(AİHS. m. 2, 3, 6, 8, 9, 10, 11, 13, 34, 35, 41, 44) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (AKKUM VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (YASİN ATEŞ - TÜRKİYE DAVASI) (ERDOĞAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (SÜHEYLA AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (BARBERA, MESSEGUE VE JABARDO - İSPANYA DAVASI (NO. 2))
(Başvuru no. 18893/05)
KARAR
STRAZBURG
20 Nisan 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın (no. 18893/05) nedeni on altı Türk vatandaşının (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca 29 Nisan 2005 tarihinde yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Kadriye Doğru tarafından temsil edilmişlerdir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
A. Giriş
26 Ekim 1999da Koyulhisar Sulh Ceza Mahkemesi, kanuna aykırı olan kesilen ağaç gövdelerinin bahçesinde bulunması nedeniyle Yılmaz Özcanı Orman Kanununu ihlal etmekten suçlu bulmuştur. Özcan altı ay hapis cezasına mahkum edilmiştir. 13 Temmuz 2000de Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı başvuran hakkında tutuklama emri çıkarmıştır. Özellikle 24 Eylül 2000den sonra olanlar taraflar arasında ihtilaf konusudur.
Başvuranların anlattığı şekliyle olaylar aşağıda kaydedilen Kısım Bde görülmektedir. Hükümetin olaylara ilişkin görüşleri aşağıda kaydedilen Kısım Cde özetlenmiştir. Başvuran ve Hükümet tarafından sunulan yazılı deliller aşağıda kaydedilen Kısım Dde özetlenmiştir.
B. Başvuranların olaylara ilişkin görüşleri
24 Eylül 2000 tarihinde sabahın erken saatlerinde Koyulhisar Jandarma Tabur Komutanı Üsteğmen Muhammet Sevinç, Onbaşı Resul Askerden, Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömük ve bir grup jandarma Yılmaz Özcanı yakalamak için başvuranların evine gelmiştir. Daha sonra Yılmaz Özcan kelepçelenmiş, evden dışarı bahçeye çıkarılmıştır. Evden ayrılmalarına izin verilmeyen diğer sakinler, dört ya da beş el silah sesi işitmiştir. Pencereden baktıklarında, üsteğmenin silahının dipçiği ile Yılmaz Özcanın kafasına vurduğunu görmüşlerdir. Yılmaz Özcan üsteğmenden durmasını istediğinde, dört ya da beş asker kendisine tekme atmaya ve silahlarının dipçikleri ile vurmaya başlamıştır. Üsteğmen daha sonra öldürün onu diye bağırmıştır. Askerlerden biri durmalarını aksi halde Yılmaz Özcanı öldüreceklerini söylediğinde, üsteğmen Yılmaz Özcanı yakın mesafeden boynunun arka kısmından vurmadan önce askere çenesini kapamasını söylemiştir. Askerler daha sonra Yılmaz Özcanın cesedini bahçeyi çevreleyen çitin dışına atmış ve yokuş aşağı bırakmışlardır. Olaydan sonra askerler bahçedeki kanı temizlemiş ve boş mermi kovanlarını yanlarında götürmüşlerdir.
C. Hükümetin olaylara ilişkin görüşleri
23 Eylül 2000de Üsteğmen Muhammet Sevinç, Yılmaz Özcanı yakalamak için bir plan geliştirmiştir. Ertesi gün yanına askerlerini ve Koyulca Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömükü de alarak başvuranların köyüne doğru yola çıkmıştır. Köye yaklaşık bir kilometre kala savcıyı taşıyan arabanın tekerlerinden biri patlamıştır. Sonuç olarak, Cumhuriyet Savcısı ve arabanın sürücüsü orada kalmışlardır. Grubun geri kalanı yollarına devam etmiştir.
Üsteğmen kapıyı çalmadan önce askerler Yılmaz Özcanın evinin etrafında daire halinde iki alan oluşturmuşlardır. Yılmaz Özcan kapıyı açmış, evin içine kaçmış ve pencereden atlayarak evin arkasındaki bahçeye kaçmıştır. Orada evin çevresindeki ilk daireyi oluşturan askerlerden biri olan Uzman Çavuş Ömer Davut Akyol ile karşılaşmıştır. Yılmaz Özcan, Ömer Davutun elinden kaçtığında Uzman Çavuş onu kovalamış ancak yakalayamamıştır. Daha sonra havaya en az iki el ateş etmiştir.
Yılmaz Özcan bahçeyi çevreleyen yokuştan aşağı yaklaşık yetmiş altı metre koşmuş ancak evin etrafında oluşturulan ikinci dairede bulunan ve ateş seslerini duyarak tüfeğinin horozunu çeken er Fatih Yılmaz tarafından yakalanmıştır. Bunu üzerine Yılmaz ve Özcan boğuşmaya başlamış ve oldukça dik olan yokuştan aşağı yuvarlanmışlardır. Yuvarlanma sona erdiğinde er Yılmaz sırtüstü yatarken, Yılmaz Özcan kaçmaya teşebbüs etmiştir. Bunun üzerine er Yılmaz iki el ateş etmiştir. Mermilerden biri Yılmaz Özcanın boynunun arka kısmından girip yüzünden çıkarak onu derhal öldürmüştür. Hükümet, tıbbi raporlardan Yılmaz Özcanla boğuşmaları sırasında, Uzman Çavuş Ömer Davut Akyolun kendisini çalışmaktan üç gün alıkoyacak şekilde ve ardından er Fatih Yılmazın kendisini çalışmaktan beş gün alıkoyacak şekilde yaralandığının anlaşıldığını belirtmiştir.
D. Tarafların sundukları yazılı deliller
Aşağıda kaydedilen bilgiler tarafların sundukları belgelerden elde edilmiştir.
1. Yılmaz Özcanın öldürülmesine ilişkin cezai soruşturma hususundaki belgeler
Jandarmalar tarafından hazırlanan iki olay tutanağına göre, askerler köye 24 Eylül 2000de sabah 5.30 sularında varmışlardır. Yılmaz Özcan evin penceresinden atlamış, bahçede beklemekte olan Uzman Çavuş Ömer Davut Akyoldan kaçmış ve er Fatih Yılmaz tarafından durdurulana kadar bayır aşağı koşmuştur. Daha sonra Yılmaz Özcan ve er Yılmaz arasında boğuşma başlamıştır. Boğuşma esnasında Yılmaz Özcan, er Yılmazın silahını almaya çalışmış ancak silah ateş almıştır. Sonuç olarak Yılmaz Özcan boynundan vurulmuş ve bulunduğu yerde vefat etmiştir.
Aynı gün 7.00da Koyulhisarda Cumhuriyet Savcısı olan Fuzuli Aydoğdu olay yerine gitmiştir. Ölen kişinin yakınları Aydoğduya, Yılmaz Özcanın evlerinin civarından öldürüldüğünü ve cesedinin askerler tarafından bayırdan aşağı yuvarlandığına ilişkin şikayette bulunmuştur. Başvuranlar Cumhuriyet Savcısına bu şikayette bulunduklarında, operasyonda görev alan askerler ev ve cesedin bulunduğu mahal arasındaki alanı incelemişler ve Cumhuriyet Savcısına, cesedin sürüklendiğini gösteren kan izleri ya da başka izlerin bulunmadığını bildirmişlerdir. Askerler alanı incelerken, Kalashnikov türü otomatik bir tüfekten çıkan mermi kovanları bulmuşlardır. Daha sonra mermilerin Uzman Çavuş Ömer Davut Akyolun silahından çıktığı anlaşılmıştır.
Cumhuriyet Savcısı, bir doktor eşliğinde, cesedi incelemiş ve cesette çok sayıda yara ve boynun arka kısmında bir mermi girişi tespit etmiştir. Ceset daha sonra tam otopsi yapılması için Sivas Hastanesine götürülmüştür.
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı Aydoğdu operasyonda görev alan askerleri sorgulamaya başlamıştır.
Er Fatih Yılmaz, 24 Eylül 2000 tarihli ifadesinde, yukarıda kaydedilen olay mahalli raporlarında kaydedilen olaylara ilişkin görüşleri doğrulamış ve silahın nasıl ateşlendiğini bilmediğini belirtmiştir. Er Yılmaz daha sonra suçun niteliğinin ve er Yılmazın askerlik görevini yerine getirmekte olduğu gerçeğinin, tutuklu yargılanmasını gerektirmediği kanısına varan bir hakim tarafından serbest bırakılmıştır.
Aynı gün Uzman Çavuş Ömer Davut Akyol, Cumhuriyet Savcısına Yılmaz Özcanın kendisinden kaçtığını, bayır aşağı koşmaya başladığını ve kendisinin de havaya iki el ateş ettiğini söylemiştir. Daha sonra Yılmaz Özcanın peşine düşmüş ve bayırın aşağısından bir ya da iki el ateş sesi geldiğini duymuştur. Olay mahalline ulaştığında, Yılmaz Özcan çoktan ölmüştür.
Aynı gün Onbaşı Resul Askerden Cumhuriyet Savcısına Uzman Çavuşun havaya iki ya da üç el ateş ettiğini duyduğunu söylemiştir. Daha sonra Yılmaz Özcanın ardından koşmaya başlamış ve bayırın aşağısından üç ya da dört el ateş sesi geldiğini duymuştur. Olay mahalline ulaştığında Yılmaz Özcan çoktan ölmüştür.
Aynı gün er Fatih Yılmaz ve Uzman Çavuş Ömer Davut Akyol Koyulhisar Devlet Hastanesinde muayene edilmişler ve doktorlar vücutlarında çürükler gözlemlemiştir.
Cumhuriyet Savcısı 27 Eylül 2000de Üsteğmen Muhammet Sevinçi sorgulamıştır. Üsteğmen Cumhuriyet Savcısına evine vardıklarında Yılmaz Özcanın dışarıda olduğunu ve kendisinin Yılmaz Özcan olmadığını ve Yılmaz Özcanın babası olduğunu ileri sürerek yalan söylediğini bildirmiştir. Daha sonra babasını çağırmak için evin içine girmiştir. Üsteğmen daha sonra evin arkasından gelen gürültüler, ardından silah sesleri duymuş ancak olaya şahit olmamıştır.
27 Eylül 2000de Cumhuriyet Savcısının sorguladığı dört jandarma er, olay mahalline vardıklarında Yılmaz Özcanın evin dışında olduğunu belirtmişlerdir. Askerlerden biri Cumhuriyet Savcısına bayırın aşağısından gelen bir el ateş sesi duyduğunu söylerken diğeri, aynı yönden gelen üç el ateş sesi duyduğunu söylemiştir. Diğer iki asker kaç el ateş sesi duyduklarından emin değillerdir.
3 ve 4 Mart 2000de Cumhuriyet Savcısı vefat eden Yılmaz Özcanın kızları olan iki başvuranı sorgulamıştır. Bir grup askerin evlerine geldiğini ve babalarını bahçeye çıkardıklarını belirtmişlerdir. Daha sonra babalarının askerlere kendisini serbest bırakmaları için yalvardığını duymuşlar ancak askerler, ateş ederek onu öldürmüşlerdir.
Bu süre zarfında, 25 Eylül 2000de Sivas Hastanesinde Yılmaz Özcanın cesedi üzerinde otopsi yapılmıştır. Özcanın cesedi üzerindeki yaraların, ölümünden önce oluştuğu tespit edilmiştir.
13 Ekim 2000de Şebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir iddianame sunmuş ve er Fatih Yılmazı adam öldürmekle suçlamıştır.
22 Kasım 2000de Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi mensupları ve bir bilirkişi olayın gerçekleştiği alanı ziyaret etmiştir. Yılmaz Özcan öldürüldüğü sırada er Fatih Yılmazın yanında durduğunu iddia eden er Şenel Selcan bilirkişiye, ateş edildiği sırada Yılmaz Özcanın arkasının o sırada dizlerinin üzerine çökmüş olan er Fatih Yılmaza dönük olduğunu söylemiştir. Ancak er Fatih Yılmaz bilirkişiye ateş edildiği sırada sırtüstü yatmakta olduğunu ve Yılmaz Özcanı itmeye çalıştığını söylemiştir. Er Yılmaz ayrıca boğuşma sırasında kendisinin ve Yılmaz Özcanın bayır aşağı yaklaşık kırk beş kilometre sürüklendiklerini eklemiştir.
Bilirkişi, hazırladığı raporda ölen kişinin eşinin, annesinin ve dört kızının kendisine Yılmaz Özcanın bahçelerinde vurulduğu ve öldürüldüğü yeri gösterirken birbirleriyle tutarlı olduklarını kaydetmiştir. Er Şenel Sercan ve er Fatih Yılmazın verdikleri çelişkili bilgileri göz önüne alan bilirkişi, merminin Yılmaz Özcanın başında izlediği yolun er Fatih Yılmazın olaylara ilişkin anlattıklarıyla tutarlı olup olmadığının tespit edilmesi için Adli Tıp Kurumunun görüşünün alınmasını öngörmüştür.
6 Şubat 2001de Cumhuriyet Savcısı Aydoğdu, adam öldürmeye dahil olduklarını gösteren deliller bulunmaması nedeniyle er Fatih Yılmaz ya da er Çömük haricindeki jandarma personeli aleyhinde takibat başlamamaya karar vermiştir.
2 Mart 2001de Şebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi önünde yeni bir iddianame sunmuş ve Üsteğmen Muhamet Sevinç haricindeki jandarma personelini adam öldürmekle suçlamıştır.
Adalet Bakanlığının talimatlarına uygun olarak 2 Mart 2001de hazırlanan rapordan, başvuranların Bakanlığa resmi şikayetlerde bulundukları anlaşılmaktadır. Raporu hazırlayan ve Adalet Bakanlığında müfettişlik yapan İzzet Sandal raporunda 11 Temmuz 2000de Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömükün Yılmaz Özcana hitaben bir yazı hazırladığını ve onu hapis cezasını çekmek üzere teslim olmaya çağırdığını kaydetmiştir. Bununla birlikte, bu yazı gönderilmeden önce bile, aynı savcı 13 Temmuz 2000 tarihli bir tutuklama emri çıkarmış ve daha sonra Yılmaz Özcanın yakalanmasına yönelik operasyonda görev almıştır. Başvuranların müfettişe sağladıkları bilgiden, Yılmaz Özcan Üsteğmen tarafından bahçede vurulup öldürüldüğü sırada Savcı Mehmet Çömükün orada olduğu anlaşılmaktadır. Müfettişin hazırladığı rapordan Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömükün müfettişe, operasyonda görev almak isteme nedeninin daha önce görmeye fırsat bulmadığı köyü ziyaret etmek olduğunu söyleyerek kendini savunduğu anlaşılmaktadır. Ancak Yılmaz Özcanın evine gitmemiş ve araçta kalmıştır.
Müfettiş, Savcı Çömükün reddetmesine rağmen operasyonda hazır bulunduğu ve olayı engelleyemeyerek ve bu şekilde Yılmaz Özcanın ölümüne katkıda bulunarak görevlerini ihmal ettiği sonucuna varmıştır.
Müfettiş ayrıca Koyulhisardaki diğer Savcı Fuzuli Aydoğdunun, inanılır oldukları ve daha fazla soruşturulmayı hak ettikleri kanaatinde olduğu delilleri ve tanık ifadelerini incelemeden Üsteğmen Muhammet Sevinç ya da Cumhuriyet Savcısı Çömük aleyhinde takibat yapılmamasına karar verdiğini kaydetmiştir.
Bu rapordan ayrıca Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi mensupları 22 Kasım 2000de köyü ziyaret ettiklerinde, Yılmaz Özcanın öldürüldüğü operasyonda görev alan askerlerin kendilerine yardım ettikleri anlaşılmaktadır. Müteveffa Yılmaz Özcanın babası, eşi ve üç çocuğu - başvuranlar Hacı İbrahim Özcan, Kadriye Özcan, Zeynep Özcan, Ziynet Özcan ve Ömer Özcan - Savcı Fuzuli Aydoğduya Yılmaz Özcanın öldürülmesine dahil olan askerlerin soruşturmada yer almalarını istemediklerini söylediklerinde, görevlileri görevlerini yerine getirmekten alıkoymaları nedeniyle aleyhlerinde cezai takibat başlatılmıştır. Bir ay sonra sözkonusu başvuranlar aleyhlerindeki suçlamalara ilişkin ifade vermeye gittiklerinde, hakim cezaevinde tutuklu yargılanmalarına hükmetmiştir. Müteakiben kefaletle serbest bırakılmışlardır.
Müfettiş ayrıca daha önce savcılar tarafından sorgulanmayan görgü tanıklarını dinlemiştir. Bu tanıklar, ailenin Yılmaz Özcanın öldürüldüğünü iddia ettikleri bahçede kan izleri gördüklerini doğrulamışlardır. Buna ek olarak, askerlerin Yılmaz Özcanın kazara öldürüldüğünü iddia ettikleri bayırın tabanına inen yolda da kan izleri gördüklerini kaydetmişlerdir. Müfettiş ayrıca Üsteğmen Sevinçin, Onbaşı Askerdenin ve Uzman Çavuş Akyolun operasyon sırasındaki hareketlerine ilişkin çelişkili ifadeler verdiklerini kaydetmiştir.
Müfettiş, Savcı Çömük ve Savcı Aydoğdunun Koyulhisar Köyündeki görevlerine son verilmesini öngörmüştür. Ayrıca, Yılmaz Özcanın öldürülmesi hususunda Üsteğmen Sevinç ve Savcı Çömük aleyhinde cezai takibat başlatılmasını öngörmüştür.
30 Mayıs 2001de Adli Tıp Kurumunda çalışan yedi adli tıp uzmanı, Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine, Yılmaz Özcanın başındaki, göğsündeki, sırtındaki, kollarındaki ve bacaklarındaki yaraların pencereden atlayarak ya da koştuğu sırada düşerek oluşamayacak kadar büyük oldukları sonucuna varmıştır. Bu uzmanlara göre, bu yaralar ölüm zamanına yakın ve ölüm zamanından kısa bir süre önce taş, sopa ve askeri personelin taşıdığı dipçik ve giydiği botlar gibi sert objelerle oluşmuştur. Cesedin sırtındaki lezyonlarsa zemin üzerinde sürüklenmesi sonucu oluşmuştur. Ayrıca Yılmaz Özcana iki ila on beş santimetre mesafeden ateş edildiği tespit edilmiştir.
4 Temmuz 2001de Şebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesinde bir başka iddianame yayınlamış ve operasyonda görev alan askerleri yalan ifade vermekle ve önemli delilleri yok etmekle suçlamıştır. Aynı gün Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi bu üç davayı birleştirmiştir.
17 Temmuz 2001de Giresun Cumhuriyet Savcısı, Giresun Ağır Ceza Mahkemesinde bir iddianame sunmuş ve Üsteğmen Muhammet Sevinç ile Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömükü adam öldürmekle suçlamıştır. 2 Kasım 2001de Giresun Ağır Ceza Mahkemesi, Savcı Çömükün kıdeminden dolayı kendisini yargılama yetkisinin Yargıtay Ceza Dairesine ait olduğuna karar vermiştir. Daha sonra yukarıda kaydedilen tüm davalar birleştirilmiş ve ilk derece mahkemesi olarak görev yapan Yargıtay Ceza Dairesine gönderilmiştir. Müteakiben, er Fatih Yılmaz haricindeki tüm subaylar beraat etmişlerdir.
2. Yargılamaya ilişkin belgeler
12 Haziran 2003te Yargıtay 1. Ceza Dairesi, ilk derece mahkemesi olarak toplanmış ve davalılara ilişkin karar vermiştir. Kararda davalılar aleyhinde, kötü muamele ile suçlandıkları dördüncü bir iddianamenin de yayınlanmış olduğu kaydedilmektedir.
Karardan, öldürmeden hemen sonra, köylülerden bazılarının Yılmaz Özcanın vurularak öldürüldüğünü iddia ettikleri bahçede kan izleri gördükleri anlaşılmaktadır. Savcıya bilgi vermişler ancak Savcı raporunda bu hususa değinmemiştir. Karardan ayrıca başvuranların soruşturmadan sorumlu makamlara, vurulma ardından askerlerin bahçede kan izleri bulunan toprak parçalarını topladıklarını ve bunları bir kutuya koyduklarını belirttikleri anlaşılmaktadır. Köylülerden biri, soruşturmadan sorumlu makamlara içinde kan izleri taşıyan toprak parçalarının bulunduğu kutuyu bulduğunu söylemiştir. Bu kutu müteakiben parmak izlerinin tespiti için incelenmiş ancak eşleşen izler tespit edilmemiştir.
İlk derece mahkemesi, başvuranların soruşturmadan sorumlu makamlara ilk kez öldürülmeden 10 gün sonra ifade verdiklerini kaydetmiştir. İlk derece mahkemesi, başvuranların olaydan hemen sonra ifade vermemelerinin, öldürülmeye tanık olmadıklarını bununla birlikte, Devleti suçlamak için iddialarda bulunduklarını gösterdiği kanaatindedir. Bu nedenle, başvuranların ve görgü tanıklarının verdikleri ifadelere güvenilememektedir. Diğer yandan, soruşturmada görev alan askerlerin yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarını göz ardı etmek için hukuki bir gerekçe bulunmamaktadır. Askerlerin, er Fatih Yılmazı suçlayarak üsteğmeni korumak amacıyla gizlice anlaşmış olmaları mümkün değildir. Sözkonusu askerlerin yürüttüğü araştırmanın, bahçede kan izlerinin bulunmadığı sonucunu vermesi, Yılmaz Özcanın başvuranların iddia ettikleri gibi öldürülmediği kanaatine varmak için yeterlidir. İlk derece mahkemesine göre, er Fatih Yılmazın tüfeğinden çıkan mermi kovanlarının bulunmaması, gerçek failin başka biri olduğunu göstermemektedir.
İlk derece mahkemesi ayrıca Adli Tıp Kurumunun vardığı, yukarıda kaydedilen sonucun, başvuranların Yılmaz Özcanın üsteğmen tarafından bahçede öldürüldüğü ve cesedinin askerler tarafından sürüklendiği iddiasının geçerliliğini yitirmesine yol açtığı kanaatindedir. Adli deneyimlere göre, yaralara Yılmaz Özcanın kaçmaya çalıştığı sırada bayır aşağı yuvarlanması ya da kendisini yakalamak için askerler neden olmuş olabilir. Yılmaz Özcanın kendisini yakalamak isteyen askerlerle boğuşmaya girdiği, iki askerin de yaralandığını gösteren tıbbi raporlarca onaylanmıştır.
İlk derece mahkemesi adam öldürmekle suçlanan er Fatih Yılmaz haricinde, tüm davalıların - Savcı Mehmet Çömük, Üsteğmen Muhammet Sevin, Onbaşı Resul Askerden, Uzman Çavuş Ömer Davut Akyol ve operasyonda görev alan erler - beraatına karar vermiştir. İlk derece mahkemes, er Yılmazın öldürme maksadıyla hareket etmediği; Yılmaz Özcanı yakalamak amacıyla tetiği çektiği ve bunun, onu yalnızca yaralayacağını ve öldürmeyeceğini düşündüğü sonucuna varmıştır. İlk derece mahkemesi, er Fatih Yılmazı on yıl hapis cezasına çarptırmış ancak, er Yılmazın Yılmaz Özcanı, bir asker olarak görevini ifa ettiği sırada öldürdüğü ve sonradan pişman olduğu sonucuna vardığı için sözkonusu cezayı iki yıl bir aya indirmiştir. İlk derece mahkemesi ayrıca Yılmaz Özcanın kötü muameleye maruz kaldığını gösteren delillerin bulunmadığı kanısına vararak bu suçla itham edilen tüm davalıların beraatına karar vermiştir.
20 Nisan 2004te Yargıtay Ceza Daireleri (temyiz mahkemesi), başvuranların itirazını reddetmiştir. İlk derece mahkemesi gibi temyiz mahkemesi de Adli Tıp Kurumunun vardığı sonuçların başvuranların iddialarının geçerliliğini yitirmesine neden olduğu kanısındadır.
Başvuranlar tarafından mahkemeye sunulan belgeye göre, temyiz mahkemesinin kararı Yargıtay Ceza Dairesi Başkanının yazısına uygun olarak birinci başvuran Hacı İbrahim Özcana 11 Kasım 2004te tebliğ edilmiştir.
3. Tazminat davasına ilişkin belgeler
2001de başvuranlar İçişleri Bakanlığı aleyhinde dava açmışlar ve Yılmaz Özcanın öldürülmesi karşılığında tazminat talep etmişlerdir. 12 Aralık 2003te Sivas İdare Mahkemesi, Özcanın bir asker tarafından öldürüldüğünü ve bu nedenle, adam öldürme ve tazminat talebi arasında bir bağlantı olduğunu gözlemlemiştir. Başvuranlara maddi ve manevi tazminat olarak yaklaşık 48,500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir. Bu karar, Danıştayın 29 Eylül 2004te başvuranların ve İçişleri Bakanlığının itirazlarını reddetmesi ardından nihai hale gelmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, yakınları Yılmaz Özcanın AİHSnin 2. maddesini ihlal edecek şekilde jandarmalar tarafından kasten vurulduğundan ve öldürüldüğünden şikayetçi olmuşlardır. AİHSnin 6. ve 13. maddelerine dayanarak, yetkili makamların yakınlarının ölümü hususunda gerçek ve yeterli bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmişlerdir.
AİHM, sözkonusu şikayetleri yalnızca AİHSnin 2. maddesi yönünden incelemenin uygun olduğu kanaatindedir.
Hükümet başvuranın iddialarına itiraz etmiştir.
A. Kabuledilebilirlik
1. Altı ay
Hükümet başvuranların başvurularını, temyiz mahkemesinin kararını 25 Mayıs 2004te birinci derece mahkemesi sekretaryasına sunduğu tarihten itibaren altı ay içerisinde yapmamaları nedeniyle AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymadıklarını iddia etmiştir.
AİHM, başvuranın resen (ex officio) nihai yerel kararın yazılı bir nüshasının kendisine tebliğ edilmesi hakkına sahip olduğu durumlarda, AİHSnin 35/1 maddesinin kapsam ve amacının, en iyi şekilde, altı aylık sürenin yazılı kararın tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başladığının kabul edilmesiyle yerine getirildiğini hatırlatmaktadır. 20 Nisan 2004te Yargıtay Birleşik Cezai Dairelerinin verdiği karar başvurana 11 Kasım 2004te tebliğ edilmiştir. Başvuru bu nedenle altı aydan daha kısa bir süre içerisinde, 29 Nisan 2005te yapılmıştır.
Sonuç olarak, Hükümetin bu husustaki ilk itirazı reddedilmelidir.
2. Mağdur statüsü
Hükümet, adam öldürmeden sorumlu askerin mahkum edilmesi ve başvuranların, yakınlarının ölümüne karşılık tazminat talep etmeleri ve almaları nedeniyle başvuranların bundan böyle AİHSnin 34. maddesine dayanarak mağdur olduklarını iddia edemeyecekleri kanısındadır.
AİHM, başvuranın lehine olan bir karar ya da tedbirin, ulusal makamların AİHS hükümlerinin ihlal edildiğini açıkça ya da özünde kabul etmemiş ve ihlal nedeniyle telafi sağlamamış olmaları halinde sözkonusu şahsın mağdur statüsünden mahrum bırakılması için prensipte yeterli olmadığını hatırlatır (bkz. Nikolova ve Velichkova - Bulgaristan, no. 7888/03 ve kararda belirtilen dava).
Hükümetin tazminat meselesine dayanarak başvuranların mağdur statüsüne itirazına ilişkin olarak AİHM, yaşam hakkından yoksun bırakmayla ilgili davalarda savunmacı devletlerin AİHS'nin 2. maddesi bağlamında, sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatır. Sözkonusu yükümlülük, AİHS'nin 2. maddesine ilişkin şikayetlerde, başvuranın mağdur statüsünün sadece tazminat ödenmesi ile telafi edilmesi halinde aldatıcı olacaktır (bkz. mutatis mutandis, Yaşa - Türkiye, Raporlar 1998-VI; daha güncel olarak Nikolova ve Velichkova, yukarıda anılan ve kararda belirtilen davalar). Yetkili makamların yaşam hakkından mahrum bırakma olaylarında izlenmesi gereken yolu tazminat ödemeye indirgemeleri, bazı durumlarda devlet görevlilerinin, fiili dokunulmazlıkla, denetimlerindeki kişilerin haklarını istismar etmelerini mümkün kılacak, bu durumda öldürmeye ilişkin genel hukuki yasaklar, temel önemine rağmen uygulamada etkisiz kalacaktır (bkz. Leonidis - Yunanistan, no. 43326/05). Dolayısıyla AİHM, Hükümetin itirazını, tazminata ilişkin olduğu kadarıyla reddeder.
Hükümetin, er Fatih Yılmazın mahkûm edilmesine dayanarak başvuranların mağdur statüsüne itirazına ilişkin olarak AİHM, sözkonusu itirazın soruşturmanın etkililiği ve telafi hususu ile yakından ilişkisi olan sorunları ortaya çıkardığını gözlemler. Dolayısıyla AİHM, bu hususun başvuranların AİHS'nin 2. maddesine dayalı şikâyetinin esas incelemesinde ele alınmasını uygun bulmaktadır.
B. Esas
Hükümet, kaçmaya teşebbüs etmesi ve askerlere saldırması nedeniyle jandarmaların Yılmaz Özcana karşı güce başvurmalarının kesin zorunluluk taşıdığını ifade etmiştir. Er Fatih Yılmaz tüfeğini Yılmaz Özcanı öldürmek için değil, yakalamak amacıyla yaralamak için ateşlemiştir.
Hükümet ayrıca Adli Tıp Kurumunun raporuna dayanarak Özcanın vücudundaki yaraların ölümünden önce meydana geldiğini savunmuştur. Hükümete göre bu sonuç, başvuranların Yılmaz Özcanın cesedinin sürüklendiği yönündeki iddiasının temelsiz olduğunu göstermektedir.
AİHM, 2. madde metninin, bir bütün olarak okunduğunda maddenin 2. paragrafının öncelikli olarak bir bireyin kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, ancak istenmeyen bir sonuç olan öldürmeyi ortaya çıkarabilecek, güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını ortaya koymaktadır. Ne var ki güç kullanma (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen amaçlara ulaşmak için mutlak zorunluluğu aşmamalıdır. Bu bağlamda 2/2. maddede mutlak zorunluluk ifadesinin kullanımı, bu maddeye ilişkin olarak, AİHSnin 8-11. maddelerinin 2. paragrafları kapsamında, devlet görevlilerinin hareketinin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını belirlerken, normalde uygulanan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir test uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle, kullanılan güç, maddenin bentlerinde belirtilen amaçlara ulaşmakla kesin olarak orantılı olmalıdır (bkz. McCann vd. - İngiltere, A Serisi no. 324).
Somut davada AİHM, tarafların Yılmaz Özcanın jandarma tarafından öldürüldüğü konusunda hemfikir olduğunu kaydeder. Ancak taraflar öldürme olayına giden olaylar ve öldüren şahsın kimliği konusunda ayrılmaktadır. Başvuranlar maktulün Üsteğmen Muhammet Sevinç tarafından bahçede dövüldüğünü, vurulduğunu ve kasten öldürüldüğünü ve daha sonra cesedinin tepeden aşağıya yuvarlandığını ileri sürmüştür. Diğer taraftan Hükümet, er Yılmazla Yılmaz Özcan arasındaki mücadeleden sonra ikisinin de tepeden aşağıya yuvarlandığını, er Yılmazın en az iki el ateş ettiğini ve mermilerden birinin Özcanın boynunun arka tarafından girip yüzünden çıkarak anında ölümüne yol açtığını belirtmiştir.
Dolayısıyla AİHM'ye olayların iki çelişen anlatımı sunulmuştur. Ne var ki askerlerin Yılmaz Özcanı yakalamak amacıyla başvuranların köyüne gittiği ve maktulün askerlerin ziyareti sırasında vurularak öldürüldüğü taraflar arasında ihtilaf konusu değildir. Öldürme olayının özellikle iki yönü AİHM'nin incelemesinde önem arz etmektedir. İlk olarak maktul bir silahlı kuvvetler mensubunun açtığı ateşle öldürülmüştür. İkinci olarak öldürme olayı planlı bir askeri operasyon sırasında meydana gelmiş, operasyonun başında maktulun evinin etrafı askerler tarafından iki çember oluşturacak şekilde sarılmıştır. Dolayısıyla öldürme olayı tamamen yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmiştir ve dolayısıyla savunmacı Hükümet öldürme olayının nasıl meydana geldiğine tatmin ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğü altındadır. Aksi takdirde AİHS'nin 2. maddesi bağlamında bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. Akkum vd. - Türkiye, no. 21894/93; Yasin Ateş - Türkiye, no. 30949/96).
Bu nedenle AİHM, Hükümetin öldürme olayının meşruiyetini ispat yükünden kurtulup kurtulmadığını inceleyecektir. Bunun için, iç hukukta yürütülen soruşturmayı; ölüm nedeninin ve kullanılan gücün dava koşullarında meşru olup olmadığının tespitini ve sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlar nitelikte olup olmadığının tespiti amacıyla özellikle dikkate alacaktır.
Bu bağlamda AİHM, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mahkemesi rolünü üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr - İngiltere, 28883/95). Ulusal yargılamanın yapılmış olduğu durumlarda Mahkemenin görevi kendisinin olaylar hakkındaki değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve genel bir kural olarak sunulan delilleri değerlendirmek o mahkemelerin görevidir. Mahkeme ulusal mercilerin bulgularına tâbi olmamakla birlikte normal koşullarda bu mercilerin olaylara dayalı bulgularından sapmak için ikna edici ögelere ihtiyaç duyar (bkz. mutatis mutandis, Klaas - Almanya, A Serisi no. 269).
2. madde ile sağlanan güvencenin temel önemi Mahkemenin bu hükmün ihlal edildiği iddialarını sadece gücü fiilen yöneten devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı zamanda ulusal yargılama ve soruşturmalar tamamlanmış olsa bile tetkik kapsamındaki eylemlerin planlaması ve kontrolü gibi çevreleyen hususları da dikkate alarak en dikkatli incelemeye tabi tutmaya zorunlu olmasıdır (bkz. Erdoğan vd - Türkiye, no. 19807/92).
Operasyonun planlanmasına ilişkin olarak AİHM, Yılmaz Özcanın şiddet içermeyen bir suçla bağlantılı olarak yetkililerce arandığını gözlemler. Maktulün silahlı olacağı ya da kendisini yakalamak amacıyla köyüne gelen askerler dahil kimsenin hayatına veya bedensel bütünlüğüne tehlike oluşturacağına yönelik bir düşünce sözkonusu olmamıştır. Gerçekte savcı maktule öncelikle teslim olma çağrısı yapmadan yakalama kararı çıkarmış olması nedeniyle maktulün yakalanması kararı ve operasyon, maktule yetkililere teslim olma imkanı vermeden planlanıp uygulanmıştır. Dolayısıyla AİHM maktulün yetkililere teslim olması beklenmeden ve maktulü sözkonusu küçük suçtan yakalamak amacıyla başka, hayati tehlike yaratmayacak yollar denenmeden, yakalanması için bu denli büyük bir askeri operasyonun gerçekten gerekli olduğu konusunda ciddi şüpheleri bulunmaktadır.
Öldürme olayı hakkında yapılan soruşturmaya ilişkin olarak AİHM, öncelikle soruşturmanın ilk ve kritik safhalarının maktulün ölümünden sorumlu askeri birlik mensupları tarafından yürütüldüğünü gözlemler. Bölgede bulunan boş kovanlar gibi son derece önemli deliller de aynı askerler tarafından toplanmıştır. Başvuranlar savcıya maktulün bahçede öldürüldüğü ve cesedinin tepeden aşağıya doğru sürüklendiğini söylediklerinde aynı askerler sözkonusu bölgeyi aramışlar ve savcıya iddialarının temelsiz olduğunu söylemişlerdir. Askerler tarafından yapılan soruşturmanın dikkate alınmamasını gerektiren hukuki gerekçe bulunmadığını değerlendiren ilk derece mahkemesi, maktulün başvuranların iddia ettiği şekilde öldürülmediği kararını verirken sözkonusu soruşturmayı dikkate almıştır.
Ayrıca, olaydan yaklaşık iki ay sonra, ceza mahkemesi üyeleri sözkonusu bölgeyi ziyaret ettiklerinde, kendilerine yine aynı ceza mahkemesinde maktulün öldürülmesi davasında sanık sıfatıyla yargılanan aynı askerler eşlik etmiştir. Başvuranlardan bazılarının soruşturma makamının dikkatini askerlerin soruşturmada yer almalarının uygunsuzluğuna çekmesine karşın yetkililerin sözkonusu başvuranlara cevabı onları yakalayarak tutuklamak olmuştur. AİHM, ölümcül yakalama operasyonunda yer alan askerlerin soruşturmada bu denli aktif bir rol üstlenmelerine izin verilmesinin bir bütün olarak ceza yargılamasının bağımsızlığını şüpheli hale getirmesi açısından son derece ciddi bir husus olmasının yanı sıra (bkz. Ramsahai vd. - Hollanda (BD), no. 52391/99) öldürme olayında askerlerin suçuna işaret eden kritik delillerin tahrip edilmesi ya da göz ardı edilmesi riskini taşıdığı kanaatindedir.
İkinci olarak başvuranlar tarafından maktulü öldürmekle suçlanan Üsteğmen Muhammet Sevinç, savcının olaydan birkaç saat sonra iddialardan haberdar edilmesine rağmen operasyondan ancak üç gün sonra sorgulanmıştır. AİHM'ye göre öldürme olayı hakkında yapılan bir soruşturmada başlıca şüphelilerden birinin sorgusunda yaşanan üç günlük gecikmenin AİHS'nin 2. maddesinin gerektirdiği zorunlu titizliğe uymamaktadır. Üsteğmen Sevinçin ivedilikle sorgulanmaması, yargı makamları ile ordu arasında gizli bir anlaşma yapıldığı görüntüsü yaratmanın yanı sıra, maktulün yakınları ve genel olarak halk nezdinde güvenlik güçleri mensuplarının, eylemleri nedeniyle yargı makamlarına hesap vermedikleri bir boşluk içerisinde görev yaptıkları görüşünün oluşmasına neden olmuştur. Ayrıca görevlinin ivedilikle sorgulanmamasının, bu arada biriminde komutan olarak görev yapmaya devam ettiği gerçeğiyle birlikte üsteğmen ile komutası altındaki askerler arasında gizli anlaşma tehlikesi yarattığı göz ardı edilemez (bkz. Ramsahai vd., yukarıda anılan).
Bu bağlamda AİHM, soruşturma makamları olaylara tanıklık etmiş ve iddialarını savcıya olayı müteakip birkaç saat içerisinde bildirmiş olan başvuranları öldürme olayından dokuz gün geçene kadar sorgulamazken, ilk derece mahkemesinin bu gecikmeyi, başvuranların öldürme olayına bizzat tanıklık etmedikleri ve sözkonusu iddiaları devleti suçlamak amacıyla yaptıkları hükmünü desteklemek için kullandığını gözlemler. Ulusal makamların yol açtığı bu ihmal, aynı zamanda görgü tanıklarının öldürme olayına ilişkin, başvuranların ifadesini destekler beyanlarının ilk derece mahkemesi tarafından kanıt olarak dayanak alınamayacağı kararını vermesine yol açmıştır. Buna karşın öldürme olayından üç gün sonra üsteğmenden alınan ifade mahkemece inandırıcı görülmüştür.
Üçüncü olarak AİHM, Adli Tıp Kurumu tarafından ulaşılan sonucun başvuranların maktulün üsteğmen tarafından bahçede öldürüldüğü ve cesedinin askerler tarafından sürüklendiği iddiasını inandırıcı olmaktan çıkardığı konusunda ilk derece mahkemesine katılmamaktadır. Mahkemenin ulaştığı sonucun aksine AİHM, Adli Tıp Kurumu uzmanlarının hazırladığı ve maktulün vücudundaki yaralara ölüme yakın veya ölümden önce, taş, sopa, dipçik ve askeri personelce giyilen postal gibi sert cisimlerin neden olduğu ve sırttaki bir kısım lezyonların maktulün yerde sürüklenmesi ile meydana gelmiş olduğunun belirtildiği ayrıntılı raporun başvuranların beyan ve iddialarını net bir şekilde desteklediği kanaatindedir.
Ayrıca aynı raporun, yaralanmaların pencereden atlama ya da kaçarken düşmekle oluşamayacağı konusunda net bir sonuca vardığı görülmektedir. Ne var ki AİHM, ilk derece mahkemesinin ayrıntılı bilimsel incelemeye dayanan bu önemli kanıtı ne yazık ki dikkate almadığını belirtir. Mahkeme, bunun yerine yaralara, maktulün kaçmaya çalışırken tepeden aşağıya düşmesinin ve onu yakalamaya çalışan askerlerin yol açtığı sonucuna varırken adli deneyimlere dayanmayı tercih etmiştir.
Bu bağlamda AİHM, Hükümetin vücuttaki yaralanmaların ölümden önce meydana geldiği görüşünü dikkate alır. Hükümete göre bu tespit, başvuranların, maktulün bahçede öldürüldükten sonra cesedinin tepeden aşağıya sürüklendiği yönündeki iddiasını inandırıcı olmaktan çıkarmaktadır. AİHM, bu görüşü kabul etmemektedir. AİHM, sözkonusu adli tıp raporuna göre ve Hükümet tarafından öne sürülenin aksine, ceset üzerindeki yaraların ölüm anından önce ya da ölüme yakın meydana geldiğini belirttiğini, bunun da Adli Tıp Kurumunun yaralanmaların vücudun sürüklenmesi nedeniyle oluştuğu kanaatine vardığı, cesedin sırtındaki lezyonların, başvuranlarca iddia edildiği gibi, ölümden kısa bir süre sonra meydana gelmiş olabileceği anlamına geldiğini kaydeder.
AİHM, bir Adalet Bakanlığı müfettişi tarafından hazırlanan ve soruşturmadaki birtakım ciddi noksanların detaylı bir şekilde belirtildiği raporun ilk derece mahkemesini davanın incelemesinde ilave adımlar atmaya sevk etmemiş olmasını aynı şekilde esefle karşılamaktadır. Özellikle, askerlerin yetkililere verdiği çelişkili bilgileri gidermek için girişimde bulunulmadığı görülmektedir. AİHM ayrıca müfettişin, başvuranlar ve bazı köylülerin tanık ifadeleri dikkate alındığında, başvuranların maktulün öldürülmesine ilişkin iddialarının inandırıcı olduğu ve daha fazla ve ayrıntılı inceleme gerektirdiği görüşüne katılmaktadır. Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi tarafından atanan bilirkişi de soruşturmadaki noksanlara dikkat çekmiş ve başvuranların maktulün öldürüldüğünü iddia ettikleri yeri gösterirken tutarlı olduklarını belirtmiştir. Ne var ki, yukarıda belirtildiği üzere başvuranların iddiaları, ulusal makamların kendi hatası olan, başvuranların zamanında sorgulanmaması gerekçe gösterilerek alelacele reddedilmiştir.
Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, iç hukukta yürütülen soruşturma ve kovuşturmanın açıkça yetersiz olduğu kanaatindedir. Yargılamada o kadar fazla bariz soru cevapsız bırakılmıştır ki AİHM, Yılmaz Özcanın ilk derece mahkemesince verilen kararda tarif edildiği şekilde öldürüldüğü sonucuna güvenmemektedir. Nitekim, soruşturma ve yargılamanın ölüm nedeninin doğru bir şekilde tespitini ve kullanılan gücün dava şartlarında haklı olup olmadığının belirlenmesini sağlayamadığının ortaya çıkması nedeniyle AİHM, Fatih Yılmazın mahkumiyetinin, Hükümetçe belirtildiği gibi, başvuranların mağdur statüsünü ortadan kaldırdığı sonucuna varamaz. Kabuledilebilirliğe başka bir engel bulunmadığını kaydederek, şikâyeti kabuledilebilir olarak ilan eder ve Hükümetin öldürme olayının meşru olduğunu kanıtlama yükünden kurtulamaması nedeniyle AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğini tespit eder.
II. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, maktul Yılmaz Özcanın öldürülmeden önce, AİHS'nin 3. maddesine aykırı olarak ağır bir şekilde dövüldüğünü öne sürmüşler, Hükümet iddiaya karşı çıkmıştır.
AİHM, sözkonusu şikâyetin yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olması nedeniyle benzer şekilde kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiğini kaydeder.
Hükümet, maktulün vücudundaki yaraların yalın ayak kaçmaya çalışırken ve Uzman Çavuş Akyol ve er Yılmaz ile yaşadığı kavga sırasında meydana geldiği görüşündedir.
AİHM, öncelikle maktulün vücudundaki yaraların askerlerin elinde iken meydana geldiğinin ihtilafsız olduğunu gözlemler. Bu nedenle sözkonusu yaraların nedenine ilişkin olarak inandırıcı bir açıklama getirme yükü Hükümete ait olmalıdır (bkz. Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94).
AİHM, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan rapora göre maktulün vücudundaki yaralara taş, sopa, dipçik ve askeri personelce giyilen postal gibi sert cisimlerin yol açtığını gözlemler. AİHM ayrıca yaraların yoğun ve ciddi olduğunu kaydeder. Nitelikleri ve yerleri (baş, göğüs, sırt, kollar ve bacaklar) itibariyle AİHM, bunların kaza ile meydana gelmiş olma ihtimalinin düşük olduğu kanaatindedir.
Bu bağlamda AİHM, Hükümetin yaralara ilişkin açıklamasının ne yukarıda belirtilen adli tıp raporu ne de iç hukuktaki soruşturma ve yargılama sonunda ulaşılan sonuçlarla desteklendiğini gözlemler. Sözkonusu adli tıp raporu, maktulün vücudunda bulunan yaraların yere düşmekten kaynaklandığı görüşünü kesin olarak bertaraf etmektedir. Ayrıca, yukarıda ayrıntılı olarak belirtilen noksanlar ve tutarsızlıklar dikkate alındığında AİHM, yaralara ilişkin olarak soruşturma ve yargılamada ulaşılan sonuçları kabul etmemektedir.
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve Hükümetten makul bir açıklama gelmemesi göz önünde bulundurulduğunda AİHM, Hükümetin maktulün vücudundaki yaraların yalın ayak kaçmaya çalışırken ve askerlerle yaşadığı kavga sırasında meydana geldiğini kanıtlayamadığına karar vermiştir. AİHM, Hükümetin kanıt yükünden kurtulamadığını dikkate alarak sözkonusu yaralardan yetkililerin sorumlu olduğu bir tür kötü muamelenin sonucu olduğu kanaatindedir (bkz. Süheyla Aydın - Türkiye, no. 25660/94). Bu nedenle Hükümet AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranlar 500,000 Euro maddi, 750,000 Euro manevi tazminat ödenmesini talep etmiştir. Başvuranlar, ölümünden sonra ailenin Yılmaz Özcanın maddi desteğinden mahrum kaldığını öne sürmüştür. Başvuranlar tarafından sunulan bilgilere göre maktul marangoz ve tüfek ustası olarak çalışmaktaydı.
Hükümet, maddi tazminat talebinin belgelere dayalı kanıtlarla desteklenmediğini savunmuştur. Ayrıca, manevi tazminat talebini aşırı olarak değerlendirmiş ve kabul edildiği takdirde haksız zenginleşmeye yol açacağını ifade etmiştir.
AİHM içtihadı, başvuranın talep ettiği tazminat ile AİHSnin ihlali arasında açık bir illiyet bağı bulunması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda gelir kaybına karşılık olarak tazminat içerebileceğini tespit etmiştir (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Barberà, Messegué ve Japardo - İspanya, A Serisi no. 285-C). AİHM, yetkililerin, başvuranların yakın akrabasının ölümünden, AİHS'nin 2. maddesi bağlamında sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca başvuranların maktulün ailenin geçimini sağladığı beyanına Hükümetin itiraz etmediğini kaydeder. Bu şartlar altında, AİHS'nin 2. maddesinin ihlali ile başvuranların maktul tarafından sağlanan maddi desteği kaybetmeleri arasında doğrudan bir illiyet bağı bulunmaktadır.
AİHM, maktulün öldürüldüğünde 42 yaşında, evli ve yaşları 3 ile 24 arasında değişen sekiz çocuk babası olduğunu belirtir.
AİHM, ayrıca başvuranların uğradıkları maddi kayba ilişkin maddeler halinde bir talepname sunmadığını kaydeder. Bununla birlikte maktulün ailesinin geçimini sağladığına Hükümetin herhangi bir itirazı olmadığı bir gerçektir. AİHM, maktulün ailevi durumu, yaşı ve eşi ve sekiz çocuğunun geçimini sağladığı mesleki faaliyetlerini ve ulusal mahkemede hükmedilen tazminatı dikkate alarak maktulün dul kalan eşine, şahsi yetkisinde bulunmak ve geçimini sağladığı çocukları için tarafından tutulmak üzere 40,000 Euro maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
AİHM, yetkililerin Yılmaz Özcanın ölümünden ve ölümünden önce maruz kaldığı kötü muameleden sorumlu olduğunu tespit ettiğini gözlemler. Dolayısıyla başvuranların manevi zarara uğradığını kabul etmektedir. AİHM, ulusal yargıda verilen tazminatı dikkate alarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek başvuranlara, aralarında aşağıda belirtilen şekilde bölünmek üzere toplam 81,000 Euro ödenmesine karar vermiştir:
(a) Maktul Yılmaz Özcanın ebeveyni olan birinci ve ikinci başvuranların her birine 2,500 Euro;
(b) Yılmaz Özcanın dul kalan eşi olan üçüncü başvurana 10,000 Euro;
(c) Yılmaz Özcanın çocukları olan dördüncü ila on birinci başvuranların her birine 7,000 Euro;
(d) Yılmaz Özcanın kardeşleri olan on ikinci ila on altıncı başvuranların her birine 2,000 Euro.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, AİHM önünde tahakkuk eden masraf ve harcamalara karşılık olarak 20,000 Euro talep etmişlerdir. Bu miktara, İstanbul Barosunun ücret çizelgesini dayanak olarak gösterdikleri 10,000 Euro avukatlık ücreti dahildir.
Hükümet, uygun kanıtlarla desteklenmedikleri görüşünü savunarak AİHMyi talepleri reddetmeye davet etmiştir.
AİHMnin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Sözkonusu davada başvuranlar, talep ettikleri miktarların gerçekten tahakkuk ettiğini kanıtlayamamıştır. Özellikle, avukatlık ücretine ilişkin taleplerinde sözleşme, ücret anlaşması ya da avukatın dava üzerinde harcadığı zamanın dökümü gibi belgeye dayalı kanıtlar sunmamışlardır. Dolayısıyla AİHM avukatlık ücretine ilişkin olarak ödeme yapılmamasına karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvuranların akrabası Yılmaz Özcanın ölümüne ilişkin olarak AİHSnin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Yılmaz Özcanın ölümünden önce uğradığı kötü muamele nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Savunmacı devletin, AİHSnin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek ve uygulanabilecek her tür vergiden muaf tutulmak üzere:
(i) üçüncü başvuran Kadriye Özcana, kendisi ve geçimini sağladığı çocuklar için, tarafında tutulmak üzere 40,000 (kırk bin) Euro maddi tazminat;
(ii) birinci ve ikinci başvuranlar Hacı İbrahim Özcan ve Fatma Özcanın her birine 2,500 (iki bin beş yüz) Euro manevi tazminat;
(iii) üçüncü başvuran Kadriye Özcana 10,000 (on bin) Euro manevi tazminat;
(iv) dördüncü ila on birinci başvuranlar olan Ömer Özcan, Nermin Doğan, Zeynep Er, Ali Özcan, Ziynet Ateş, Davut Özcan, Niğmet Özcan ve Kader Özcanın her birine, 7,000 (yedi bin) Euro manevi tazminat;
(v) on ikinci ila on altıncı başvuranlar olan Sunay Doğanay, Cengiz Özcan, Mustafa Özcan, Arife Özcan ve Susan Yaylanın her birine, 2,000 (iki bin) Euro manevi tazminat ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 20 Nisan 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy