(AİHS. m. 5, 34, 35, 44) (5252 S. K. m. 10) (2709 S. K. m. 125) (2577 S. K. m. 13) (5271 S. K. m. 141) (TALAY - TÜRKİYE DAVASI) (DEĞERLİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 26291/05 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
12 Temmuz 2011
İşbu karar Sözleşme'nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (26291/05) numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı Hıdır Durmaz'ın (başvuran) 2 Haziran 2005 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından M. A. Kırdök tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1954 doğumlu olup, İzmir'de ikâmet etmektedir.
Başvuran, 11 Ağustos 1995 tarihinde gözaltına alındıktan sonra 24 Ağustos tarihinde tutuklanarak cezaevine konulmuştur. 14 Temmuz 1998 tarihinde, başvuran Adana Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 14 yıl 7 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
2 Aralık 1998 tarihinde, bu mahkûmiyet başlığı altındaki tutukluluk hali 3 ay 10 gün süreyle ertelenmiştir.
12 Ekim 2004 tarihinde, yeni Türk Ceza Kanunu Resmi Gazete'de yayımlanmıştır. Bu yeni kanunun ilk yürürlüğe girme tarihi 1 Nisan 2005 olarak belirlenmiştir. Bu başlangıç tarihi daha sonra 1 Haziran 2005 tarihine ertelenmiştir.
Halen yürürlükte olan bu yasa, başvuranın işlediği suç için 5 ila 10 yıl arasında bir hapis cezası öngörürken, eski yasa 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası öngörmekteydi.
22 Ekim 2004 tarihinde, başvuran, Adana Ağır Ceza Mahkemesi'ne ceza infazının ertelenmesi için bir talepte bulunmuştur. Başvuran, yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra, getirdiği daha ılımlı hükümler nedeniyle, bir uyarlama davası çerçevesinde cezasının 7 yıl 6 ay'a düşürülmesi gerektiğini savunmuş ve o gün itibarıyla zaten 8 yıl 11 ay ceza çektiğini belirtmiştir.
4 Kasım 2004 tarihinde, TBMM, yeni Türk Ceza Kanunu'nun (5252 sayılı Kanun) yürürlüğe girme ve uygulanma koşulları hakkında bir yasa çıkarmıştır. Bu yasa, mahkûmiyeti kesinleşen ve yeni yasa hükümlerine göre cezası kadar ya da daha fazla süre tutuklu kalan kişilerin, bir mahkeme kararı ile, ceza infazının ertelenmesinden yararlanmalarını öngörmüştür. Bu yasa Resmi Gazete'de 13 Kasım 2004 tarihinde yayımlanmıştır.
24 Aralık 2004 tarihinde, ağır ceza mahkemesi başvuranın ceza infazının ertelenmesi talebini haklı bulmuş ve tahliyesine karar vermiştir.
Mahkeme, bu bağlamda yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra başvuranın cezasının yeni yasanın daha ılımlı hükümleri gereğince hafifletilmesi ve çekilen ceza süresinin de göz önüne alınması suretiyle başvuranın şartlı tahliyeden yararlanabileceğini belirtmiştir.
Tahliye kararı aynı gün savcılığa ve başvuranın hapis yattığı Edirne Cezaevi İdaresi'ne fakslanmıştır.
İnfaz dosyası ise, 30 Aralık 2004 tarihinde postalanmış ve Edirne'ye başvuranın tahliye edildiği 3 Ocak 2005 tarihinde ulaşmıştır.
HUKUK
I. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS'nin 5. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunan başvuran, yeni Türk Ceza Kanunu'nun Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte hemen tahliye edilmediğinden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, ayrıca Adana Ağır Ceza Mahkemesi'nin ceza infazının ertelenmesi kararına rağmen, 24 Aralık 2004 tarihi ile 3 Ocak 2005 tarihleri arasında on gün süreyle tutuklu kalmasının yasaya aykırı bir şekilde özgürlükten mahrum bırakma oluşturduğunu iddia etmektedir. Başvuran, ayrıca AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafına atıfta bulunmakta ve kanaatine göre yasadışı bu tutukluluk hali dolayısıyla uğradığı zararın telafisi için herhangi bir hukuk yolu bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın şikâyetleri incelenirken, bir taraftan, yeni Türk Ceza Kanunu'nun Resmi Gazete'de yayımlanma tarihinden sonra tahliye kararına kadar geçen tutukluluk dönemi ile, diğer taraftan, bu tahliye kararı ile fiili tahliye arasında geçen dönemin birbirinden ayırt edilmesi gerektiği kanaatindedir.
A. 12 Ekim ile 24 Aralık 2004 tarihleri arasındaki tutukluluk hali ile ilgili şikâyetler hakkında
AİHM, Adana Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuranın talebini haklı bulduğunu ve 24 Aralık 2004 tarihinde tahliyesine karar verdiğini kaydetmektedir.
Başvuranın şikâyeti bu kararın daha önce infaz edilmemesi üzerine kurulmaktadır. Gerçekten de, başvuran fiilen tahliyesinin yeni Türk Ceza Kanunu'nun yayımlanma tarihinde, ya da en azından tahliye talebinden hemen sonra ve her halükârda 24 Aralık 2004 tarihinden önce infaz edilmesi gerektiğini savunmaktadır.
AİHM, ilk olarak, başvuranın bir mahkemenin mahkûmiyet kararı ile, yani Adana Ağır Ceza Mahkemesi'nin 14 yıl 7 ay hapis cezasına hükmeden 14 Temmuz 1998 tarihli kararı sonrasında 24 Aralık 2004 tarihine kadar tutuklu kaldığını kaydetmektedir. Dolayısıyla bu tutukluluk a priori yasal bir tutukluluk olarak analiz edilebilir.
AİHM, daha sonra AİHS'nin 5. maddesinin 1 a) paragrafının, bir mahkûma ne bir af yasasından yararlanma ve ne de erkenden şartlı ya da kesin tahliye edilme gibi bir hak tanımadığını hatırlatmaktadır (Fransa aleyhine Mouesca davası (karar), no 52189/99, 18 Ekim 2001, Türkiye aleyhine İrfan Kalan davası (karar), no 73561/01, 2 Ekim 2001, veya, daha yakın tarihte, Türkiye aleyhine Çelikkaya davası (karar), no 34026/03, prg. 60, 1 Haziran 2010).
Bununla birlikte, ulusal mahkemeler, her türlü keyfi takdir yetkisinden arınmış bir vaziyette, yasal şartları yerine getiren her şahsa böylesi bir tedbiri hemen uygulamak zorunda kalsalardı, durum farklı olabilirdi (İtalya aleyhine Grava davası, no 43522/98, prg. 43, 10 Temmuz 2003, ve İtalya aleyhine Pilla davası, no 64088/00, prg. 41, 2 Mart 2006). Yukarıda belirtilen her iki davada da AİHM, başvuranların cezaların ertelenmesi talepleri ile ilgili kesin yargı kararları çok geç bir aşamada - bu durumda tahliyeden sonra - infaz edildiği ve ilgili şahısların bu ceza tecili müzekkeresinin hemen uygulanması halinde çekecekleri cezadan çok daha fazla ceza çektikleri gerekçesiyle AİHS'nin 5. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Bu bağlamda AİHM, yeni Türk Ceza Kanunu'nun yayımlanmasının herhangi bir ceza ertelemesi ya da şartlı tahliye hakkı vermediğini tespit etmektedir. Gerçekten de, yasanın 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülmüştür ve ilke olarak, ancak bu tarihten sonra başvuran, bir uyarlama davası çerçevesinde, yeni Türk Ceza Kanunu'nun daha ılımlı hükümleri gereğince cezasının miktarında bir değişiklik yapılmasını talep edebilecektir.
Bununla birlikte, her ne kadar 14 Temmuz 1998 tarihinde verilen cezanın miktarı yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden önce değiştirilemeyecek olsa da, TBMM, adı geçen ceza kanununun yürürlüğe girmesi beklenirken, 13 Kasım 2004 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bu ceza infazının ertelenmesine imkân tanıyan bir yasal hükmü ( 5252 sayılı Kanun'un 10. maddesi) kabul etmiştir.
Ağır ceza mahkemesi, bu yasaya dayanarak başvuranın tahliye talebini haklı bulmuş ve yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra başvuranın cezasının yeni yasanın daha ılımlı hükümleri gereğince cezanın hafifletilmesi dolayısıyla ve çekilen ceza süresi de göz önüne alınarak şartlı tahliyeden yararlanabileceğini belirtmiştir.
Burada ulusal mahkemelerin keyfi takdir yetkisi olup olmadığını belirlemenin pek önemi yoktur. Nitekim AİHM, mahkemenin istenilen ceza tecili müzekkeresini başvurana 5252 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden çok kısa bir süre sonra - bir aydan biraz fazla - ve yeni ceza yasasının yürürlüğe girmesinden çok önce verdiğini kaydetmektedir. AİHM, bu yasayla kurulan sistemin kesin mahkûmiyet alan tutukluların tamamını ilgilendirdiğini not etmekte ve 5252 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden hemen sonra yapılan tüm taleplerin ulusal mahkemeler tarafından derhal karara bağlamasının beklenemeyeceği kanaatine varmaktadır. Zaten, hiçbir metinde böylesi bir taleple ilgili kararın adı geçen yasanın yürürlüğe girdiği 13 Kasım'dan hemen sonra verilmesi gerektiği yazılmamıştır. Buradan yola çıkan AİHM, başvuranın hapiste kalma süresini beş ay kadar kısaltan bu ceza tecili müzekkeresinin çok geç bir aşamada verilmiş olmadığı kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle, başvuran, 24 Aralık 2004 tarihine kadar, iddia edebileceği haklar dikkate alınarak ulusal hukukun uygulanması sonucu verilen cezadan daha uzun bir süre tutukluluk haline maruz kalmamıştır. Başka bir deyişle, bu tarihten önceki tutukluluk hali AİHS anlamında yasal kabul edilmelidir.
Bunun sonucu olarak, 5. maddenin 1. paragrafına dayalı şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafına dayalı şikâyetle ilgili olarak AİHM, bu maddede yer alan tazminat hakkının, bir iç hukuk mercii ya da AİHM tarafından diğer paragraflardan birinin ihlal edildiğinin tespit edilmesine bağlı olduğunu hatırlatmaktadır (İtalya aleyhine N.C. davası (GC), no 24952/94, prg. 49, CEDH 2002-X). Mevcut dava koşullarında bu şart yerine getirilmediği için, AİHM, mevcut davada AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafının uygulama alanı bulmadığı kanaatine varmaktadır. Bunun sonucu olarak, sözkonusu şikâyet AİHS hükümleri ile konu bakımından uyumsuz olduğundan, 35. maddenin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. 24 Aralık 2004 tarihinden sonraki tutukluluk hali ile ilgili şikâyetler hakkında
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Bu şikâyetlerle ilgili olarak Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı bir ön itiraz dile getirmektedir. Hükümet, başvuranın 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 6. fıkrası ile yeni Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesinin 1 f) fıkrası tarafından sunulan itiraz yolunu kullanmadığını ileri sürmektedir. Öte yandan Hükümet, başvuranın T.C. Anayasası'nın 125. maddesi ile İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi gereğince tazminat elde etmek amacıyla idare mahkemeleri önünde bir tam yargı davası açabileceğini savunmaktadır.
Ayrıca Hükümet, AİHM'nin iç hukuk yolu bulunmadığı yönünde bir sonuca varması durumunda, şikâyetlerin AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen altı aylık süreye uyulmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Başvuran, Hükümet tarafından dile getirilen hukuk yollarının AİHM'ye başvurmadan önce tüketilmesi gereken etkili itiraz yolları olmadığı kanaatindedir.
AİHM, Hükümetin dile getirdiği Ceza Muhakemesi Kanunu ile 466 sayılı Kanun'da öngörülen hukuk yollarının, adli makamlar tarafından verilen kararlar olduğu için maruz kalındığı anda yasal sayılan tutukluluk dönemleri ile ilgili olduğunu kaydetmektedir. Oysa, bir yandan, başvuran yargı kararı bekleyen bir sanık değil, bir mahkûmdur ve diğer yandan, ihtilaflı tutuklama kararı bir hakim tarafından verilmemiş, açıklamasız bir şekilde uygulanmıştır. Her halükârda, Hükümet benzer olaylarda mağdurların bu hukuk yollarını kullanarak hak aradıklarını gösteren bir emsal dava sunmamaktadır.
Tam yargı davası ile ilgili olarak AİHM, bunun tüketilmesi gereken bir hukuk yolu oluşturmadığını daha önce belirtme fırsatı bulduğunu hatırlatmaktadır (bakınız Türkiye aleyhine Talay davası, no 34806/03, prg. 18-19, 22 Eylül 2009, veya Türkiye aleyhine Değerli ve diğerleri davası, no 18242/02, prg. 16-19, 5 Şubat 2008). AİHM, mevcut davada daha önceki sonuçlardan farklı bir sonuca varmayı gerektirecek herhangi bir unsur görememektedir.
Altı aylık süreye dayalı ön itirazla ilgili olarak AİHM, başvuran hakkındaki tahliye kararının 24 Aralık 2004 tarihinde verildiğini, ancak ilgili şahsın fiilen 3 Ocak 2005 tarihinde serbest bırakıldığını ve başvuranın başvuru dilekçesini AİHM'ye 2 Haziran'da yani AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında istenilen süre dahilinde sunduğunu gözlemlemektedir.
Bu nedenle AİHM, Hükümetin kabuledilemezlik yönündeki itirazlarını reddetmektedir.
AİHM ayrıca, başvuranın şikâyetlerinin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla sözkonusu şikâyetlerin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
2. Esasa ilişkin
a) 5. maddenin 1. paragrafına dayalı şikâyet
Başvuran, 24 Aralık 2004 ile 3 Ocak 2005 tarihleri arasında yasaya aykırı bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakıldığını savunmaktadır.
Hükümet, Adana'dan gönderilen infaz dosyasının Edirne'ye 3 Ocak 2005 tarihinde ulaştığını ve aynı gün başvuranın derhal serbest bırakıldığını belirtmektedir.
AİHM, önce 5. maddenin 1. paragrafında yer alan özgürlük hakkına yönelik istisnai durumların eksiksiz bir liste olduğunu ve yalnızca dar yorumlanması bu hükmün, hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden mahrum bırakılmamasının sağlanması olan amacına uygun düşeceğini hatırlatmaktadır (bakınız, özellikle, İtalya aleyhine Giulia Manzoni davası, 1 Temmuz 1997, prg. 25, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997 IV).
Öte yandan, bir tahliye kararında bazı gecikmelerin kaçınılmaz olduğunu kabul etmekle beraber AİHM, bu gecikmelerin asgari düzeyde tutulması gerektiğini hatırlatmaktadır (Giulia Manzoni, ilgili bölüm, prg. 25 sonunda). Ayrıca tahliye ile ilgili idari formaliteler birkaç saatten fazla gecikme süresini haklı gösteremez (Bulgaristan aleyhine Nikolov davası, no 38884/97, prg. 82, 30 Ocak 2003). Dolayısıyla AİHM, tahliye kararının infazında meydana gelen gecikmelerle ilgili şikâyetleri özel bir dikkkatle incelemelidir (Bulgaristan aleyhine Bojinov davası, no 47799/99, prg. 36, 28 Ekim 2004).
AİHM, mevcut davadaki olayların kesin tahliye kararlarının söz konusu olduğu diğer davalardan farklı olduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, her ne kadar başvuran sadece ceza infazının ertelenmesinden yararlanmış olsa da, bu karar yine bir mahkeme tarafından verilmiştir.
AİHM, Hükümetin öne çıkardığı gerekçelerin mevcut davada gözlemlenen on günlük gecikmeyi haklı gösteremeyeceği kanaatine varmaktadır. AİHM, bu konuda, Sözleşmeci Devletler'in yetki alanı içinde bulunan bireylerin özgürlük hakkının korunmasını sağlamak amacıyla tahliye kararlarının vakit kaybetmeden infaz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır (Değerli ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 25).
Yukarıdaki unsurlar ışığında AİHM, başvuranın tahliye kararından sonra on gün süreyle tutukluluk halinin devam ettirilmesinin, AİHS'nin 5. maddesinin ilk paragrafında buna izin veren amaçlardan birine dayanmadığı için bu hükme aykırı olduğu sonucuna varmaktadır.
Bu nedenle, AİHS'nin 5. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
b) 5. maddenin 5. paragrafına dayalı şikâyet
Başvuran, AİHS'nin 5. maddesinin 1. paragrafındaki hükümlere aykırı koşullarda devam eden tutukluluğu için tazminat elde edebileceği herhangi bir hukuk yolunun bulunmadığını savunmaktadır.
Hükümet, uygun itiraz yollarının mevcut olduğu yönündeki layihasını yinelemektedir.
AİHM, Hükümetin dile getirdiği 466 sayılı Kanun ile Ceza Mahkemesi Kanunu'nun yasaya aykırı bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerle ilgili hükümlerinin, mevcut davada incelenen koşullarla, yani başvuranın ceza infazının ertelenmesinden sonra tahliyesinin gecikmesi ile ilgili olmadığını hatırlatmaktadır. AİHM ayrıca, Hükümetin tam yargı davası ile ilgili argümanını tamamen farazi bulduğu için reddettiğini hatırlatmaktadır.
Tüm bu unsurlar, AİHM'nin, 5. maddenin 5. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varması için yeterlidir.
II. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, manevi tazminat olarak 20.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, iddia edilen zarar ile tespit edilen ihlal arasında bir nedensellik bağı bulunmadığı ve her halükârda talep edilen tutarın açıkça aşırı olduğu kanaatindedir. Hükümet, ihlal tespitinin zaten fazlasıyla yeterli bir tatmin oluşturduğunu savunmaktadır.
AİHM, başvurana manevi tazmiat başlığı altında 9.000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
Başvuran, ayrıca avukat ücretleri olarak 3.000 Euro ve AİHM önünde görülen yargılama masrafları için 230 TL talep etmektedir. Başvuran, avukatıyla imzalamış olduğu ve ödenecek ücretlerin belirtildiği bir protokol ile yine avukatın bu dava için ayırdığı çalışma saatlerini gösteren bir dekontu ekte sunmaktadır. Başvuran, diğer masraflar için herhangi bir kanıt belgesi takdim etmemektedir.
Hükümet, bu taleplerin tamamına itiraz etmektedir.
AİHM, yalnızca gerçekliği ve gerekliliği ispat edilmiş makul tutardaki yargılama masraf ve giderlerinin ödenebileceğini hatırlatmaktadır. Mevcut davada, elindeki belgeleri ve yukarıdaki kıstasları dikkate alan AİHM, başvurana tüm masraf ve giderler için 2.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, AİHS'nin 5/1 ve 24 Aralık 2004 ve 3 Ocak 2005 tarihleri arasındaki tutukluluk haline ilişkin AİHS'nin 5. maddesi hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna;
2. Oyçokluğuyla, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
3. Oybirliğiyle, AİHS'nin 5/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, AİHS'nin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle,
a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 9.000 (dokuz bin) Euro manevi tazminat ve yargılama masraf ve giderleri için 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sözkonusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 12 Temmuz 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy