkıldığını, ağaçlarının kesildiğini ve arazilerinin kamulaştırıldığını hatırlatmaktadır. Başvuranlar, Mehmet Anatın kırk beş yıldan beri ve diğerlerinin otuz üç yıldan beri bu arazilere sahip olduklarını ve ellerinde tapu tahsis belgesi bulunduğunu, arazi bedelini ve ilgili vergileri ödediklerini ifade etmektedir. Son olarak başvuranlar, aynı belgeye sahip birçok kişinin tapu senedi aldığını ve bu nedenle kendilerinin bu kişilere kıyasla bir ayrımcılık mağduru olduklarını savunmaktadır.
Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmakta ve ilgili şahıslar tarafından açılan davanın sadece mülkün kendi adlarına tescilini amaçladığını, ilgili şahısların herhangi bir tazminat talebinde bulunmadıklarını hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranların sahip olduğu belgenin esas itibarıyla tapu senedi olmadığını kaydetmektedir. Her ne kadar bir tapu senedi bu belgeye dayanarak verilse de, bu işlem ancak bazı koşullar yerine getirildiğinde gerçekleşir ve mevcut davada bu koşullar oluşmamıştır. Hükümet, arazilerin belediyeye ait olması dolayısıyla başvuranların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülk sahibi olamayacaklarını eklemektedir. Hükümet, başvuranların hiçbir zaman iç hukukta geçerli bir tapu senedi sahibi olmadıklarını ve ulusal mahkemeler önünde lehte bir karar elde edemeyeceklerini kaydetmektedir. Dolayısıyla başvuranlar 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir mülk varlığı iddia edemezler. Buna ek olarak Hükümet, arazinin şehir planlamasına göre gecekondu yapılanmasını önleme alanında yer alması dolayısıyla müdahalenin kamu yararına bir meşru amaç hedeflediğini savunmaktadır.
Davanın kabuledilebilirliği ve esası hakkında sundukları lahiyada başvuranlar, mevcut başvuru konusu yargılamanın belediyenin tapu senedinin iptaline ve mülklerin tapu sicilinde kendi adlarına tescil edilmesine ilişkin olduğunu kaydetmektedir.
Başvuranlar, belediyenin kendilerine arazilerin bedeli karşılığında tapu tahsis belgesi verdiğini ve bunun mülkiyet hakkı elde ettikleri inancı yarattığını ifade etmektedir. Başvuranlara göre, bu belge, sahibine gerçek hak oluşturma talebinde bulunma hakkı vermektedir. Başvuranlar ayrıca, kendileriyle aynı durumda olan komşularına tapu senedi vermek suretiyle yetkili mercilerin eşitlik ilkesine aykırı davrandıklarını eklemektedir. Başvuranlar, vergilerini ödediklerini ve yıkım tarihine kadar hiçbir uyarı almadan ve bir engelle karşılaşmadan mülklerinden faydalandıklarını kaydetmektedir. Başvuranlar, sahip olma süresine bakıldığında, mülkiyet hakkını edindiklerini ve bu nedenle 1 Nolu Ek Protokol ün 1. maddesinden yararlanabileceklerini iddia etmektedir.
Müdahalenin haklılığı konusunda ise başvuranlar, bunun bir kamu ihtiyacına yönelik olmadığını ve kendi kanaatlerine göre, yetkililerin sosyal konutların satışından ciddi kârlar elde etmek amacıyla spekülatif davrandıklarını savunmaktadır. Başvuranlar, yetkililerin arazilerinin gecekondu ile mücadele alanında yer alması dolayısıyla kendilerini geçerli bir şekilde haklı gösteremeyeceklerini, zira kendilerine bu belgelerin zaten gecekondu ile mücadele kapsamında verildiğini eklemektedir. Son olarak başvuranlar, kesilen ağaçlar için tazminat ödenmediğinden şikâyetçi olmaktadır.
AİHM, başvuranların şikâyetlerinin yukarıdaki gerekçeler çerçevesinde kabuledilemez olması dolayısıyla Hükümet tarafından dile getirilen itirazın ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
AİHMnin incelemesi başvuranların gerek arazi ve gerekse konut için tapu sicilinde mülkiyet hakkının tescilini elde edememeleri ile sınırlıdır.
AİHM, başvuranların evlerinin bulunduğu arazilerin İstanbul Büyük Şehir Belediyesine ait olduğuna ve yapıların şehir planlaması ile ilgili düzenlemelere aykırı olarak inşa edildiğine kimsenin itiraz etmediğini gözlemlemektedir. AİHM yine de tarafların, başvuranların 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesince koruma altına alınan bir mülkün sahibi olup olmadıkları konusunda farklı görüşler ileri sürdüklerini not etmektedir. Görüş ayrılığı, tapu tahsis belgesinin hukuki geçerliliği ile ilgilidir. Başvuranlara göre, bu belgeye dayanarak kendilerine tapu senedi verilmesi gerekiyordu. Hükümete göre ise, bu belgeye dayanarak tapu senedi verilmesi için gerekli koşullar yerine getirilmemişti. Bu nedenle AİHMnin, başvuranların içinde bulunduğu hukuki durumun 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin uygulama alanına girecek nitelikte olup olmadığını belirlemesi gerekmektedir.
AİHM, l Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ilk bölümündeki "mülkiyet" kavramının, maddi mülkiyet ile sınırlı olmayan ve iç hukuktaki resmi sınıflandırmadan bağımsız, kendine has bir anlamı olduğunu hatırlatmaktadır. Buna göre, maddi mülkiyetin yanı sıra, varlık teşkil eden bazı hak ve çıkarlar da bu hüküm uyarınca "mal varlığı hukukuna" girebilir ve dolayısıyla "mülk" olarak görülebilir. Her davada, incelenmesi gereken husus, bir bütün olarak ele alındığında dava şartlarının, başvurana, l Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesi tarafından güvence altına alınmış olan ciddi bir çıkar sağlayıp sağlamadığıdır (Yunanistan aleyhine Iatridis davası (GC), no 31107/96, prg. 54, CEDH 1999-II; Türkiye aleyhine Öneryıldız davası (GC), no 48939/99, prg. 124, CEDH 2004-XII ve Belçika aleyhine Hamer davası, no 21861/03, prg. 75, CEDH 2007-XIII (alıntılar)).
Öte yandan, "Mülk" kavramı "mevcut mülkler" ile sınırlı olmayıp, başvuranın, üzerinde mülkiyet hakkını fiilen kullanabilmeye yönelik makul ve "yasal bir beklentiye" sahip olduğunu iddia edebileceği, alacaklar da dahil olmak üzere tüm mal varlıklarını kapsayabilir (Almanya aleyhine Liechtenstein Prensi Hans-Adam II davası (GC), no 42527/98, prg. 83, CEDH 2001-VIII). Mülkten yararlanmaya devam etme konusundaki meşru beklenti « iç hukukta yeterli bir temele» dayanmalıdır (Slovakya aleyhine Kopecky davası, no 44912/98, prg. 52, CEDH 2004-IX ve daha yakın bir tarihte Fransa aleyhine Depalle davası (GC), no 34044/02, prg. 62-63, CEDH 2010-...).
Önce arazilerle ilgili olarak AİHM, bu arazilerin kamu malı olması dolayısıyla başvuranların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bir mülkiyet hakkı beklentisinde olamayacaklarını not etmektedir. Dolayısıyla, başvuranlar bu noktada tahliyeye kadar uzun bir süre kullanmalarını gerekçe gösteremezler. Başvuranlara verilen belgeye gelince, AİHM sözkonusu belgeye dayanarak mülk sahibi olmanın koşulları bulunduğunu, yani bunun şartlı bir hak olduğunu not etmektedir. Bu bağlamda, AİHM ilgili şahısların bu belgeye dayanarak bir tapu senedi verilmesi için gerekli koşulları yerine getirip getirmediğinin ulusal mahkemeler tarafından incelendiğini ve mahkemelerin bireysel parsellerin İslah İmar Planına uygun olarak oluşturulmadığı gerekçesiyle bu talebe olumsuz cevap verdiklerini gözlemlemektedir.
AİHM, bir mahkemenin şu ya da bu kararı vermesine neden olan unsurlar hakkında değerlendirme yapma yetkisi olmadığını, zira bunun kendisini dördüncü derece hakimi olarak görmesi anlamına geleceğini hatırlatmaktadır (Fransa aleyhine Kemmache davası (no 3), 24 Kasım 1994, prg. 44, seri A no 296-C). AİHM öte yandan, dosyada yargılamada keyfi davranıldığını gösteren herhangi bir unsurun bulunmadığını, niza ilkesine uyulduğunu ve başvuranların yargılama sırasında menfaatlerini savunmak için argümanlarını sunma fırsatı bulduklarını gözlemlemektedir.
İç hukukun incelemelerinden de anlaşılacağı gibi, tapu tahsis belgesi bir tapu senedi olmayıp, sadece kişinin sözkonusu araziyi elinde bulundurduğunu belgelemektedir. Bu belgenin verilmesi belge sahibine mülkiyet hakkı tanındığı anlamına gelmemekte ve yetkililere tapu senedi verme zorunluluğu getirmemektedir. Gerçektende, 2981 sayılı Kanunun 10. maddesinde bu belgenin İslah İmar Planı gerçekleştirildikten sonra hak sahiplerine verilecek tapu senedi için esas teşkil ettiği belirtilmektedir. Yargıtayın yerleşik içtihadına göre, tapu tahsis belgesi verilen arazinin İslah İmar Planına uygun bir bireysel parsel olması gerekmektedir. Oysa mahkeme kararından anlaşıldığı gibi, başvuranlar tarafından kullanılan araziler için bireysel parseller oluşturulmamıştır. Daha sonra, ellerindeki belgeler iptal edildiğinden başvuranlar, bu belgeye dayanarak tapu senedi talep edememiştir.
Bu değerlendirmeler ışığında AİHM, başvuranların sadece bu belgeye dayanarak, arazilerinin ellerinden alınması ile alacaklı duruma geldikleri yönünde haklı bir beklenti içine giremeyecekleri sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, başvuranlar bu arazilerle ilgili olarak 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir « mülkün » varlığını iddia edemez. Bunun sonucu olarak, başvurunun bu bölümü 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında AİHS hükümleri ile konu bakımından uyumsuz olduğundan, 35. maddenin 4. paragrafı uyarınca reddedilmelidir.
Ancak, başvuranların konutları için farklı bir değerlendirme yapılmalıdır. Gerçektende, bu belgeye dayanarak tapu senedi verilmesi için gerekli şartların oluşmamasından bağımsız olarak, kamu alanındaki kaçak yapılaşma bazı durumlarda 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir mülk teşkil edebilir (bakınız bu yönde, Öneryıldız ilgili bölüm, prg. 127-129 ve Hamer ilgili bölüm, prg. 76).
AİHM, başvuranların Hükümet tarafından itiraz görmeyen iddiasına göre, ihtilaflı yapıların yıkımlarından önce otuz ya da kırk yıldır mevcut olduğunu gözlemlemektedir. Yetkili merciler bu durumdan haberdar oldukları ve - Türkiyedeki şehir planlaması düzenlemelerine aykırı bir şekilde inşa edilmeleri dolayısıyla - her an bu konutların yıkımı için girişimde bulunabilecekleri halde, ilgili şahıslara karşı bu yönde herhangi bir önlem almadıkları ya da öngörmedikleri anlaşılmaktadır. Yetkililer, başvuranlar ile yakınlarının evlerinde ve uzun zamandır kurdukları sosyal ve ailesel ortamda rahatça oturmalarına izin vermişlerdir. Oysa, şehir planlaması ile ilgili yasalardaki ve gerekli kaynakların tahsisindeki eksiklikler hiç şüphesiz yetkili mercilerin sorumluluğundadır. Dahası, başvuranların bu mülklerle ilgili vergileri ödedikleri ve ücretli kamu hizmetlerinden yararlanmalarına izin verildiği yönündeki iddialarına Hükümet itiraz etmemiştir.
Dolayısıyla, yetkili merciler başvuranların on yıllarca içinde bulunduğu duruma müsamaha göstermiştir. Ayrıca AİHM, böylesi bir kullanım ve müsamaha süresi geçtikten sonra, başvuranların evlerinden yararlanmaları için mal varlığının büyük önem kazandığı, maddi bir çıkar ve dolayısıyla 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir « mülk » oluşturduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, sözkonusu hüküm şikâyetin bu bölümü için uygulanabilir.
AİHM, başvuranların evlerinin yetkililer tarafından yıkıldığını, bunun hiç şüphesiz mülkiyet dokunulmazlığı haklarına bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. Kanunla (İmar Kanunu ve 2981 sayılı Kanun) öngörülmüş olan bu müdahalenin amacı sosyal konut yapılmasını öngörmek suretiyle mevcut durumu şehir planlamasına uygun hale getirmek ve mülk kullanımını genel çıkara uygun olarak düzenlemektir (Malta aleyhine Saliba davası, no 4251/02, prg. 35, 8 Kasım 2005 ve Hamer ilgili bölüm, prg. 77). Geriye bu müdahalenin orantılı olup olmadığının belirlenmesi kalmaktadır. Bu bağlamda, kamu yararı gereksinimleri ile bireyin temel haklarının korunması arasında adil bir denge sağlanıp sağlanmadığının araştırılması gerekmektedir. Böylesi bir dengenin araştırılması, 1. maddenin tamamında ve ayrıca ikinci satırda yansımaktadır. Buna göre, kullanılan yöntem ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık mevcut olmalıdır (Fransa aleyhine Chassagnou ve diğerleri davası, 29 Nisan 1999 (GC), no 25088/94, 28331/95 ve 28443/95, prg. 75, CEDH 1999-III). İlgili şahıs özel ve çok aşırı bir yüke maruz kaldığında bu denge bozulur.
Diğer taraftan AİHM, toplumun genel çıkarlarının büyük önem taşıdığı bölge planlama ve çevre koruma politikalarının, bilhassa medeni haklar söz konusu olduğunda, Devlete geniş bir takdir hakkı tanıdığını defalarca hatırlatmıştır (Depalle ilgili bölüm, prg. 84).
Mevcut davada, önce ihtilaflı evlerin bölge planlaması düzenlemelerine aykırı bir şekilde inşa edildiğinin ve yıkıldıkları tarihten önce uygun hale getirilmediğinin vurgulanması uygun olacaktır. Ancak, buna rağmen, başvuranlar evlerin moloz değeri karşılığında tazminat almışlardır. Dosyadaki unsurlara bakıldığında başvuranların verilen tazminat tutarlarına itiraz etmedikleri ve kesilen ağaçlar için bir tazminat talep etmedikleri anlaşılmaktadır.
AİHM, daha sonra ilgili şahıslara çok avantajlı şartlarda yeni sosyal konut tahsis edildiğini ve bu konutların kendilerine dörtte biri ya da beşte biri peşin ve kalanı düşük taksitlerle altmış ayda ödenmek üzere 19 500 TL (yaklaşık 8 900 Euro) karşılığında satıldığını gözlemlemektedir. Moloz için ödenen tutarlar, bazı başvuranlar için peşin ödenen tutarı kısmen ya da tamamen karşılamaktadır. İki başvuran için, moloz karşılığında ödenen tutar apartman değerinin yarısına tekabül etmektedir.
Yukarıdaki değerlendirmeleri göz önüne alan AİHM, başvuranların evlerinin yıkılması nedeniyle özel ve çok aşırı bir yüke maruz kalmadıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, toplum çıkarları ile başvuranların çıkarları arasındaki makul denge bozulmamıştır.
Bunun sonucunda, başvurunun bu bölümü açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
III. DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
Başvuranlar, son olarak AİHSnin 3, 8, 13 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır.
AİHM, bu şikâyetleri başvuranların sunduğu şekliyle incelemiştir. Elindeki unsurların tümünü dikkate alan AİHM, AİHS tarafından teminat altına alınan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin ihlal edilmediğini kaydetmekte ve dolayısıyla sözkonusu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmektedir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHSnin 41. maddesine göre,
A. Tazminat
Başvuran Mehmet Anat, maruz kaldığı maddi ve manevi zarar karşılığında 400.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu tutara itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHM manevi tazminat olarak başvurana 12 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran Mehmet Anat ayrıca, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 54.500 Euro talep etmektedir. Bu talebine destek olarak başvuran, yargı masrafları ve tercüme ücreti ile ilgili makbuzlar yanında İstanbul Barosu ücret tarifesini sunmaktadır.
Hükümet, bu tutara itiraz etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir.
AİHM, mevcut davada elindeki belgeleri ve yerleşik içtihadını dikkate alarak, tüm yargılama masrafları için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Yargılama süreci hakkındaki başvurunun (yalnızca Mehmet Anat adına yapılan) kısmının kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 6. maddesinin başvuran Mehmet Anat açısından ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 12.000 (on iki bin) Euro ve yargılama giderleri için 1.000 (bin) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sözkonusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 26 Nisan 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy