(AİHS. m. 2, 3, 5, 6, 13, 34, 41, 44) (ÖZCAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (PEKER - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (BEKTAŞ VE ÖZALP - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ VE AYŞE DURAN - TÜRKİYE DAVASI) (ÖNERYILDIZ - TÜRKİYE DAVASI) (TAYLAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 24827/05)
KARAR
STRASBOURG
23 Nisan 2013
İşbu karar AİHSnin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Külah ve Koyuncu v. Türkiye davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Peer Lorenzen,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Neboja Vucinic,
Helen Keller
ve Daire Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi), 26 Mart 2013 tarihinde yapılan gizli müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan dava, iki Türk vatandaşı olan İbrahim Külah ve Naile Koyuncu tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 7 Haziran 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapılmış olan (24827/05 nolu) başvurudan ibarettir.
2. Kendisine hukuki yardım sağlanan başvuranlar, İzmirde çalışmakta olan avukat Nihat Osmanoğlu tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi temsilcisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar özellikle oğullarının bir polis memuru tarafından öldürülmesinin, Sözleşmenin 2. maddesini ihlal ettiğini iddia etmişlerdir.
4. 22 Mart 2010 tarihinde, İkinci Daire Başkanı, başvuruyu ele almaya karar vermiştir. Aynı tarihte başvurunun kabul edilebilirliği ve esasları hakkında hüküm verilmesine de karar verilmiştir (29. maddenin 1. paragrafı).
OLAY VE OLGULAR
DAVANIN KOŞULLARI
3. Başvuranlar sırasıyla 1957 ve 1958 tarihlerinde doğmuştur ve İzmirde yaşamaktadırlar.
6. Davanın olay ve olguları, taraflarca beyan edildiği ve bu kişilerce ibraz edilen belgelerden anlaşıldığı üzere, aşağıdaki şekilde özetlenebilmektedir.
7. 2 Temmuz 2001 tarihinde, akşam saat 22.00 sularında, başvuranların 19 yaşındaki oğulları Ali Külah iki arkadaşıyla birlikte İzmirde bir parkta otururken bir polis minibüsü yakınlarında durmuş ve polis memurları bu kişilerden kimliklerini göstermelerini istemiştir. Üç kişi, Ö.A. isimli polis memuruna kimliklerini vermiştir ve Ö.A. kimlikleri polis minibüsünde oturmakta olan bir sivile vermiştir. Başvuranların oğlu Ali buna itiraz edip, bir sivilin kimliğini kontrol edemeyeceğini söyleyince, üniformalı bir polis memuru Aliyi suratından tokatlamadan önce kendisine çenesini kapatmasını söylemiştir.
8. Ali, tokadın etkisiyle yere düşünce, diğer polis memurları Alinin üzerine atlamış ve onu dövmeye başlamışlardır. Ali kendisini arbededen kurtarıp koşarak uzaklaşmaya başladığında, polis memuru Ö.A. Aliyi kovalamış ve birkaç blok sonra yakalamıştır. Sonrasında memur Ö.A. Aliyi tekmelemiş ve Ali bir kez daha yere düşmüştür. Sonrasında bir el silah sesi duyulmuş ve memur Ö.A.nın elinde bir tabanca ile Alinin yanında dikildiği görülmüştür. Ali daha sonra hastaneye kaldırılmış, hastanede durumu hayati tehlike taşıyacak şekilde kötüye gitmiştir.
9. Sonraki gün polis memurları ve bir savcı, hastanenin yoğun bakım ünitesinde yatan Alinin ifadesini almıştır. Ali olayları, yukarıda anlatılan şekliyle onaylamış ve polis memurunun yargılanmasını talep etmiştir.
10. 6 Temmuz 2001 tarihinde Ali hastanede hayatını kaybetmiştir. Otopsi raporunda, boynundan girip sırtına doğru çıkan kurşun ölüm sebebi olarak gösterilmiştir. Vücudunda tespit edilen başka yaralar da raporda kaydedilmiştir.
11. Bu süre zarfı içinde, 3 Temmuz 2001 tarihinde hazırlanan polis raporlarına göre, memur Ö.A. olay sonrasında gözaltına alınmamıştır. Polis gözetimine alınmaksızın ve doktora götürülmeden serbest bırakılmıştır. Raporlara göre, polis memuru sorgu için savcılığa sevk edilmiştir.
12. Fakat 2 Temmuz 2001 tarihinde düzenlenen doktor raporunda, polis memurunun vücudunda çeşitli kesikler ve morluklar tespit edilmiştir.
13. 13 Temmuz 2001 tarihinde, birinci başvuran Külah, oğlunun ölümünden sorumlu olan polis memuru aleyhinde resmi şikayette bulunmuştur.
A. Polis memuru Ö.A. aleyhinde yürütülen ceza yargılaması hakkında
4. 16 Kasım 2001 tarihinde, İzmir savcısı, İzmir Ağır Ceza Mahkemesine (bundan böyle bidayet mahkemesi olarak anılacaktır) iddianame sunmuş ve polis memuru Ö.A.yı kasıtsız adam öldürmekle suçlamıştır.
15. Yargılama süresince, memur Ö.A. bidayet mahkemesine, boğuşma sırasında Alinin, silahını almaya çalıştığını söylemiştir. Silah ateş aldığında, ikisinin de silahı tuttuğunu fakat kendisinin silahın hangi ucunu tuttuğunu hatırlamadığını söylemiştir.
16. Başvuranların yasal temsilcisi, bidayet mahkemesinden, polis memurunun silahına ilişkin düzenlenen balistik inceleme raporlarının kopyalarını isteyince, silahın parmak izi için incelenmediği; olay sonrasında, meslektaşları tarafından polis memuruna öylece geri verildiği ortaya çıkmıştır.
17. Yargılama süresince, başvuranlar, bidayet mahkemesine çok sayıda dilekçe vermiş ve soruşturmadaki çeşitli eksikliklerden şikayetçi olmuşlardır. Özellikle de memur Ö.A.nın doktor muayenesine ilişkin raporun, 2 Temmuz 2001 tarihli olmasından kaynaklı şüphe uyandırıcı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda yukarıda sözü geçen, Ö.A.nın tıbben muayene edilmediğini öngören 3 Temmuz 2001 tarihli polis raporlarına dikkat çekmişlerdir. Başvuranlar, raporu hazırlayan kişiler aleyhinde resmi şikayette bulunmuşlardır ancak şikayetleri savcı tarafından reddedilmiştir ve savcının kararı da 13 Nisan 2005 tarihinde Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıştır.
18. 30 Aralık 2003 tarihinde, bidayet mahkemesi, polis memuru Ö.A.nın, etkisiz hale getirip gözaltına alabilmek amacıyla, başvuranların oğlu Aliyi silahla vurduğunu tespit etmiştir. Fakat memur Ö.A.nın, şiddete başvururken yetkilerini aştığı ve bu durumun da Ali Külahın ölümüne yol açtığı gerekçesiyle kasıtsız adam öldürme suçunu işlediği kararına varmıştır. Ö.A. sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır fakat bidayet mahkemesi, polis memuru bu suçu görevini yerine getirirken işlediği gerekçesiyle, cezayı bir yıl dört ay üç gün hapis cezasına indirmiştir. Duruşmalar sırasında iyi davranışlar sergilediği göz önüne alınarak, ceza bir yıl bir ay on güne indirilmiştir. Polis memurunun sabıkasının bulunmaması ve bidayet mahkemesi sanığın ileride benzer bir suç işlemeyeceği kanaatinde olması gerekçesiyle, cezanın infazı ertelenmiştir.
19. Başvuranlar kararı temyize götürmüş ve soruşturmadaki eksikliklere ilişkin iddialarını yinelemişlerdir. AİHMnin Türkiye aleyhinde açılan davalarda aldığı kararlara atıfta bulunan başvuranlar, diğerleri arasında, soruşturmanın ve yargılamanın, yaşama hakkı da dahil olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin çeşitli hükümlerini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
20. 14 Kasım 2005 tarihinde, Yargıtay, bidayet mahkemesinin suçu tespitine ilişkin kararıyla ilgili olduğu gerekçesiyle temyiz başvurusunu reddetmiştir fakat bu süre zarfında yürürlüğe giren yeni Ceza Kanununun hükümlerinin ışığı altında yeniden incelenebilmesi amacıyla kararı bozup bidayet mahkemesine geri göndermiştir.
21. 31 Mart 2006 tarihinde, bidayet mahkemesi, polis memurunu suçlu bulup cezaya çarptıran eski Ceza Kanununun hükümlerinin, polis memuru için daha münasip olduğuna dikkati çekmiş ve 30 Aralık 2003 tarihinde aldığı kararları hatırlatmıştır.
22. Başvuranlar tarafından yapılan temyiz başvurusu, 21 Mayıs 2007 tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiştir.
B. Delillerin ortadan kaldırılmasına ilişkin yürütülen ceza yargılaması
5. Başvuranlar ayrıca, silah üzerinde parmak izi analizi yapmadığı gerekçesiyle polis ve savcı aleyhinde resmi şikayette bulunmuşlardır. İzmir Asliye Ceza Mahkemesi tarafından, A.Y. isimli bir polis memurunun, olay yerinde gerekli işlemleri yerine getirmediği tespit edilmiştir. Balistik inceleme yapılmadan önce, silahını polis memuru Ö.A.ya geri verdiği için de suçlu bulunmuştur. 30 Ekim 2008 tarihinde, 861 Türk Lirası para cezasına çarptırılmıştır (o tarihte yaklaşık olarak 480 Euro).
24. Hem başvuranlar hem de polis memuru A.Y. karara yönelik temyiz başvurusunda bulunmuştur. 11 Kasım 2010 tarihinde, Yargıtay davanın zaman aşımına uğradığını belirtmiş ve polis memuru A.Y. aleyhindeki ceza yargılamasını durdurma kararı almıştır.
C. Sivil ve idari yargılamalar
6. Bu süre zarfı içinde, başvuranlar polis memuru Ö.A. ve İçişleri Bakanlığı aleyhinde hukuk davası açmışlardır. 8 Haziran 2009 tarihinde, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi, polis memuru Ö.A.nın 13,875 TRY para ödemesine hükmetmiştir (o tarihte yaklaşık olarak 5,550 Euro). Bakanlık aleyhindeki iddia, hukuk mahkemesi huzurunda, Bakanlık aleyhine bu gibi bir dava açılamayacağı gerekçesiyle reddedilmiştir.
26. Başvuranlar aynı zamanda başarısız şekilde, Ankara İdari Mahkemesi huzurunda, Adalet Bakanlığı aleyhinde dava açmış ve soruşturmadaki eksikliklerden Bakanlığın sorumlu olduğunu iddia etmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, diğerleri arasında, polis memurunun eylemleri sonucu, oğullarının yaşama hakkından mahrum kılındığını ve etkili bir soruşturma yürütemedikleri için, adli makamların, Sözleşmenin 2., 3., 6. ve 13. maddeleri kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiklerini iddia etmişlerdir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 2., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
7. Başvuranlar, Sözleşmenin 2., 6. ve 13. maddeleri kapsamında, oğullarının yaşama hakkının ihlal edildiğini ve ulusal makamların, cinayete ilişkin etkili bir soruşturma yürütemediğini iddia etmişlerdir.
28. AİHM, başvuranların şikayetlerinin özünün, oğullarının yaşama hakkından mahrum kılınması ve cinayete ilişkin yürütülen soruşturmanın etkililiği ile ilgili olduğu kanaatindedir. Bu nedenle AİHM, yukarıda sözü edilen tüm şikayetlerin yalnızca Sözleşmenin 2. maddesi kapsamında ele alınmasının uygun olduğu görüşündedir. Sözleşmenin 2. maddesi aşağıdaki şekilde öngörmektedir:
1. Herkesin yaşama hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamında kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde kesinlikle gerekli olanı aşmayacak seviyede bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu madde ihlal edilmiş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b) Bir kimsenin meşru olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya hukuki olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasalara uygun şekilde bastırılması.
8. Hükümet bu görüşe itiraz etmiştir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
9. Hükümet, şikayetlerinin özünü idari mahkemeler huzurunda dile getirmedikleri için başvuranların iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğunu yerine getirmediği görüşündedir. Hükümet ayrıca, başvuranların, ceza davası hala devam ederken AİHM ne başvuruda bulunduğunu beyan etmiştir.
31. Son olarak, Hükümet, başvuranların, Sözleşmenin 34. maddesinin anlamı dahilinde artık mağduriyet iddiasında bulunamayacaklarına çünkü yetkililer tarafından etkili bir soruşturmanın yürütüldüğüne ve başvuranların, oğullarının ölümüne ilişkin tazminat talebinde bulunup bu tazminatın kendilerine sağlandığına kanaat getirmiştir.
32. AİHM, başvuranların, şikayetlerinin özünü, Ankara İdare Mahkemesi huzurunda dile getirdiklerini ve Sözleşme kapsamındaki haklarına açık şekilde atıfta bulunduklarını gözlemlemektedir (bkz. paragraf 26). AİHM ayrıca, başvuranların, oğullarının ölümüne ilişkin mevcut tüm iç hukuk yollarını tükettiğine dikkat çekmektedir (bkz. paragraf 22). Dolayısıyla AİHM, Hükümetin itirazının ilk unsurunu reddetmektedir.
33. Hükümetin, başvuranların mağdur statüsüne ilişkin itirazı ile ilgili olarak, AİHM, Sözleşmenin ihlal edildiği ulusal makamlar tarafından açık olarak ya da esas olarak kabul edilip akabinde de tazmin edilmediği sürece, bir başvurana münasip görülen bir karar ya da tedbirin, ilke olarak, bu bireyi mağdur statüsünden mahrum kılmak için yeterli olmadığını hatırlatmaktadır (bkz. Nikolova ve Velichkova v. Bulgaristan, No. 7888/03, § 49, 20 Aralık 2007 ve burada atıfta bulunulan dava).
34. Hükümetin tazminat hususuna dayanan itirazı ile ilgili olarak, AİHM, benzer davalarda benzer ilk itirazları hali hazırda inceleyip reddettiğini hatırlatmaktadır (bkz. Özcan ve Diğerleri v. Türkiye, No. 18893/05, § 54, 20 Nisan 2010; Peker v. Türkiye (No. 2), No. 42136/06, §§44 ve 46, 12 Nisan 2011). AİHM, mevcut davada, yukarıda sözü geçen davalarda tespit ettiği bulguları değiştirmesini gerektirecek belirli bir durum görmemektedir. Bu nedenle Hükümetin tazminat hususu ile ilgili olan itirazını reddetmektedir.
35. Hükümetin etkili olduğunu düşündüğü soruşturmaya dayalı olarak başvuranların mağdur statüsüne ilişkin itirazı ilişkin, AİHM, bu itirazın yakın şekilde tazminat sorusu ile ilişkisi hususları gündeme getirdiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle AİHM, bu hususu, başvuranların Sözleşmenin 2. maddesi kapsamındaki şikayetlerinin esasını değerlendirirken ele almasının uygun olduğu kanaatindedir ve bunu davanın esası ile birleştirmektedir (bkz. paragraf 44). Davanın kabul edilebilirliğine engel teşkil edecek başka herhangi bir husus olmadığına dikkat çeken AİHM, başvuruyu kabul edilebilir olarak beyan etmektedir.
B. Esas hakkında
10. Başvuranlar, Sözleşmenin 2. maddesini ihlal eden şartlar altında, oğullarının öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Yetkililer hem hayati önem taşıyan kanıtı toplayamamış hem de bu kanıtı ortadan kaldırmışlardır, bu, cinayetten sorumlu olan polis memuruna olması gerekenden daha hafif bir ceza verildiği anlamına gelmektedir.
37. Hükümet, başvuranların oğlunun kasten öldürülmediğini, oğullarının polis memurlarından kaçmaya çalıştığını ve polis memurlarının kendisini gözaltına almaya ilişkin çabalarına direndiğini iddia etmiştir. Polis memurları başvuranların oğlunu uyarmış ve kendisinden teslim olmasını istemişlerdir fakat oğulları bu isteği yerine getirmemiştir. Başvuranların oğlu, polis memuru ile girdiği kavga sırasında ölmüştür.
38. AİHM, polis memuru Ö.A.nın yetkilerini aştığının ve kanunlara aykırı şekilde Ali Külahın ölümüne yol açtığının hali hazırda İzmir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tespit edildiğini gözlemlemektedir. AİHMne göre bu karar, Ali Külahın öldürülmesinin esas itibariyle Sözleşmenin 2. maddesini ihlal ettiğinin kabul edildiği anlamına gelmektedir. Bu karar, polis memuru tarafından kullanılan gücün Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafı kapsamında kesinlikle gerekli ve gerekçelendirilebilir olup olmadığının AİHM tarafından tespit edilmesini gereksiz kılmaktadır. Dolayısıyla, başvuranların şikayetine ilişkin AİHMnin yaptığı değerlendirme, bu ihlale yönelik ulusal makamların uygun ve yeterli bir tazminat sağlayıp sağlayamadığının ve buna bağlı olarak Sözleşmenin 2. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini usul ve esas bakımından yerine getirip getirmediklerinin belirlenmesi ile sınırlıdır (bkz. Fadime ve Turan Karabulut v. Türkiye, No. 23872/04, § 43, 27 Mayıs 2010; Bektaş ve Özalp v. Türkiye, No. 10036/03, § 48, 20 Nisan 2010). Bu bağlamda, AİHM, Ali Külahı öldüren polis memuru Ö.A. kasıtsız adam öldürmek suçundan suçlu bulunmuş olsa dahi, Ö.A.ya hafif bir ceza verildiğine ve hatta bu cezanın da tecil edildiğine dikkat çekmektedir.
39. AİHM, Sözleşmenin 2. maddesi kapsamında, Devletin kanun yoluyla hayatı korumaya ilişkin taşıdığı pozitif yükümlülüğe bağlı olarak, yerel hukuk sisteminin, yasalara aykırı şekilde bir başkasının hayatını alanlar aleyhindeki ceza hukukunun uygulanmasına yönelik kapasitesini kullanması gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz. Nachova ve Diğerleri v. Bulgaristan (GC), No. 43577/98 ve 43579/98, § 160, AİHM 2005-VII). Bu yükümlülüğün yerine getirilip getirilemediğinin değerlendirilebilmesi için; ulusal mahkemelerin bu kararlara varırken, hukuk sisteminin caydırıcı etkisinin korunması ve yaşama hakkının ihlallerinin önlenmesinde oynaması gereken rolün öneminin altının çizilmesi amacıyla, Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca davaya gereken ihtimamı gösterip göstermediğini ya da ne dereceye kadar gösterdiğini değerlendirmek AİHMnin görevidir (bkz. Ali ve Ayşe Duran v. Türkiye, No. 42942/02, § 62, 8 Nisan 2008).
40. Tüm soruşturmaların hapis ya da başka herhangi bir ceza ile sonuçlanması gibi mutlak bir zorunluluk bulunmasa da, ulusal mahkemelerin, hiçbir koşul altında, hayatı tehlikeye atan suçların cezalandırılmamasına müsaade etmemesi gerektiğinin altı çizilmelidir. Kamu güveninin idamesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve kanunsuz eylemlere yönelik herhangi bir tolerans ya da ihtilaf olduğu görünümünün önlenmesi açısından bu durum hayati önem taşımaktadır (bkz. diğerleri arasında, Öneryıldız v. Türkiye (GC), No. 48939/99, § 96, AİHM 2004-XII; Okkalı v. Türkiye, No. 52067/99, § 65, AİHM 2006-XII (özet); ve Türkmen v. Türkiye, No. 43124/98, § 51, 19 Aralık 2006).
41. Devlet görevlileri tarafından işlenen cinayet ve bulunulan kötü muamele suçlarına ilişkin yerel mahkemelerce tercih edilen uygun yaptırımlara AİHM tarafından önemli ölçüde saygı duyulması gerekmesine rağmen, eylemin ağırlığı ile verilen ceza arasında bir orantısızlık olan davalarda, AİHM belirli bir değerlendirme gücüne sahip olmalı ve müdahale etmelidir (bkz Nikolova ve Velichkova v. Bulgaristan, yukarıda atıfta bulunulan, § 61).
42. Mevcut davada, yerel bidayet mahkemesine çok daha ağır bir ceza verme hakkı tanımasına rağmen, kanunsuz adam öldürme suçu için mahkeme son derece hafif bir ceza vermiş ve sonra da bunu tümden tecil etmiştir. Böylesi orantısız bir ceza vererek bidayet mahkemesi, böylesi ağır bir cezai suçun asla ve asla tolere edilmediğini göstermek yerine, takdir yetkisini bu eylemin sonuçlarını hafifletmek için kullanmıştır (bkz. Okkalı, yukarıda atıfta bulunulan, § 75).
43. Sonuç olarak, AİHM Ali Külah cinayetinde uygulanan haliyle ceza hukuku sisteminin ihtimamlı olmaktan son derece uzak olduğu ve başvuranlar tarafından şikayetçi olunan suç gibi kanunsuz eylemlerin etkili şekilde önlenmesini sağlayacak kapasitedeki caydırıcı etkiyi çok az taşıdığı kanaatindedir.
44. Yukarıda sözü geçenlerin ışığı altında, AİHM, Hükümetin başvuranların mağdur statüsüne ilişkin itirazını reddetmektedir (bkz. paragraf 35) ve başvuranların oğlu Ali Külahın polis memuru Ö.A. tarafından kanuna aykırı şekilde öldürülmesi ve etki bakımından polis memurunun hapis cezasını etkisiz kılan hapis cezasının tecil edilmesi sebebiyle, Sözleşmenin 2. maddesinin hem esas hem de usul bakımından ihlal edildiğine kanaat getirmektedir (bkz. diğerleri arasında, Taylan v. Türkiye, No. 32051/09, § 46, 3 Temmuz 2012).
II. SÖZLEŞMENİN 3. VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
11. Sözleşmenin 3. maddesine dayanan başvuranlar, oğullarının ölmeden önce polis memuru tarafından öldüresiye dövüldüğünden şikayet etmişlerdir. Bu şikayetlerine destek olarak başvuranlar, oğullarının vücudu üzerinde birçok yara tespit eden otopsi raporuna atıfta bulunmuşlardır. Sözleşmenin 5. maddesine dayanan başvuranlar aynı zamanda oğullarının keyfi olarak gözaltına alındığından şikayet etmişlerdir. 46. Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.
47. AİHM, bu şikayetlerin kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği kanaatindedir. Fakat yukarıda tespit edilen ihlal dikkate alındığında, AİHM bu şikayetlerin davanın esasında ayrı ayrı ele alınmasına gerek olmadığı görüşündedir.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
12. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekilde öngörmektedir:
Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Taraf Devletin iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
13. Başvuranlar maddi tazminat olarak 80,000 Euro, manevi tazminat olarak ise 120,000 Euro talep etmişlerdir.
50. Hükümet, maddi tazminat talebinin dayanaktan yoksun olduğuna kanaat getirmiştir. Hükümet aynı zamanda manevi tazminat talebinin gereğinden fazla olduğuna ve haksız kazanca yol açacağına kanaat getirmiştir.
51. AİHM, başvuranların Mahkemeye maddi tazminat taleplerini destekleyici herhangi bir belge ibraz etmediklerini gözlemlemektedir; dolayısıyla bu talebi reddeder. Öte yandan, manevi tazminat olarak, başvuranlara müştereken toplamda 65,000 Euro ödenmesine karar verir.
B. Masraf ve Harcamalar
14. Başvuranlar ayrıca, AİHMnin ve yerel mahkemelerin huzurunda ortaya çıkan masraf ve harcamalar için 20,000 Euro talep etmişlerdir.
15. Hükümet, masraf ve harcamalara yönelik yapılan talebin herhangi bir kanıt ile desteklenmediğine dikkat çekmiştir.
54. AİHMnin içtihatları uyarınca, başvurana masraflar ve giderler için ödeme yalnızca, bu masraf ve giderler makul orandaysa ve bunların gerçekliği ve gerekliliği ortaya konmuşsa ödenmektedir. Mevcut davada başvuranlar, talep ettikleri masrafların gerçekten ortaya çıktığına ilişkin dayanak gösterememişlerdir. Özellikle de fatura, makbuz, sözleşme, ücret anlaşması ya da avukatları tarafından dava üzerinde çalışılarak geçirilen saatlerin bir dökümü gibi yazılı bir kanıt ibraz edememişlerdir. Dolayısıyla AİHM bu başlık altında herhangi bir ödeme yapmamaktadır.
C. Gecikme faizi
16. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal kredilere uygulanan faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın makul olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, AİHM OY BİRLİĞİYLE
1. Başvuranların mağdur statüsüne yönelik Hükümetin itirazını, davanın esasına katar ve bunu reddeder
2. Başvuruyu kabul edilebilir olarak beyan eder;
3. Başvuranların oğlu Ali Külahın öldürülmesine bağlı olarak, Sözleşmenin 2. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine karar verir;
4. Şikayetlerin, Sözleşmenin 3. ve 5. maddeleri kapsamında incelenmesine gerek olmadığına karar verir;
5.
(a) Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşmenin 44. maddesinin 2. paragrafı uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere manevi tazminat olarak 65,000 Euro (altmış beş bin Euro) artı masrafa tabi tüm vergilerin ödenmesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar, yukarıda belirtilen tutarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal kredilere uygulanan faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilen oranda basit faiz işletilmesine karar verir;
6. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddeder.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve AİHM iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 23 Nisan 2013 tarihinde, yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy