(AİHS m. 3, 5, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 298) (5271 S. K. m. 141, 142) (TÜM - TÜRKİYE DAVASI) (YALÇIN - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ HIDIR POLAT - TÜRKİYE DAVASI) (BALTACI - TÜRKİYE DAVASI) (GETİREN - TÜRKİYE DAVASI) (KEKLİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ÇİÇEKLER - TÜRKİYE DAVASI) (KARADUMAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜZEL (ZEYBEK) - TÜRKİYE DAVASI) (HÜSNİYE TEKİN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 45465/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
13 Ekim 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (45465/04) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Saygı Sağnakın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 22 Aralık 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1977 doğumludur ve İstanbulda ikâmet etmektedir.
Başvuran, 20 Nisan 1999 tarihinde yasadışı silahlı terör örgütü TKP/ML-TIKKOya karşı İstanbulda yürütülen bir operasyon sırasında yakalanarak gözaltına alınmıştır.
Aynı gün Haseki hastanesinde düzenlenen tıbbi rapora göre, başvuranın vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmamıştır.
Haseki hastanesi tarafından düzenlenen 24 Nisan 1999 tarihli tıbbi raporda başvuranın vücudunda yara ve darp izi tespit edilmemiştir.
Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen 25 Nisan 1999 tarihli rapor, 24 Nisan 1999 tarihli hastane raporunu doğrulamıştır. Başvuranın muayenesi sonucunda düzenlenen bu tıbbi raporda vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilmiştir.
25 Nisan 1999 tarihinde başvuran, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenmiş ve bu sorgulamasında kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, 22 Nisan 1999 tarihinde gözaltı sırasında alınan ifadesinde işkenceye maruz kaldığını ve ifadenin kendisine zorla imzalatıldığını beyan etmiştir. Başvuran ayrıca, diğer sanıkları tanımadığını ifade etmiştir.
25 Nisan 1999 tarihinde başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimi tarafından dinlenmiştir. Savcılıkta verdiği ifadeyi tekrarlayan başvuran, gözaltı sırasında verdiği ifadenin işkence altında elde edildiğini ve polislerin hazırladığı belgelerin zorla imzalatıldığını tekrarlamıştır. Başvuranın beyanına göre, tıbbi rapor okunduğunda işkencenin vücudunda iz görünmeyecek şekilde yapıldığı anlaşılmaktadır. Başvuran ayrıca, diğer sanıklarla yapılan yüzleştirme tutanaklarına ve olay yeri canlandırma tutanağına itiraz etmiştir. Hakim, suçun cins ve niteliği ile birlikte delil durumunu göz önüne alarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Başvuran, 27 Nisan 1999 tarihinde tutuklanarak Ümraniye (İstanbul) cezaevine konulmuştur.
3 Haziran 1999 tarihinde hazırlanan bir iddianameyle başvuranın da aralarında bulunduğu on iki kişi hakkında yasadışı silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık etme suçundan dava açılmıştır.
10 Ekim 2001 tarihinde, Cumhuriyet savcısı esas üzerindeki taleplerini sunmuştur.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Mayıs 2002 tarihli kararında başvuranı on sekiz yıl yirmi üç gün hapis ve ayrıca para cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme başvuranın tahliye talebini reddetmiştir.
Yargıtay, 17 Nisan 2003 tarihinde aldığı kararda başvuran ile diğer suç ortaklarının durumunun daha iyi incelenmesini talep ederek Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını bozmuştur.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yetkili duruma gelen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Kasım 2004 tarihli kararında başvuranın tahliye talebini reddetmiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, ilgili şahısa isnat edilen suçun cins ve niteliğini, delil durumunu ve verilecek asgari cezayı dikkate aldığını kaydetmiştir.
Mahkeme, 25 Ağustos 1999 ile 3 Eylül 2004 tarihleri arasında on sekiz duruşma gerçekleştirmiştir. Mahkeme, bu duruşmalarda:
- ya dosya içeriğini ve delil durumunu göz önüne alarak, başvuranın savunmasında tam olarak dinlenmediği kanısına varmış;
- ya delil durumu, halihazırdaki tutukluluk süresi ve dosya içeriğini göz önüne almış;
- ya isnat edilen suçun cins ve niteliğini, delil durumunu, suçun işlendiği tarihi ve geçen tutukluluk süresini dikkate almış;
- ya da gerekçe göstermeden başvuranın tahliye talebini reddederek, tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
Ağır ceza mahkemesi, 22 Aralık 2004 tarihinde isnat edilen suçun cins ve niteliğini, delil durumunu, suçun işlendiği tarihi ve tutuklu olarak geçirilen süreyi dikkate alarak başvuranın tahliyesine karar vermiştir.
30 Eylül 2005 ile 27 Haziran 2008 tarihleri arasında on bir duruşmaya bakan ağır ceza mahkemesi, başvuranın adresini belirlemek amacıyla Fatih 1. Ceza Mahkemesinde görülmekte olan dava dosyasını geri istemiştir. Son duruşma sırasında mahkeme, başvurana ait parmak izinin Adli Tıp Kurumu tarafından incelemesini talep etmiştir.
Dava halen İstanbul Ağır Ceza mahkemesi önünde görülmeye devam etmektedir.
HUKUK
I. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, yargılamanın halen ulusal mahkemeler önünde görülmekte olduğunu hatırlatarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte ve başvurunun kabuledilemez olduğunu savunmaktadır.
Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin uzunluğuyla ilgili şikâyetinin yanısıra tutukluluk halinin devamına itiraz edebileceği ve adli yönden denetlenmesini isteyeceği bir itiraz yolunun bulunmadığından da yakındığını kaydetmektedir. Bu itibarla, Hükümetin kabuledilemezlik iddiası AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafının ihlaline dayalı şikâyetle yakından alakalı olduğundan, AİHM bunun esasla birleştirilmesine karar vermektedir.
AİHM, öte yandan başvurunun bu kısmının AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına dayalı şikâyet
Başvuran, tutukluluk süresinden şikâyetçi olmakta ve AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Bu sava karşı çıkan hükümet, isnat edilen suçların niteliği göz önüne alındığında kamu düzenini korumak ve insanların güvenliğini sağlamak için başvuranın tutuklu kalmasının gerekli olduğunu savunmaktadır. Hükümet, Türkiyeden kaçma, delilleri karartma, suç izlerini yok etme ve olası tanıkları tehdit etme riski bulunduğunu kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, adli makamların yargılamaya ara verdiği hiçbir dönem bulunmadığını not etmekte ve nihayet tutuklu geçen sürenin, ceza kanununa uygun olarak, hapis cezasından düşüleceğini belirtmektedir.
Başvuran, iddiasını tekrarlamaktadır.
AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin yakalanarak gözaltına alındığı gün, yani 20 Nisan 1999 tarihinde başladığını ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildiği 22 Aralık 2004 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. Yani bu dönem yaklaşık beş yıl sekiz ay sürmüştür.
AİHM, yakalanan kişinin bir suç işlemiş olduğuna dair makul sebeplerin devam ediyor olmasının o kişinin tutukluluk halinin sürdürülmesinin olmazsa olmaz koşulu olduğunu, ancak belli bir süreden sonra bunun yetersiz hale geldiğini hatırlatmaktadır. Bu durumda AİHM, adli merciler tarafından benimsenen diğer gerekçelerin özgürlükten yoksun bırakma işlemini haklı kılmaya devam edip etmediğini belirlemelidir. Bu gerekçelerin uygun ve yeterli olduğunun tespit edilmesi halinde AİHM, yetkili ulusal makamların yargılamanın devamına özel bir önem atfedip atfetmediğini araştırır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Tüm davası, no 11855/04, prg. 41, 17 Haziran 2008).
Mevcut davada yetkili makamların başvuranın lehine işleyen zamanı dikkate aldığını gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Başvuran tarafından sürekli yinelenen tahliye taleplerinin, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, isnat edilen suçun cinsi ve niteliği, delillerin durumu, suçun işlendiği tarih ve tutuklanma tarihi ya da tutuklu olarak geçen süre gibi neredeyse birbirinin aynı hatta basmakalıp gerekçelerle reddedilerek başvuranın tutukluluğunun devamına hükmedildiği dosya unsurlarından anlaşılmaktadır.
Oysa AİHMne göre, delillerin durumu suçluluğa ilişkin ciddi emarelerin varlığına ve sürekliliğine işaret eden unsurlar olarak mütalaa edilebilirse de ve bu unsurlar halihazırda genel olarak uygun etkenler teşkil ediyorlarsa da, mevcut davada başvuranın bu denli uzun bir süre boyunca alıkonulmasını tek başına meşru kılamaz (Türkiye aleyhine Doğan Yalçın davası, no 15041/03, prg. 37, 19 Şubat 2008, Türkiye aleyhine Ali Hıdır Polat davası, no 61446/00, prg. 28, 5 Nisan 2005 ve Türkiye aleyhine Baltacı davası, no 495/02, prg. 50, 18 Temmuz 2006).
Başvuranın uzun tutuklu yargılanma süresini göz önünde bulunduran AİHM, bu koşullarda AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
2. AİHSnin 5/3 ve 13. maddelerine dayalı şikâyet
Başvuran, tutukluluğunun devamına ilişkin verilen kararlara itirazda bulunabilmek için etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi olmaktadır. AİHM, bu şikayeti AİHSnin (üst kanun) 5. maddesinin 4. paragrafı açısından inceleyecektir.
Hükümet, eski Türk Ceza Kanununun 298. maddesine dayanarak başvuranın tutukluluğunun devamına ilişkin verilen kararlara itirazda bulunabileceğini savunmaktadır.
Başvuran, bu sava karşı çıkmakta ve iddiasını yinelemektedir.
AİHM, Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunu daha önce incelemiştir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, söz konusu itiraz yolunun çelişkili bir usul sağlamadığını ve silahların eşitliği ilkesiyle uyumlu olmadığını daha önce kaydetmiştir (Türkiye aleyhine Bağrıyanık davası, no 43256/04, prg. 48-51, 5 Haziran 2007 ve Türkiye aleyhine Getiren davası, no 10301/03, prg. 114-116, 22 Temmuz 2008). AİHM, mevcut davada Hükümetin, bu içtihadından farklı düşünmesini gerektirecek herhangi bir olgu ya da argüman ortaya koymadığı kanaatindedir.
Bu itibarla AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki iddiasını reddetmekte ve AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
3. AİHSnin 5. maddesinin 5. paragrafına dayalı şikâyet
Başvuran, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına dayalı şikâyetiyle ilgili bir tazminat yolu olmadığını ileri sürmekte ve AİHSnin 5. maddesinin 5. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, başvuranın 466 sayılı yasaya dayanarak tutukluluğunun telafisi için tazminat davası açabileceğini savunmaktadır. Öte yandan, Hükümet 4 Aralık 2004 tarihinde yeni bir ceza muhakemeleri kanununun kabul edildiğini ve bu kanundaki 141 ve 142. maddelerin böylesi bir itiraz yolunun koşullarını düzenlediğini kaydetmektedir.
AİHM, Türk mevzuatının AİHSnin gereksinimlerine cevap verebilmek amacıyla yeniden düzenlendiğine ilişkin Hükümet tarafından iletilen bilgileri kayda geçmektedir. AİHM, 31 Mart 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni ceza muhakemeleri kanununun ancak 1 Haziran 2005 tarihinden sonra işlenen suç ve eylemler için uygulandığını not etmektedir. Bununla birlikte AİHM, görevinin davaya özgü koşulların değerlendirilmesi olduğunu da belirtmektedir. Bu nedenle, ilgili dönemden beri gelişmelerin gerçekleştirildiği gerekçesiyle bir başvuran için ilgili davanın artık geçerli bir hukuki değerinin kalmadığı yönünde karar vermesi mümkün değildir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Keklik ve diğerleri davası, no 77388/01, prg. 39, 3 Ekim 2006).
AİHM, AİHSnin 5. maddesinin 1., 2., 3. ve 4. paragraflarındaki koşullara aykırı olarak kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması halinde bunun telafisinin istenmesinin mümkün olduğu durumlarda 5. paragrafının gereklerinin yerine getirilmiş olacağını hatırlatmaktadır (Hollanda aleyhine Wassink, 27 Eylül 1990, prg. 38, seri A no 185-A). Dolayısıyla 5. maddede ifade edilen telafi hakkının işletilmesi bir ulusal makam veya AİHS kurumları tarafından diğer paragraflardan birinin ihlal edildiğinin tespit edilmesine bağlıdır (İtalya aleyhine N.C. davası (GC), no 24952/94, prg. 49, CEDH 2002-X), ki mevcut davada böyle olmuştur. Bu itibarla, AİHM başvuranın AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına aykırı bir şekilde tutuklu yargılandığı sonucuna varmaktadır.
AİHM mevcut davada yargılamanın halen görülmekte olduğunu dikkate alarak, 466 sayılı Kanunun 1. maddesine göre bu hüküm kapsamında tazminat verilebilmesi için hürriyetten yoksun bırakmanın hukuka aykırı bir biçimde yapılmış olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Oysa, dava konusu tutuklama iç hukuka uygun olarak gerçekleştiğinden başvuranın herhangi bir tazminat elde etme imkanı bulunmamaktadır (Türkiye aleyhine Çiçekler davası, no 14899/03, prg. 64, 22 Aralık 2005 ve, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Karaduman ve diğerleri davası, no 8810/03, prg. 95, 17 Haziran 2008).
AİHM bu nedenle AİHSnin 5. maddesinin 5.paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
A. AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafına dayalı şikâyet
Başvuran, yargılama süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen « makul süre » ilkesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, söz konusu şikâyetin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
AİHM tarafından değerlendirilecek süre başvuranın yakalanarak gözaltına alındığı gün, yani 20 Nisan 1999 tarihinde başlamış ve mevcut kararın alındığı tarihte henüz sona ermemiştir. Bu son tarihte bile tutukluluk süresi, iki dereceli mahkeme için on yıl beş ayı bulmuştur.
AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun dava koşulları ışığında ve özellikle davanın karmaşıklığı ve başvuranlar ile yetkili makamların tutumu gibi AİHMnin içtihadındaki kıstaslar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II).
AİHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar içeren çok sayıda davaya bakmış ve sıklıkla AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlalini tespit etmiştir (Pélissier ve Sassi, ilgili bölüm, ve Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 31, 22 Aralık 2005).
Elindeki bütün unsurları inceleyen AİHM, Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir olgu veya argüman ortaya koymadığı kanaatine varmaktadır. Konuyla ilgili içtihadını göz önünde bulunduran AİHM, söz konusu kararda yargılamanın çok uzun sürdüğü ve makul süre şartını yerine getirmediğine hükmetmektedir.
Buna göre, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
B. AİHSnin 6. maddesinin 1. ve 3 c) paragraflarına dayalı şikâyet
Başvuran, ön soruşturma yapıldığı sırada avukat yardımından yararlanamadığından şikâyetçi olmakta ve AİHSnin 6. maddesinin 3 c) paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabuledilemez olduğunu savunmaktadır. Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önünde bu şikâyetini dile getirmediğini ileri sürmektedir.
Başvuran iddialarını yinelemektedir.
AİHM, başvurana karşı yürütülen ceza yargılamasının ulusal mahkemeler önünde halen devam ettiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, AİHMnin kanaatine göre, başvuran bu şikâyetini zamansız dile getirmektedir. Bununla birlikte, ulusal mahkemelerde görülen yargılama sona erdiğinde bu şikâyetiyle ilgili yeniden başvuru sunma hakkı bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Bunun sonucunda, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle sözkonusu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
III. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendisine yönelik cezai yargılamanın uzunluğu karşısında Türk hukukunda başvurabileceği hiçbir itiraz yolu olmadığından şikâyet etmekte ve AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.
AİHM, bu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olduğunu ve bu nedenle kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
AİHM, AİHSnin 13. maddesinin, 6. maddenin 1. pragrafı çerçevesinde bir dava duruşmasını makul süre içinde yapma şartının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak ulusal bir merci önünde etkili bir hukuk yolunu güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (bakınız, Polonya aleyhine Kudla davası (GC), no 30210/96, prg. 156, CEDH 2000-XI).
Bu konuyla ilgili olarak AİHM, Türk hukukunun AİHSnin 13. maddesi anlamında ceza yargılamaları süresinin uzunluğuyla ilgili başvurulabilecek bir itiraz yolu sunmadığını daha önce baktığı davalarda da tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Daneshpayeh davası, no 21086/04, prg. 38 ve 51, 16 Temmuz 2009).
Bu durumda, AİHM, mevcut davada, başvuranın davasının, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında belirtildiği şekilde, makul bir süre zarfında çözüme ulaştırılması hakkını kullanabilmesine olanak tanıyan bir başvuru yolunun iç hukukta bulunmamasından dolayı AİHSnin 13.maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
IV. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ayrıca, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olmakta ve AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava karşı çıkmakta ve tıbbi raporlara göre başvuranın vücudunda hiçbir yara ve darp izinin tespit edilmediğini kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, ne başvuranın ne de avukatının bu iddialarla ilgili suç duyurusunda bulunmadığını savunmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir.
AİHM, sözkonusu şikâyetin yukarıdaki gerekçeler nedeniyle kabuledilemez olduğunu ve Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazının ayrıca incelenmesine gerek kalmadığı kanaatine varmaktadır.
AİHM, 3. maddeye aykırı olan kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Güzel davası, no 71908/01, prg. 68, 5 Aralık 2006, Türkiye aleyhine Hüsniye Tekin davası, no 50971/99, prg. 43, 25 Ekim 2005 ve İspanya aleyhine Martinez Sala ve diğerleri davası, no 58438/00, prg. 121, 2 Kasım 2004).
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin başında, gözaltı devam ederken ve sona erdiğinde üç ayrı tıbbi raporun düzenlendiğini kaydetmektedir. AİHM, değerlendirmesi amacıyla sunulan tüm delil unsurlarını dikkatle incelemiştir. Bu tıbbi raporlar, başvuranın vücudunda lezyon veya darp izine rastlanmadığını belirtmektedir. Öte yandan, başvuran maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele koşullarının detaylarını açıklamamıştır. Bu nedenle, AİHM başvuranın gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialarını inandırıcı bulmamaktadır.
Tüm bu unsurlar ile mevcut davanın koşullarını dikkate alan AİHM, değerlendirmesi amacıyla sunulan delil unsurlarının başvuranın iddia ettiği gibi gözaltı sırasında polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığını kanıtlamadığı sonucuna varmaktadır.
Bunun sonucu olarak AİHM, sözkonusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmektedir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, uğradığı maddi zarar karşılığı olarak 30 000 Euro (EUR) ve manevi tazminat olarak ise 15 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, AİHSnin 5. maddesinin 3, 4 ve 5. paragrafları ile 6/1 ve 13. maddelerin ihlali ile ilgili tespitini göz önüne alan AİHM, hakkaniyete uygun olarak, başvurana 8 000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ayrıca, iç hukukta yapmış olduğu yargılama giderleri için 5661 Türk Lirası (TRL) ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için 4 7202 TRL talep etmektedir. Başvuran, kanıtlayıcı belge olarak fatura fotokopilerini sunmuştur. Başvuran buna ilaveten, kanıt belgesi göstermediği tercüme ve sekreterlik masrafları için 350 TRL talep etmektedir.
Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM mevcut davada sunulan belgeler ve sözü edilen kıstaslar ışığında, tercüme ve sekreterlik masrafları için yapılan talebi reddetmekte ve tüm yargılama masraf ve giderleri için başvurana 2 668 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağına karar vermektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, AİHSnin 5. maddesinin 3, 4 ve 5. paragrafları, 6. maddesinin 1. paragrafı (süre) ve 13. maddesi kapsamında yapılan şikayetlere ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 5. maddesinin 3, 4 ve 5. paragraflarının ihlal edildiğine;
3. Cezai yargılama süresinin uzunluğu nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine:
i. her türlü vergiden muaf tutularak 8.000 Euro (sekiz bin) manevi tazminat
ii. her türlü vergiden muaf tutularak 2.668 Euro (iki bin altı yüz altmış sekiz) yargılama masraf ve gideri
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy