(AİHS m. 6, 34, 35, 44) (2709 S. K. m. 158) (3713 S. K. m. 21) (5434 S. K. Ek. m. 78) (2330 S. K. m. 1) (2247 S. K. m. 24) (ENGEL VE DİĞERLERİ - HOLLANDA DAVASI) (UYM. MAH. 14.05.2001 T. 2000/77 E. 2001/22 K.) (UYM. MAH. 22.02.1999 T. 1998/75 E. 1999/4 K.) (UYM. MAH. 11.12.2006 T. 2006/246 E. 2006/236 K.)
(Başvuru no: 13279/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
27 Mayıs 2010
(Büyük Daireye gönderildi) (04/10/2010)
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (13279/05) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Nejdet Şahin ve Perihan Şahinin (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 9 Nisan 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından K. Kılıç tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar, sırasıyla 1949 ve 1950 doğumlu olup, Ankara'da ikamet etmektedir.
Başvuranların orduda pilot olarak görev yapan oğullarının, Diyarbakır-Ankara arasında asker taşıyan uçağı 16 Mayıs 2001 tarihinde bir kaza geçirmiş ve Malatya'nın Güzyurdu köyü yakınlarında düşmüştür.
10 Mayıs 2002 tarihinde, başvuranlar, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 21. maddesinde öngörülen haktan yararlanmak ve kendilerine bu hüküm uyarınca aylık bağlanmasını sağlamak üzere T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne başvurmuştur.
23 Mayıs 2002 tarihinde, Emekli Sandığı bu talebi reddetmiştir.
15 Temmuz 2002 tarihinde, başvuranlar bu karara karşı Ankara İdare Mahkemesi nezdinde itiraz davası açmıştır.
1 Nisan 2003 tarihinde, mahkeme başvuranların davasını reddetmiştir. Mahkeme, 14 Mayıs 2001 tarihli Uyuşmazlık Mahkemesi kararı (E.2000/77, K.2001/22) uyarınca, ihtilaf konusu olayın kendisinin değil, askeri idare mahkemelerinin yetkisinde olduğu kanaatine varmış ve görev bakımından yetkisizlik kararı vermiştir.
Başvuranlar bu nedenle, 3 Haziran 2003 tarihinde davalarını Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önüne götürmüşlerdir.
10 Haziran 2004 tarihinde başvuranların davasını reddeden mahkeme, öncelikle ilgili şahısların harp malulü sıfatıyla maaş aldıklarını, ayrıca 5434 Sayılı Yasanın Ek 78. maddesi gereğince hesaplanan ve 4567 sayılı yasaya göre yeniden değerlendirilen bir emekli maaşı aldıklarını gözlemlemiştir. Mahkeme daha sonra, merhumun uçağının Diyarbakır-Ankara arasında sefer yaparken düştüğünü; oysa 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun öngördüğü haktan yararlanma koşulunun, bir Devlet görevlisinin doğrudan bir terör eylemi sonucu yaralanması, özürlü kalması ya da ölmesi durumuyla sınırlı olduğunu kaydetmiştir. Dolayısıyla mahkeme, mağdurun amacı terörle mücadele olan bir görev yapmasının, tek başına böylesi bir hakkı doğurmadığı kanaatine varmıştır.
Yüksek Mahkeme heyetindeki hakimlerden biri kararda karşı görüş bildirmiş ve 3713 Sayılı Yasanın kısıtlayıcı yorumuna itiraz etmiştir. Başvuranların oğullarının, bir terörle mücadele operasyonundan dönen ve asker taşıyan uçakta yardımcı pilot görevini yerine getirdiği sırada, uçağın düşmesi sonucu öldüğü hususunda kimsenin bir itirazı olmadığını hatırlatarak, anlaşmazlığın sadece ölümün 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesi kapsamına girip girmediği sorusuna dayandığı kanaatini dile getirmiştir. Karşı görüş bildiren hakime göre, merhumun üstlendiği görev ve uçağın asker taşıdığı göz önüne alındığında, bu hükmün mevcut davada uygulanabileceği çok açıktır.
6 Temmuz 2004 tarihinde, başvuranlar Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kararına itiraz etmiştir. Başvuranlar bu itirazlarında, ilk derece mahkemesine 10 Haziran 2004 tarihinde takdim ettikleri layihalarında, oğulları ile aynı kazada ölen askerlerin aileleri tarafından açılan davalarda sivil idare mahkemelerinin, yani Ankara İdare Mahkemesi'nin 6., 10. ve 11. Dairelerinin, 3713 Sayılı Yasanın uygulanması gerektiği yönünde verdiği dört kararı (E.2002/1059-K.2003/27, E.2002/100-K.2003/1073, E.2002/101-K.2003/1053 ve E.2003/148-K.203/522) sunduklarını hatırlatmıştır. Başvuranlar, askeri mahkemenin bu kararları hiçbir şekilde dikkate almadığını belirterek, mahkemenin vardığı sonucun anayasanın eşitlik ve yargı birliği ilkelerini ihlal ettiğini savunmuşlardır.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 30 Eylül 2004 tarihli kararında, başvuranların itirazını dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
Bu karar başvuranlara tebliğ edilmiştir. Tebligat zarfı üzerinde bulunan posta damgasına göre gönderilme tarihi 11 Ekim 2004'tür.
İLGİLİ ULUSAL MEVZUAT VE İÇTİHAT
A. Mevzuat Hükümleri
3713 Sayılı Yasanın 21. maddesi 2330 Sayılı Yasanın 1. maddesi 2247 Sayılı Yasanın 24. maddesi
B. Sivil İdare Mahkemelerinin İçtihadı
Ankara 10., 11. ve 6. İdare Mahkemelerinin 22 Ocak, 26 Haziran ve 31 Mart 2003 tarihli kararları (E.2002/1059-K.2003/27, E.2002/100-K.2003/1073, E.2002/101-K.2003/1053 ve E.2003/148-K.203/522).
Danıştayın iki kararı (E. 2002/1059 K. 2004/4656 ve E. 2003/3110 K. 2006/843)
C. Uyuşmazlık Mahkemesi Kararları
22 Şubat 1999 tarihli karar (E. 1998/75 K. 1999/4) 14 Mayıs 2001 tarihli karar (E. 2000/77 K. 2001/22) 11 Aralık 2006 tarihli karar (E. 2006/246 K. 2006/236)
HUKUK
AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, yargılamanın adil olmadığını iddia etmekte ve aynı olay için bir mahkemeden diğerine farklı bir hukuki değerlendirme yapılmasının eşitlik ve yargı birliği ilkelerine aykırılık teşkil ettiğini savunmaktadır. Başvuranlar ayrıca, Devletin düşen uçağın üreticisine dava açmadığından şikayetçi olmaktadır.
Başvuranlar bu çerçevede, AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. 6. maddenin uygulanabilirliği hakkında
Hükümet, ihtilaf konusu olayların, kendisine göre, AİHS'nin 6. maddesi anlamında bir medeni hak niteliğinde olmaması nedeniyle, mevcut davada AİHS'nin 6. maddesinin uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, yasama organının terörist bir eylem sonucu ölen kamu çalışanlarının ailelerine başka koşullarda ölenlerin ailelerine kıyasla ek sosyal haklar tanımak amacıyla 3713 sayılı kanunun 21. maddesini kabul ettiğini belirtmektedir. Hükümet, böylesi bir sosyal hakkın tanınıp tanınmayacağı kararının AİHS'nin uygulanmasına değil, yasama organının takdirine bırakılması gerektiği kanaatindedir.
Başvuranlar, bu analizi reddetmektedir.
AİHM, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının uygulanabilirliği konusunun incelendiği durumlarda, aynı maddeye dayalı şikayetin esasına bağlı olarak olaylara ve hukuka ilişkin önemli soruların ortaya çıktığı ve bunların başvurunun bu safhasında çözülemeyeceği kanaatine varmakta ve konunun esasla birleştirilmesine karar vermektedir.
2. İç hukuk yollarının tüketilmesi hakkında
Hükümet, Ankara İdare Mahkemesi'nin görevsizlik kararına itiraz etmedikleri için başvuranların iç hukuk yollarını tamamen tüketmediklerini savunmaktadır.
Başvuranlar, bu sava karşı çıkmakta ve ulusal mahkemelerin yetkiye dair kararlarının kamu düzenine ilişkin kararlar olduğunun altını çizmektedir. Başvuranlar, bu nedenle karara uymak zorunda olduklarını düşünmüşlerdir.
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğunun, etkili, yeterli ve erişilebilir olarak değerlendirilebilecek normal bir hukuk yolunun kullanılmasıyla sınırlı olduğunu (San Marino aleyhine Buscarini ve diğerleri davası (GC), no 24645/94, CEDH 1999I, ve Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII), ve böylesi bir hukuk yolunun ihtilaflı durumu doğrudan gidermeye yönelik olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Arnavutluk aleyhine Qufaj Co. Sh.p.k. Davası (karar), no 54268/00, CEDH 2003-XI). Mevcut durumda AİHM, başvuranların sivil idare mahkemeleri önünde dava açtıklarını, ancak bunların görevsizlik kararı aldıklarını gözlemlemektedir. Buradan yola çıkarak, başvuranlar, bu hukuk yolunda ısrar etmedikleri ve davalarını görmeye yetkili olduğu belirtilen Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne gittikleri için eleştirilemez; zaten bu mahkeme de başvuranların taleplerini esastan incelemek suretiyle konunun kendi görev alanına girdiğini göstermiştir. Bu itibarla, Hükümetin bu noktada ileri sürdüğü ön itirazın reddedilmesi uygun olacaktır.
3. Altı aylık süreye riayet edilmesi hakkında
Hükümete göre, başvurunun sunulması gereken altı aylık süre Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin 30 Eylül 2004 tarihli kararıyla başlamaktadır ve başvuru bu tarihten itibaren altı aylık sürenin sona erdikten sonra sunulması nedeniyle süresi dışında yapılmıştır.
Başvuranlar, bu sava karşı çıkmakta ve sözkonusu kararın kendilerine 21 Ekim 2004 tarihinde tebliğ edildiğini belirtmektedir.
AİHM, dosyadaki belgelere bakıldığında, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin 30 Eylül 2004 tarihli kararının başvuranlara tebliğ edildiğini ve tebligat zarfının üzerinde, her ne kadar başvuranların hangi tarihte teslim aldıklarına dair bir tarih bulunmasa da, gönderme tarihinin 11 Ekim 2004 olduğunu gösteren bir posta kaşesi bulunduğunu gözlemlemektedir. Oysa, mevcut başvuru 9 Nisan 2005 tarihinde, yani bu tarih üzerinden altı aylık süre geçmeden sunulmuştur. Dolayısıyla, Hükümetin bu noktada ileri sürdüğü ön itirazın reddedilmesi uygun olacaktır.
AİHM, başvurunun AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, başvurunun kabuledilebilir bulunması uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. 6. maddenin 1. paragrafının uygulanabilirliği hakkında
AİHM, AİHS'nin 6. maddesi 1. paragrafının hukuki bağlamda uygulanabilmesi için, herhangi bir « medeni hak » konusunda bir « anlaşmazlık » olması ve bu anlaşmazlığın, AİHS tarafından korunmuş olsun ya da olmasın, en azından savunulabilir ve iç hukukta kabul edilmiş bir hakla ilgili olması gerektiğini önceki kararlarında defalarca hatırlatmıştır. Anlaşmazlık gerçek ve ciddi olmalıdır; anlaşmazlık yalnızca medeni bir hakkın varlığıyla değil, bu hakkın uygulama alanı ve amacıyla da ilgili olabilir. Yargılamanın sonucu, sözkonusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır (bakınız, özellikle, İsviçre aleyhine Athanassoglou ve diğerleri davası (GC), no 27644/95, prg. 43, CEDH 2000-IV, ve İtalya aleyhine Mennitto davası (GC), no 33804/96, prg. 23, CEDH 2000-X).
Mevcut davada, başvuranlar ve Hükümet arasında, 6. maddenin 1. paragrafının uygulama alanına girebilecek nitelikte bir hakkın mevcut olup olmadığı hususunda bir anlaşmazlık bulunmaktadır. Bu nedenle AİHM, talep edilen tazminat/aylık hakkının, savunulabilir bir şekilde, iç hukukta tanınıp tanınmadığını belirlemekle işe başlayacaktır.
Bu bağlamda AİHM, terör saldırısı mağdurlarına nakdi tazminat ve aylık hakkının sağlanması koşullarının, 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesinde belirlendiğini gözlemlemektedir. Bu hüküm okunduğunda, söz konusu hakların tanınmasının, gerek ilkesel olarak gerekse kapsama alanının belirlenmesi bakımından, büyük ölçüde ulusal makamların takdir yetkisine bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bu demektir ki, kanunda öngörülen koşullar oluştuğunda söz konusu tazminat ve aylığın ödenmesi, Devletin bahşetmesine değil, yararlanacak kişinin yargıdan talep edebileceği gerçek bir hakka ilişkindir.
Ayrıca, mevcut olayda, son olarak davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesine götürülmesi sırasında bir anlaşmazlığın ortaya çıktığı açıkça görülmektedir. Gerçek ve ciddi olan bu anlaşmazlık, aynı zamanda başvuranların talep ettiği ek para yardımı alma hakkının mevcudiyeti ile ilgilidir. Yargılama, itiraz edilen kararın, yani Emekli Sandığının talep edilen aylığı ödemeyi reddetmesinin, uygun bulunması ile sonuçlanabilirdi ve zaten öyle olmuştur. Bu yargılama söz konusu hak için doğrudan belirleyici nitelikteydi. Ulusal mahkemeler böylece başvuranların iddia ettikleri bir hakla ilgili anlaşmazlığı karara bağlamıştır.
Bu hakkın medeni nitelikte olup olmadığının belirlenmesi için, yasal tazminat talebinde bulunulan böylesi bir davanın konusunun başvuranların miras haklarıyla ilgili olması ve yargılama sonucunun da miras hakkı için belirleyici olması yeterlidir (Lüksemburg aleyhine Procola davası, 28 Eylül 1995, par. 39, seri A no 326). Burada söz konusu olan, mevcut davada talep edildiği gibi emekli aylığı alma hakkıdır.
AİHM, bu nedenle 6. maddenin medeni hak bölümünün uygulanabilir olduğu kanaatine varmaktadır.
2. AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği iddiası hakkında
Hükümet, Türk yargı sisteminin sivil idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemelerinden oluştuğunu, her iki yargı organının farklı özelliklere sahip ihtilaflara baktığını ve her birinin kendi içtihadını geliştirdiğini kaydetmektedir. Hükümet, ayrıca bu iki tip yargı organı arasında meydana gelebilecek içtihat anlaşmazlıklarını çözümleyecek bir yargı organı bulunmadığını hatırlatmaktadır. Hükümet, bununla birlikte her birinin yetki alanları farklı olduğundan böyle bir mekanizmanın gerekli olmadığını savunmaktadır.
Hükümete göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi bağımsız ve tarafsız bir mahkemedir ve mevcut davada, kendisine sunulan kanıtlar ile 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesinin uygulanabilirliğini adil bir şekilde değerlendirdikten sonra davanın özel koşullarını da dikkate alarak karar vermiştir. Her davanın dosyadaki kanıtlar doğrultusunda kendine özgü özellikleri vardır. Üstelik bağımsızlık ilkesi, her mahkemenin yasanın uygulanmasında farklı bir görüşe sahip olabilmesini gerektirir. Zaten, ulusal mahkemelerin kararlarını AİHM'nin kendi içtihadına göre değerlendirmesi söz konusu olamaz.
Hükümet, ayrıca 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesinin uygulanmasına yönelik askeri mahkemeler tarafından verilen ve mevcut davada alınan kararla karşılaştırılabilecek nitelikte olan üç kararı dayanak olarak göstermektedir. Hükümet, aynı şekilde, doğrudan terör eylemi sonucu meydana gelmediği gerekçesiyle 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesi gereğince başvuranlara aylık bağlanmamasının yasaya aykırı olmadığını; bu bağlamda sivil idare mahkemelerinin aynı uçak kazasıyla ilgili verdikleri kararların, bir içtihat farklılığı değil, bir yorum farklılığı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Son olarak Hükümet, T.C. Anayasası'nın 158. maddesi ile 2247 sayılı kanun gereğince, hukuki, idari ve askeri mahkemeler arasındaki yetki anlaşmazlıklarını çözmek üzere bir Uyuşmazlık Mahkemesi kurulduğunu kaydetmektedir. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 22 Şubat 1999 tarihli (E.1998/75, K.1999/4) kararına atıfta bulunan Hükümet, söz konusu mahkemenin, yalnızca iki ayrı mahkeme arasında içtihat farklılığı ortaya çıktığı ve bir mahkemenin bir kimseye bir hak tanıyan kararına karşılık, diğer mahkemenin bu kararın infazına imkan tanımayan başka bir karar verdiği durumlarda yetkili olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, söz konusu mahkemenin yetkisinin sınırlı olduğu göz önüne alındığında, başvuranların iddia edilen içtihat farklılığına itiraz edebilecekleri başka bir yargı organının mevcut olmadığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda sivil, idari ve askeri mahkemeler tarafından verilen kararlar kendi üst derece mahkemelerinin kontrolüne sunulduğu için, Hükümet, Türk yargı sisteminde bu bakımdan bir eksiklik olduğunun söylenemeyeceği kanaatindedir.
Başvuranlar, bu argümanlara karşı çıkmakta ve taleplerinin reddedilmesinin eşitlik ve yargı birliği ilkelerine aykırılık teşkil ettiğini savunmaktadır.
AİHM, ulusal mevzuatı yorumlama görevinin ilk elde ulusal makamlara; bilhassa da mahkeme ve yüksek mahkemelere düştüğünü (bakınız İspanya aleyhine Brualla Gómez de la Torre davası, 19 Aralık 1997, prg. 31, Derleme 1997-VIII ve İspanya aleyhine Saez Maeso davası, no 77837/01, prg. 22, 9 Kasım 2004), kendi rolünün ise bu yorumların etkilerinin AİHSne uygun olup olmadığını tespit etmekten ibaret olduğunu hatırlatmaktadır.
AİHM ayrıca, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafındaki gereksinimler bakımından içtihat farklılıklarını daha önce incelediğini kaydetmektedir (bakınız, özellikle, Fransa aleyhine Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri davası (GC), no 24846/94 ve 34165/96'dan 34173/96'ya, CEDH 1999-VII, Romanya aleyhine Beian davası (no 1), no 30658/05, CEDH 2007-XIII (alıntılar), ve Bulgaristan aleyhine Iordan Iordanov ve diğerleri davası, no 23530/02, 2 Temmuz 2009). AİHM'nin daha önce gördüğü benzer davalarda, ilk derece mahkemelerinin verdiği kararlardaki farklılıklar, hiyerarşi çerçevesinde bu anlaşmazlıklarda izlenecek yorum şeklini belirleme yetkisine sahip yüksek mahkemeler tarafından karara bağlanmıştır (Zielinski ve Pradal ve Gonzalez ve diğerleri, ilgili bölüm, par. 59 ve Beian, ilgili bölüm, par. 39).
AİHM, böylece, bir ulusal yüksek mahkemenin içtihadında hukuki kesinlik ilkesine aykırı olduğu ve AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafını ihlal ettiği ileri sürülen bir anlaşmazlığın hangi şartlarda ortaya çıktığı noktasında karar vermek durumunda kalmıştır (bakınız Beian, ilgili bölüm, prg. 34-40, Iordan Iordanov ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 48-49, İspanya aleyhine Pérez Arias davası, no 32978/03, prg. 25, 28 Haziran 2007, ve Çek Cumhuriyeti Schwarzkopf ve Taussik davası (karar), no 42162/02, 2 Aralık 2008). AİHM bunu yaparken, değerlendirmelerine yön veren kıstasları belirtmiştir (Iordan Iordanov ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 48-49).
Bununla birlikte, mevcut davanın koşulları yukarıda incelenen davalardan belirgin bir şekilde farklılık göstermektedir. Mevcut davada, anlaşmazlıklar, bir ulusal yüksek mahkemenin içtihadında ortaya çıkan farklılıktan değil, aralarında hiyerarşi olmayan ve her biri kendine özgü bir yüksek mahkemeye sahip, iki ayrı ve özerk mahkemenin, içtihatlarının uyumsuz olması nedeniyle verdiği farklı kararlardan kaynaklanmaktadır.
Gerçekten de, AİHM, başvuranların, sivil idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemelerinin 16 Mayıs 2001 tarihinde meydana gelen uçak kazasının koşullarını değerlendirmeleri aşamasında ortaya çıkan farklılıktan şikayetçi olduğunu gözlemlemektedir. İlki tarafından verilen kararlarda - 3713 Sayılı Yasanın 21. maddesinde öngörülen aylık ve nakdi tazminat hakkından yararlanmak için olmazsa olmaz şart olarak kabul edilen - olay ile terörle mücadele arasındaki nedensellik bağı kurulmuş olmasına rağmen, ikincisi böyle bir bağın olmadığı sonucuna varmıştır.
Bu bağlamda AİHM, öncelikle, iki ihtilaf hakkındaki farklı uygulamaların, ihtilaf konusu olaylardaki koşulların farklılığı nedeniyle haklı gösterilmesi durumunda, içtihat farklılığı olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Erol Uçar davası (karar), no 12960/05, 29 Eylül 2009). AİHM, daha sonra, bölgesel ve görevsel yetkilere sahip mahkemelerinden oluşan her yargı sisteminin doğal olarak içtihat farklılıkları barındırabileceğini hatırlatmaktadır. AİHM, öte yandan bu tür farklılıkların aynı yetki çevresinde bile görülebileceğini kabul etmektedir. Bunun, başlı başına, AİHS'ne aykırı olduğu söylenemez (Portekiz aleyhine Santos Pinto davası, no 39005/04, prg. 41, 20 Mayıs 2008).
Aynı şekilde, AİHM, Hükümetin atıfta bulunduğu hakimlerin karar alma özerkliğinin, aynı metnin değişik yargı kademelerinde farklı yorumlanmasını açıklayabileceğini kabul etmektedir. Ancak AİHM bu bağlamda, mahkemelerin uygulamaları arasındaki uyumu ve içtihat birliğini sağlamaya yönelik mekanizmaların hayata geçirilmesinin önemli olduğunu hatırlatmaktadır (Schwarzkopf ve Taussik, ilgili bölüm).
Şüphesiz, mevcut davaya bakıldığında, başvuranların şikayet ettikleri farklılığın, değişik ulusal mahkemeler tarafından incelenen davaların koşullarının farklı olmasından değil, bu mahkemelerce yapılan esasa ilişkin incelemede hakkın uygulanmasının ve bu uygulamaların doğurduğu sonuçların farklı olmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda AİHM, mevcut davada ortaya çıkan içtihat farklılığının, idari yargı sisteminin yapısından ve bünyesinde aynı yetkiye sahip iki ayrı türde mahkeme barındırmasından kaynaklandığını gözlemlemektedir.
Aynı yetki alanında paralel olarak faaliyette bulunan bu mahkemeler, iç hukuk gereğince ilke olarak uymaları gereken kendi yetki sınırlarına riayet etmemişlerdir. Başvuranların şikayet ettikleri hukuki yorum farklılıklarının kaynağında mahkemelerin yetki sınırlarına riayet etmemeleri yattığından, AİHM, Uyuşmazlık Mahkemesinin, 3713 Sayılı Yasa uyarınca aylık ödenmesi hususunda ortaya çıkan anlaşmazlıklarda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin yetkili olduğunu açıkça belirleyerek (Uyuşmazlık Mahkemesinin 11 Aralık 2006 tarih ve E. 2006/246, K. 2006/236 sayılı kararı), bu konudaki hukuki yorum farklılıklarının kaynağını ortadan kaldırdığı kanaatindedir.
Gerçekten de, Uyuşmazlık Mahkemesinin davaya bakması, sivil idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemeleri arasında yetki alanları konusundaki uyuşmazlıkla ilgili bir karar verilmesine imkan sağlamış ve sivil idare mahkemelerinin askeri idare mahkemelerinin yetkisinde olan davalara bakmasına ilke olarak son vermiştir.
Bu itibarla, başvuranların ulusal mahkemelere başvurduğu tarihte, iki ayrı ve özerk mahkemenin aynı hukuki metin hakkında birbirinden farklı iki yorum yapmış olması tek başına hukuki güvenlik ilkesine aykırılık oluşturmamakla birlikte, iç hukuktaki bu uyumsuzluğun kaynağını ortadan kaldırılabilecekken bunun yapılmamış olması üzücü bir durumdur.
Bu bağlamda AİHM, iç hukuktaki farklı kararları, her ne kadar ilk bakışta benzer ihtilaflarla ilgili gibi görünseler dahi, bağımsız mahkemeler tarafından verilmiş olmaları nedeniyle karşılaştıramayacağını hatırlatmaktadır (Hollanda aleyhine Engel ve diğerleri davası, 8 Haziran 1976, prg. 103, seri A no 22 ve Portekiz aleyhine Gregório de Andrade davası, no 41537/02, prg. 36, 14 Kasım 2006). Durum böyle olmakla birlikte, AİHM, Uyuşmazlık Mahkemesinin askeri idare mahkemelerinin yetkisini pekiştiren tutumu göz önüne alındığında, mevcut davada, başvuranların, anlaşmazlığın bu mahkemeler tarafından incelenmesi ya da çözüme bağlanması nedeniyle görevli mahkemenin davaya bakmaktan imtina ettiğini ve bu nedenle haksızlığa uğradıklarını iddia edemeyecekleri görüşündedir.
Bu nedenle AİHM, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
AİHM, böylece başvuranların temel şikayetlerine cevap verdiği kanaatine varmakta ve geriye kalan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Bire karşı altı oyla, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 27 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
YARGIÇ POPOVİCİN AYRIK OY GÖRÜŞÜ
Çoğunluk, kararın ilgili paragrafında «aynı hukuki metin hakkında iki ayrı ve özerk mahkemenin iki farklı yorum yapmış olmasına» dikkat çekmekte, fakat bu durumun hukuki güvenlik ilkesine karşı herhangi bir ihlale yol açmadığı sonucuna varmaktadır.
Meslektaşlarımın oyçokluğuyla almış olduğu bu kararda aynı görüşe katılmamaktayım. Kanaatimce başvuranların içinde bulundukları durum, mahkemenin davaya bakmaktan imtina etmesine benzer bir durumdur. Bir yandan başvuranların davası, aynı durumdaki diğer vatandaşlar gibi idare mahkemesince görülmemiş; diğer yandan aynı kaza sırasında oğullarını kaybeden diğer dört ailenin yaptıkları taleplerin idare mahkemesince kabul edilmesine karşın, başvuranlara askeri idare mahkemesi tarafından aynı olanak tanınmamıştır.
Bu noktada, idare mahkemesine yapılan ve aynı olayla ilgili benzer sorunları kapsayan diğer bütün başvurular kabul gördüğü halde, neden yalnızca başvuranlara bu mahkemeye başvuru hakkı tanınmadığı hususunun cevapsız kaldığının altını çizmek isterim.
Başvuruda, diğer tüm vatandaşlara tanınan hukuki güvenlikten başvuranları yoksun bırakan bir ulusal içtihat tutarsızlığı mevcuttur. Bu gerekçelerle, başvuranların adil yargılanma hakkından faydalanamadıkları ve sonuç olarak, AİHSnin 6. maddesinin ihlal edildiği görüşündeyim. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy