(AİHS m. 8, 35) (2709 S. K. m. 143, 151) (DJAVIT AN - TÜRKİYE DAVASI) (HALİME GÖRGÜLÜ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KUTZNER - ALMANYA DAVASI)
(Başvuru no: 13158/05)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
31 Ocak 2012
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), 31 Ocak 2012 tarihinde daire aşağıdaki isimlerden oluşmaktadır:
Danute Jociene, Başkan
Dragoljub Popovic,
Isabelle Berro-Lefèvre,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller, Yargıçlar
ve Stanley Naismith, Yazı İşleri Müdürü,
16 Mart 2005 tarihinde işleme konulan söz konusu başvuru hakkında davalı devlet tarafından sunulan görüşler ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevaplar göz önünde bulundurularak yapılan müzakerenin ardından aşağıdaki karar verilmiştir:
OLAY ve OLGULAR
Başvuran, İlyas Güler Türk vatandaşı olup 1961 doğumludur ve Mersinde ikamet etmektedir. O, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 16 Mart 2005 tarihinde başvurmuştur. Başvuran Mahkeme önünde Mersin Barosu avukatlarından Bayan T. Mut tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet), kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın Koşulları
Söz konusu davanın koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Aşağıda anlatılan olaylar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sınır çizgisinin kuzeyinde yer alan Lefkoşa kentinde meydana gelmiştir.
23 Mayıs 1995 tarihinde, başvuranın kardeşi Zafer Gülerin eşi, Ş. adında bir kız çocuğu dünyaya getirmiştir. Çocuğun annesi, doğum sırasında ölmüştür.
Ş.nin doğumunun ardından, babası Ş.yi büyütmeleri için onu erkek kardeşi ve yengesine emanet etmeye karar vermiştir. Bununla birlikte, çocuğun bakım ve muhafazası ile velayet yetkisinin verilmesi hususlarına ilişkin herhangi bir idari teşebbüste bulunmamıştır.
Başvuran ve eşi, Ş.yi kendi kızları gibi büyütmüşlerdir. Ş., kendisine amcası olarak tanıtılan biyolojik babasıyla meşru bir ilişki sürdürmüştür.
Şubat 2003 tarihinde, Zafer Güler, başvuran hakkında dava açmıştır. Zafer Güler, Lefkoşa Aile Mahkemesi önünde başvuran tarafından çocuğun kendisine verilmesini ve çocuk üzerindeki velayet yetkisinin uygulanması konusunda müdahale edilmemesini talep etmiştir. Bu bakımdan, Zafer Güler, sadece biyolojik olarak değil ayrıca kanunen de Ş.nin babası olduğunu ve başvuranın çocuk üzerinde herhangi bir hakka sahip olmadığını belirtmiştir.
Bunun üzerine başvuran, kardeşinin davasına karşı çocuğun bakım ve muhafazasının kendisine verilmesini talep etmiştir.
27 Mart 2003 tarihinde, Aile Mahkemesi Hâkimi, Sosyal Hizmetler tarafından çocuk ve iki bakıcı aile hakkında soruşturma yapılmasına karar vermiştir.
17 Nisan 2003 tarihinde, Hâkim, babaya haftada bir gün ziyaret hakkının tanınmasına dair geçici bir karar vermiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte, Sosyal Hizmetler bir rapor düzenlemişlerdir. Bu rapora göre, çocuğun menfaati için onun bakıcı ailede kalması tercih edilebilirdi.
Aile Mahkemesi Hâkimi, 29 Mart 2004 tarihinde kararını vermiştir.
Hâkim, anlaşmazlıkları dayalı olay ve olguların yeni olduğunu ve Kıbrıs Türk Hukuku ya da doktrininde bu durumun ele alınmadığını gözlemlemeye başlamıştır. Ardından, çocuğun üzerindeki velayet yetkisinin aileden birinin vefat etmesi durumunda genellikle yaşayan aile bireyine verildiğini hatırlatmıştır. Dolayısıyla, Ş.nin velayeti, annesinin ölümünün ardından yalnızca babasına verilmiştir.
Daha sonra, ilk sorunun babası tarafından çocuğun başvurana verilmesine ilişkin durumun hukuki olarak nitelendirilmesi ile ilgili olduğunu belirtmiş ve dava koşullarında, bu durumun velayet yetkisinin devredilmesi olarak nitelendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Bununla birlikte, biyolojik baba mahkeme önünde dava açtıktan yaklaşık sekiz yıl sonra velayet yetkisini devretmekten vazgeçmiş ve yetkinin kendisinde kalmasını talep etmiştir. Başvuran da karşı dava açarak velayetin kendisine verilmesini talep etmiştir.
Kanunun sükûtu gereği, bu sorun, Aile Kanununun velayet yetkisi konusunda eşler arasındaki anlaşmazlıklara ilişkin olan hükümleriyle mukayese edilerek incelenmelidir. Oysaki aynı düzenlemeler açık kurallar içermiyordu ve sorunun çözümünü hâkimin takdirine bırakıyordu. Bu takdir, şüphesiz orantılılık ve eşitlik ilkelerine saygı gösterilerek uygulanmalıdır. Bu çerçevede, içtihat ve doktrin bu konuda sadece bir kriteri, yani çocuğun menfaatini dikkate almıştır.
Daha sonra Hâkim, Ş.nin başvuran, onun eşi ve çocuklarıyla mükemmel bir ilişki sürdürdüğünü, onlarla duygusal bir bağ kurduğunu, başvuranın bu zamana kadar Ş.yi çok iyi yetiştirdiğini ve Ş.nin yaşadığı evde bir odasının olduğunu gözlemlemiştir. Buna karşın, Ş.nin biyolojik babasının evinde ne bir odası ne de bir yatağı bulunmamaktadır. Ş.nin biyolojik babasının yeni eşi, Ş.ye bakma konusunda pek hevesli görünmemiş ve kendisinin başvuranın eşiyle aynı eğitim düzeyine sahip olmadığını belirtmiştir.
Davacı babanın, Ş.nin menfaatleri doğrultusunda velayet yetkisinin kendisinde kalması gerektiğini gösterecek herhangi bir unsur sunmadığı sonucuna varılmıştır.
Nihayetinde, Hâkim davacının davasını reddetmiştir. Bununla birlikte, kızıyla kişisel ilişkisini sürdürme hakkının davacıya verilmesinin gerekli ve adil olduğu yönünde karar vermiştir. Hâkim, davacıya haftada iki kez olmak üzere ziyaret ve konuk etme hakkını vermiştir.
Öte yandan, Hâkim bu kararın, çocuğun doğumundan itibaren başvurana verilmesi hususunun hukuki olarak nitelendirilmesine dayandığını belirtmiştir. Hakim, Yüksek Mahkemenin velayet yetkisinin mutlak bir niteliğe sahip olması, soy bağına dayanması, özellikle kişiye bağlı olması ve bu yetkinin de facto ilkesine dayanarak devredilmesi konusuyla ilgili olmaması gerekçesiyle kararı onamadığı takdirde, davacının davasının olumlu biçimde sonuçlanabileceğini eklemiştir.
Yargıtay, 26 Ocak 2005 tarihli kararında, Aile Mahkemesi Hâkiminin kararını iptal etmiştir. 277 sayılı Küçükler ve Mahcurların Vesayeti hakkında Kanun gereğince velayet yetkisinin sadece hukuki bir kararın ardından ve kanunla belirtilen durumlarda bir vasi tarafından uygulanacağını belirtmiştir. Yargıtay, başvuranı vasi olarak tayin eden ve ona velayet yetkisi veren hukuki bir kararın olmadığını ve dolayısıyla mahkeme kararıyla davacının davasının reddedilmesiyle hata yapıldığını tespit etmiştir. Bu nedenle Yargıtay, Aile Mahkemesi Hâkimi tarafından verilen kararı iptal etmiştir.
Yargıtay, bununla birlikte 1 Nisan 2005 tarihine kadar, statü quoyu korumanın uygun olacağını yani Aile Mahkemesi Hâkimi tarafından verilen kararın icrasına devam edileceğini belirtmiştir. Yaklaşık iki aylık süre zarfında, haklarını elde etmek amacıyla gerekli olduğunu düşündükleri yasal yollara başvurma konusunda özgürdüler.
19 Nisan 2005 tarihinde, başvuran ve eşi, Ş.nin babasının rızası dışında Ş.yi evlat edinme talebinde bulunmuşlardır. 24 Nisan 2005 tarihinde, Aile Mahkemesi evlat edinme talebiyle ilgili karar vermek için 12 Mayıs 2005 tarihli duruşmanın yapılmasından önce, çocuğun bakım ve muhafazası konusunda statü quoyu sürdürmeye dair geçici bir önlemin alınması yönünde karar vermiştir.
Başvuran ve eşi, Mahkemeye 27 Nisan 2005 tarihinde gönderdikleri yazıyla evlat edinme taleplerini geri çekmişlerdir.
Mevcut başvurunun gönderilmesinin ardından 22 Nisan 2010 tarihinde, Sosyal Güvenlik ve Çalışma Bakanlığı nezdinde Sosyal Hizmetler Müdürlüğü tarafından bir rapor düzenlenmiştir. Ş.nin eski ve yeni yaşama yerleri ziyaret edilmiş, Ş.nin öğretmenleri ve hayatında etkili olan kişiler dinlenmiştir. Bu raporda, dava olay ve olguları özetlenmiş ve aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmıştır:
Ş., doğduğundan bu yana, babası ve onun ailesiyle düzenli bir ilişki sürdürürken, amcası ve yengesinin evinde aile ortamında yaşamıştır. Ş.nin babası ve amcası arasındaki tartışmaların ardından, amcası 2003ten itibaren Ş.nin babasıyla olan ilişkisini sürdürmesini istememiştir. Baba Z.G, 2004 tarihinde Lefkoşa Aile Mahkemesi önünde kızını geri almak için dava açmıştır. Mahkeme, Ş.nin amcasında kalmasına karar vermiştir. Ş.nin babası, Yüksek Mahkeme önünde yaptığı itirazın ardından, Ocak 2005 tarihli kararla davayı kazanmıştır. Ş., şu anda babasının evinde üvey annesi ve iki üvey kız-erkek kardeşleriyle birlikte yaşamaktadır. Ş., görüşme sırasında babasının evinde mutlu olduğunu ve orada kalmak istediğini söylemiştir. Ayrıca, aynı zamanda amcası ve yengesini çok sevdiğini ve en büyük isteğinin iki ailenin uzlaşması olduğunu eklemiştir (...).
İdaremizin görevi çocukların hak ve menfaatlerini korumak olup öncelikli amaç, Ş.nin sağlıklı ve huzurlu bir ortamda yaşamasıdır. Ş., mahkeme kararıyla amcasından babasının evine taşındığında sosyal ve psikolojik bir travma yaşamıştır. Ş., bununla birlikte geçen zaman içinde bu travmayı atlatmış ve yeni ortamına uyum sağlamıştır. Yeni bir durum değişikliği, Ş. nin yeniden travma yaşamasına sebep olabilir. (
)
A. İlgili İç Hukuk
1. Küçükler Hakkında Vesayet
Fasıl 277 Küçükler ve Mahcurların Vesayeti Yasasının ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
7. Madde
1) Mahkeme, iyi bir sebep gösterilmesi üzerine herhangi bir zaman;
b) Ana, baba veya vasiyetle atanan vasi yerine, küçüğün şahsının ve malının veya onlardan birinin vasisi olarak başka bir kişiyi atayabilir;
(
)
(f) Küçüğün gözetim altında bulunması ile ilgili olarak ve ana babanın her ikisinin de küçükle temasa gelmeleri ile ilgili olarak uygun göreceği bir emir verebilir.
(2) Küçüklerle ilgili olarak bu maddenin verdiği yetkileri kullanırken Mahkeme, aslında küçüğün bir anası veya babası bulunduğunda ana veya babasının veya her ikisinin isteklerini de dikkate alır.
2. Yargıtay
Anayasanın 143. madde gereğince, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi; Anayasa Mahkemesinin, Yüksek Adalet Divanının, Yüksek İdare Mahkemesinin görevlerini yerine getirmektedir.
Anayasanın 151. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, Yüksek Mahkeme, Yargıtay gibi görev yaptığı takdirde, diğerleri arasında birinci derece mahkemelerinin kararlarına karşı yapılan itirazlar hakkında karar vermektedir.
ŞİKÂYET
Başvuran, Sözleşmenin 8. maddesini ileri sürerek, Ş.yi doğduğundan beri büyütmesine rağmen, Yargıtayın kararıyla Ş.nin velayetinin babasına verilmesi sonucunda özel ve aile hayatına saygı hakkına zarar verildiğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
a) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde (KKTC) meydana gelen olay ve olgulara ilişkin Türk Hükümetinin yargılaması
AİHM, öncelikle ve resen, 18 Aralık 1996 tarihli Loizidou v. Türkiye (esas) (§§ 49-57, Recueil des arrêts et décisions 1996-VI pp. 2232-2236) ve Djavit An v. Türkiye (n° 20652/92, § 22, AİHM 2003-III) ve Amer v. Türkiye (n° 25720/02, §§ 48-49, 13 Ocak 2009) kararlarına atıfta bulunmaktadır. Söz konusu bu kararlarda, ileri sürülen fiillerin davalı Hükümete isnat edilmesine ilişkin her türlü soruya cevap verilmiştir.
b. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi
Hükümet, Yargıtayın 26 Ocak 2005 tarihli kararında, bu kararın icrasını erteleyerek taraflara yaklaşık iki aylık bir süre verdiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre, taraflara süre verilmesi, taraflarca yeni bir adli davanın bu süre zarfında açılabileceği anlamına geliyordu. Hükümet, başvurana o süreçte çocuğu evlat edinmeyi ve de facto ilkesine dayanarak, çocuğun velayetini almayı talep etmesi için imkân verildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, itirazda bulunulmadan geçen bu sürenin ardından iç yargı organlarının Yargıtayın kesinleşmiş kararın icra edildiğini eklemektedir. Yargıtay, Ş.nin bakım ve muhafazası ile velayet yetkisinin babasına verilmesine karar vermiştir.
Hükümet, başvuranın Sözleşmenin 35 § 1. maddesi gereğince iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu belirtmektedir.
Başvuran, en başta açmış ve hemen ardından vazgeçmiş olduğu evlat edinme davasının AİHM önünde ileri sürdüğü şikâyetiyle hiçbir ilgisi olmadığını, bu davanın Ş.nin bakım ve muhafazasına ilişkin olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, Yargıtay tarafından verilen kararın kesinleştiğini ve Sözleşmenin 35 § 1. maddesi gereğince iç hukuk yollarının tüketildiğini vurgulamaktadır.
Hükümetin görüşlerine gelince, AİHM, Hükümetin Yargıtayın kararını nihai karar olarak kabul ettiğini ve bu karardan itibaren iki aylık sürenin sadece kararın icrası için bir erteleme olduğunu tespit etmektedir. AİHM, ayrıca Hükümetin özellikle Yargıtayın kararlarına karşı açık olan itiraz yoluna atıfta bulunduğunu dikkate almaktadır.
AİHM, bu nedenle Hükümetin hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin olarak ileri sürdüğü ön itirazı reddetmektedir.
c. Sözleşmenin 8. Maddesinin Dava Koşullarında Uygulanabilirliği Hakkında
AİHM, Sözleşmenin 8. maddesi gereğince aile hayatının, biyolojik ve hukuki bir bağ ile sınırlandırıldığını ve ilgililer arasındaki bağların kuvvetliliğini öne sürerek bu kavramın sosyolojik bir boyutta değerlendirildiğini göz önüne almaktadır. Bu bakımdan, AİHM, X, Y ve Z v. Birleşik Krallık, 22 Nisan 1997, Recueil des arrêts et décisions 1997-II davasında c/e facto aile bağları olması kaydıyla, yani akrabalık bağının olmaması durumunda ileri sürülen şikâyeti aile hayatı kapsamında incelemiştir. Nitekim AİHM somut olayda, Ş. ve başvuran arasında hiçbir soy bağı olmasa bile aralarında bir akrabalık bağı olduğunu gözlemlemektedir. Bu yüzden, AİHM, AİHSnin 8. maddesinin mevcut davaya uygulanabilirliğine dair hiçbir şüphenin olmadığını gözlemlemektedir.
d. Sözleşmenin 8. Maddesi Bakımından İleri Sürülen Şikayetin Esası Hakkında
Başvuran, KKTC mahkemelerinin Ş.nin bakım ve muhafazasını babasına vererek de facto hususunu göz önüne almadıklarından dolayı şikâyet etmektedir. Başvuran, dolayısıyla aile hayatına saygı hakkına haksızca müdahale edildiğini ileri sürmektedir.
Sözleşmenin 8. maddesi bakımından yapılan şikâyetin esası hakkında, Hükümet, Yargıtayın eleştirilen kararından sonra olgusal durumun değiştiğini ileri sürmektedir: Hükümet, 22 Nisan 2010 tarihli sosyal inceleme raporuna atıfta bulunarak, Ş.nin babasıyla yaşamaktan mutlu olduğunu söylediğinin altını çizmektedir. Söz konusu rapor, Ş.nin babasıyla birlikte yaşarken içinde bulunduğu koşullar hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Yine bu raporda, Ş.nin doğduğundan beri birlikte yaşadığı amcası ve ailesinin yanından ayrılması sonucunda bir travma yaşamış olsa bile, zaman geçtikçe yaşadığı bu travmayı atlattığı belirtilmektedir.
Hükümet, iç mahkemeler tarafından alınan kararın çocuğun refahı, menfaatleri ve çocuğun babasının ve başvuranın menfaatleri arasındaki dengeyi koruyacak nitelikte olduğu sonucuna varmaktadır. Hükümet, ulusal yargı organlarının bu durumu gözetmek için somut olayda geniş bir takdir payından yararlandıklarını ve başvuranın şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.
AİHM, ilk olarak dava koşullarının genelin dışında farklı nitelikte olduğunun altını çizmektedir. AİHM, ayrıca başvuru konusunun özellikle çocuğun bakım ve muhafazası ile ilgili olduğunu ve başvuranın ziyaret hakkıyla ilgili olmadığını tespit etmektedir.
AİHM, Sözleşmenin 8. maddesinin kamu güçlerinin olası keyfi müdahalelerine karşı bireyi korumayı esas aldığını hatırlatmaktadır; aile hayatına etkili saygı göstermeyle ilgili pozitif yükümlülükleri meydana getirmektedir. Diğer bir deyişle, bireyin ve toplumun menfaatleri arasında adil dengenin kurulmasını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Her iki varsayımda da Devlet, geniş bir takdir payına sahiptir (Moretti ve Benedetti v. İtalya, n° 16318/07, § 60, 27 Nisan 2010, Pini ve diğerleri v. Romanya, n° 78028/01 ve n° 78030/01, § 149, AİHM 2004-V).
AİHM, somut olayda başvuranın aile hayatına müdahale edilmesi konusunda tartışmaya yer olmadığını not etmektedir.
AİHM, hemen ardından Yargıtay tarafından verilen 26 Ocak 2005 tarihli kararda sözü edilen mevzuatın, Sözleşmenin 8. maddesinin 2. fıkrası gereğince bu müdahale için açık ve öngörülebilir bir yasal dayanak teşkil ettiğini gözlemlemektedir.
AİHM, söz konusu müdahalenin bu fıkrada yer verilen meşru amaçlardan birini, özellikle de başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacını izlediğini gözlemlemektedir.
AİHM, başlıca sorunun somut olayda yasal hükümlerle ilgili yapılan uygulamalarda, özel ve aile hayatına saygı hakkına istinaden kamu menfaati ve pek çok özel menfaat arasında adil dengenin kurulup kurulmadığını belirlemek olduğunu ortaya koymaktadır.
AİHM, öte yandan iç yargı organlarının yerine geçmediğini fakat bu makamların takdir yetkisini kullanarak verdikleri kararları Sözleşme kapsamında incelemekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. AİHM, Kıbrıstaki Türk makamlarının Sözleşmenin 8. maddesinde öngörülen yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini değerlendirecektir (Moretti ve Benedetti, anılan, § 64, Hokkanen v. Finlandiya, 23 Eylül 1994, § 55, A serisi n° 299-A, Mikuliy v. Hırvatistan, n° 53176/99, § 59, AİHM 2002-I, P., C. ve S. v. Birleşik Krallık, n° 56547/00, § 122, AİHM 2002-VI).
AİHM, böyle bir davada iki aile ve çocuğun menfaatlerinin güçlükle uzlaştırılabilir menfaatler olduğunu gözlemlemektedir. Böyle farklı menfaatler arasında denge kurarken, çocuğun menfaatinin en önemli olduğu hususu dikkate alınmalıdır.
AİHM, Sözleşmenin 8. maddesine göre, müdahale önlemlerinin alınmasıyla ilgili verilen kararın, bu hüküm gereğince korunan menfaatler konusunda adil ve uygun olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Somut olayda ortaya çıkan sorun, alınan önlemin başvuranın menfaatlerinin korunması için teminat sunup sunmamasıdır.
Bizzat başvuran; Ş.nin biyolojik babası olan erkek kardeşi, Ş. ve iki ailenin diğer üyeleri arasında görünüşe göre uyumlu bir hayat sürdürdüğünü meşru olarak göstermeye çalışmaksızın, somut olayda yeğeni Ş.yi doğduğundan beri sekiz yaşına kadar büyüttüğünü ileri sürmüştür.
AİHM, iki taraf yani başvuran ve erkek kardeşi arasındaki adli çatışmanın iki dereceli mahkemeler önünde yaklaşık iki yıl sürdüğünü, bu süreçte başvuranın yararlandığı de facto ilkesinin bu mahkemeler tarafından korunduğunu tespit etmektedir.
AIHM, Ş.nin velayet yetkisinin ve bakım ve muhafazası hakkının ne yasa ne de adli nihai bir kararla başvurana verilmediğinin altını çizmektedir.
1 Nisan 2005 tarihinden itibaren, nihai bir karar aracılığıyla olgusal durum yasal durumla bağdaşlaştırılmıştır.
AIHM, Görgülü v. Almanya (nº 74969/01, 26 Şubat 2004) kararında, evlat edinilmesi amacıyla bakıcı ailenin yanında kalan çocuğun bakım ve muhafazası ile ziyaret hakkının kendisine verilmesine dair babanın taleplerinin reddedilmesinin aile hayatı hakkını ihlal ettiği kanaatine varmıştır. Çünkü bu kararda, babasıyla birlikte yaşamamasının çocuğun lehine olmasının ve çocuğun yaklaşık iki yıldan beri birlikte yaşadığı bakıcı ailesinden ayrılması neticesinde travma geçirme riskinin babanın talebinin reddedilmesi için gerekçe olarak gösterilmesi haklı bulunmamıştır. AIHM, çocuğun ve biyolojik babasının ayrılmasının uzun vadedeki etkilerinin, çocuğun bakıcı ailesinden ayrılması sonucu yaşayacağı psikolojik sorunlardan daha önemli olduğunu tespit etmiştir.
Ayrıca, AIHMe göre, aile hayatı kapsamında maddi koşullar konusunda, çocuğun eğitimle ilgili ihtiyaçlarının karşılanması, onun biyolojik aileye ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez (Wallova ve Walla v. Çek Cumhuriyeti, nº 23848/04, § 71, 26 Ekim 2006, K. ve T. v. Finlandiya (BD), nº 25702/94, § 173, AIHM 2001-VII, Kutzner v. Almanya, nº 46544/99, § 69, AIHM 2002-I).
Yukarıda belirtilen içtihadını ve 22 Nisan 2010 tarihli sosyal inceleme raporunda Ş. isimli çocuğun mevcut durumunu göz önünde bulunduran AIHM; Sözleşmenin 8. maddesinin gereklerine uygun olarak, ulusal yargı organlarının çocuğun ve ihtilaflı tarafların çıkarları arasında adil dengeyi koruduğu, iç mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin bu bakımdan uygun ve yeterli olduğu kanaatine varmıştır.
Bu gerekçelerle, AİHM, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy