(AİHS m. 6, 7, 35, I NOLU PROTOKOL) (2577 S. K. m. 13) (2709 S. K. m. 35, 169) (6831 S. K. m. 2) (4721 S. K. m. 683, 705, 934, 1007) (6098 S. K. m. 125) (3402 S. K. m. 14, 22) (6292 S. K. m. 7) (4. YD. 03.02.2010 T. 2010/90 E. 2010/776 K.) (4 HD. 13.04.2010 T. 2009/8819 E. 2010/4309 K.) (4. HD. 07.10.2010 T. 2010/9017 E. 2010/9962 K.) (4. HD. 02.03.2011 T. 2011/97 E. 2011/2176 K.) (1. HD. 15.07.2011 T. 2011/4662 E. 2011/8363 K.) (1. HD. 21.09.2011 T. 2011/6761-K. 2011/9035) (20. HD. 25.10.2011 T. 2011/9173-K. 2011/12065) (20. HD. 11.10.2011 T. 2011/6979 E. 2011/11356 K.) (YHGK. 18.11.2011 T. 2009/4-383 E. 2009/517 K.) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (TEMEL CONTA SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - TÜRKİYE DAVASI) (NURAL VURAL - TÜRKİYE DAVASI) (RİMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (S.S. GÖLLER BÖLGESİ KONUT YAPI KOOPERATİFİ - TÜRKİYE DAVASI) (HACISALİHOĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (İÇYER - TÜRKİYE DAVASI) (DOĞAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 11166/05)
KARAR
6 Kasım 2012 tarihinde,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Peer Lorenzen,
Dragoljub Popovic,
Işıl Karakaş,
Neboja Vucinic,
Paulo Pinto de Albuquerque
ve Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passosun katımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi), 9 Mart 2005 tarihli başvuru ile ilgili yapılan müzakereler sonrasında, Davalı Hükümetin görüşleri ve bu görüşler doğrultusunda başvuranların verdiği cevapları da dikkate alarak aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuranlar Tahir Arıoğlu (Bay), Mithat Arıoğlu (Bay), Leman Dayal (Bayan) ve Melek Baran (Bayan) T.C. vatandaşları olup Sarıyerde (İstanbul) ikamet etmektedirler. Başvuranlar, AİHM huzurunda İstanbulda görev yapan Avukat H. Şen tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın koşulları
2. Başvurunun kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir:
3. Başvuranlara miras kalan, Sarıyerin (İstanbul) Uskumru Köyünde yer alan 148 parsel ile 5 ada numaralı ve tarım arazisi olarak vasıflandırılmış14800 m lik bir arsanın, 18 Haziran 1990 tarihinde başvuranlar ve diğer iki şahıs adına tapuya kaydı yapılmıştır. Arsa, 29 Temmuz 1959 tarihinde başvuranların mirasçısı de cujus adına kaydedilmiştir.
4. Hazine, 2 Mayıs 2001 tarihinde, başvuranlar adına kayıtlı 148 No.lu parselin tapu kaydında yer alan mülkiyet haklarının iptal edilmesi ve arsanın Hazine adına tescili istemiyle Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Hazine, açtığı davada, ihtilaf konusu parselin ormanlık araziye dahil olduğunu ve bu belgenin, tapu kaydında 6831 sayılı Kanunun 2. maddesinin B paragrafına uygun olarak mühürlendiğini açıklamıştır. Bu kanun maddesine göre, orman arazisi niteliğini tamamen kaybeden arsalar Hazineye geçmelidir; halbuki bu davada mülkiyet hakkı hazineye geçmemiştir. Maliye Hazinesi, başvuranların 26 Haziran 2001 tarihli karşı davalarının reddini talep etmiştir.
5. Mahkeme tarafından atanan bilirkişi kurulu, 5 Şubat 2002 tarihinde, raporunu sunmuştur. Rapora göre, arazinin ilk sınırlandırma çalışmaları 1938 yılında yapılmıştır ve böylece ihtilaflı parsel orman arazisine dahil olmuştur. Ardından, belirtilmeyen bir tarihte, 6831 sayılı Kanunun 2. paragrafının B fıkrası uygulanarak, arazinin niteliğine ilişkin yeni incelemeler gerçekleştirilmiştir. Bu yeni incelemelere göre, taşınmaz, Hazine yerine sehven başvuranların mirasçısı adına yazılmıştır.
6. Mahkeme, bilirkişi raporuna dayanarak Hazinenin talebini haklı bulmuştur ve 6831 sayılı kanunun 2.paragrafının B fıkrasına uygun olarak, başvuranların mülkiyet hakkını 18 Nisan 2002 tarihinde iptal etmeye karar vermiştir.
7. Yargıtay, 6 Şubat 2003 tarihinde, itiraz edilen kararı onamıştır.
8. Başvuranlar, 27 Mayıs 2003 tarihinde, karar düzeltme talebinde bulunmuşlardır. Bu konuda verilen karar, başvuranlara 9 Ekim 2004 tarihinde tebliğ edilmiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulaması
9. Anayasanın 169. maddesi aşağıdaki şekildedir:
Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.
Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.
Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.
Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.
10. Türk Medeni Kanununun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
683. madde 1. paragraf: Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
705. madde 1. paragraf: Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.
1007. madde 1. paragraf: Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.
11. Borçlar Kanununun 125. maddesi, kanunen aksi bir hüküm bulunmadıkça zamanaşımı süresinin on yıl olduğunu öngörmektedir.
12. Türk kanunlarında, bir taşınmazın tapu kaydının yapılması ilkesel olarak mülkiyet hakkına ilişkin hukuki tek temel eylemdir. Aslında, Medeni Kanununun 705. maddesi gereğince bir taşınmazın mülkiyet hakkının elde edilmesi için, tapu kaydının Maliye Hazinesine kayıtlı olması gereklidir. Diğer taraftan, kadastroya ilişkin 3 Temmuz 1987 tarihli 3402 sayılı Kanunun 14. maddesi aşağıdaki şekilde öngörmektedir:
(
) Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan (
) çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir. (
)
13. Kadastroya ilişkin 3402 sayılı Kanunun 22. maddesinin 1. paragrafına göre, daha önceden tespit, tescil veya sınırlandırma suretiyle kadastro veya tapu kaydı yapılmış arsanın yeniden kadastrosu yapılamaz. Bu gibi arsalar ikinci defa kadastroya tabi tutulmuşsa, ikinci kadastro bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılır ve bu durumda Medeni Kanunun 934. maddesinin hükümleri uygulanmalıdır. Geçerli süre içerisinde dava açılmadığı takdirde, ikinci defa yapılan kadastro, tapu sicil müdürlüğünce resen iptal edilir.
14. 8 Temmuz 2008 tarihinden önce yürürlükte olan Orman Kanununa ilişkin Medeni Kanunun 1007. maddesi ve bu konudaki ulusal içtihadın yorumlanması Turgut ve diğerleri v.Türkiye Davasının kararında ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır (no. 1411/03, 44.-67. paragraflar, 8 Temmuz 2008).
15. AİHM tarafından orman arazilerine ilişkin davalar hakkında verilen kararlar sonrasında, Yargıtay yeni bir içtihat geliştirmiştir (bkz. diğerleri arasında daha önce anılan Turgut ve diğerleri, Temel Conta Sanayi Ve Ticaret A.Ş. v. Türkiye, no.45651/04, 10 Mart 2009, Nural Vural v. Türkiye, no. 16009/04, 10 Mart 2009, Rimer ve diğerleri v. Türkiye, no. 18257/04, 10 Mart 2009, S.S. Göller Bölgesi Konut Yapı Koop. v. Türkiye, no. 35802/02, 23 Mart 2010, ve Hacısalihoğlu v. Türkiye, no. 343/04, 2 Haziran 2009). Bu içtihada göre, arsası orman arazisine dahil olduğu için mülkiyet hakkı elinden alınan bütün kişiler Medeni Kanunun 1007. maddesinin esasına göre tazminat elde edebilirler. Bu bağlamda, yerel mahkemeler tarafından verilen birçok karar örnek gösterebilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 18 Kasım 2009 tarihinde, emsal bir içtihat gerçekleştirmiştir. Esasen, Antalya Asliye Hukuk Mahkemesi bir kooperatifin talebini uygun bularak kabul etmiştir. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, önceki içtihadı uygulayarak bu kararı bozmuştur ve Asliye Hukuk Mahkemesi kararında direnmiştir.
Kurul, daha önce anılan Turgut ve diğerleri, Hacısalihoğlu ve Turgut ve diğerleri v. Türkiye kararlarına ve ayrıca sahil şeridinde konuşlanmış arsaların mülkiyet haklarının tazminatlarının iptaline ilişkin Yargıtayın yeni içtihadına atıfta bulunduğu kararında, Medeni Kanunun 1007. maddesi gereğince, Maliye Hazinesi adına görevli olan makamların itiraz etmemesi ve tapu kayıtlarının düzenlenmesi ile kadastro çalışmalarının birbirinden ayrı yürütüldüğü durumlarda, Hazine kayıtlarında belirtilen hatalardan Devletin sorumlu olduğunu ortaya koymuştur. Kurula göre, tapu kayıtlarında var olan hatalar sebebiyle hak veya menfaat kayıpları ya da bu haklardan mahrum bırakılma durumunda, Devletin sorumluluğu devreye girmiştir ve tapu kayıtlarını düzgün bir şekilde tutmakla sorumlu Devlet, esası bulunmayan veya hatalı kayıtlardan kaynaklanan zararları da karşılamak zorunda kalmıştır. Bu değerlendirmeler bağlamında Kurul, kadastro kayıtlarını güncellemekle görevli memurların dayanağı bulunmayan veya gerçekle örtüşmeyen kayıt işlemleri ya da taşınmazların niteliğine dair hatalardan Devletin sorumlu olduğu kanaatine varmıştır.
Kurul, bir arsanın orman arazisine dahil olması sebebiyle mülkiyet hakkının iptal edildiği durumlarda Medeni Kanunun 1007. maddesinin esasına dayanarak özel şahısların tazminat talep etme haklarının olduğu sonucuna varmıştır.
Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, 3 Şubat 2010 (E. 2010/90-K. 2010/776), 13 Nisan 2010 (E. 2009/8819-K. 2010/4309), 7 Ekim 2010 (E. 2010/9017-K. 2010/9962) ve 2 Mart 2011(E. 2011/97-K. 2011/2176) tarihli kararlarda bu içtihadı onamıştır.
Bu süreç içerisinde, Kurul 18 Kasım 2009 tarihli kararda kabul ettiği tutumu, 16 Haziran 2010 tarihli kararda (E. 2010/4-349 ve K. 2010/9962) yinelemiştir.
Sonuç olarak, 16 Aralık 2010 tarihli Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı (E. 2009/163-K. 2010/469) takdire şayandır. Bu davada, Asliye Mahkemesi ortak bir mülkiyetin dağıtılması kararını vermiştir ve daha sonra özel bir şahıs, Milas İcra Dairesi tarafından düzenlenen açık arttırmada taşınmaz bir mülk satın almıştır. Bu kişinin mülkiyet hakkı iptal edilmiştir ve taşınmaz mülk, 6831 sayılı Orman Kanununun 2. maddesinin B. paragrafına uygun olarak Maliye Hazinesine geçmiştir çünkü bu arsa, bahsedilen tarihte olmasa bile güncel durumda orman arazisinin bir kısmını teşkil etmektedir. Daha önce anılan Turgut ve diğerleri kararı gibi Yargıtayın yeni içtihadına atıfta bulunulan kararda Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, özel şahsın ihtilaflı mülkü, bir devlet kurumu tarafından düzenlenen açık arttırma çerçevesinde ve iyi niyetli olarak satın aldığını tespit etmiştir. Mahkemeye göre, ihtilaflı mülkün orman arazisi içinde olması ilgilinin mülkiyet hakkına herhangi bir engel teşkil etmemekteydi ve maruz kaldığı zararın tazmin edilmesi gerekmekteydi. Mahkeme ayrıca ihlalin sonuçlarını önlemek mümkün değilse adil tazmin yoluna gidilmesi gerektiğini eklemiştir.
16. yakın bir zamanda, Yargıtay tazminat miktarının hesaplama şekline ve tazminat talep etmek için zamanaşımı süresine ilişkin radikal değişiklikler içeren yeni bir içtihat geliştirmiştir.
Kıyı şeridinde yer alan taşınmazların davalarında yetkili olan Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi, 15 Temmuz 2011 tarihinde, mülkiyet hakkı Maliye Hazinesine geçen bir kişinin tazminat talebini kısmen kabul eden Karasu Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bozmuştur. Bu kararda (E. 2011/4662-K. 2011/8363), Yargıtay, Sözleşmenin Ek 1. nolu Protokolünün 1. maddesi ve Anayasanın 35/1 maddesine atıfta bulunarak mülkiyet hakkının esas niteliğini, bu hakkın, sadece kanun tarafından ve kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğini hatırlatmıştır. Yargıtaya göre, Medeni Kanunun 1007. maddesinin tapu kaydında yapılan hatalar karşısında Devletin mutlak sorumluluğunu öngördüğü şekilde, mülkiyet hakkı Hazineye geçen taşınmazın, değerini tespit etmek gerekirdi. Bu bağlamda, yüksek yargı, Karasu Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yürütülen soruşturma ve değerlendirmenin yetersiz olduğunu çünkü bir takım kıstasların dikkate alınmamış olduğunu belirtmiştir. Bu kıstaslar, söz konusu taşınmazın niteliğini, yüzölçümünü, değerini etkileyecek bütün unsur ve özellikleri, arsanın inşa edilebilirliğine dair vergilerin miktarını, tahmin edilen diğer resmi değerleri, mülk gelirlerinin miktarını, emsal taşınmazların satış fiyatını ve arazi üzerinde bulunan taşınabilir mülklerin değerini içermektedir. Yargıtay, mahkemelerde bu şekilde açılan tazminat davalarının, bilirkişi raporlarının temeli hakkında resen bir araştırma gerektirdiğini belirtmiştir. Yargıtay, tapu kaydı Maliye Hazinesine geçen ve mülkiyet hakkı elinden alınan her vatandaşın, Borçlar Kanununun 125. maddesine uygun olarak on yıl içerisinde karar düzeltme talebiyle dava açabildiğini eklemiştir.
Daire, aynı gün verilen benzer iki kararda da bu içtihadı yinelemiştir (E. 2011/6324-K. 2011/8361 ve E. 2011/4661-K 2011/8362).
Birinci Daire, 21 Eylül 2011 tarihinde verdiği kararda (E. 2011/6761-K. 2011/9035), zamanaşımı gerekçesiyle Maliye Hazinesi aleyhine açılan tazminat davasını reddeden Beylikdüzü Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bozmuştur. Birinci Daire kararında, tazminat davası açmak için zamanaşımı süresinin on yıl ile sınırlayan önceki içtihadını Borçlar Kanununun 125. maddesine dayanarak onamıştır.
Orman arazisi davalarında yetkili Yargıtay Yirminci Hukuk Dairesi, 11 Ekim 2011 tarihli kararında (E. 2011/9173-K. 2011/12065), söz konusu taşınmaz mülkün tapu kaydının orman arazisi olarak düzenlenmiş olması ve bu yüzden tazminat talep edenin tazminat elde edemeyeceği gerekçesiyle Maliye Hazinesi aleyhine açılan davayı reddeden İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, daha önce anılan Turgut ve diğerleri kararına atıfta bulunarak, başvuranların tazminat elde edemedikleri ve bu durumun kişisel hakların korunmasının zorunlulukları ile kamu çıkarının gereklilikleri arasında kurulan dengeyi bozduğu gerekçesiyle AİHMin bu davada Ek 1.nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmış olduğunu hatırlatmıştır (daha önce anılan, Turgut ve diğerleri, 92. paragraf). Yargıtay, mülkiyet hakkı iptal edilen ve tapu kaydı Hazineye geçen herkesin, on yıl içerisinde Medeni Kanunun 1007. maddesi gereğince ve Borçlar Kanununun 125. maddesine uygun olarak karar düzeltme talebiyle dava açma imkanının olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, tapu kaydında yapılan hatalar karşısında Devletin mutlak sorumluluğunu da belirtmiştir. Sonuç olarak, Yargıtay, tazminat miktarının, benzer arsaların muhtemel fiyatlarına ve mülk gelirlerine, söz konusu taşınmazın değerine ve niteliğine göre belirlenmesi gerektiğini dikkate getirmiştir.
Daire, 25 Ekim 2011 tarihinde, benzer bir karar vermiştir. (E.2011/9679-K. 2011/11356).
17. 6292 sayılı Kanun, TBMM tarafından 18 Nisan 2012 tarihinde kabul edilmiştir (resmi gazetede 26 Nisan 2012 tarihinde yayımlanmıştır ve aynı gün yürürlüğe girmiştir). Bu kanunun 7. maddesinin 1. paragrafının a) fıkrası 6831 sayılı Orman Kanununun 2. maddesinin B paragrafının uygulanmasıyla mülkiyet hakları iptal edilmiş arsa sahiplerine tapularının iadesini öngörmektedir.
18. 6292 sayılı Kanunun 7. maddesinin 4. paragrafına göre, ormanlık araziye dahil olmaları sebebiyle Maliye Hazinesi tarafından açılan dava sonucunda mülkiyet hakkı Maliye Hazinesine geçen arsalar, Genel Müdürlüğün ağaçlandırması için kullanımına sunulan araziler, kamuya açık olarak kullanılan ya da başka sebeplerle değerlendirilen, diğer kanunlara bağlı olan veya Maliye Hazinesi tarafından seçilen araziler iade konusu olamaz. İlgili şahıslar, söz konusu arsalar karşılığında eşdeğer bir arsa ya da ticari değerine eşdeğer bir tazminat elde edebilmektedirler.
ŞİKAYETLER
19. Ek 1. nolu Protokolün 1. maddesi ile Sözleşmenin 6. maddesini ileri sürerek, başvuranlar mülkiyet haklarının tazminat ödenmeksizin ellerinden alınarak ihlal edildiğinden şikayet etmektedirler.
20. AİHM, bu şikayetin yalnızca Ek 1. nolu Protokolün 1. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır. İlgili kısım aşağıdaki şekildedir:
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. (
)
21. Hükümet, başvuranların iddialarını kabul etmemektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
22. Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır. Kararın düzeltilmesi için üç defa dava açma hakları doğmasına rağmen başvuranlar bu yolu kullanmamışlardır. Öncelikle, Hükümet, başvuranların Borçlar Kanununun genel hükümleri gereğince tazminat talebinde bulunabileceklerini belirtmektedir. Daha sonra, ilgili kişiler idari usule ilişkin 2577 sayılı Kanunun 13. maddesi ve Sözleşmenin ilgili hükümleri gereğince tazminat elde etmek amacıyla İdari Mahkeme önünde başvuru yapma imkanına sahip olmuşlardır. Sonuç olarak, Hükümete göre, Devletin tapu kayıtlarında meydana gelen bütün zarardan sorumlu olduğu gerekçesiyle, Medeni Kanunun 1007. maddesine dayanarak başvuranlara, tazminat talebinde bulunma imkanları doğmuştur.
23. Hükümet, 10 Mayıs 2012 tarihli görüşlerinde, iç hukukta yasa ve içtihatlara ilişkin yeni gelişmeler meydana geldiğini belirtmektedir. Hükümet özellikle, Medeni Kanunun 1007. maddesinin esasına tabii tutulan işlemleri içeren emsal içtihatla Yargıtayın, cebri icra süresini, mülkiyet hakkı kararını iptal eden kararın nihai olduğu tarihten itibaren on yıla kadar sınırlandırdığını açıklamaktadır. Bu süre, karardan önce bir yıl ile sınırlıydı. Hükümet, dava dosyasına Yargıtayın bu konu ile ilgili bazı kararlarını eklemiştir. Diğer taraftan, 6831 sayılı Kanunun 2. maddesinin B paragrafı çerçevesinde mülkiyet hakları iptal edilen arsaların 6292 sayılı Kanunun 7. maddesinin 1. paragrafının a) fıkrası gereğince sahiplerine geri verilebileceklerini açıklamaktadır.
24. Başvuranlar, AİHMin bu konudaki içtihadını ileri sürerek tazminat talep etmek için etkin bir başvuru yolu bulunmadığından şikayet etmektedirler. Başvuranlar, tazminat talep etme imkanının başvuru yapıldığı sırada değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedirler. Halbuki Yargıtay tarafından düzenlenen yerleşik içtihat bakımından mülkiyet hakkının kaybedilmesi sebebiyle doğacak zararların tazminini talep etmek hiçbir imkan bulunmamaktadır.
Başvuranlara göre, Yargıtay tarafından düzenlenen emsal içtihadın ardından, 6292 sayılı yeni Kanun ve Medeni Kanunun 1007. maddesi gereğince ortaya çıkan tazminat talebi imkanı, başvuranların iddialarına dayanak oluşturan unsurlardır. Başvuranlar, tazminat ya da mülklerinin iadesini talep etmek için Hükümetin yeni adımlar atmalarını istemesinin, bu adımların uzun sürdüğü ve yüksek meblağlar ödenmesini gerektirdiği gerekçesiyle adil olmadığı kanaatindedirler.
Başvuranlar, ayrıca 6292 sayılı Kanunun bütün arsaların iadesini güvence altına almadığının ve 7. maddenin 4. paragrafının öngördüğü Maliye Hazinesinin arsa sahiplerine ne tazminat ödediği ne de arsayı iade ettiği özel durumların altını çizmektedir. Diğer taraftan, 6292 sayılı Kanunun, somut olayda olduğu gibi, mülkiyet hakları iptal edilen kişilerin sorunlarına çare bulma amacı gütmem ektedir ancak Hazineye gelir oluşturma amacı taşımaktadır. Ayrıca, ne içtihat yolu ne de kanun, manevi zarar için tazminat talep etme imkanını öngörmektedir.
25. AİHM, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafı uyarınca, başvurunun ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra yapılabileceğini daha önceki kararlarında da belirtmiştir. Bu bağlamda, AİHM, her başvuranın yerel yargı organlarına, ilkesel olarak Sözleşmeci Devletleri gözetme amacı taşıyan Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafının uygulanması; yani iddia edilen ihlallerin önlenmesi ya da düzeltilmesi fırsatını vermesi gerektiğinin altını çizmektedir (Cardot v. Fransa, 19 Mart 1991, 36. paragraf, seri A, no 200).
AİHMin iç hukuk uygulamalarında veya hukukta genel ya da yapısal hatalar tespit ettiği durumlarda, en uygun adımın, aynı içerikli davaların önüne gelmesini önlemek amacıyla uygun durumlarda etkin başvuru yolları ortaya koymaya ve davalı Devletten mevcut başvuruların etkinliğini yeniden incelemeyi talep etmeye dayandığını hatırlatmaktadır. Bir defa hatayı tespit ettikten sonra, gerekirse geçmişe yönelik olarak, Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulunun denetimi altında, Sözleşmenin talilik ilkesine uygun bir şekilde gerekli iyileştirici önlemler almak yerel makamlara düşmektedir. Bu ilkeye göre AİHM, karşılaştırılabilir bir dizi davada ihlallerin tespitini yinelemeyi gerekli görmemektedir (bkz. mutatis mutandis, Broniowski v. Polonya, (BD), no 31443/96, 191.-193. paragraflar, AİHM 2004-V). Aksi durumlarda, uzun vadede böyle bir durum, AİHM tarafından oluşturulan İnsan Haklarını koruma mekanizmasının doğru işlemesinin bozulması riskini taşımaktadır (bkz. mutatis mutandis, İçyer v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 18888/02, 84. paragraf, AİHM 2006-I ve SARL Comptoir Aixois des Viandes v. Fransa (kabul edilebilirlik kararı), no 19863/08, 12 Ekim 2010). AİHM, somut olayın iç hukukta veya uygulamasında yapısal bir hata görmeyerek resmi bir şekilde açıklayıcı olarak nitelendirmemektedir. Bununla birlikte 8 Temmuz 2008 tarihli Turgut ve diğerleri v. Türkiye Kararı, Cin ve diğerleri v. Türkiye kararında olduğu gibi 6831 sayılı Kanunun 2. maddesinin B paragrafının uygulanmasını içeren davalar ve bu konuda verilen kırka yakın karar, tazminat ödenmeksizin usulüne uygun olarak düzenlenen mülkiyet haklarının iptal edilmesi sorununun yapısal bir hata teşkil ettiğini göstermektedir. Bu konuyu inceleyen yüzlerce dava AİHM önünde halen derdesttir. Bu yapısal sorun, diğer taraftan, AİHMin verdiği kararların temelinde, yerel mahkemeleri içtihadın bu değişimini tamamlamaya teşvik eden sebeplerden biridir.
26. AİHM, bir taraftan ilgili ulusal içtihat ve hukuk incelemesinin 6831 sayılı Kanunun 2. maddesinin B paragrafının uygulanmasıyla mülkiyet hakları iptal edilen arsaların iadesini öngören bir kanunun ve diğer taraftan ormanlık araziye dahil olan mülklerinden mahrum olan kişiler için bir tazminat yolu bulunduğunu tespit etmektedir. Aslında bu konuda AİHM tarafından verilen kararların ardından (diğerleri arasında bkz. daha önce anılan Turgut ve diğerleri, Temel Conta Sanayi ve Ticaret A.Ş., Nural Vural, Rimer ve diğerleri, S.S. Göller Bölgesi Konut Yapı Koop., Cin ve diğerleri ve Hacısalihoğlu), Yargıtay 2009 yılı sonunda Medeni Kanunun 1007. maddesinin uygulanmasına ilişkin emsal bir içtihat meydana getirmiştir ve bu hükmün esasına dayanarak orman arazisine dahil olan arsaları ellerinden alınan şahıslara tazminat ödenmesine karar vermiştir. Yüksek yargı daha sonra verilen birçok kararda bu içtihadı onamıştır.
Ayrıca AİHM, farklı Yargıtay Dairelerinin, tazminat talebi başvurusu için zamanaşımı süresine ve tazminat miktarının hesaplanması yöntemine ilişkin, yine Medeni Kanunun 1007. maddesinin uygulanması ile değerlendirilmesiyle ilgili ulusal içtihadı da geliştirdiklerini tespit etmektedir. Bu yeni içtihadi gelişmeye göre, taşınmazlarının ormanlık araziye dahil olduğu gerekçesiyle mülkiyet haklarından mahrum bırakılan şahıslar, halihazırda mülkiyet haklarının ellerinden alındığı kararın nihai olduğu tarihten itibaren 10 yıl içerisinde mülklerinin gerçek değerine uygun olarak tazminat etmeleri için başvuru yapabilmektedirler.
Daha yakın bir zamanda, 18 Nisan 2012 tarihinde, TBMM, 6292 sayılı Kanunu kabul etmiştir (26 Nisan 2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır ve aynı gün yürürlüğe girmiştir) ve arazilerin, yani Orman Kanununun 2. maddesinin B paragrafı çerçevesinde iptal edilmiş olan mülkiyet haklarının özel olarak sınıflandırılmasına dair özellikle ek bir çözüm getirmiştir. Bu kanunun 7. maddesinin 1. paragrafının a) fıkrası, 6831 sayılı Orman Kanununun 2. maddesinin B paragrafının uygulanmasıyla mülkiyet hakları iptal edilen arsa sahiplerine arsalarının iade edilmesini öngörmektedir.
Medeni Kanunun 1007. maddesi ile ilgili başvuru yolu güncel olarak düzenli bir şekilde icra edilmektedir ve yerel mahkemeler AİHM içtihadına ve Ek 1.nolu Protokolün 1. maddesine atıfta bulunarak belirtilen hükmü sıkça uygulamaktadır (bkz. "İlgili iç hukuk ve uygulaması" kısmında belirtilen örnek kararlar). Böylelikle bu içtihadın günümüzde yerleşik olduğu söylenebilir.
Diğer taraftan, 18 Nisan 2012 tarihli kanunun 7. maddesinin 1. paragrafının a) fıkrasında belirtildiğine göre, başvuranların, bu kanunun yürürlüğe girdiği 26 Nisan 2012 tarihinden itibaren iki yıl içerisinde arsalarının iadesini talep etmelerine herhangi bir engel bulunmamaktadır. Aynı kanunun 7. maddesinin 4. paragrafı, mülkiyeti Maliye Hazinesine geçen arsaya karşılık olarak eşdeğerde bir arsa ya da ticari değerine eşdeğer bir tazminat önerilen bazı istisnai durumlar öngörmektedir.
27. AİHM ayrıca, güncel olarak Medeni Kanunun 1007. maddesine dayanan tazminat başvurusunun Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18 Kasım 2009 tarihli kararında düzenlenen emsal içtihada yol açmasının ve 18 Nisan 2012 tarihli kanunun 7. maddesi tarafından öngörülen iade imkanının, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafının kullanılabilmesi ve kullanılmak zorunda olması için yeterli yasal bir kesinlik derecesi elde ettiği kanaatindedir.
28. 10 Ekim 2004 tarihinde kesinleşmiş bir kararla mülkiyet hakları iptal edilen başvuranların Medeni Kanunun 1007. maddesi çerçevesinde, tazminat talebi için yeni kanundan ve bu içtihadi gelişmeden ya da 18 Nisan 2012 tarihli 6292 sayılı kanunun 7. maddesi çerçevesinde arsanın iade edilmesi durumundan faydalanıp faydalanmadıklarının belirlemek gerekmektedir. Bu durumu tespit etmek için, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği, AİHM önünde başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, AİHMin birçok defa belirttiği gibi bu kural her davanın kendine özgü koşulları tarafından desteklenebilen istisnalar olmadan uygulanmaz (Baumann v. Fansa, no 33592/96, 47. paragraf, AİHM 2001-V; Brusco v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 69789/01, AİHM 2001-IX). AİHM, aşırı uzun yargılama süresi sebebiyle yapılan İtalya, Hırvatistan, Slovakya ve Polonyaya karşı yürütülen başvurularda bu genel kuralı özellikle uygulamamıştır (daha önce anılan Brusco; Nogolica v. Hırvatistan (kabul edilebilirlik kararı), no 77784/01, AİHM 20002-VIII; Andrasik ve diğerleri v. Slovakya (kabul edilebilirlik kararı), no 57984/00, no 60237/00, no 60242/00, no 60679/00, no 60680/00, no 68563/01 ve no 60226/00, AİHM 2002-IX; Charzyhski v. Polonya (kabul edilebilirlik kararı), no 15212/03, AİHM 2005-V, Tadeusz Michalak v. Polonya (kabul edilebilirlik kararı), no 24549/03, 1 Mart 2005). AİHM mülkiyet hakkına bağlı konularla ilgili Türkiye aleyhine yapılan bazı başvuruları da aynı şekilde değerlendirmiştir (daha önce anılan İçyer (kabul edilebilirlik kararı), Altunay v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 42936/07, 17 Nisan 2012 ve Demopoulos ve diğerleri v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı) (BD), no 46113/99, no 3843/02, no 13751/02, no 13466/03, no 10200/04, no 14163/04, no 19993/04, ve no 21819/04, AİHM 2010).
29. Bu bağlamda AİHM, başvuranların mülkiyet hakkının iptal edildiği kararın tebliğ edildiği 10 Ekim 2004 tarihinden itibaren 10 yıl içerisinde ya da 6292 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği, arsanın iade edilmesinin talep edildiği 26 Nisan 2012 tarihinden itibaren iki yıl içerisinde tazminat başvurusunda bulunabileceklerini gözlemlemektedir. Kurul tarafından Turgut ve diğerleri (daha önce anılan), Hacısalihoğlu (daha önce anılan) ve Turgut ve diğerleri (adil tazmin) (daha önce anılan) kararlarında açıkça atıfta bulunduğu 18 Kasım 2009 tarihinde verilen ilke kararı (E. 2009/4-383-K. 2009/517), arsanın ormanlık araziye dahil olduğu gerekçesiyle mülkiyet hakkının iptal edildiği durumlarda, Medeni Kanunun 1007. maddesinin esasına ilişkin adli bir mahkemeden tazminat talep etme hakkının olduğunu şüphesiz ortaya koymuştur. Diğer taraftan, 6292 sayılı Kanunun 7. maddesinin 1. paragrafının a) fıkrasındaki metin, başvuranların durumunda olduğu gibi, 26 Nisan 2012 tarihinden itibaren iki yıl içerisinde Orman Kanununun 2. maddesinin B paragrafı gereğince mülkiyet hakkı iptal edilen arsaların iadesini açıkça öngörmektedir. Yerel mahkemelerin uygulaması, bu içtihadı yeniden düzenlemiştir ve onamıştır. Bütün bu gelişmelerin ardından başvuru süresi, mülkiyet hakkını iptal eden kararın nihai olmasından itibaren 10 yıl ile sınırlandırılmıştır ve yetkili mahkeme, konuyla ilgili tazminat miktarı, söz konusu taşınmazın niteliğini, değerini, olası mülk gelirlerini ve benzer arsaların fiyatını değerlendirmelidir. 6292 sayılı Kanunun 7. maddesinin 1. paragrafı ilkesel olarak, iade hakkını öngörmektedir.
30. Başvuranlar tarafından ileri sürülen istisnai durumlar hakkında AİHM, 7. maddenin 4. paragrafının, mülkü iade etmek mümkün olmadığında başka tazminat yollarını yani; söz konusu mülk karşılığında ya eşdeğerde bir arsa ya da ticari değerine eşdeğerde bir tazminat ödenmesini öngördüğünü tespit etmektedir. AİHMe göre 7. maddenin 1. paragrafında sunulan çözüm, 7. maddenin 1. maddesinin etkileri ile Medeni Kanunun 1007. maddesi gereğince tazminat talep etme olasılığını açan emsal içtihat tarafından teşvik edilen etkileri birleştirmeye imkan sunmaktadır.
31. AİHM, öncelikle başvuranların manevi tazminat talep etmemelerini gerekçelendirmediklerini belirtmektedir.
Diğer taraftan, benzer bir konunun incelendiği Doğan ve diğerleri v. Türkiye ((adil tazmin), no 8803-8811/02, no 8813/02 ve 8815-8819/02, 61. paragraf) Kararının 13 Temmuz 2006 tarihli adil tazmin hakkındaki kararında, AİHM başvuranların manevi tazminat taleplerini reddetmiştir. Aslında söz konusu davanın esası hakkındaki kararın kabul edilmesinin ardından, arsaları ellerinden alınmış kişilerin durumuna çözüm bulmak için Türk makamları tarafından alınan tedbirleri dikkate alarak AİHM, bu kararın, Ek 1.nolu Protokolün 1. maddesi ve Sözleşmenin 8. ile 13. maddelerinde belirtilen ihlallerden kaynaklanan bütün manevi zararı temin etmek için uygun bir tazminat teşkil ettiği kanaatindedir.
Ayrıca AİHM genellikle orman arazisi hakkındaki davalarda ihlal tespit edildiğinde, davanın yeterli bir tazminat ödenerek sonuçlandığını hatırlatmaktadır (bkz. örnek olarak daha önce anılan Turgut ve diğerleri v. Türkiye (adil tazmin), 22. paragraf ve daha önce anılan Cin ve diğerleri v. Türkiye, 41. paragraf).
32. AİHM, somut olayda ve benzer diğer davalarda, daha önce anılan Cin ve diğerleri ile Turgut ve diğerleri v. Türkiye Kararlarında dile getirilen ihlal tespitlerinin, 6292 sayılı kanunun kabul edilmesiyle yerel mahkemeler tarafından düzenlenen emsal içtihatla başvuranlara sunulan başvuru yollarının tamamı bağlamında manevi tazminat verilmemesine ilişkin şikayetleri anlamsız kılacak nitelikte olduğu kanaatindedir, özellikle bu kanunun 7. maddesinin 1. paragrafı söz konusu taşınmazların iadesinin mümkün olduğunu ve yine bu kanunun 7. maddesinin 4. paragrafı benzer tazminat yolları öngörmektedir.
33. Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafının, Yargıtay tarafından yukarıda belirtilen yeni içtihada ve yeni kanuna uygun olarak, Medeni Kanunun 1007. maddesi hakkında ya da/ve 6292 sayılı yeni Kanuna dayanan tazminat veya/ve iade talebinin hukuk mahkemeleri ve/veya somut olayın kendine özgü koşullarında başvuranları yetkili makamlara başvurmaya zorunlu kıldığı kanısındadır. Öte yandan AİHM, ilgili kişileri bu başvuru yolunun tüketilmesi zorunluluğundan muaf tutan herhangi bir istisnai koşul tespit etmemektedir.
34. İlgili kişilerin, söz konusu başvurularının etkisiz olduğunu hukuki karinelerle destekleyebildikleri varsayıldığında, bu sonuç ilgili başvuruların yeniden ele alınmasına halel getirmemektedir.
35. Sonuç olarak başvuranların şikayeti, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. ve 4. paragraflarının uygulanmasıyla, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, AİHM, Oybirliği ile,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy