(AİHS m. 3, 9, 10, 11, 17, 34, 35, 41, 44) (4483 S. K. m. 6) (GÜLİZAR TUNCER - TÜRKİYE DAVASI) (UMAR KARATEPE - TÜRKİYE DAVASI) (TİMTİK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER - TÜRKİYE DAVASI) (ZÜLCİHAN ŞAHİN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ULUSOY VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 44861/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
15 Kasım 2011
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (44861/04) numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı Abdullah İzginin (başvuran) 18 Ekim 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Adana Barosu avukatlarından M. Çinkılıç ve Kemal Derin tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1960 doğumlu olup, Adanada ikamet etmektedir.
DEHAP (Demokratik Halk Partisi) Adana il yönetimi üyesi olan başvuran, 14 Eylül 2003 günü saat 12.30 sıralarında DEHAP tarafından İnönü parkında düzenlenen bir basın açıklamasına katılmıştır. Başvuranın anlatımına göre, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polisleri, katılımcılar direnç göstermediği halde ve hiçbir uyarı yapmaksızın, kalabalığı dağıtmak için cop ve benzeri cisimler kullanarak müdahale etmişlerdir. Yine başvuranın söylediğine göre, polisten aldığı darbeler sonucu bir kaburga kemiği kırılmıştır.
Hükümete göre, gösteriye yaklaşık beş yüz kişi katılmıştır. Katılımcılar toplanırken Abdullah Öcalanı öven sloganlar atmışlardır. Katılımcılar basın açıklaması sırasında da slogan atmaya devam etmişler ve dolayısıyla böyle bağırmamaları için onları uyarmak zorunlu hale gelmiştir. Gösterinin video kayıtlarına atıfta bulunan Hükümet, basın açıklamasının bitimine kadar güvenlik güçlerinin müdahale etmediğini belirtmiştir. Basın açıklaması bittikten sonra, gösterici gruplar terör örgütü ve örgütün elebaşına övgüler yağdırmaya devam etmişlerdir. Hükümete göre, bazı göstericiler güvenlik güçlerinin üzerine taş atmışlardır. Bu nedenle polis düzeni sağlamak üzere müdahale etmiştir.
Polisin aynı gün video görüntülerini yazılı hale getirerek düzenlediği tutanaktan anlaşıldığına göre, bu basın açıklaması okunurken, kalabalık: Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız; İmralı kapansın Öcalana özgürlük; Biji Serok Apo (Öcalan); Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan; Gençlik Aponun fedaisidir; Gençlik barışın teminatıdır; Ölmek öldürmek istemiyoruz; Savaşa hayır; Birleşik bir yaşam istemiyoruz; Kimliksiz yaşamak istemiyoruz şeklinde sloganlar atmıştır.
Adana Hastanesi tarafından 14 Eylül 2003 günü saat 13.20de düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın sağ şakağında yüzeysel bir ekimoz ve ödemler (şişlik), ayrıca 8 ve 10. kaburgalar üzerinde hiperemi (kanlanma) gözlemlendiği belirtilmiştir.
A. Başvuran tarafından yapılan suç duyurusu
15 Eylül 2003 tarihinde, başvuran, kötü muamele, darp ve hakaret gerekçeleriyle Terörle Mücadele Şubesi polisleri ile çevik kuvvet polisleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran suç duyurusunda, güvenlik güçlerinin basın açıklaması için toplanan kalabalığı dağıtmak için yaptığı müdahaleden sonra, polisin, etraflarını sararak yumruk ve coplarla vurduklarını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca vücudunun birçok yerinde ve özellikle kaburgaları ile kafasının sağ tarafında çürük ve bereler olduğunu belirtmiştir.
Adli Tıp Kurumu Adana Şube Müdürlüğü tarafından Adana Cumhuriyet Savcısına gönderilen 16 Eylül 2003 tarihli tıbbi raporda, başvuranın sağ göğsünde şiddetli ağrı ve bir hassasiyet olduğu belirtilmiştir. Doktor, başvuranın bir uzman tarafından muayene edilmesini istemiştir.
Adli Tıp Kurumu Adana Şube Müdürlüğü tarafından 17 Eylül 2003 tarihinde düzenlenen raporda, başvuranın sağ şakak bölgesinde sıyrık, ekimoz ve şişlikler, sağ eksen ve 8 ve 10. kaburgalar üzerinde kanlanma alanı ve göğsün sağ tarafında şiddetli ağrı tespit edildiği belirtilmiştir. Tıbbi raporda ayrıca istenen ek muayenenin normal olduğu belirtilmiştir. Doktor, başvurana beş gün iş göremezlik raporu vermiştir.
19 Eylül 2003 tarihli burun muayenesi sonucunda, başvuranın burnunda hipertrofi (büyüme) ve eğrilik olduğu tespit edilmiştir.
Valilik 17 Aralık 2003 tarihli kararında, sözkonusu polisler hakkında ceza kovuşturması açılmasına izin vermemiştir.
26 Aralık 2003 tarihinde, başvuran gibi Cumhuriyet Savcısı da bu karara Adana Bölge İdare Mahkemesi önünde itiraz etmiştir.
18 Şubat 2004 tarihinde, Adana Bölge İdare Mahkemesi, haklılığını incelemeden, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 6. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, kötü muamele ile suçlanan kamu görevlilerinin kovuşturulmasına izin vermeyen valilik kararına karşı hukuki bir yol bulunmadığı gerekçesiyle itirazı reddetmiştir.
22 Mart 2004 tarihinde, Adana Cumhuriyet Savcısı, kovuşturma için valinin 17 Aralık 2003 tarihli kararı ile Adana Bölge İdare Mahkemesinin kararını benimseyerek takipsizlik kararı vermiştir.
13 Nisan 2004 tarihinde, başvuran bu karara itiraz etmiştir.
7 Mayıs 2004 tarihinde, Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi, savcılığın gerekçesini yeterli, ayrıntılı ve dosyaya uygun bulmuş ve itiraz edilen takipsizlik kararını onamıştır. Bu karar başvurana 25 Mayıs 2004 tarihinde tebliğ edilmiştir.
B. Başvuran hakkında Adana Ceza Mahkemesi önünde açılan ceza davası
Cumhuriyet savcısı, 15 Aralık 2003 tarihli iddianame çerçevesinde, 2911 sayılı Kanuna aykırı bir şekilde gösteriye katıldıkları gerekçesiyle başvuranın da aralarında bulunduğu on bir kişi hakkında ceza davası açmıştır. Savcı, gösterinin izinsiz yapıldığını belirtmiştir. Öte yandan, gösteri sırasında Abdullah Öcalanı öven sloganlar atılmış ve göstericiler tarafından pankartlar açılmıştır. Göstericiler sopalarla ve taş atarak polislere saldırmış ve çevik kuvvet polislerinden birini bacağından yaralamıştır.
Adana Ceza Mahkemesi, 23 Kasım 2005 tarihli kararında başvuranın savunma dilekçesini, video görüntülerinin yazılı kayıtlarını, tutanakları ve dosya içeriğini dikkate almış ve davranışlarının suç teşkil etmediği gerekçesiyle başvuran ve diğer şüpheliler hakkında beraat kararı vermiştir. Kararın gerekçesinde Mahkeme, gösteri sonunda polisin uyarısı üzerine DEHAP Adana İl Başkanının megafon ile katılımcılara seslenerek sakince dağılmalarını istediğini kaydetmiştir. Ancak, dosyada isimleri bulunmayan ve kimlikleri tespit edilemeyen bazı kişiler, slogan atmaya devam etmiş, dağılmamış ve güvenlik güçlerinin üzerine taş atarak bir polisin yaralanmasına sebep olmuşlardır. DEHAP yöneticilerinin, göstericilere dağılmaları için telkinde bulunmasına rağmen, yukarıda bahsi geçen kişiler hemen dağılmamıştır; buna karşın, göstericilere dağılmaları için zaman tanınması gerektiği göz önüne alındığında, DEHAP yöneticileri Yargıtayın yerleşik içtihadına uygun davranmışlar, hata yapmamışlar ve herhangi bir suç işleme eğiliminde bulunmamışlardır.
Dosyadaki unsurlara göre, bu karar Yargıtay önünde temyiz edilmemiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, 14 Eylül 2003 tarihinde düzenlenen basın açıklamasına katılanları dağıtmak amacıyla güvenlik güçleri tarafından yapılan müdahale sırasında kötü muameleye maruz kaldığından şikâyetçi olmakta ve AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM, başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3 a) paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların argümanları
Hükümet, başvuranın polis tarafından bir kaburgasının kırıldığını iddia ettiğini, ancak bu iddiasını kanıtlamadığını ve Sistem Tıp Merkezi tarafından 19 Eylül 2003 tarihinde düzenlenen raporun da başvuranın bu iddiasını doğrulamadığını belirtmektedir.
Hükümet, gösterinin AİHMne de sunulan video kayıtlarına dayanarak, güvenlik güçlerinin basın açıklaması sırasında müdahale etmediğini yinelemektedir. Güvenlik güçleri basın açıklamasının bitmesini beklemiş ve sonra herhangi bir olayın çıkmasını engellemek amacıyla gösterici grubu dağılmaları için uyarmıştır. Hükümet, Türkiye aleyhine Çiloğlu ve diğerleri davası (no 73333/01, prg. 28, 6 Mart 2007) kararına atıfla, mevcut davadaki olayların AİHSnin 3. maddesi alanına girmediğini savunmaktadır.
Başvuran, iddialarını yinelemektedir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, bir bireyin özgürlüğünden yoksun kaldığı ya da daha genel olarak güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldiği durumlarda, kendi tutumunun zorunlu kıldığı haller dışında, kendisine karşı fiziksel güç kullanılmasının insanlık onuruna bir saldırı olduğunu ve bunun ilke olarak AİHSnin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakları ihlal ettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine R.L. ve M.-J.D. davası, no 44568/98, prg. 61, 19 Mayıs 2004, Türkiye aleyhine Gülizar Tuncer davası, no 23708/05, prg. 29, 21 Eylül 2010, Türkiye aleyhine Umar Karatepe davası, no 20502/05, prg. 57, 12 Ekim 2010 ve Türkiye aleyhine Timtik davası, no 12503/06, prg. 47, 9 Kasım 2010).
AİHM, ihtilaflı gösteri sona erdikten sonra, başvuranın, polis tarafından yakalanmasını takip eden süreçte farklı doktorlar tarafından muayene edildiğini tespit etmektedir. Farklı tıbbi raporlardan anlaşıldığına göre, başvuranda ekimozlar, kanlanma, ağrılar ve ayrıca burnunda hipertrofi (büyüme) tespit edilmiştir. Öte yandan, Adli Tıp Kurumu tarafından 17 Eylül 2003 tarihinde düzenlenen rapora göre, başvurana ayrıca beş gün iş göremezlik raporu verilmiştir. İhtilaflı olaydan hemen sonra düzenlenen bu farklı tıbbi raporlarda yapılan tespitleri dikkate alan AİHM, başvuranın maruz kaldığı muamelelerin AİHSnin 3. maddesi alanına girdiği kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle AİHM, mevcut davada kullanılan gücün orantılı olup olmadığını araştırmak durumundadır. Bu bağlamda AİHM, oluşan lezyonlara (doku bozukluğu), bıraktığı izlere ve bu lezyonların hangi koşullarda oluştuğuna özel bir önem addetmektedir (R.L. ve M.-J.D., ilgili bölüm, prg. 68 ve Gülizar Tuncer, ilgili bölüm, prg. 31).
AİHM, başvuranın polislere taş mı attığı yoksa onlara karşı fiziki güç mü kullandığı konusunda ne Valilikten ne de Cumhuriyet Savcısından bir açıklama yapılmadığını tespit etmektedir. Nitekim Adana Ceza Mahkemesinin 23 Kasım 2005 tarihli kararından anlaşıldığına göre, bir polis memuru gösteri bittikten sonra dağılmayan grup arasından bir kişinin attığı taşlar nedeniyle yaralanmıştır. Oysa taş atan bu kişilerin kimlikleri tespit edilememiş olup, isimleri ceza soruşturması dosyasında da yer almamıştır. Dahası, başvuranın polislere fiziksel olarak ya da şiddetli bir şekilde saldırdığı kanıtlanamamıştır. Her halükarda, mevcut dava koşullarında ilgili şahısın güç kullanılarak etkisiz hale getirilmesini gerektirecek saldırgan bir tavrı olmamıştır (Kop, ilgili bölüm, prg. 33). Bu bağlamda, başvuranın tutumunun bir güç kullanımını gerektirdiği varsayılsa bile, AİHM, toplanan bir kalabalığın dağıtıldığı gerekçesinin, tek başına, o gösteriye katılan bir kişinin vücudunda, yüzünde ya da kafasında oluşan ciddi yaralanmaları açıklamak için yeterli sayılamayacağını bir kez daha hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Güler davası, no 49391/99, prg. 46, 10 Ocak 2006 ve Türkiye aleyhine Zülcihan Şahin ve diğerleri davası, no 53147/99, prg. 54, 3 Şubat 2005).
Bunun sonucunda AİHM, polisin başvuranı etkisiz hale getirmek için kullandığı gücün ilgili şahısın kullandığı iddia edilen karşı güçle orantılı olduğunun Cumhuriyet Savcısı tarafından da belirlenemediği kanaatine varmaktadır. AİHM, ulusal makamların, başvuranın hangi koşullarda darp edildiğini kesin olarak ortaya koymadıklarını ve polisin ilgili şahsa karşı kullandığı gücün orantılılığını belirleyecek gerçek ve belirgin herhangi bir kanıt belgesi sunmadıklarını tespit etmektedir (Timtik, ilgili bölüm, prg. 51). Bu bağlamda AİHM, 2 Ocak 2003 tarihinde 4778 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun yürürlüğe girdikten sonra Devlet görevlilerinin kötü muamele ve aşırı güç kullanmaları ile ilgili kovuşturmalar umumi hukuka girmesine rağmen, suçlanan polis memurları hakkında ceza kovuşturması başlatılması için validen izin istenmesinin şaşırtıcı olduğunu kaydetmektedir. Gerçekten de, mevcut dava koşullarında, ihtilaflı olay ve eylemler 14 Eylül 2003 tarihinde meydana gelmiş ve dolayısıyla eski 4778 sayılı Kanun hükümlerinde belirtilen soruşturma yetkisi, yapılan yasa değişikliği ile Cumhuriyet savcılarına geçmiştir. 4778 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanuna aykırı olan bu durum, başvuranın tam olarak hangi koşullarda kötü muameleye maruz kaldığı konusunun aydınlığa kavuşmasını engellemiştir.
Yukarıdaki tespitler ile başvuran tarafından sunulan tıbbi raporlar bağlamında AİHM, Hükümet tarafından yapılan açıklamaların inandırıcı argümanlara ve ulusal mahkemeler tarafından yürütülen bir soruşturmaya dayanmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Hırvatistan aleyhine Durdevic davası, no /09, prg. 95, 19 Temmuz 2011). Bu nedenle, mevcut davada kullanılan güç, oluştuğu şartlar itibarıyla, aşırı ve haksızdır.
Devletin sorumluluğu altında kullanılan bu güç nedeniyle oluşan lezyonlar tartışmasız bir şekilde başvurana insanlık dışı olarak nitelenebilecek bir acı vermiştir.
Bunun sonucu olarak, AİHSnin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, barışçıl toplantı yapma ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini ileri sürmekte ve AİHSnin 9, 10, 11 ve 17. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
Başvuranın şikâyetleri dile getiriş şeklini göz önünde bulunduran AİHM, sözkonusu şikâyetlerin sadece AİHSnin 11. maddesi açısından incelenmesine karar vermektedir.
Hükümet, bu sava itiraz etmekte ve başvuranın basın açıklaması yapmak üzere gösteriye katılabildiğini, dolayısıyla barışçıl toplanma özgürlüğüne müdahale edilmediğini savunmaktadır. Hükümet, bu gösterinin polis müdahalesi olmadan kesintisiz tamamlandığını kaydetmektedir. Buna ek olarak Hükümet, daha sonra gerçekleşen polis müdahalesinin AİHSnin 11. maddesinin 2. paragrafı anlamında haklı olduğunu, müdahalenin sadece taş atma eylemlerine son vermeyi ve gösterinin yapıldığı meydanın boşaltılmasını amaçladığını belirtmektedir.
Başvuran, iddialarını yinelemektedir.
AİHM, bu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olduğunu ve dolayısıyla kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
Bununla birlikte AİHM, öncelikle Hükümetin dile getirdiği gibi, başvuranın bu ihtilaflı gösteriye katılabildiğini ve basın açıklaması yapabildiğini tespit etmektedir. Bu itibarla, başvurana uygulanan muamelenin gösteri sırasında meydana gelmiş olduğu kabul edilse ve hatta bu orantısız muamelenin AİHSnin 11. maddesi anlamında gösteri yapma özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki yarattığı varsayılsa bile, AİHM, mevcut başvurunun ortaya koyduğu en temel hukuki sorunun, başvuranın ihtilaflı gösteri sonrasında güvenlik güçlerinin müdahalesi nedeniyle kötü muameleye maruz kalıp kalmadığı hususu olduğu kanısını taşımaktadır. AİHSnin 3. maddesi açısından vardığı sonucu dikkate alan AİHM, mevcut davada başvuranın dile getirdiği şikâyetin ayrıca AİHSnin 11. maddesi açısından incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Sadak ve diğerleri davası, no 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, prg. 73, CEDH 2001-VIII, Macaristan aleyhine Bukta ve diğerleri davası, no 25691/04, prg. 41, CEDH 2007-III ve Türkiye aleyhine Ulusoy ve diğerleri davası, no 34797/03, prg. 59, 3 Mayıs 2007).
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, kanaatince maruz kaldığı kötü muamele sonucu uğradığı maddi zarar karşılığında 30.000 Euro ve manevi zarar karşılığında yine 30.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın, iddia ettiği maddi zararı destekleyen hiçbir kanıt belgesi sunmadığını tespit etmekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, manevi tazminat başlığı altında başvurana 9.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca tebligat masrafları karşılığında 80 Euro (harcama kanıtlanmamış), 23 Temmuz 2010 ve 2 Mart 2011 tarihlerinde ödenen tercüme masrafları için sırasıyla 150 TL ve 60 TL (faturalarla desteklenmiş) talep etmektedir. Başvuran bunlara ilaveten AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için, saat ücreti 500 Eurodan hesaplanan sekiz saatlik çalışma karşılığında, 4 000 Euro talep etmektedir. Başvuran, bu talebini destekleyen hiçbir belge sunmamaktadır.
Hükümet, bu talepler itiraz etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada, elindeki belgeleri ve içtihadını dikkate alarak, başvurana AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 106 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 11. maddesi hakkındaki şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana:
i. her türlü vergiden muaf tutulmak üzere 9.000 (dokuz bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
ii. her türlü vergiden muaf olmak üzere yargılama gider ve masrafları için 106 (yüz altı) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 15 Kasım 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy