(AİHS m. 5, 6, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 146, 264, 448, 516) (YAĞCI VE SARGIN - TÜRKİYE DAVASI) (TEMEL VE TAŞKIN - TÜRKİYE DAVASI) (KALASHNIKOV - RUSYA DAVASI) (TEKİN VE BALTAŞ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 37912/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
8 Aralık 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (37912/04) başvuru nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Çayan Bilginin (başvuran) 5 Temmuz 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından E. Kanar tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1978 doğumlu olup Tekirdağda ikamet etmektedir.
A. Başvuran aleyhine yürütülen ceza davası
20 Şubat 2001 tarihinde başvuran, Halkın Devrimci Adaleti diye bilinen yasadışı örgüte karşı yürütülen bir operasyon kapsamında yakalanarak gözaltına alınmıştır.
27 Şubat 2001 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı (« savcı » ve « Devlet Güvenlik Mahkemesi») tarafından dinlendikten sonra, aynı mahkemenin nöbetçi hakimi önüne çıkarılan başvuran tutuklanmıştır.
Savcı, 12 Nisan 2001 tarihli iddianameyle başvuran aleyhine bir ceza davası açmış ve anayasal düzene karşı gerçekleştirilen eylemleri cezalandıran eski Türk Ceza Kanununun 146. maddesi gereğince mahkûm edilmesini istemiştir.
Hazırlık müzakereleri aşamasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın ifadesini almış ve savcılıktan ilgili şahsa isnat edilen eylemlerle ilgili belgeleri istemiştir. Daha sonra mahkeme, işlenen suçun niteliğini, delil durumunu ve kaçma riskini dikkate alarak başvuranın tutukluluk halinin devamına hükmetmiştir.
5 Temmuz 2001 tarihli duruşmada, Devlet Güvenlik Mahkemesi dosyaya konulan tutanakları imzalayanların dinlenmesine ve yasadışı eylemlerden mağdur olanların ifadelerinin alınmasına karar vermiştir. Başvuran, delillerin henüz toplanamadığı gerekçesiyle tutuklu yargılanmaya devam etmiştir.
13 Eylül 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi gerekçe göstermeden başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Gerekli tanık ifadelerinin tamamlanması ve başvurana isnat edilen eylemlerle ilgili bilgilerin, videokasetlerinin ve bilgisayar disketlerinin toplanması için bu duruşma ertelenmiştir.
13 Kasım 2001 ve 12 Şubat 2002 tarihli duruşmalar eksik kalan tanık ifadelerinin beklenmesi için ertelenmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, daha önce tutukluluk halinin devamını gerektiren gerekçeler ortadan kalkmadığından başvuranın tahliye taleplerini reddetmiş ve tutukluluk halinin uzatılmasına hükmetmiştir.
30 Nisan 2002 tarihinde, savcı iddianamesinde başvuranın eski Türk Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca mahkûm edilmesini istemiştir. Avukat, savcıya cevap verebilmek ve davanın esası hakkında son layihalarını hazırlamak için ek süre istemiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, avukata bu ek süreyi vermiş ve gerekçe göstermeden başvuranın tutukluluk halinin devamına hükmetmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 4 Haziran 2002 tarihli kararında, başvuranı isnat edilen eylemlerden dolayı suçlu bulmuş, önce ölüm cezasına mahkûm etmiş ve daha sonra bu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirmiştir.
26 Kasım 2002 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine geri göndermiştir.
10 Nisan 2003 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay kararına uymuş ve savcılıktan başvuranın mensubu olmakla suçlandığı yasadışı örgüt hakkında bilgi istemiştir. İlgili şahısın talebi üzerine mahkeme, layihalarını sunmak için ek süre vermiş ve kaçma riski ile diğer nedenler doğrultusunda tutukluluk halinin uzatılmasına, tutukluluğun devamına hükmetmiştir.
Daha sonra, tanıkların dinlenmesine ve başvuranın cezai bakımdan eylemlerinden sorumlu olup olmadığını belirlemek için Adli Tıp Kurumundan bir bilirkişi raporu alınmasına hükmeden Devlet Güvenlik Mahkemesi, yedi duruşma ertelemiştir. Bu duruşmalar sırasında mahkeme, başvuranın tahliye taleplerini reddetmiş ve suçun niteliğini, delil durumunu ve kaçma riskini dikkate alarak tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 14 Ekim 2004 tarihli kararında eski Türk Ceza Kanununun 146. maddesinde belirtilen suç unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın beraatına karar vermiştir. Bununla birlikte, isnat edilen suçların eski Türk Ceza Kanununun sırasıyla kasti adam öldürme, patlayıcı imal etme ve kamu mallarına zarar verme gibi suçları cezalandıran 448, 264 ve 516. maddelerinin kapsamına girdiğini gerekçe gösteren mahkeme konu bakımından yetkisizlik kararı alarak dosyayı Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine (« ağır ceza mahkemesi ») göndermiştir.
10 Ocak 2005 tarihinde, ağır ceza mahkemesi başvuranın tahliye talebini reddetmiş, delil ve dosya durumunu dikkate alarak tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Ağır ceza mahkemesi, mağdurların ifadelerinin alınması için duruşmayı ertelemiştir.
2 Mart 2005 tarihli kararında ağır ceza mahkemesi, delil yetersizliğinden başvuranın beraatına ve tahliyesine karar vermiştir.
Herhangi bir temyiz başvurusu yapılmadığından, bu karar kesinleşmiştir.
B. 466 sayılı yasaya dayalı tazminat davası
1 Haziran 2005 tarihinde, başvuran, beraatla sonuçlanan davalarda tutuklu kalınan süreler için tazminat ödenmesini öngören 466 sayılı yasa gereğince, tutukluluk halinden dolayı uğradığı zarar karşılığı olarak Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi önünde Devlet Hazinesi aleyhine bir tazminat davası açmıştır.
9 Haziran 2005 tarihinde, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi yer bakımından yetkisiz olduğunu ilan etmiş ve dosyayı Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
6 Temmuz 2007 tarihli kararında Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın talebini haklı bulmuş ve Hazineyi maddi tazminat olarak 1 954,63 Türk Lirası (TRL) ve manevi tazminat olarak da 20 000 TRL ödemeye mahkûm etmiştir.
Bu dava halen Yargıtay önünde devam etmektedir.
HUKUK
I. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına atıfta bulunmakta ve tutukluluk süresinin uzunluğundan şikâyetçi olmaktadır.
Şikâyetin kabuledilebilirliği hakkında Hükümet, başvuranın 466 sayılı yasaya dayalı olarak başlattığı davanın halen Yargıtayda görülmekte olması dolayısıyla başvurunun zamanından önce sunulduğunu savunmaktadır.
AİHM, başvuranın şikâyetinin tutukluluk süresinin uzunluğu olduğunu, oysa ki Hükümetin atıfta bulunduğu 466 sayılı yasanın, örneğin beraatla sonuçlanan davalarda tutuklu kalınan süre için Devlet aleyhine sorumluluk davası açma imkânı sunduğunu not etmektedir. AİHM, makul bir süre içerisinde yargılanma ya da yargılama sürecinde tahliye edilme hakkının, beraatla sonuçlanan davalarda haksız yere tutuklu kalma dolayısıyla tazminat almayla karıştırılmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafı, yukarıda belirtilen birinci hakkı ve 5. maddenin 3. paragrafı ise ikinci hakkı kapsamaktadır (Türkiye aleyhine Yağcı ve Sargın davası, 8 Haziran 1995, prg. 44, seri A no 319-A). Bu itibarla, AİHM Hükümetin itirazını reddetmektedir.
AİHM ayrıca, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Esasa ilişkin olarak AİHM, mevcut davada olduğu gibi tutukluk halinin birçok kez devam ettirildiği durumlarda sözkonusu tutukluluk döneminin tamamının değerlendirilmesinin daha doğru olacağını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Solmaz davası, no 27561/02, prg. 37, CEDH 2007-II (alıntılar)).
Mevcut davada, AİHM başvuranın ilk tutukluluk döneminin yakalandığı gün olan 20 Şubat 2001 tarihinde başladığını ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen kararla 4 Haziran 2002 tarihinde son bulduğunu gözlemlemektedir. Böylece, bu ilk tutukluluk dönemi bir yıl üç ay on üç gün sürmüştür. Başvuranın bu doğrultuda incelenen ikinci tutukluluk dönemi Yargıtayın 4 Haziran 2002 tarihli kararı bozduğu 26 Kasım 2002 tarihinde başlamış ve ağır ceza mahkemesinin tahliye kararıyla 2 Mart 2005 tarihinde son bulmuştur. Böylece, bu ikinci tutukluluk dönemi de iki yıl üç ay altı gün sürmüştür.
Dolayısıyla başvuranın toplam tutukluluk süresi üç yıl altı aydan fazladır.
Dosyadaki unsurlardan anlaşıldığına göre, adli makamlar hemen hemen aynı gerekçeleri kullanarak, bazen de gerekçe göstermeyi gereksiz bularak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermişlerdir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Temel ve Taşkın davası, no 40159/98, prg. 50-54, 30 Haziran 2005).
Bu koşullar altında, başvuranın uzun süren tutukluluk halini dikkate alan AİHM, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılama süresine ilişkin
Başvuran, ceza yargılaması süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen « makul süre » ilkesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
Hükümet, bu şikâyetin kabuledilebilirliğine ilişkin herhangi bir görüş belirtmemektedir.
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydederek, kabuledilebilir ilan etmektedir.
Esasa ilişkin olarak Hükümet, davanın karmaşıklığını ve başvurana isnat edilen suçların niteliğini ileri sürmektedir. Kendi gözünde yetkililer yüzünden yargılamanın aksadığı hiçbir dönem bulunmadığından, Hükümet, yargılama süresinin mantıksız olarak kabul edilemeyeceğini savunmaktadır.
Başvuran, bu argümana karşı çıkmaktadır.
AİHM, ilk önce ihtilaflı yargılamanın başvuranın tutuklanmasıyla 20 Şubat 2001 tarihinde başladığını ve ağır ceza mahkemesinin kararıyla 2 Mart 2005 tarihinde son bulduğunu not etmektedir. Dolayısıyla yargılama iki dereceli mahkeme önünde dört yıldan fazla sürmüştür.
AİHM, daha sonra, her ne kadar bu süre AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen çabukluğa cevap verse de, özellikle tanıkların dinlenmesi için ertelenen duruşmalar nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülen yargılamanın aksadığı bazı dönemler olduğunu kaydetmektedir. AİHM ayrıca, tüm yargılama boyunca başvuranın tutuklu kaldığını ve bu durumun davaya bakmakla görevli mahkemelerin adaletin en kısa sürede tecelli etmesi için itina göstermeleri gerektirdiğini vurgulamaktadır (Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132, CEDH 2002-VI).
Mevcut koşulları ve bu konudaki yerleşik içtihadını göz önünde bulunduran AİHM (bakınız, örneğin, Temel ve Taşkın, ilgili bölüm, prg. 67-72), AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
B. Yargılamanın adil olmadığına ilişkin
Başvuran ayrıca, gözaltı sırasında baskı uygulanarak alındığını iddia ettiği ifade ve itirafın karar aşamasında ceza mahkemeleri tarafından göz önünde bulundurulduğunu ileri sürerek, davasının adil bir şekilde görülmediğini savunmakta ve bu bağlamda AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetin desteklenmediği ve açıkça dayanaktan yoksun olduğu, dolayısıyla AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez ilan edilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
III. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 2. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendi gözünde aşırı bir şekilde ve makul nedenleri olmaksızın uzatılan tutukluluk halinin, uygulamada, AİHSnin 6. maddesinin 2. paragrafında öngörülen masumiyet karinesi aykırı olarak, zamanından önce bir mahkûmiyete dönüştüğünü iddia etmektedir.
AİHM, bu konuyla ilgili olarak, genelde tutukluluk süresi konusunda 6. maddenin 2. paragrafı açısından ayrı bir sorun ortaya çıkmadığını zira bu alanda sözkonusu ilkeye uyulmasını sağlama amacının zaten 5. maddenin 3. paragrafı tarafından yerine getirildiğini vurgulayan yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, İsviçre aleyhine W. davası, 26 Ocak 1993, prg. 30, seri A no 254-A, ve Türkiye aleyhine Tekin ve Baltaş davası, no 42554/98 ve 42581/98, prg. 47, 7 Şubat 2006).
AİHM, mevcut dava koşullarının farklı bir sonuca varmak için haklı nedenler sunmadığı ve dolayısıyla bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları gereğince açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve bu itibarla kabuledilemez ilan edilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (İtalya aleyhine Francesco Aggiato davası (karar), no 35207/97, 16 Mart 1999).
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
AİHSnin 41. maddesi kapsamında başvuran, maddi tazminat olarak 100 000 Türk Lirası (TRL) (yani adil tatmin talebinin sunulduğu tarihte yaklaşık 47 000 EUR) ve manevi tazminat olarak ise 100 000 TRL (47 000 EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama gider ve masrafları için 253 188 TRL (120 000 EUR) talep etmektedir. Başvuranın avukatı, bu talebi desteklemek üzere, İstanbul barosunun ücret tarifesini ve çeşitli masrafları (posta, telefon, kırtasiye, tercüme masraflar ile başvuranla hapishanede görüşmek üzere ödenen yol ücretleri, v.s.) ve başvurunun hazırlanması için harcanan iş saatlerini ayrıntılarıyla gösteren bir notun fotokopisini sunmaktadır.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında nedensellik bağı bulamadığından, talebin bu kısmını reddetmektedir. Buna karşın, başvurana manevi tazminat olarak 4 250 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağına hükmetmektedir. Yargılama gider ve masrafları konusunda ise AİHM, elindeki belgelere bakarak 1 000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
AİHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artışın ekleneceğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Tutukluluk süresinin ve yargılama sürecinin uzunluğu hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 4.250 (dört bin iki yüz elli) Euro manevi tazminat ve yargılama giderleri için 1.000 (bin) Euro ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 8 Aralık 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy