(2709 S. K. m. 46) (AİHS. m. 6, 35, 1 NOLU PROTOKOL) (6830 S. K. m. 23) (2942 S. K. m. 3) (TUNÇ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 7123/04)
Kabuledilebilirliğe İlişkin Karar
18 Mayıs 2010
OLAYLAR
Başvuran, Türkiyede kayıtlı olup İstanbulda faaliyet gösteren bir anonim şirkettir. AİHM önünde, İstanbul Barosu avukatlarından S. N. Gürel tarafından temsil edilmiştir.
Dava olayları
Dava olayları, taraflarca aktarıldığı üzere, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
17 Kasım 1982 tarihinde, devlete ait bir işletme olan Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) başvuranın İzmirde yer alan arsasını kısmen kamulaştırma kararı almıştır.
Kamulaştırma kararı başvurana 25 Şubat 1983 tarihinde noter yoluyla tebliğ edilmiştir. Tebligatta 2.803.700 TL tutarındaki kamulaştırma bedelinin Ziraat Bankası Alsancak Şubesindeki bir bloke hesaba, başvuran şirket adına yatırıldığı belirtilmiştir.
Başvuran kamulaştırmanın iptali için İzmir İdare Mahkemesinde dava açmış, mahkeme 21 Aralık 1983 tarihinde talebi reddetmiş, Danıştay idare mahkemesi kararını 18 Aralık 1984 tarihinde onamıştır.
Başvuran, ilave tazminat ödenmesi talebiyle bir dava açmış, 4 Kasım 1986 tarihinde İzmir Hukuk Mahkemesi 7.848.800 TL ilave tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Karar 17 Şubat 1987 tarihinde kesinleşmiştir. Ek tazminat miktarı, 25 Kasım 1987 tarihinde aynı hesaba yatırılmıştır.
SEK 3 Aralık 1987 tarihinde kamulaştırılan arsanın kendi adlarına tescili talebiyle İzmir Hukuk Mahkemesinde bir dava açmış, 10 yıl süren dava sonucunda Yargıtay 1 Nisan 1997 tarihinde talebi kabul etmiştir. Başvuran şirketin karar düzeltme talebi 2 Temmuz 1997 tarihinde reddedilmiştir.
6 Mart 1992 tarihinde başvuran şirket 6830 sayılı (mülga) Kamulaştırma Kanununun 23. maddesine dayanarak kamulaştırılan mülkün iadesi talebiyle dava açmış, İzmir Hukuk Mahkemesi davayı 30 Ekim 1996 tarihinde reddetmiş, karar 4 Nisan 1997 tarihinde Yargıtayca onanmış, başvuranın karar düzeltme talebi 4 Haziran 1997 tarihinde reddedilmiştir.
11 Kasım 1997 tarihinde SEK başka bir kamu kuruluşu ile birleşerek tüzel kişiliğini kaybetmiştir. Bunun üzerine başvuran şirket 11 Şubat 1998 tarihinde dava dosyasının tekrar açılması ve mülkün kendilerine iadesi talebiyle dava açmış, talep 21 Aralık 1999 tarihinde İzmir Hukuk Mahkemesi tarafından reddedilmiş, karar 19 Ekim 2000 tarihinde kesinleşmiştir.
Başvuran şirket 7 Haziran 2000 tarihinde, kamulaştırma bedelinin bankaya yatırılıp yatırılmadığını ve bedeli almaya hakları bulunup bulunmadığını Ziraat Bankasına yazı ile sormuştur. İddiaya göre banka yazılı bir cevap göndermemiş ancak sözlü olarak, şirketin kayıtlarında bulunmadığı bilgisini vermiştir. Şirket 15 Nisan 2002 tarihinde kamulaştırma bedelinin bankaya yatırılıp yatırılmadığının belirlenmesi amacıyla İzmir Hukuk Mahkemesinde bir tespit davası açmış, banka, kamulaştırma bedelinin Alsancak Şubesinde şirket adına açılan bloke hesaba yatırıldığını ancak bedelin teslim alınması için girişimde bulunulmadığını bildirmiştir. İlk derece mahkemesi başvuran şirketin açtığı davayı 19 Eylül 2002 tarihinde reddetmiş, karar 8 Nisan 2003 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır. Karar düzeltme talebi 27 Haziran 2003 tarihinde reddedilmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran şirket ihtilaflı arsanın kamu yararı bulunmamasına rağmen kamulaştırılmasının, kamulaştırma bedelinin ödenmemesiyle birlikte 1 nolu Protokolün 1. maddesine ihlal teşkil ettiğini öne sürmüştür.
Başvuran ayrıca kamulaştırmaya ilişkin çeşitli hukuk ve idari davaların AİHS'nin 6/1 maddesinde öngörülen makul süre şartına aykırı olarak 20 yıldan uzun sürdüğünü ileri sürmüştür.
HUKUK
Başvuran ilk olarak 1 nolu Protokolün 1. maddesine dayanarak arsalarının kanunsuz bir şekilde kamulaştırıldığını ve kamulaştırmanın kamu yararına hizmet etmediğini iddia etmiştir. AİHM bu bağlamda başvuran şirketin aynı gerekçelerle 1983 yılında, kamulaştırmaya ilişkin tebligatı almasının hemen ardından işlemin iptali talebiyle dava açtığını kaydeder. Ancak bu talep Danıştayın 18 Aralık 1984 tarihli nihai kararı ile reddedilmiştir. Başvuran şirket, zorunlu tapu tescil işleminin 2 Temmuz 1997 tarihinde SEK lehine sonuçlanması ile arsa üzerindeki mülkiyetini kaybetmiştir. Bu arada başvuran şirketin mülkün iadesi talebi İzmir Hukuk Mahkemesi tarafından 30 Ekim 1996 tarihinde reddedilmiş, karar 4 Haziran 1997 tarihinde kesinleşmiştir. SEKin başka bir kamu kuruluşu ile 1997 tarihinde birleşerek tüzel kişiliğini kaybetmesini takiben başvuran, kamulaştırmanın iptali ve arsayı geri almak amacıyla son bir hamle olarak iade ve zorunlu tescil davalarının yeniden açılmasını talep etmiştir. Yargılamanın iadesi talebi benzer şekilde 19 Ekim 2000 tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiştir.
AİHM, başvuran şirketin, şikâyetine ilişkin mevcut iç hukuk yollarını tüketmek amacıyla birçok girişimde bulunmasına karşın AİHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına uymadığını kaydeder. Hangi kararın kesin ve nihai olduğu değerlendirilirse değerlendirilsin, başvurunun AİHMye en geç 19 Ekim 2000 tarihli Yargıtay kararını takiben altı ay içerisinde yapılması gerekmekteydi. Ancak mevcut başvuru 25 Aralık 2003 tarihinde yapılmıştır.
Dolayısıyla başvurunun bu kısmı süresi içerisinde yapılmadığından AİHS'nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Başvuran şirket ayrıca 1 nolu Protokolün 1. maddesine dayanarak kamulaştırılan arsası karşılığında tazminat almadığını savunmuştur.
Hükümet, kamulaştırma bedelinin, ilave tazminatla birlikte başvuran şirket adına açılan bloke banka hesabına yatırıldığını ve bu hususun şirkete tebliğ edildiğini savunarak iddiaya karşı çıkmıştır. Ancak başvuran şirket, ödemeyi teslim almak için bankaya başvurmak yerine sürekli olarak arsanın kendilerine iadesi için uğraşmıştır. Bu nedenle Hükümet, ödemenin alınması için gerekli adımları atmadığından mevcut durumdan tek başına başvuran şirketin sorumlu olduğunu savunmuştur.
Başvuran şirket cevaben, Hükümetin iddialarının aksine, kamulaştırma bedelini soruşturmak amacıyla bankayla irtibat kurma girişiminde bulunduğunu, ancak yanıt alamadığını belirtmiştir. Şirket ayrıca, daha fazla ayrıntıya girmeden, özellikle arsanın parselasyon planı bulunmadığından, ödemeyi elde etmesinin ancak idarenin bankaya ödemenin serbest bırakılması için bir talimat göndermesi yoluyla olabileceğini ifade etmiştir.
AİHM, Anayasanın 46. ve Kamulaştırma Kanununun (no. 2942) 3. maddesine göre devlet tarafından bir taşınmazın kamulaştırılması halinde kamulaştırma bedelinin nakden ve peşin olarak ödenmesi gerektiğini kaydeder. Dolayısıyla prensip olarak taşınmaz sahiplerinin kamulaştırılan mülklerinin karşılığında tazminat alabilmek için hukuk davası açmaları gerekmemekte ve beklenmemektedir. Ancak ödenecek tazminatı elde etmek için, ödemeyle ilgili olarak ilgili banka ya da idareye başvurmak gibi, usule ilişkin belli adımları yerine getirmeleri mülk sahiplerinden beklenebilir (bkz. Burdov - Rusya (no. 2), no. 33509/04). AİHM, somut davada başvuran şirketin kamulaştırma bedelini almak için 20 yıldan uzun süre hiçbir girişimde bulunmamış olmasını garip karşılamaktadır. Ayrıca şirket, nihayet ödemenin peşine düşmeye karar verdiğinde, paranın mevcudiyetini teyit etmek için bankaya iki adet yazı göndermekten başka bir girişimde bulunmamıştır. AİHM, dava dosyasında başvuran şirketin, kamulaştırma bedelinin halen Ziraat Bankasında, ödenmeye hazır olduğunun İzmir Hukuk Mahkemesi tarafından net bir şekilde tespit edilmesinden sonra dahi, bu bedeli herhangi bir aşamada bankadan ya da doğrudan idareden açıkça talep ettiğini gösterecek kanıt tespit etmemiştir (bkz. karşıt olarak Tunç - Türkiye, no. 54040/00; bu davada başvuran ödemenin yapılması için idareye karşı icra takibi başlatılması gibi birtakım somut adımlar atmıştır).
Son olarak AİHM, dava dosyasındaki hiçbir unsurun başvuran şirketin bankaya yatırılmış bedele erişimine devlet tarafından herhangi bir kısıtlama bulunduğunu göstermediği kanaatindedir. AİHM özellikle parselasyon planı bulunmamasının idarenin arsayı edinmesine ve tazminat ödenmesi dahil olmak üzere kamulaştırma planını uygulamasına engel teşkil etmediğinin zorunlu tescil davası sırasında İzmir Hukuk Mahkemesi tarafından açıkça belirtildiğini kaydeder.
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında AİHM, başvuran şirketin sözkonusu ödemeyi elde etmek için yeterli özeni göstermediğine hükmetmiştir. Dolayısıyla bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Başvuran şirket son olarak AİHS'nin 6/1 maddesine dayanarak, kamulaştırmanın ardından açılan davaların toplamda ortalama yirmi yıl sürmüş olması nedeniyle davaların adil bir şekilde ve makul süre içerisinde görülmesi hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.
AİHM, kamulaştırma kararının tebliğini takiben başvuran şirketin hukuk ve idare mahkemelerinde en az yedi dava açtığını, bunların da oldukça uzun sürelerde tamamlandığını kaydeder. Ancak AİHM aynı zamanda bu davaların birbirinden tamamen bağımsız nitelikte olup her birinin farklı nedenlerle, ayrı temellere dayanarak açıldığını belirtir. Dolayısıyla toplam yargılama süresine ilişkin genel bir değerlendirme yapılması mümkün değildir. Ayrıca AİHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kısıtlaması, AİHM'nin bu davaların çoğunluğunu ayrı ayrı incelemesine izin vermemektedir. Süreyle bağlantılı tek dava, tespit kararının alındığı davadır. Sözkonusu dava süreci 15 Nisan 2002 tarihinde başlayıp 27 Haziran 2003 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla yargılama iki yargı aşamasında sadece bir yıl iki ay 12 gün sürmüştür. AİHM, yetkililere atfedilebilecek herhangi ciddi bir gecikme olmadığı göz önünde bulundurulduğunda sürenin makul süre şartını aştığını tespit etmemiştir.
Dolayısıyla sözkonusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Bu nedenlerle AİHM oybirliğiyle, başvuruyu kabuledilemez olarak ilan etmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy