(AİHS m. 35, 44) (2863 S. K. m. 5, 6, 9, 11, 13, 15, 65) (2577 S. K. m. 13)
(Başvuru no 37959/04)
KABUL EDİLEMEZLİK KARARI
STRAZBURG
12 Ocak 2010
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup sekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
12 Ocak 2010 tarihinde,
Başkan
Françoise Tulkens,
Yargıçlar
Ireneu Cabral Barreto,
Vladimiro Zagrebelsky,
Danute Jociene,
Dragoljub Popovic,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
ve Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passosun katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), 17 Eylül 2004 tarihli başvuru ile ilgili yapılan müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLAYLAR
Başvuranlar Sinan Yıldız, Ali Yıldız, Hüseyin Yıldız, Hasan Yıldız, Davut Yıldız, Nejdet Yıldız, Necati Yıldız, Necip Yıldız, Naif Yıldız, Murat Yıldız, Mehmet Yıldız ve İsa Yıldız; Ruken Yıldız, Sıtkıya Yıldız, Naciye Yıldız, Hemi Yıldız, Kibar Yıldız, Beyaz Yıldız, Emine Yıldız, Fatma Yıldız, Esma Yıldız, Sabiha Boyar, Nezahet Erik ve Sakine Yüzer sırasıyla 1982, 1976, 1974, 1972, 1962, 1946, 1959, 1962, 1964, 1970, 1980, 1982, 1981, 1981, 1956, 1946, 1962, 1973, 1976, 1977, 1948, 1961, 1968 ve 1972 doğumludurlar ve Hakkaride ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Londrada görev yapan avukat K. Yıldız tarafından temsil edilmektedirler. Hükümet kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın koşulları
Taraflarca ifade edildiği şekliyle davanın koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Hakkaride 1564 metrekare büyüklüğünde olup üzerinde bir konut bulunan imarlı bir arazi, 47 parsel sayısı ile başvuranlar adına tapuda kayıtlıydı.
Bu arsa, 11 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (koruma kurulu) tarafından birinci derece arkeolojik sit ilan edilmiştir.
Hakkari valiliği, 30 Mayıs 2000 tarihinde, Kültür Bakanlığından 47 ve 48 sayılı parselleri kamulaştırmasını talep etmiştir.
Hakkari valiliği, 19 Eylül 2000 tarihinde, bu parsellerin kamulaştırılmasının kamu yararına olduğu yönünde bir karar vermiştir.
Kültür Bakanlığı, 14 Aralık 2001 tarihinde, 48. sayılı parseli 37.149.600.000 eski Türk lirası (o dönemde yaklaşık 28.825 Avro) bedelle kamulaştırmıştır.
Başvuranların, mülkiyetindeki 47 sayılı parselin değerini tespit etmekle görevli bilirkişi heyeti, bu arsa için 125.196.800.000 eski Türk lirası (TL) (o günkü kur üzerinden yaklaşık 97.140 Avro) bedel tespit etmiştir.
Bakanlık, bütçe kaynaklarının yetersiz olması nedeniyle başvuranların arsasını kamulaştıramamıştır.
Başvuranlar, 19 Eylül 2002 tarihinde arazisinin fiili kamulaştırması gerekçesiyle Hakkari Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası açmışlardır.
Mahkeme, 15 Kasım 2002 tarihinde ihtilaf konusu yer için bilirkişi raporu istemiştir.
3 Aralık 2002 tarihli bilirkişi raporunda, söz konusu arsanın değeri 341.522.885.917 TL (o günkü kur üzerinden yaklaşık 224.780 Avro) olarak tespit edilmiştir.
Mahkeme, 21 Ocak 2003 tarihinde, başvuranların davasını fiili kamulaştırma şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme, bu kararını destekleme mahiyetinde, ihtilaf konusu arsanın arkeolojik sit alanı ilan edilmesinin fiili kamulaştırmanın gerçekleştiği anlamına gelmediğini kaydetmiştir. Mahkemeye göre, Kültür Bakanlığı hiçbir zaman bu arsaya el atma niyetinde olmamıştır. Mahkeme, ayrıca başvuranların konutlarında yaşamaya devam ettiklerini tespit etmiştir. Mahkeme, satışının gündeme gelmesi halinde bu arsanın değerinin muhtemelen düşeceğini, ancak bu tespitin, Kültür Bakanlığının başvuranların arazisini fiilen kamulaştırmadığı gerçeğini değiştirmeyeceğini kaydetmiştir.
Aynı tarihte, başvuranlardan Hasan Yıldız Hakkari Belediyesine inşaat ruhsatı başvurusunda bulunmuştur.
Belediye, 47 sayılı parselin birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edildiği gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
Başvuranlar, 21 Ocak 2003 tarihli kararı vekilleri aracılığıyla temyiz etmişlerdir.
Yargıtay, 15 Aralık 2003 tarihinde, itiraz edilen kararı bütünüyle onamıştır.
Yargıtay, 2 Mart 2004 tarihinde, kararın düzeltilmesi için yapılan başvuruyu reddetmiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulamalar uluslararası hukuk
1. İlgili iç hukuk 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
2863 sayılı Kanunun 5. maddesine göre, özel hukuk hükümlerine tabi olsa dahi kültürel ve tabii sit alanı ilan edilmiş tüm taşınır ve taşınmaz varlıklar devlet malıdır.
6. maddede korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları sayılmaktadır:
- Korunması gerekli tabiat varlıkları ile 19 uncu yüzyıl sonuna kadar yapılmış taşınmazlar,
- Belirlenen tarihten sonra yapılmış olup önem ve özellikleri bakımından Kültür ve Turizm Bakanlığınca korunmalarında gerek görülen taşınmazlar,
- Sit alanı içinde bulunan taşınmaz kültür varlıkları,
d) Ülkenin önemli tarihi olaylarına sahne olmuş binalar ve tespit edilecek alanlar,
Bu kanunun hükümlerinin uygulanmasını sağlamakla Kültürel ve tabiat varlıkları koruma komisyonu görevlendirilmiştir.
Kanunun 9. maddesi gereğince, Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararları çerçevesinde koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve koruma alanları ile sit alanlarında inşai ve fiziki müdahalede bulunmak, bunları yeniden kullanıma açmak veya kullanımlarını değiştirmek yasaktır. Onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yıkma, yakma, kazı veya benzeri işler inşai ve fiziki müdahale sayılır.
Kanunun 11. maddesine göre, malikler bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu Kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilirler.
Kanunun 13. maddesi uyarınca, Hazineye ve diğer kamu (kurum) ve kuruluşlarına ait olup, usulüne göre tescil ve ilan olunan, her çeşit korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlığı ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki taşınmazlar, Kültür ve Turizm Bakanlığının izni olmadan, gerçek ve tüzelkişilere satılamaz, hibe edilemez.
Kanunun 15. maddesinin hükümlerine göre, taşınmaz kültür varlıkları ve bunların korunma alanları, kamulaştırılabilir. Kültürel değeri olan binalar kültürel amaçlar ve kamu yararı çerçevesinde Kültür Bakanlığının onayından sonra kamulaştırılabilir.
15. maddenin f fıkrasında, ayrıca birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edilen özel mülkiyete ait parsellerin başka arazilerle değiştirilebileceği öngörülmektedir. Söz konusu arazinin üzerinde, bina varsa değeri malikine ödenebilir. 21 Temmuz 1983 tarihli Kanunun 15. maddesinin (f) fıkrası hükmünün uygulanma usulü 8 Şubat 1990 tarihli Yönetmelikle belirlenmiştir. Bu Yönetmeliğin 5. maddesine göre, trampa programından yararlanacak arkeolojik sit alanları Kültür Bakanlığı ile işbirliği içerisinde Maliye Bakanlığı tarafından seçilir. Araziler seçildikten ve ilk ilan yayınlandıktan sonra, malikler altmış gün içinde Kültür Bakanlığına başvuruda bulunabilirler. Yönetmelikte, ayrıca ikinci kez ilan öngörülmüştür. Malikler, bu durumda otuz gün içinde talepte bulunurlar.
Kanunun 9. maddesine aykırı hareket edenlerin, 65. madde uyarınca bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılmaları öngörülmektedir.
2. İlgili uluslararası hukuk
Bu davayı ilgilendiren uluslararası hukuk Kozacıoğlu v. Türkiye belirtilmiştir. ((BD), no 2334/03, paragraflar. 31-34, AİHM 2009-...).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuralar, arsalarının herhangi bir tazminat ödenmeden arkeolojik sit alanı ilan edilmesi sonucunda, 1 nolu Protokolün 1. maddesi açısından mülklerine saygı gösterilmesi hakkının orantısız biçimde ihlal edildiğini savunmaktadır. Başvuranlar, ayrıca Kürt kökenlerinden dolayı etnik ayrımcılığa maruz kaldıklarını olduklarını ileri sürerek Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Oysa kendi arsalarının yanındaki (48 sayılı) parselin gerçek anlamda kamulaştırıldığını ileri sürmektedirler.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır. Hükümet, başvuranların AİHMye başvurmadan önce 11 Kasım 1999 tarihli Koruma Kurulu kararının iptali için dava açmaları gerektiğini ifade etmektedir. Başvuranlar, bunun dışında idareye başvurabilir ve arsalarının kamulaştırılmasını talep edebilirlerdi; idarenin bu talebi reddetmesi veya yanıtsız bırakması durumunda bu ret kararına karşı dava açabilirlerdi. Hükümet, başvuranlar tarafından açılan davanın uygun bir yol olmadığını, zira resmi veya fiili bir kamulaştırmanın söz konusu olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, ilgililerin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 13. maddesine istinaden idari dava açmaları gerektiğini kaydetmektedir. Hükümet, ayrıca başvuranların arsasının, Koruma Kurulunun 11 Kasım 1999 tarihli kararıyla 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa uygun olarak birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edildiğinin altını çizmektedir. Bu arsa üzerinde arkeologların orta çağa ait bir kentin kalıntılarını ve bu kentin altında ise antik bir kente ait kalıntılar bulmaları nedeniyle bu karar alınmıştır. Hükümete göre, idare böylelikle kamu yararına ülkenin kültürel ve tabii zenginliklerini korumuştur. Hükümet, AİHMnin içtihadına (Perinelli ve diğerleri v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 7718/03, 26 Haziran 2007 ve Longobardi ve diğerleri v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 7670/03, 26 Haziran 2007) atıfla, somut olayda, tazminat söz konusu olmamakla birlikte, kamu yararı ile başvuranların temel haklarını koruma zorunluluğu arasında adil bir denge kurulduğu kanaatindedir. Nitekim, ilgilileri ihtilaf konusu arkeolojik sit alanı üzerinde halen konutları vardır. Bu konutu yıkmaları gerekli değildir. Önceden olduğu gibi, arazileri üzerinde zirai faaliyetlerde bulunabilirler. İnşaat yasağı mutlak değildir. İnşaat için yalnızca Kültürel ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun izni gereklidir. Sonuç olarak Hükümet, 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığı görüşünü taşımaktadır. 14. maddeyle ilgili olarak, Hükümet yandaki parseli kamulaştırılma kararının etnik köken mülahazalarına göre değil bütçe imkanlarına bağlı olduğunu ileri sürmektedir.
Başvuranlar, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedirler. Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak iç hukuk yollarını tükettiklerini savunmaktadırlar. 2863 sayılı Kanunun hükümlerine dayanarak arazilerinin hiçbir tazminat ödenmeden arkeolojik sit alanı ilan edilmesinin, 1 nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında mülklerine saygı gösterilmesi hakkının orantısız biçimde ihlali anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, somut olayda (yukarıda belirtilen) Perinelli ve diğerleri ile Longobardi ve diğerleri davalarından farklıdır, zira atıfta bulunulan bu davalar ihtilaf konusu arazilerde arkeolojik fayda nedeniyle inşaat izni verilmemesiyle ilgilidir. Halbuki somut olayda kısıtlamanın kapsamı daha geniştir. Başvuranların arazileri, devlet malı kapsamına alınmıştır. Bu nedenle mülkleri üzerinde fructus (yararlanma hakkı), usus (kullanma hakkı) ve abusus (mülkün gerçek sahibi olarak kullanım ve tüketim hakkı) haklarının bulunmadığını savunmakta; artık konutlarında yaşamadıklarını, terk ederek kiraya çıktıklarını ifade etmektedirler. Başvuranlar bu değerlendirmeler ışığında AİHMden 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği yönünde bir karar beklemektedirler.
AİHM somut olayda, başvuranların iç hukuk yollarını tüketip tüketmediklerinin incelenmesini gerekli görmemektedir. Zira başvuru, aşağıda kaydedilen nedenlerden dolayı kabul edilebilir değildir.
AİHM, başvuranların arazisinin Koruma Kurulu tarafından birinci derece sit alanı ilan edilmesinin başvuranların mülküne saygı gösterilmesi hakkına müdahale olduğu kanaatindedir. Bu müdahale, 1 nolu Protokolün 1. maddesinin mülk kullanımını düzenleyen ikinci fıkrası kapsamına girmektedir (yukarıda belirtilen Perinelli ve diğerleri, Longobardi ve diğerleri davaları ve Hiltunen v. Finlandiya (kabul edilebilirlik kararı), no 30337/96, 28 Eylül 1999 ve Sporrong ve Lönnroth v. İsveç, 23 Eylül 1982, seri A no 52, paragraf. 64).
AİHM, ihtilaf konusu arkeolojik sit alanı ilanının bu sınıflamanın yasal zeminin bulunduğunu, bu işlemin 21 Temmuz 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa göre yapıldığını gözlemlemektedir.
AİHM, başvuranlara arkeolojik değeri bulunan bir alanın korunması yönünde getirilen kısıtlamalardan güdülen maksadın, 1 nolu Protokolün 1. maddesinin 2. fıkrası anlamında kamu yararı kavramının kapsamına girdiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda, AİHM arkeolojik varlıkların korunmasının temel bir gereklilik olduğunu ve bu korumanın dünyanın arkeolojik mirasının önemli bir kısmını topraklarında barındıran bir ülkede bilhassa gerekli olduğunu kaydetmektedir.
Dolayısıyla, özellikle tazminatın mevzubahis olmadığından hareketle, kamu yararı ile başvuranların temel haklarını koruma zorunluluğu arasında adil bir denge kurulup kurulmadığının tespit edilmesi gereklidir.
Bu denge arayışı, 1. maddenin yapısında bir bütün olarak ve ayrıca bu maddenin 2. fıkrasında tebarüz etmiş durumdadır; kullanılan araçlar ve ulaşılmak istenen amaç arasında makul orantı ilişkisi olmalıdır. AİHM, bu gerekliliğin yerine getirilip getirilmediğini denetlerken, kullanılacak araçların seçiminde ve sonuçların yasanın amaçları çerçevesinde kamu yararı ile gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğinin tespitinde ilgili Devlete geniş bir takdir hakkı tanımaktadır (SCEA Ferine de Fresnoy v. Fransa (kabul edilebilirlik kararı), no 61093/00, AİHM 2005-XIII (alıntılar), Chassagnou ve diğerleri- Fransa (BD), no 25088/94, 28331/95 ve 28443/95, paragraf. 75, AİHM 1999-III ve Luordo v. İtalya, no 32190/96, paragraf. 69, AİHM 2003-IX).
Somut olayda AİHM, 21 Temmuz 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kanunun hükümleri uyarınca başvuranların mülkiyet haklarını kullanmaya devam edebileceklerini gözlemlemektedir. Ancak, söz konusu kanunun hükümlerine uymak zorundadırlar. Bu bakımdan, AHMnin kanaatine göre başvuranlara getirilen kısıtlamalar söz konusu mülkün kullanımını önemli ölçüde sınırlamamaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Galtieri v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 72864/01, 24 Ocak 2006, yukarıda belirtilen Perinelli ve diğerleri ve mutatis mutandis Longobardi ve diğerleri davaları ve mutatis mutandis, Emine Tiryakioğlu v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 24404/02, 13 Mayıs 2008 ve Hale İneciklioğlu ve diğerleri v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 30314/02, 18 Kasım 2008). Nitekim, kanunda mutlak bir inşaat yasağı öngörülmemektedir ve bütünüyle bir satış yasağı söz konusu değildir. Başvuranlar, yalnızca mülklerinde yapacakları tadilatlar veya satış için ilgili yetkililerin iznini almak zorundadırlar ve bunun amacı da arkeolojik değeri bulunan bir alanın korunmasıdır. Yandaki arsanın kamulaştırılmış olması bu gerçeği değiştirmez. AİHM, ayrıca başvuranlara ait arazinin 11 Kasım 1999 tarihli Koruma Kurulu kararının öncesinde imara açılmış olduğunu kaydetmektedir. Halbuki başvuranlar, bu dönem içerisinde arsa üzerine herhangi bir inşaat yapma niyeti sergilememiş, inşaat ruhsatı almak amacıyla herhangi bir idari işlem başlatmamışlardır.
Ayrıca, 2863 sayılı Kanunda birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edilen özel mülkiyete ait parsellerin başka arazilerle değiştirilebileceği ve söz konusu arazinin üzerinde bina varsa değerinin malikine ödenebileceği öngörülmektedir. Her ne kadar bu işlemi başlatma tasarrufu ilgili bakanlıklara ait olsa da, başvuranların bundan yararlanmak için gerekli girişimde bulunmadıkları görülmektedir.
Bu değerlendirmeler ışığında AİHM, ihtilaf konusu müdahalenin başvuranlara güdülen meşru amaçla orantısız, aşırı bir yük getirmediğini değerlendirmektedir. AİHM, 1 nolu Protokolün 1. maddesine dayandırılan şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna hükmederek Sözleşmenin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca başvuruyu reddetmektedir.
Sözleşmenin 14. maddesine dayandırılan şikayet ile ilgili olarak, AİHM başvuranların ne derece etnik ayrımcılığa maruz kaldıklarını ispatlamadıklarını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikayet de açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşmenin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle AİHM, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy