(AİHS m. 2, 6, 8, 13, 35)
(Başvuru no. 28870/05)
KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
KARAR
STRAZBURG
25 Mayıs 2010
OLAYLAR
Başvuran, Şerif Gecekuşu, 1953 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve Gaziantepte yaşamaktadır.
AİHM önünde Gaziantep Barosu avukatlarından G. Satıcı tarafından temsil edilmiştir.
A. Dava koşulları
Taraflar, başvuranın 13 Mayıs 2003 tarihinde kalp krizi geçirdiği ve müteakiben 20 Mayıs 2003 tarihinde Gaziantep Üniversite Hastanesinde bypass ameliyatı olduğu hususunda mutabıktır. Ameliyat ardından başvuranda komplikasyon gelişmiş (optik nöropati) ve giderek görme yeteneğini kaybetmiştir.
Ameliyat ardından başvurana uygulanan tedavi hususunda her iki tarafın da farklı görüşleri bulunmaktadır.
1. Başvuranın görme yeteneğini kaybetmesinden önce yaşanan olaylar
(a) Başvuranın görüşleri
Başvuran, bypass ameliyatından iki gün sonra, 22 Mayıs 2003te kalp cerrahları Dr. E.B. ve Dr. H.Ü.ye görüşünün bozulduğunu bildirmiştir. Doktorların herhangi bir şey yapmaması üzerine başvuran kendi inisiyatifiyle başka bir hastanede göz doktoru olan ve kendisine reçete yazan Dr. K.G. ile iletişim kurmuştur. Serum olarak verilmesi gerektiği için başvuranın durumuna ölümcül etki edebileceği kanaatinde olmaları nedeniyle kalp cerrahları, başvuranın göz hekiminin reçete ettiği ilaçları kullanmasına karşı çıkmışlardır. Bunun yerine, başvuranı tedavi etmek için steroidler kullanmışlardır.
(b) Hükümetin görüşleri
Başvuran 22 Mayıs 2003te kalp cerrahına görüşünün bozulduğunu bildirdiğinde, Dr. H.Ü. kendisini konsültasyon için Gaziantep Üniversite Hastanesi Oftalmoloji Kliniğine göndermiştir. Dr. H.Ü. ayrıca nöroloji bölümünde konsultasyon yapılmasını öngörmüştür. Aynı gün, Gaziantep Üniversite Hastanesi Oftalmoloji Kliniğinde göz hekimi olan Dr. K.G. başvuranı muayene etmiş, testlere tabi tutmuş ve optik nöropati teşhisi koymuştur. 22 Mayıs 2003 tarihinden 29 Mayıs 2003 tarihine kadar başvurana acilen Dr. K.G.nın reçete ettiği metil prednizonol-prednol tedavisi uygulanmıştır. Bununla birlikte, başvuran giderek görme yeteneğini kaybetmiştir.
2. Görme yeteneğini kaybetmesi ardından başvuranın açtığı iç hukuk davası
14 Kasım 2003te başvuran, doktorların göz hekiminin reçete ettiği ilaçları kullanmaması yönünde karar vermeden önce başvuranın rızasını almadıklarını; oysaki bu ilaçların görme yeteneğini kaybetmesini önleyeceğini iddia eden başvuran, Gaziantep Üniversite Hastanesi Kardiyoloji Bölümü aleyhinde Gaziantep Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuştur.
10 Mart 2004te Cumhuriyet Savcısı, doktorlar aleyhindeki şikayetleri inceleme yetkisi bulunmadığı kanısına vararak dava dosyasını 2547 sayılı Kanun uyarınca Gaziantep Üniversitesi Rektörüne göndermiştir. Bir raportör atanmış ve iddialara ilişkin soruşturma başlatılmıştır.
Soruşturmada başvuranı 22 Mayıs 2003te muayene eden göz hekimi Dr. K.G.nin ifadesi alınmıştır. Dr.K.G. başvuranı kendisine kardiyoloji bölümünün gönderdiğini belirtmiştir. Başvurana nadir rastlanan bir komplikasyon olan optik nöropati teşhisi konmuş ve metil prednizonol-prednol tedavisi tavsiye edilmiştir.
Sorgulama yetkilisi ayrıca başvuranı ameliyat eden kalp cerrahları Dr. H.Ü.nün ve Dr. E.B.nin ifadelerini almıştır. Her iki doktor da göz hekiminin reçete ettiği ilaçların acilen başvurana verildiğini ve bunun ilaç kullanım raporları ile kanıtlanabileceğini belirtmiştir.
Başvuranla soruşturma sırasında da görüşülmüş ve doktorlar aleyhindeki iddialarını yinelemiştir.
Ayrıca Çukurova Üniversite Hastanesi profesörlerinden iki göz hekimi ile bir kalp cerrahından sağlık raporu alınmıştır. Uzmanlar, başvuranda bypass ameliyatı ardından %0.1 sıklıkla görülen optik nöropati şeklinde bir komplikasyon geliştiği sonucuna varmıştır. Uzmanlar, kalp cerrahlarının acilen göz doktorlarına ve nörologlara başvurduklarını ve görme kaybının engellenmesi için reçete edilen ilacın başvurana acilen verildiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak uzmanlar, suçlanan doktorlarda herhangi bir hata bulunmadığı kanısına varmıştır.
Gaziantep Üniversitesi yetkilileri 4 Mart 2005 tarihinde, ifadeleri ve bilirkişi raporunu dayanarak olarak alarak doktorlarda hata bulunmadığına ve bu nedenle aleyhlerinde cezai takibat başlatılmasına gerek olmadığına karar vermişlerdir. Bu karar, başvuranın Danıştaya başvurarak itirazda bulunan avukatına tebliğ edilmiştir.
28 Nisan 2005te Danıştay, soruşturma dosyasını ve 4 Mart 2005 tarihli kararı göz önüne alarak, doktorların yargılanması için yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle başvuranın avukatının itirazını reddetmiştir.
ŞİKAYETLER
Başvuran AİHSnin 2. maddesine dayanarak doktorların ihmali sonucunda görme yeteneğini kaybettiğinden şikayetçi olmuştur. Ayrıca, şikayetlerinin yerel makamlarca yeterince soruşturulmaması nedeniyle 2. maddenin usul açısından ihlal edildiğini iddia etmiştir.
AİHSnin 6. maddesini gerekçe olarak gösteren başvuran, mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Son olarak, AİHSnin 13. maddesini gerekçe olarak gösteren başvuran, iç hukuk bağlamında etkin bir iç hukuk yolunun mevcut olmadığından şikayetçi olmuştur.
HUKUK
Başvuran, bypass ameliyatı ardından doktorların ihmalleri yüzünden görme yeteneğini kaybettiğinden şikayetçi olmuştur. Şikayetlerini AİHSnin 2., 6. ve 13. maddelerine dayandırmıştır.
Hükümet öncelikle başvuranın doktorlar aleyhinde tazminat davası açmamış olması nedeniyle başvurunun, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Ayrıca ameliyatı müteakiben başvuranında nadir görülen bir komplikasyon geliştiğini ve doktorların hatası bulunmadığını belirterek, başvuranın iddialarını reddetmişlerdir. Buna ek olarak, olaya ilişkin eksiksiz bir iç soruşturma yapıldığını ve soruşturma sonucunda başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğunun tespit edildiğini iddia etmişlerdir.
AİHM, başvuranın AİHSnin özel yaşama saygı gösterilmesi hakkını güvence altına alan 8. maddesi bağlamındaki şikayetlerini incelemenin daha uygun olduğu kanaatindedir.
AİHM, Hükümetin ön itirazına ilişkin olarak, başvuru her halükarda aşağıda kaydedilenlerden dolayı kabuledilemez olduğu için başvuranın AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarını tüketip tüketmediğine karar vermenin gerekli olduğu kanaatindedir.
AİHM esasa ilişkin olarak insanların fiziksel ve psikolojik bütünlüklerinin, kendilerine uygulanan tedaviye dahil olmalarının ve bu hususta rıza göstermelerinin ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin AİHSnin 8. maddesi kapsamına girdiğine dikkat çekmektedir.
AİHM ayrıca, 8. madde kapsamındaki esasen negatif yükümlülüklere ek olarak, AİHSnin diğer maddelerinde olduğu gibi, güvence altına alınan haklara etkili şekilde saygı gösterilmesi hususunda pozitif yükümlülüklerin mevcut bulunabileceğini kaydetmektedir.
AİHM ayrıca 2. madde kapsamındaki yaşam hakkına ilişkin olarak, kamu sektöründe ya da özel sektörde, tedavi uygulanırken görülen hasta ölümlerinin nedenlerinin tespit edilebilmesi için Sözleşmeci Devletlerin etkili bir bağımsız hukuk sistemi oluşturması gerektiğine karar vermiştir. Tıbbi ihmal sözkonusu olduğunda, hukuki sorumluluk hususunda yargı yoluna gidilebilmesinin ilke olarak yeterli olduğuna karar vermiştir. AİHM ayrıca sağlıkları risk altında olan kişilerin, bu riskleri değerlendirmelerine olanak veren bilgilere erişebilmelerinin önem taşıdığını vurgulamaktadır. Bundan, Sözleşmeci Devletlerin, sözkonusu yükümlülükten dolayı, doktorların hastalarının fiziksel bütünlüğüne ilişkin planlanmış tıbbi prosedürün öngörülebilir sonuçlarını göz önüne almalarını ve hastaların bilgilendirilmiş rızalarını verebilecekleri şekilde önceden kendilerine bilgi verilmesini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak durumunda oldukları sonucunu çıkarmanın makul olduğu kanısına varmaktadır. Özellikle, bunun bir sonucu olarak, hastanın önceden doktorlar bilgilendirilmesi söz konusu olmadan bu nitelikte bir riskin ortaya çıkması ve mevcut davada görüldüğü gibi bu doktorların bir devlet hastanesinden çalışıyor olmaları durumunda, ilgili devlet hastanesi 8. maddesi bağlamında hastaya bilgi verilmemesinden direkt olarak sorumlu tutulabilmektedir.
Yukarıda kaydedilen ilkelerin mevcut davaya uygulanması hususunda AİHM, bypass ameliyatını müteakiben başvuranda çok nadir görülen ve beklenmeyen bir komplikasyon geliştiğini ve bunun sonucunda görme yeteneğini kaybettiğini gözlemlemektedir. Bu hususta taraflar arasında ihtilaf söz konusu değildir. İhtilaf, hastanın görme yeteneğini kaybetmesinin engellenip engellenemeyeceği konusundadır. Başvuran, kalp cerrahının göz hekiminin yazmış olduğu ilaçların kullanılmaması yönünde karar verdiğini kaydetmiştir. Bu nedenle, görme yeteneğini kalp cerrahının ihmali sonucu kaybettiği kanısındadır. Ancak Hükümet, başvuranın aldığı ilaçları gösteren raporlara ve yetkili makamların yürüttüğü soruşturmanın sonucuna atıfta bulunarak bu iddiaları reddetmiştir.
AİHM öncelikle tıbbi ihmale ilişkin davalarda Türk hukuk sisteminin zarar gören taraflara ceza ve hukuk davaları açma hakkını tanıdığını kaydetmektedir. Ancak, yerel makamların sağladıkları korumanın yalnızca teoride kalması durumunda bu koşul yerine getirilmemiş olacaktır ve daha da önemlisi, pratikte de etkin olarak uygulanmalıdır. Başvuran mevcut davada görme yeteneğini kaybetmesinden sorumlu tuttuğu kalp cerrahı aleyhinde Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunarak ceza davası açmayı tercih etmiştir. Ancak, iç hukukta Cumhuriyet Savcısının hazırlık aşamasındaki yargı yetkisine getirilen kısıtlama nedeniyle başvuranın şikayetleri hususundaki soruşturmayı Gaziantep Üniversitesi Rektörü yürütmüştür. Bu soruşturma sırasında, başvuranın, suçlanan doktorların ve diğer sağlık personelinin ifadeleri alınmıştır. Olayı soruşturmakla görevlendirilen raportör ayrıca hastanın aldığı ilaçların raporunu ve doktorların yazdıkları reçeteleri içeren tıbbi delilleri incelemiştir. Başvuranın görme yeteneğinin kaybetmesinde doktorların hatası olmadığı sonucuna varmıştır. Buna ek olarak, Çukurova Üniversitesinden bilirkişi raporu talep edilmiştir. Raporu hazırlayan üç bilirkişi, soruşturma yetkilisinin bulduklarını onaylamış ve optik nöropatinin çok nadir rastlanan bir komplikasyon olduğu ve cerrahi bir hata sonucu ortaya çıkmadığı sonucuna varmıştır. Ayrıca, göz hekiminin verdiği tedavinin kalp cerrahları tarafından yapıldığı da tespit edilmiştir. Avukatın temsil ettiği başvuran Danıştaya başvurarak sözkonusu karara karşı dava açmıştır. İtirazı reddedilmiştir.
AİHM bu soruşturmanın acilen başlatıldığını ve başvuranın hareketlerini eleştirdiği doktorların soruşturmaya alındığını gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuran meşru menfaatlerinin güvence altına alınması için gerekli yargılamalara katılabilmiştir. AİHM başvuranın bu soruşturmanın sonucuna eleştirel yaklaştığını doğrulamaktadır. Ancak, hastanede gerçekleşen olay gidişatının ve doktorların verdikleri kararların kamuya açıklanması açısından yetkili makamların tutumlarında herhangi bir hata görmemektedir.
Hükümetin görüşlerine ve dava dosyasındaki belgelere dayanan AİHM, operasyon ardından görülen komplikasyona çok nadir rastlandığı ve öngörülebilir olmadığı sonucuna varmaktadır. Ayrıca, Hükümetin görüşlerinden, başvurana optik nöropati teşhisi konulduğunda, konsültasyon için acilen oftalmoloji bölümüne gönderildiğini ve başvuranın, başvuru formunda belirttiği iddiaların aksine, göz hekiminin yazdığı reçetenin oyalanılmaksızın başvurana verildiği anlaşılmaktadır. Dava dosyasını bütünüyle ve Hükümetin görüşlerini kısmen göz önüne alan AİHM, başvuranın bypass ameliyatı ve doktor K.G.nin yazdığı ilaçları kullanmak için rızasını verdiği sonucuna varmıştır.
AİHM, bu nedenle başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğu ve buna bağlı olarak, başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Yukarıda kaydedilen nedenlerden dolayı AİHM oybirliğiyle,
Başvurunun kabuledilemez olduğu sonucuna varmıştır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy