(Başvuru no. 20578/05)
(AİHS. m. 2, 3, 4, 6, 8, 34, 35, 44) (KARAKULLUKÇU - TÜRKİYE DAVASI) (ŞAHAP DOĞAN - TÜRKİYE DAVASI) (FIRAT CAN - TÜRKİYE DAVASI) (ER - TÜRKİYE DAVASI) (HAKAN DUMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AYHAN IŞIK - TÜRKİYE DAVASI)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
17 Ocak 2012
İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan 20578/05 no'lu başvurunun nedeni, Dündar Hasko adlı Türk vatandaşının ("başvuran"), Avrupa insan Hakları Mahkemesi'ne 7 Haziran 2005 tarihinde, insan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin ("Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin - AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından H.S. Özyavuz tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI
1930 doğumlu başvuran İstanbulda ikamet etmektedir.
1991 yılında Türkiye Vakıflar Bankası Teftiş Kurulu, diğer hususlar meyanında, avukat olan başvuran hakkında, sahte vekâletname sunarak müvekkillerine ait kamulaştırma bedellerini tahsil ettiği iddiasıyla bir rapor düzenlemiştir. Türkiye Vakıflar Bankası bu rapora dayanarak 1993 yılında başvuran hakkında şikâyette bulunmuştur.
Başvuran 26 Eylül 1993 tarihinde Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın düzenlediği iddianameyle evrakta sahtecilik suçundan yargılanmaya başlamıştır.
21 Mart 1994 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, vekâletnamelerin noter tarafından çıkartıldığını ve başvurana üçüncü kişiler tarafından verildiğim, başvuranın bu evrakların sahte olduğunu bildiğini kanıtlayacak yeterli delil bulunmadığını ifade ederek başvuran hakkında beraat kararı vermiştir. Bu karar 8 Aralık 1994 tarihinde Yargıtay tarafından tanık ifadelerinin alınmadığı gerekçesiyle bozulmuştur.
Tanık ifadelerinin alınmasının ardından, 20 Mart 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi yine başvuranın beraatine hükmetmiştir. Başvuranın yokluğunda müvekkillerinden N.K.'nin ifadesi alınmıştır. Bununla beraber, bu ifade 26 Haziran 1995 tarihinde yapılan duruşma sırasında okunmuş, başvuran bu ifade karşısında argümanlarını sunma fırsatı bulmuştur.
Yargıtay 13 Mayıs 1997 tarihinde, vekâletnamelerdeki imzaların incelenmediği gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bir kez daha bozmuştur.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Ocak 2001 tarihinde imzaların bilirkişi marifetiyle orijinal olduğunun saptandığını göz önünde bulundurarak başvuranın beraatine karar vermiştir. Öte yandan bu karar da Yargıtay tarafından 8 Ekim 2002 tarihinde bozulmuştur. Yargıtay, kararında ilk derece mahkemesinin kararında hata yaptığını, başvuranın mahkûm edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
İkisine N.K.'nın da katıldığı altı duruşmanın ardından, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 17 Temmuz 2003 tarihinde başvuranın dört yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına hükmetmiştir. Mahkeme esas olarak bilirkişi raporlarına atıfta bulunmuş, tanık ifadelerinin başvuranın sahte vekâletnameleri bilerek kullanıp kullanmadığının açıklığa kavuşması İçin yeterli olmadıklarına işaret etmiştir.
Temyiz sürecinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne tebliğname sunmuş ancak bu tebliğname ne başvurana ne de avukatına iletilmiştir. Yargıtay 22 Aralık 2004 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını onamıştır.
Başvuran bunu müteakiben ileri yaşı ve doktor raporlarında da ifade edildiği üzere serebrovasküler bozukluk, kalp yetmezliği ve tansiyon gibi sağlık sorunları nedeniyle cezasının ertelenmesini talep etmiştir. Başvuranın bu talebi 16 Şubat 2005 tarihinde reddedilmiştir.
2005 yılında (5237 Sayılı) yeni Türk Ceza Kanunumun yürürlüğe girmesinin ardından, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 13 Şubat 2006 tarihinde başvuranın cezasını yeniden incelemiş, üç yıl dokuz ay hapis cezasına indirmiştir. Başvuran bu karara itiraz etmemiştir.
2010 yılının Temmuz ayında başvuran hakkında ek tutuklama kararı çıkarılmıştır.
HUKUK
I. AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, hakkında açılan davaların AİHS'nin 6/1 maddesinde öngörülen "makul süre" koşuluna uymadığından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca aynı hüküm kapsamında, hakkında açılan davalar esnasında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin kendisine bildirilmemesi suretiyle karşı argümanlarını sunma fırsatından mahrum bırakılarak tarafların eşitliği ilkesine uyulmadığını ileri sürmüştür.
Hükümet bu argümana itiraz etmiştir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet başvuranın, AİHS'nin 35/1 maddesi çerçevesindeki iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Öncelikle başvuranın ilk derece mahkemesinin cezasını hafifleten kararına itiraz etmediğini ileri sürmüştür. İkinci olarak Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesinin ardından yeniden cezasının ertelenmesi talebinde bulunmadığını ifade etmiştir.
Başvuran Hükümet'in argümanlarına itiraz etmiştir. 13 Şubat 2006 tarihli kararın yalnızca davasının yeni Türk Ceza Kanunu ışığında yeniden değerlendirilmesine ilişkin olduğunu belirtmiştir. Bu bakımdan davasının yeniden değerlendirileceğinin ve mahkemenin duruşma yapmadan, dava dosyasına dayanarak verdiği cezasının indirildiği kararın kendisine bildirilmediğini ileri sürmüştür.
AİHM iç hukuk yollarının tüketilmesi zorunluluğunun yalnızca, başvuranın, davaya sebebiyet veren durumu giderip, meydana geldiği iddia edilen ihlalleri tazmin edebilecek etkili ve yeterli hukuk yollarını kullanmasını gerektirdiğini yineler (bkz. Karakullukçu - Türkiye, 49275/99). Mahkemenin yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinin ardından yaptığı yeniden değerlendirmenin, bu Kanun'un daha avantajlı hükümlerini uygulamayı amaçlayan usuli bir niteliği olduğunu kaydeder. Buna göre bu usulün başvuran hakkındaki davaların hakkaniyete uygunluğu üzerinde genel bir etkisi olmamıştır. Hükümet'in, başvuranın cezasının ertelenmesi için ek bir talepte bulunmamasına yönelik argümanına ilişkin olarak, AİHM ön itirazın AİHS'nin 3. maddesi kapsamında yapılan şikâyetle ilgili olduğu ve her halükarda başvuranın Yargıtay'ın kararının ardından bu hukuk yoluna başvurduğu kanısındadır. Bu nedenle AİHM Hükümet'in ön itirazını reddeder.
AİHS'nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi çerçevesinde bu şikayetlerin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayetler kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Uzun yargılamaya ilişkin şikâyet
Başvuran, hakkında açılan davaların makul süre içinde sonuçlanmadığından şikâyetçi olmuştur.
Hükümet şikâyet konusu davaların, davanın karmaşıklığı ile başvuranın ve makamların tutumu göz önünde bulundurulduğunda AİHS'nin 6/1 maddesiyle uyumlu olmadığını ifade etmiştir. Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin dava sürecinde beş karar verdiğini, yargı makamlarının etkin olmadığı bir dönem bulunmadığını ileri sürmüştür.
AİHM mevcut davada yargılamanın Cumhuriyet Savcısının başvuran hakkında iddianame sunduğu 26 Eylül 1993 tarihinde başlayıp, 22 Aralık 2004 tarihinde Yargıtay'ın kararıyla sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla dava iki aşamalı yargıda on bir yıl iki ay sürmüştür.
AİHM mevcut davadakine benzer meselelerin incelendiği davalarda sıklıkla AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğinin tespit edildiğini gözlemler (diğerlerinin yanı sıra bkz. Er - Türkiye, 21377/04; Şahap Doğan - Türkiye, 29361/07 ve Fırat Can - Türkiye, 6644/08; ayrıca bkz. mutatis mutandis, Frydlender - Fransa (BD), 30979/96 ve Daneshpayeh - Türkiye, 21086/04). AİHM mevcut davada Yargıtay'ın ilk derece mahkemesinin kararını üç kez bozduğunu kaydeder. Alt mahkeme kararları hakkında üst üste verilen bozma ve iade kararlarının genellikle mahkemenin hatalarının sonucu olarak verildiklerini, bunun da tek dereceli yargıda hukuk sisteminin işleyişindeki kusuru ortaya koyduğunu yineler (bkz. Wierciszewska - Polonya, 41431/98 ve Falimonov - Rusya, 11549/02).
AİHM, kendisine sunulan bilgi ve belgeler ışığında, Hükümet'in mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil ya da görüş sunmadığı kanısındadır. Konuya ilişkin içtihadım gözönünde bulundurarak, yargılamanın haddinden uzun sürdüğü ve "makul süre" koşulunu karşılamadığı sonucuna varmıştır.
Buna göre AİHS'nin 6/1 maddesi yargılamanın haddinden uzun sürmesi nedeniyle ihlal edilmiştir.
2. Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin bildirilmemesi
Başvuran, yerel mahkemelerin Cumhuriyet Başsavcısı'nın temyiz talebine ilişkin tebliğnamesini kendisine bildirmeyerek çekişmeli yargılama hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Hükümet başvuranın avukatının, Cumhuriyet Başsavcısı'nın tebliğnamesini de içeren dava dosyasını Yargıtay Katipliği'ne ulaştığında incelemeyi talep etmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun tebliğnamenin davalı tarafa tebliğ edilmesini öngördüğünü belirtmiştir.
AİHM geçmişte benzer mağduriyetleri inceleyip, AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğini kaydeder (diğerlerinin yanı sıra bkz. Göç; Hakan Duman - Türkiye, 28439/03 ve Çamyar ve Berktaş - Türkiye, 41959/02). AİHM Göç kararında, Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşlerinin niteliği ile başvuranın cevaben yazılı görüş bildirme olanağının bulunmadığını gözönünde bulundurmuş, başvuranın çekişmeli yargılama hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.
AİHM mevcut davayı İncelemiş, içtihadın dışına çıkılmasını gerektirecek özel koşullar tespit etmemiştir. Ayrıca dava dosyasında Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'yla uyumlu olarak başvurana tebliğ edildiğini ispatlayan bir unsur bulunmamaktadır (karşıt Ayhan Işık - Türkiye, 33102/04).
Bu nedenle AİHM, Cumhuriyet Başsavcısı'nın tebliğnamesinin başvurana bildirilmemesine ilişkin olarak AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varır.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran AİHS'nin 3. maddesine dayanarak, cezasının uygulanması halinde insanlık dışı ve alçaltıcı muameleye maruz kalacağını savunmuştur, Şikâyetini desteklemek için seksen yaşında olduğunu ve sürekli tıbbi gözetim altında tutulmasını gerektiren hastalıkları bulunduğunu belirtmiştir.
Hükümet bu argümana itiraz etmiştir. Başvuranın cezasını çekmediği için mağdur statüsünde olmadığını öne sürmüştür.
AİHM kötü muamelenin AİHS'nin 3. maddesi kapsamına girmesi için asgari vahamet düzeyinde olması gerektiğini gözlemlemiştir. Bu derecenin belirlenmesi tabiatıyla görecelidir: muamelenin niteliği ile kapsamı, cezanın uygulanmasının yöntem ve biçimi, cezanın süresi ve bedensel ve ruhsal etkileri ile bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi, davanın tüm koşullarına göre değişebilmektedir (bkz. Kudla - Polonya (BD), 30210/96).
Mevcut davada başvuran yaşı ile sağlık durumuna atıfta bulunmaktadır. AİHM ileri yaşın, Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerin hiçbirinde tutuklu yargılanmaya ya da hapis cezayı çekmeye engel teşkil etmediğini kaydeder. Ancak sağlık durumu gibi diğer etmenlerle bağlantılı olarak yaş, ya hüküm verildiğinde ya da ceza çekilirken göz önünde bulundurulabilir (bkz. Papon - Fransa (no.1), 64666/01) (örneğin, ceza ertelendiğinde ya da hapis cezası ev hapsi olarak değiştirildiğinde).
AİHS'nin hiçbir hükmü belirli bir yaşın üzerinde hapis cezası çekilmesini engellemezken, yaşlı bir kimsenin uzun süre tutuklu kalması 3. madde kapsamında sorun teşkil edebilir. Bununla birlikte, her davanın kendi özel koşulları göz önünde bulundurulmalıdır (bkz. Priebke - İtalya, 48799/99; Sawoniuk - İngiltere, 63716/00 ve Papon).
AİHM mevcut davada başvuranın, hakkında 2010 yılının Temmuz ayında çıkarılan ek tutuklama kararına karşılık cezasını çekmeye başlamadığını kaydeder. Ayrıca ilk talebinin üzerinden geçen altı yılda, makamların sağlık durumunun elverişli olmadığını görmezden geldiklerini savunduğu argümanını desteklemek için cezasının uygulanmasının ertelenmesi talebinde de bulunmamıştır.
AİHM şikayetin AİHS'nin 35/3 ve 4 maddesiyle uyumlu olarak açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanısına varmıştır.
III. AİHS'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ
Başvuran, AİHS'nin 6/1 ve 2 maddesi uyarınca, hem Ağır Ceza Mahkemesinin hem de Yargıtay'ın gerekçeli kararlar vermediğinden şikâyetçi olmuştur. Ayrıca AİHS'nin 6/3 maddesine atıfta bulunarak savunmasını hazırlamak için yeterli zaman verilmediğini ve tanıkların dinlenmesi olanağının bulunmadığım savunmuştur. Son olarak, AİHS'nin 8. maddesine atıfta bulunarak, 3. madde uyarınca yaptığı şikâyetini yinelemiştir.
AİHM'ye sunulan bilgi ve belgeleri incelendiğinde bu hükümlerin ihlal edildiğine dair emare bulunmamaktadır, Dolayısıyla başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmakta olup, AİHS'nin 35/3 ve 4 maddesine uygun olarak kabuledilemez niteliktedir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran 40.000 Euro maddi, 40.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Ayrıca yargılama masrafları için 10.000 Euro tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet bu taleplere haddinden yüksek oldukları gerekçesiyle itiraz etmiştir.
AİHM tespit edilen ihlal ile meydana geldiği iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, başvurana 7.200 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmeder.
AİHM, yargılama giderlerinin ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödendiğini yineler (bkz. Sawicka - Polonya, 37645/97). Bu davada başvuran talep ettiği giderlerin gerçekten harcandığını ispatlayamamıştır. Özellikle fiş, fatura, sözleşme, anlaşma ya da avukatının dava üzerinde harcadığı mesainin dökümü gibi belgeye dayalı hiçbir kanıt sunmamıştır. Buna göre AİHM bu başlık altında tazminat ödenmemesine hükmeder.
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
AİHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Başvuranın uzun yargılama ve Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin kendisine bildirilmemesine ilişkin şikâyetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;
2. Uzun yargılama ve Cumhuriyet Başsavcısı'nın tebliğnamesinin başvurana bildirilmemesi nedeniyle, AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. (a) Savunmacı Devletin, başvurana, AİHS'nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere manevi tazminat olarak 7.200 Euro (yedi bin iki yüz Euro) ödemesine;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağa, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Başvuranın adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 17 Ocak 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy