(AİHS m. 2, 5, 6, 8, 34, 35, 41, 44) (GARCİA RUIZ - İSPANYA DAVASI) (CALVELLİ VE CİGLİO - İTALYA DAVASI)
(Başvuru no: 25266/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
5 Ocak 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (25266/05) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Necdet Yardımcı ve Özden Yardımcının (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 11 Temmuz 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından A. Yılmaz tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar evli olup, sırasıyla 1961 ve 1954 doğumludur ve Ankarada ikamet etmektedir.
Bayan Yardımcı (Başvuran), 17 Şubat 1996 günü, hamileliği sırasında bir plasenta kanaması geçirmiştir. Daha sonra Özel Sevgi Hastanesine (Ankara) kaldırılarak 24 saat gözetim altında tutulmuştur.
9 Mart 1996 tarihinde aynı hastanede sezaryenle bir çocuk dünyaya getirmiştir. Çocuk solunum ve kalp yetersizliği ile doğduğundan, bu rahatsızlıklar ömür boyu sakat kalmasına neden olmuştur.
Çocuk, aynı gün Ahmet Örs Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Servisine alınmıştır.
A. Ceza Davası
Başvuranlar 4 Mart 1997 günü Ankara Cumhuriyet Savcılığına (Savcılık) müracaat ederek, ihmal ve tedbirsizlik yüzünden yanlış tedavi yaparak oğullarının sakat kalmasına neden olduğu iddiasıyla başvuranın hamileliğini takiple görevli hekim aleyhinde suç duyurusunda bulunmuşlardır.
Savcılık, suçlanan hekimin sorumlu olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla hukuki bilirkişi raporu düzenlenmesini istemiştir.
12 Ağustos 1997 tarihinde hukuki bilirkişi raporunu hazırlamıştır.
Savcılık, bu bilirkişi raporunun sonuçlarına dayanarak 19 Ağustos 1997 günü takipsizlik kararı vermiştir.
1. Başvuranlar 08 Eylül 1997 günü bu karara karşı Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesinde (Ağır Ceza Mahkemesine) itirazda bulunmuşlardır. İtiraz dilekçelerinde, suçlanan hekimin sezaryen yapmakta geciktiğini ve çocuğun oksijensiz kalmaması için gerekli önlemleri almadığını iddia etmişlerdir. Sevgi Hastanesinde kuvöz ve solunum cihazın bulunmadığını ve bu nedenle de çocuklarının bakımının doğru yapılamadığını vurgulamışlardır.
Ağır Ceza Mahkemesi, takipsizlik kararında ileri sürülen gerekçelerde yasaya aykırı bir yön bulunmamasını nazarı dikkate alarak yapılan itirazı 14 Ekim 1997 tarihinde reddetmiştir.
Başvuranlar 24 Kasım 1997 günü Adalet Bakanlığına müracaat ederek bu karara itiraz etmişlerdir. Özellikle savcılığın bilirkişi seçimine, seçilen bilirkişinin mesleki ehliyetine ve vardığı hükümlere itiraz etmişlerdir. Adalet Bakanlığından Cumhuriyet Savcılığını dosyayı yeniden açarak cezai takibata geçmeye davet etmesini istemişlerdir.
Bu talep 26 Ocak 1998 günü Adalet Bakanlığı tarafından reddedilmiştir.
B. Şahsi Tazminat Davası
Başvuranlar 19 Ocak 1998 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesine başvurarak uğradıkları zararın karşılanması istemiyle doğumu gerçekleştiren hekim ve Özel Sevgi Hastanesi aleyhinde tazminat davası açmışlardır. Diğer tazminat hakları saklı kalmak kaydıyla, çocuklarının sakat kalmasından dolayı uğradıkları manevi zarar için dört milyar Türk lirası (TL) ve maddi zarar için bir milyar Türk Lirası tazminat talebinde bulunmuşlardır. Davalarına gerekçe olarak sezaryen yapılmakta geç kalındığını vurgulayarak, hekimin tartışmalı cerrahi müdahaleyi herhangi bir komplikasyon durumunda kullanmak için kuvöz ve solunum cihazı gibi gerekli donanıma sahip olmayan bu hastanede yapmasını eleştirmişlerdir.
Asliye Hukuk Mahkemesi 10 Eylül 1998 günü başvuran ile Sevgi Hastanesinde çalışan bir pediyatri uzmanını ve bir hemşireyi tanık sıfatıyla dinlemiştir. Müdahale sırasında orada bulunan pediyatri uzmanı, çocuğun doğduğunda kalbinin atmadığını ve nefes almadığını söylemiştir. Derhal kalp masajı yapılarak, solunum masajı uygulandığını ve çocuğun ritim cihazına bağlandığını belirtmiştir. Hastanede yenidoğan yoğun bakım servisi bulunmadığından, çocuğun Ahmet Örs Hastanesine sevk edildiğini ifade etmiştir.
16 Şubat 1999 günü, yoğun bakım servisine geldikten sonra çocuğun ilk tedavisini yapan, Ahmet Örs Hastanesi hekiminin ifadesine başvurulmuştur. Hekim hastaneye geldiğinde çocuğun nefes almadığını, derhal bir solunum cihazına bağlandığını ve 34 gün boyunca cihaza bağlı kaldığını, çocuğun solunum yapamadığını açıklamıştır. Daha sonra çocuğun durumunu kendi hastası olarak takip ettiğini, çocuğun tüm organlarının etkilenmiş olduğunu ve beyninde geri döndürülemez lezyonlar oluştuğunu söylemiştir. Çocuğun hastanesine sevki sırasında, solunum desteğinin ambulans tipi manuel bir solunum cihazı ile sağlandığını belirtmiştir.
Başvuranlar 7 Ekim 1999 günü Asliye Hukuk Mahkemesine ek bir dava açarak maddi zarar için talep ettikleri tazminat miktarının on milyar TL'ye artırılmasının kabul edilmesini talep etmişlerdir.
26 Ekim 1999 günü Ahmet Örs Hastanesinden bir hekim tanık sıfatıyla dinlenmiştir. Tanık ifadesinde sezaryen koşulları ile ilgili olarak görüş bildiremeyeceğini beyanla çocuğun durumunun farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini belirtmiştir.
Asliye Hukuk Mahkemesi 9 Aralık 1999 günü Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulmuş olan Sağlık Üst Kuruluna (Kurul) başvurarak, sezaryen sırasında tıbbi bir hata yapılıp yapılmadığının ve bunun sonucunda çocuğun sakat kalmasının mümkün olup olmadığının tespiti amacıyla bir bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmiştir.
Başvuranlar bilirkişilere belirli konularda soru yöneltilmesi için Asliye Hukuk Mahkemesine defalarca talepte bulunmuşlardır.
Sağlık Bakanlığı 12 Ocak 2000 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinin Başvuranların taleplerini içeren müzekkere bilirkişilere verilmek üzere dosyaya eklemiştir.
Başvuranlar 22 Mayıs 2000 tarihinde ek bir dilekçe sunarak maddi zararlarının telâfi edilmesi için kendilerine otuz beş milyar TL tazminat ödenmesine hükmedilmesini talep etmişlerdir.
2Kurul 29 ve 30 Haziran 2000 tarihlerinde toplanarak, aleyhinde dava açılan hekimin ve hastanenin çocuğun sürekli olarak sakat kalmasında hiçbir sorumluluklarının olmadığı sonucuna varmışlardır.
Başvuranlar 11 Ocak 2001 tarihinde mahkeme tarafından Kurula müzekkere ile yöneltilen tüm sorulara cevap verilmemesi bakımından eksik olduğunu vurguladıkları bu bilirkişi raporundaki tespitlere itiraz etmişlerdir. Ankara Tıp Fakültesi bilirkişileri tarafından karşı bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmişlerdir.
Başvuranlar 5 Şubat 2001 günü Kurulun tespitlerine karşı yeniden itirazda bulunarak, Kurul üyelerinin dava konusu tıbbi alana uygun vasıfta olmadıklarını vurgulamak suretiyle karşı bilirkişi raporu düzenlenmesine yönelik taleplerini tekrarlamışlardır.
9 Mart 2001 tarihinde, uğradıkları maddi zarar karşılığında kendilerine her biri için elli milyar Türk Lirası tazminat ödenmesine talep ettikleri iki yeni dilekçe daha sunmuşlardır.
Asliye Hukuk Mahkemesi 15 Mart 2001 günü Başvuranların karşı bilirkişi raporu talebini kabul ederek İstanbul Adli Tıp Enstitüsünden bir bilirkişi raporu düzenlenmesini istemiştir.
İstanbul Adli Tıp Kurumu Enstitüsü 2. Bilirkişi Heyeti 4 Mayıs 2001 günü Asliye Hukuk Mahkemesine gönderdiği bir yazı ile belgeleri ve ek bilgileri talep etmiştir.
Adli Tıp Kurumu 2 Ekim 2002 tarihinde çocuğun kafatasındaki lezyonların ne doğum sırasındaki bir travmadan ne de doğumdan önce gerçekleştiği iddia edilen olaylardan kaynaklandığını, bebekteki patolojilerden tespit edildiği kadarıyla bunların hamileliğin 26. ilâ 28. haftaları arasında fiziksel nedenlerden ötürü meydana geldiği kararına varmıştır. Dava edilen hekimin hiçbir kusurunun bulunmadığı kanaatinde olduklarını da belirtmişlerdir.
Başvuranlar 20 Ocak 2003 tarihinde bu tespitlere itiraz etmişlerdir. İtirazlarına gerekçe olarak bilirkişi heyeti oluşturulurken hiçbir pediyatri uzmanına yer verilmediğini ileri sürerek, bilirkişi raporundaki çelişkilere ve hatalara dikkat çekmişlerdir. Adli Tıp Enstitüsünün tüm üyelerinin hazır bulunduğu bir heyet tarafından yeni bir bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmişlerdir.
Başvuranlar tarafından Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmekte olan asıl dava kapsamında çeşitli tarihlerde ek maddi tazminat taleplerinde bulunulmuştur.
Asliye Hukuk Mahkemesi, 11 Haziran 2003 günü, Cumhuriyet Savcılığının talebi üzerine düzenlenen 12 Ağustos 1997 tarihli bilirkişi raporunun sonuçları ile Sağlık Üst Kurulunun ve Adli Tıp Kurumunun bilirkişi raporlarına istinaden, dava edilen hekimin ve hastanenin kusurunun sübut bulmadığı kanaatine vararak başvuranların tazminat taleplerini reddetmiştir.
Başvuranlar 4 Ağustos 2003 tarihinde temyize gitmişlerdir. Temyiz dilekçelerinde tıbbi hata iddialarını tekrarlayarak, hiçbir pediyatri uzmanının yer almadığını ileri sürdükleri bilirkişi kurul ve heyetlerinin oluşturulma şekline itiraz etmişlerdir. Yeni bir rapor düzenlenmesini talep etmişlerdir.
Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararında ileri sürülen gerekçelerde ve delillerin takdirinde yasaya aykırı bir yön bulunmamasını nazarı dikkate alarak ilk derece mahkemesinin kararını 04 Mayıs 2004 tarihinde onaylayarak yapılan itirazı reddetmiştir.
Başvuranlar 22 Haziran 2004 günü karar düzeltme talebinde bulunmuşlardır.
Yargıtay, başvuranlara 13 Ocak 2005 tarihinde tebliğ edilen 26 Ekim 2004 tarihli kararı ile bu talebi reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, dava konusu tıbbi alanda uzman ve ehil olmayan kişiler tarafından yapılan bilirkişi incelemelerinin taraflılığı nedeniyle adil yargılama hakkından yararlanamadıklarını, ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmaların yetersiz olduğunu, delillerin takdirinde hata yapıldığını ve iç yargı organlarının kararlarının gerekçelendirilmediğini iddia etmektedir. Ayrıca adli yargılamanın aşırı derecede uzun sürmesinden şikayetçi olmuş, AİHSnin 6. maddesine ve ilgili fıkralarına dikkat çekmişlerdir:
Hükümet bu iddiaları reddetmiştir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
1. Hükümetin ön itirazı hakkında
Hükümet altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle başvurunun reddedilmesini talep etmiştir. Bu bakımdan başvuranların Yargıtay'ın 26 Ekim 2004 tarihli kararından sonra ilk derece mahkemesinin kalemine 3 Aralık 2004 tarihinde düşülen kaydı müteakip altı ay içerisinde AİHMye başvurmaları gerektiğini, ancak bunun yapılmadığını savunmaktadır.
Başvuranlar, bu iddiaya itiraz ederek, altı ay süresinin Yargıtay kararının tebliğ edildiği tarih olan 13 Ocak 2005 tarihinden itibaren başlaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
AİHM, bir başvuranın nihai iç yargı kararının bir suretinin kendisine resmen tebliğ edilmesi hakkına sahip olması nedeniyle, altı aylık sürenin karar suretinin tebliğ tarihinden itibaren başlamasının AİHSnin 35 / 1 maddesinin konu ve amacına daha uygun olduğunu hatırlatır (Worm - Avusturya davası, 29 Ağustos 1997, § 33, Recueil des arrêts et décisions 1997-V). Dosyada yer alan bilgiler incelendiğinde, Yargıtay kararının başvuranlara 13 Ocak 2005 tarihinde tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Başvuranlar dava dilekçelerini 11 Temmuz 2005 tarihinde, yani söz konusu tebliğ tarihinden sonra altı ay içinde sunduğundan, Hükümetin itirazının reddedilmesi uygun görülmüştür.
2. Yargılamanın adilliği, bilirkişi incelemelerinin vasıfsızlığı ve taraflılığı ile ulusal yargı organlarının kararlarının gerekçelendirilmemesi hakkında
AİHM, iç yargı organlarındaki yargılamaların adilliği ile ilgili olarak, başvuranların esas itibarıyla bu yargı organları tarafından benimsenen uygulamalardan şikâyetçi olduklarını müşahede etmektedir. Bu bakımdan, olayın bir yargı organını bir kararı diğerine tercih etmeye sevk eden unsurları denetleme görevinin kendisine düşmediğini hatırlatır (Kemmache -Fransa davası (no 3), 24 Kasım 1994, § 44, série A no 296-C). Aynı şekilde, AİHS ile koruma altına alınmış olan hak ve özgürlüklere zarar vermedikleri sürece ve ölçüde, bir yargı organı tarafından yapıldığı iddia edilen uygulama ve hukuk hatalarını teşhis ve tespit etme görevi de bulunmamaktadır (García Ruiz - İspanya davası (GC), no 30544/96, § 28, CEDH 1999-I). AİHM bu davada başvuranların iddialarını ileri sürebildiklerini, bilirkişilerin kararlarına itiraz edebildiklerini, karşı bilirkişi raporu alabildiklerini ve adli yargı organlarının kararlarına esas aldıkları gerekçelerde herhangi bir keyfilik görülmediğini tespit eder. Ayrıca, dosya içeriği incelendiğinde, ilgili bilirkişilerin ehliyetsiz, bağımlı veya taraflı oldukları sonucuna varılması için hiçbir neden görülmemektedir. Başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun olması nedeniyle AİHSnin 35 / 3 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
AİHM, adli yargı kararlarının gerekçelendirilmediğine yönelik iddialar ile ilgili olarak, AİHSnin 6. maddesinin bir yargı organı tarafından ileri sürülen gerekçelerin özellikle dava taraflarından birinin iddialarına esas oluşturduğuna inandığı tüm hususları kapsamak zorunda olduğuna yönelik bir hüküm içermediğini hatırlatır. Hiçbir taraf mahkemeden reddettiği iddiaların her biri için gerekçe göstermesini talep etme hakkına sahip değildir (İbrahim Aksoy - Türkiye davası (Karar), No. 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 7 Aralık 1999). Ayrıca, Mahkeme bu davada iç yargı organlarının kararlarını gerekçelendirdiklerini de not eder. Bu şikâyetin de dayanaktan yoksun olması nedeniyle AİHSnin 35 / 3. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
3. Yargılamanın süresi hakkında
AİHM bu şikâyetin Sözleşmenin 35 / 3 maddesi anlamında mesnetsiz olmadığını not eder. AİHM aynı zamanda başvurunun kabul edilemezliğine gerekçe oluşturabilecek herhangi bir hususun mevcut olmadığını da not eder. Dolayısıyla başvurunun kabuledilebilir ilân edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esasa Dair
Dikkate alınması gereken süre 19 Ocak 1998 günü başlayarak 26 Ekim 2004 günü sona ermektedir. Buna göre iki yargı derecesinde geçen süre yaklaşık olarak altı sene on aydır. Sadece ilk yargı derecesinde görülen dava yaklaşık olarak beş yıl ve beş ay sürmüştür.
Hükümet, Başvuranların tazminat taleplerini artırmak ve bilirkişi raporlarına itiraz etmek suretiyle yargılama süresinin uzamasına katkıda bulunduğunu iddia etmektedir.
Başvuranlar bu iddiaları reddetmektedir.
Mahkeme, yargılama süresinin makul yapısının ölçüsünün davanın koşullarına ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranların ve yetkili makamların tutum ve davranışları olduğu kadar davanın taraflar açısından taşıdığı önem olmak üzere ilgili hukuki kriterlerine göre takdir edilmesi gerektiğini hatırlatır (diğer birçok örneğin arasında bkz. Frydlender -. Fransa davası (GC), no 30979/96, § 43, AİHM 2000-VII).
AİHM buna benzer davalarda aynı sorunu defalarca ele almış ve AİHSnin 6 / 1 maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir (bkz. yukarıda zikredilen Frydlender davası).
AİHM, sunulan tüm bilgi, belge ve kanıtları inceledikten sonra gönderildikten sonra, Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varılmasını sağlayabilecek hiçbir gerekçe ve iddia ileri sürmediği kanaatine varmış olup, incelenen dosya mündeceratına göre, Başvuranların tutum ve davranışlarının -talep edilen ek tazminatlar dâhil olmak üzere- yargılamanın uzamasına açık bir şekilde katkıda bulunduğunu düşünmemektedir. Bu konudaki içtihatlarını ve dava konusunu da dikkate alan AİHM (Codarcea - Romanya davası No. 31675/04, § 89, 2 Haziran 2009), mevcut davadaki yargılama süresinin çok uzun olduğunu ve "makul süre" şartını yerine getirmediğini değerlendirmektedir.
Dolayısıyla, AİHSnin 6 / 1 maddesi ihlâl edilmiştir.
II. AİHSNİN 2. VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
3. Başvuranlar hastanın güvenlik hakkının ihlâl edildiğini ileri sürerek, oğullarına doğduğu hastanede doğru tedavi uygulanmadığını iddia etmektedir. Diğer taraftan, tıbbi takip gereklilikleri yerine getirilmeyerek başvuranın hamilelik sürecinin zorlaştırıldığından yakınmaktadırlar.
Ayrıca, acil bir durumda uygun önlemlerin alınması için gerekli donanıma sahip olmadıklarını düşündükleri bu hastanenin içinde bir doğumevi açılmasına devlet tarafından izin verilmesinden de şikâyetçi olmaktadırlar. Diğer taraftan Sağlık Bakanlığının denetimi altında olan bu hastanenin eksikliklerinin sorumluluğunun devlet tarafından üstlenilmesi gerektiğini düşünmektedirler.
Son olarak oğullarının Sevgi Hastanesinden Ahmet Örs Hastanesine sevk edilmesi sırasında hayatını tehlikeye atan koşullardan da şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar bu konuda AİHSnin 2. ve 5. maddelerine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu iddiaları reddetmektedir.
Mahkeme, bireylerin ruhsal ve bedensel bütünlüğü, kendilerine yapılan tıbbi müdahalelerin seçiminden mahrum bırakılmaları, bunun için muvafakatlarının alınması ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirebilmelerine imkân verecek bilgilere ulaşmaları ile ilgili konuların Sözleşmenin 8. maddesinin kapsamına girdiğini hatırlatır (bkz., Marie Therese Trocellier -Fransa davası (Aralık), No 75725/01, 5 Ekim 2006) . Bu nedenle başvuranların şikâyetlerinin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir.
Bu bakımdan, AİHSnin diğer düzenlemelerinde olduğu gibi 8. maddesinde de yer alan ve daha ziyade negatif nitelikte olan yükümlülüklere, güvence altına alınmış hakların etkin korumasından doğan pozitif yükümlülüklerin de eklenebildiğini hatırlatır (diğerlerinin yanı sıra bkz., Roche - Birleşik Krallık davası (GC), No. 32555/96, § 157, AİHM 2005 X). AİHM 2. maddenin konusunu oluşturan yaşama hakkı ile ilgili olarak daha önce vermiş olduğu kararlarda, taraf ülkelerin, gerek kamu sektöründe, gerekse özel sektörde çalışan sağlık uzmanlarının gözetimi altındaki bir bireyin ölüm nedeninin tespit edilmesine imkân veren etkin ve bağımsız bir adli sistem oluşturmakla yükümlü olduklarını vurgulamış ve tıbbi ihmallerin kendine özgü koşulları itibarıyla prensip olarak "devletin" sorumlu tutulacağı bir yargılama için yeterli olduğunu belirtmiştir (Calvelli ve Ciglio - İtalya davası (GC), No. 32967/96, §§ 48-51, AİHM 2002-I, ve Vo - Fransa davası (GC), No. 53924/00, § 90, AİHM 2004-VIII).
Mahkeme aynı zamanda taraf ülkelerin hastanelerin kamusal veya özel olmalarına bakılmaksızın hastalarının yaşamlarını korumalarını sağlamak amacıyla kendi önlemlerini almaları için uygulamaları gereken düzenleyici bir çerçeveyi yürürlüğe koymak zorunda olduklarını da hatırlatır (aynı yerde). Bu ilkelerin de aynı bağlamda AİHSnin 8. maddesinin uygulama alanına giren bedensel bütünlüğe karşı ağır ihlâller oluşturduğu şüphesizdir (yukarıda zikredilen Marie Thérèse Trocellier, davası ve yine yukarıda zikredilen Codarceadavası § 103).
Mevcut davada, başvuranların çocuklarının doğduğu hastanenin sağlık ekibinin sorumluluğunun değerlendirildiği adli yargılama haklarını kullanabildiklerinin öncelikle belirtilmesi gerekmektedir. Mahkeme bu açıdan hiçbir sorun olmadığı kanaatindedir (benzer bir yaklaşım için yukarıda zikredilen Marie Therese Trocellier davasına bkz.).
Başvuranların tıbbi bir hatanın ve hastane hizmetlerindeki eksikliklerin sorumluluğunun Sözleşmenin 8. maddesi kapsamında doğrudan devlete aftedilmesi için yeterli olduğunu iddia etmelerine rağmen, Mahkeme, belirtilmesi gereken ikinci husus olarak, bu soruya verilecek cevap ne olursa olsun, konuyla ilgili farklı tıbbi bilirkişi raporlarında ve hatta iç yargı organlarının kararlarında her türlü tıbbi hata ve ihmalin ihtimal dışı bırakılmış olduğunu not eder. Her halükârda ne bu sonuçları sorgulamak, ne de sahip olduğu tıbbi bilgilerden hareketle bilirkişilerin vardığı sonuçların doğruluğu hakkında tahminlere dayalı olarak fikir yürütmek Mahkemenin görevleri arasındadır (Tysiac - Polonya davası, No. 5410/03, § 119, AİHM 2007 IV).
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında bu şikâyetin de mesnetsiz olması nedeniyle AİHSnin 35 / 1. ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, ağır engelli bir çocuğun anne ve babaları olarak uğradıkları maddi zarar için 300.000 Euro ve manevi zarar için 350.000 Euro tazminat talep etmektedirler. Ayrıca yargılamanın süresi nedeniyle uğradıkları manevi zarar için 40.000 Euro ve çocuklarının tedavi ve bakımının sağlanması için yapmak zorunda kaldıkları masrafların yaşamlarını zorlaştırması nedeniyle 100.000 Euro manevi tazminata hükmedilmesini talep etmektedirler.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHS tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı görmediğinden bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık, Başvuranlara toplam 3 000 Euro manevi tazminat ödenmesinin yerinde olduğunu düşünmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
4. Başvuranlar, aynı zamanda iç yargı sürecindeki ve AİHMdeki yargılamanın masraf ve giderleri için 8.059 Euro talep etmektedir. Bu taleplerine delil teşkil etmek üzere belge olarak
Mahkemeye dava açmak için yaptırmış oldukları çeviri karşılığında ödedikleri 627 TL ücretin faturalarını sunmuşlardır.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM bu davada sunulan unsurlar ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak başvuranlara tüm masraflar için 1.000 Euro ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Yargılama süresinin uzunluğu hakkındaki başvurunun kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından;
i) başvuranlara ortaklaşa 3.000 (üç bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
ii) yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara 1 000 (bin) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 5 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy