(AİHS m. 3, 5, 10, 11, 34, 35, 41) (2911 S. K. m. 33, 36, 40) (ATALAY - TÜRKİYE DAVASI) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (TÜRKAN - TÜRKİYE DAVASI) (SAMÜT KARABULUT - TÜRKİYE DAVASI) (BİÇİCİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 29835/05)
STRAZBURG
17 Mayıs 2011
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın (no. 29835/05) nedeni Türk vatandaşları Derya Gazioğlu, Burhan İlgün, Hacı Badem ve Akan Şenelin (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 4 Ağustos 2005 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından O. Ersoy ve Y. Yeşilyurt tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVA KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1984, 1980, 1955 ve 1979 doğumludur ve İstanbulda yaşamaktadır.
Başvuranlar 17 Ekim 2003 tarihinde İstanbulda savaş karşıtı bir gösteride yer almışlardır. Gösteri polis memurları tarafından dağıtılmış, başvuranlar yakalanmış ve ertesi gün serbest bırakıldıkları vakte kadar polis tarafından gözaltında tutulmuşlardır. Başvuranlar yakalanmaları sırasında ve gözaltında tutuldukları süre boyunca kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmektedirler.
17 Ekim 2003 tarihinde bir grup polis memurunun hazırladığı olay tutanağına göre, başvuranların da aralarında bulunduğu elli ila altmış kişi 19.45de İstanbuldaki bir meydanda toplanmış ve Hükümetin, Irakın işgalinde yer almaları için asker gönderme tekliflerini protesto ederek savaş karşıtı sloganlar atmışlardır. Polis hoparlör kullanarak trafiğin akışını aksattıklarını söylediği kalabalığı uyarmış, dağılmalarını istemiş ancak başarılı olamamıştır. Göstericilerden bazılarını yakalama ve polis araçlarına bindirme girişiminde bulunduğunda, göstericilerin bir kısmı kavgacı davranışlar sergilemiş ve polis onlara karşı güç kullanmak durumunda kalmıştır. Başvuranların da aralarında bulunduğu altı kişi aynı akşam 20.30da yakalanmış ve polis karakoluna götürülmüştür. Tutanakta yalnızca kimlik numaralarıyla değinilen altı polis memuru sözkonusu olay tutanağını imzalamıştır.
Aynı gün başvuranlar bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Sağlık raporlarına göre, ikinci ve üçüncü başvuranların bedenlerinde kötü muamele izine rastlanmamıştır. İlk başvuranın üst dudağında ve alt sağ bacağında çürükler tespit edilmiştir. Dördüncü başvuranın sırtının alt sol kısmında ve sağ kulağının arkasında çürükler tespit edilmiştir. Bacakları da hassaslaşmıştır ve sol gözünde kızarıklık bulunmaktadır.
Aynı akşam başvuranlar nöbetçi bir avukat eşliğinde polis tarafından sorgulanmıştır. Üçüncü başvuran haricindeki tüm başvuranlar sessiz kalma haklarını kullanmışlardır.
Ertesi gün başvuranlar bir kez daha doktor tarafından muayene edilmiştir. Sağlık raporlarına göre, başvuranların bedenlerinde önceki gün hazırlanan sağlık raporlarında kaydedilenden başka kötü muamele izi görüşmemiştir.
Aynı gün 14.00 sularında başvuranlar Bakırköy Cumhuriyet Savcısının önüne çıkarılmıştır. Başvuranlar Cumhuriyet Savcısına, gösteriye katılarak demokratik haklarını kullanmakta olduklarını söylemişlerdir. Ayrıca polisin kendilerini önceden uyarmaksızın tutukladığını iddia etmişlerdir. Dördüncü başvuran polis memurlarının kendisini dövdüğünden şikayetçi olmuştur. Birinci ve dördüncü başvuranlar aynı zamanda emniyet müdürü M.T.nin polis tarafından gözaltında tutuldukları süreçte kendilerine küfrettiğinden şikayetçi olmuşlardır.
21 Ekim 2003te Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, başvuranların kötü muamele iddiaları hususunda soruşturma açılmasını talep etmiştir.
Başvuranlar 5 Kasım 2003te Bakırköy Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuşlardır. Üçüncü başvuran Hacı Badem haricindeki başvuranlar, kötü muamele gördüklerinden şikayetçi olmuşlardır. AİHSnin 3. maddesine değinen üç başvuran, polis memurlarının yakalanmaları sırasında ve polis karakolunda gözaltında tutuldukları süreçte kendilerine yumruk ve tekme attıklarını belirtmişlerdir.
10 Aralık 2003 ve 13 Nisan 2004 tarihleri arasında Bakırköy Cumhuriyet Savcısı on bir polis memurunu sorgulamıştır. 10 polis memuru, o sırada başka bir yerde görevli olmaları nedeniyle gösteride bulunduklarını ya da göstericilerinden herhangi birini gördüklerini reddetmişlerdir. Emniyet müdürü olan diğer polis memuru M.T. Cumhuriyet Savcısına gösterinin dağıtılmasında yer almadığını ancak polis tarafından gözaltında tutulan başvuranları sorguladığını söylemiştir. Yakalananlara kötü muamelede bulunduğunu ya da küfür ettiğini kabul etmemiştir.
14 Nisan 2004 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, başvuranların kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmayı kapatmaya karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, dosyadaki belgelere dayanarak, başvuranların dağılmayı reddetmeleri nedeniyle polisin güç kullanmak durumunda kaldığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla başvuranların basit yaralanmaları, polisin güç kullanmaya ilişkin kanuni yetkisini uygulaması esnasında meydana gelmiştir.
Başvuranların Cumhuriyet Savcısına itirazları, 8 Aralık 2004 tarihinde Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bu kararda, kararın başvuranlara bildirilmesi gerektiği kaydedilmiştir.
Bu karara ilişkin olarak el yazısıyla hazırlanan belgeye göre, karar 9 Şubat 2005te başvuranlara bildirilmiştir.
Sözkonusu süreçte, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33., 36. ve 40. maddelerini ihlal edecek şekilde yasadışı bir gösteride yer almaları nedeniyle 21 Ekim 2003 tarihinde başvuranlar aleyhinde cezai takibat başlatılmıştır.
28 Ocak 2008de Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi, demokratik haklarını kullandıklarına ve herhangi bir suç işlemediklerine karar vererek başvuranları beraat ettirmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Birinci, ikinci ve dördüncü başvuranlar, yakalanmaları sırasında ve polis tarafından gözaltında tutuldukları süreçte AİHSnin 3. maddesinin ihlaline yol açacak şekilde kötü muameleye maruz kaldıklarından şikayetçi olmuşlardır.
Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet öncelikle itirazlarının 8 Aralık 2004te Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesini takip eden altı ay içerisinde AİHMye başvuruda bulunmamaları nedeniyle başvuranların, altı ay kuralına uymadıklarını belirtmiştir. Dosyada, Ağır Ceza Mahkemesi kararının 9 Şubat 2005te başvuranlara bildirildiğini gösteren belgelerin bulunmadığını kaydetmiştir.
Hükümet ayrıca başvuranların, kötü muamele şikayetleri hususunda hususi ve cezai iç hukuk yollarını tüketmedikleri sonucuna varmıştır.
Hükümet son olarak sağlık raporlarına göre, ikinci başvuranın kötü muameleye uğramadığını ileri sürmüştür. Bu nedenle, kötü muamele iddiaları dayanaktan yoksundur.
Üç başvuran kararın kendilerine 9 Şubat 2005te bildirildiğini ve aksini kanıtlayan yazılı delilleri sağlamanın Hükümetin görevi olduğunu iddia etmişlerdir. Ayrıca tüm iç hukuk yollarını tükettiklerini iddia etmişlerdir.
İkinci başvuran, sağlık raporunda herhangi bir yaralanmadan bahsedilmemesinin kötü muamele görmediği anlamına gelmediğini ileri sürmüştür. Bu amaçla, kötü muamelenin her zaman fiziksel yaralanmayla sonuçlanmadığını, bazen yalnızca psikolojik sorunlara yol açtığını ileri sürmüştür. Yakalanmasını müteakiben polisin kendisini götürdüğü hastanenin bu tür hizmetler vermemesi nedeniyle polis tarafından kötü muameleye maruz bırakılması ardından bir psikolog ya da psikiyatrist tarafından muayene edilmemiştir.
AİHM, Hükümetin başvuranların Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin 8 Aralık 2004 tarihli kararını takip eden altı ay içerisinde başvuruda bulunmadığını belirtmesine ilişkin olarak, ağır ceza mahkemelerinin aldıkları kararların taraflara bildirildiğini gözlemlemektedir. Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi 8 Aralık 2004 tarihli kararında açık olarak kararın başvuranlara bildirilmesi gerektiğini kaydetmiştir. AİHM bu bağlamda, başvuranın nihai kararın yazılı bir nüshasını alma hakkının bulunduğu durumlarda, AİHSnin 35/1 maddesinin kapsam ve amacının en iyi şekilde altı aylık sürenin yazılı kararın tebligat tarihinden itibaren işlemeye başladığının kabul edilmesiyle yerine getirildiğini yinelemektedir. Bu nedenle, Hükümetin altı aylık sürenin, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin karar verdiği tarihte başladığına ilişkin iddiasını kabul edememektedir.
Ağır Ceza Mahkemesinin kararının üzerinde bulunan el yazısı girdiye göre, karar 9 Şubat 2005te tebliğ edilmiştir. Başvuru AİHMye altı aylık süre dahilindeki 4 Ağustos 2005te sunulmuştur. Hükümet, kararın 9 Şubat 2005te başvuranlara tebliğ edildiğini gösteren belgelerin mevcut olmadığını kaydetmiştir ancak, karar üzerindeki el yazısı girdinin doğruluğuna ya da güvenilirliğine itiraz etmemiştir. Ayrıca AİHMye, kararın başvuranlara bir başka tarihte tebliğ edildiğine ilişkin bilgiler ya da belgeler sunmamıştır. AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, Hükümetin AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki şikayetlerin AİHMye çok geç sunulduğu yönündeki ifadesini reddetmektedir.
Hükümetin hususi ve idari iç hukuk yollarına atıfta bulunmasına ilişkin olarak AİHM, benzer davalarda sunulan ilk itirazları incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir (bkz., özellikle, Atalay/Türkiye, no. 1249/03, 28. paragraf, 18 Eylül 2008; ve Karayiğit/Türkiye, no. 63181/00, 5 Ekim 2004). AİHM, Hükümetin atıfta bulunduğu iç hukuk yollarının, Sözleşmeci Devletin AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki yükümlülükleri için yeterli görülemeyeceğine ilişkin önceki kanaatlerini hatırlatmaktadır.
AİHM bu bağlamda Devletin 3. madde kapsamındaki yükümlülüklerinin yalnızca zararların tazmin edilmesiyle yerine getirilemeyeceğini yinelemektedir. Polis tarafından gözaltında tutulma sürecinde görülen muameleye ilişkin şikayetler hususunda cezai kovuşturma en uygun tazminat alma yoludur (Okkalı/Türkiye, no. 52067/99, 58. paragraf, AİHM 2006-XII (özetler)). Yetkili makamlar, sorumluların takibatı ve cezalandırılması aşamalarında ellerinden geleni yapmadıkları halde, polisin bilinçli olarak kötü muamelede bulunmasına gösterdikleri tepkileri yalnızca tazminat ödenmesi ile sınırlı tutabilselerdi, bazı durumlarda Devlet görevlilerinin herhangi bir ceza almaksızın, kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını suistimal etmeleri mümkün olurdu ve birinci derecede önemli olmalarına rağmen adam öldürme, işkence ve insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele hususundaki kanuni yasaklar uygulamadaki etkisini yitirirdi.
AİHM mevcut davada yukarıda kaydedilen davalarda vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasını gerektiren özel koşullar görmemektedir. Bu nedenle, Hükümetin hususi ve idari iç hukuk yollarına ilişkin ilk itirazını reddetmektedir.
Son olarak, Hükümetin delil yetersizliğine dayanarak ikinci başvuranın kötü muamele iddialarına itiraz etmesi hususunda AİHM ikinci başvuranın, yalnızca ulusal makamlara şikayette bulunduğu sırada değil AİHMye görüşlerini sunduğu sırada da kötü muamele iddialarını sürekli olarak yinelediğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Hükümetin belirtmiş olduğu gibi, yakalanmasını ve gözaltına alınmasını müteakiben hazırlanan sağlık raporları iddialarını desteklememektedir.
AİHM, ikinci başvuranın bedeninde yaralanma olmadığı kaydedilen sözkonusu sağlık raporlarını incelemiş; bu raporlarda yeterince detaya yer verilmediği ve raporların Avrupa İşkencenin ve İnsanlıkdışı veya Onurkırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesinin (CPT) öngördüğü ve kötü muameleye ilişkin davaların incelenmesinde AİHMnin düzenli olarak göz önüne aldığı standartlardan ve İstanbul Protokolünde ortaya konan ilkelerden yoksun olduğu kanısına varmıştır. Bu durumda, AİHM ikinci başvuranın kötü muameleye uğradığı ya da aksi ispatlanırken sözkonusu sağlık raporlarının dayanak olarak alınamayacağı kanaatindedir.
Bununla birlikte, AİHM bir takım kötü muamele şekillerinin herhangi fiziksel bir yaralanmaya yol açmayıp yalnızca ruhsal sıkıntılara neden olduğunu göz önünde bulundursa da ikinci başvuran, gördüğü kötü muamele sonucunda ne tür bir psikolojik sıkıntı yaşadığını detaylı olarak belirtmemiştir. Ayrıca ikinci başvuran polis memurları tarafından kaldırıldığı hastanenin psikolojik ya da psikiyatrik yardım sağlamadığını kaydetmiştir ancak AİHM, öne sürülen kötü muameleye maruz kalınan günün ertesi polis tarafından serbest bırakılmasını müteakiben psikolojik yardım talebinde bulunma şansı olduğu kanaatindedir. Bu bağlamda, özel mülkiyete ait ya da özel olarak işletilen sağlık kuruluşlarından alınan raporların da kötü muamele iddiaları incelenirken AİHM tarafından kabul edildiğini kaydetmektedir (bkz., inter alia, Türkan/Türkiye, no. 33086/04, 44. paragraf, 18 Eylül 2008).
Yukarıda kaydedilenler ışığında ve iddialarını destekleyen başka delillerin mevcut olmaması nedeniyle AİHM, ikinci başvuranın AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki şikayetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
AİHM birinci ve dördüncü başvuranların şikayetlerinin AİHSnin 35/3 maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Kabuledilemez olduklarına ilişkin gerekçeler de bulunmamaktadır. Bu nedenle kabuledilebilir olduklarına karar verilmelidir.
B. Esas
Birinci ve dördüncü başvuran polisin kendilerini yakalarken kullandığı gücün orantısız olduğunu ve polisin yol açtığı yaralanmaların AİHSnin 3. maddesi bağlamında kötü muamele anlamına gelmeye yetecek kadar ciddi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hükümet başvuranların, polisin kendilerini yakalama teşebbüsüne direndikleri sırada yaralandıkları kanaatindedir. Göstericilerin dağılmayı reddetmeleri ve polisin kendilerini dağıtmak durumunda kalması nedeniyle güç kullanılması gerekmiştir. Hükümet sözkonusu iki başvuranın aldıkları yaraların kötü muamele anlamına gelmek için fazla önemsiz oldukları kanısındadır.
AİHM öncelikle başvuranların muayenelerine ilişkin hazırlanan sağlık raporlarının yaralanmaların derecesi ve başvuranların bu yaralanmaların nasıl oluştuğuna ilişkin beyanları gibi detaylardan yoksun olduklarını gözlemlemektedir. Ayrıca raporlarda başvuranları muayene eden doktorların bu yaralanmalarına neyin yol açmış olabileceğini tespit etmeye çalıştıklarından bahsedilmemektedir.
Bununla birlikte, raporlarda kısa olmakla birlikte başvuranlardan ikisinin vücudunda çürükler bulunduğundan bahsedilmektedir. AİHM, yaraların bazılarının bulundukları yerleri göz önüne alarak - yüz ve baş gibi - birinci ve dördüncü başvuranın yaralarının AİHSnin 3. maddesi kapsamına girecek oranda azami ciddiyet seviyesine sahip oldukları kanısındadır (bkz. Samüt Karabulut/Türkiye, no. 16999/04, 41. paragraf, 27 Ocak 2009).
Hükümet, başvuranların yaralanma sebeplerini açıklamak için bu yaraların, yakalanmaya direndikleri sırada meydana geldiğini ileri sürmüştür. AİHM bu bağlamda, AİHM içtihadına göre, 3. maddenin yakalamayı gerçekleştirirken güç kullanımını yasaklamadığını hatırlatmaktadır. Ancak bu tür bir güç yalnızca kaçınılmaz olduğunda kullanılabilir ve aşırı olmamalıdır (Ivan Vasilev/Bulgaristan, no. 48130/99, 63. paragraf, 12 Nisan 2007 ve orada değinilen davalar).
Buna ek olarak, kişinin davranışları gerektirmediği halde fiziksel güce başvurmak insanlık onuruna aykırıdır ve ilke olarak AİHSnin 3. maddesinde ortaya konan hakkın ihlaline yol açmaktadır. AİHM bu bağlamda suçla mücadele görülen reddedilemez zorlukların, kişilerin fiziksel bütünlüklerinin korunmasına sınırlamalar getirilmesini haklı gösteremeyeceğini hatırlatmaktadır.
Hükümetin, yaralanmalarına polis memurlarının yol açtığını kabul etmesini göz önüne alan AİHM, başvuranların davranışlarının güç kullanılmasını kaçınılmaz hale getirdiğini ve polis memurlarının kullandıkları gücün aşırı olmadığını ikna edici delillerle kanıtlama görevinin Hükümete ait olduğu kanaatindedir.
AİHM öncelikle Cumhuriyet Savcısının soruşturma sürecinde polis memurlarını, başvuranların kötü muamele iddiaları hususunda sorgulamasına rağmen, hepsinin gösteride görevli olduklarını reddettiklerini gözlemlemektedir. Bu nedenle, gerçekten gösterinin dağıtılmasında görev alan ya da başvuranları yakalayan polis memurları sorgulanmamıştır. 17 Ekim 2003te hazırlanan olay tutanağında sözkonusu polis memurlarının kimlik numaralarının açıkça belirtilmesine rağmen durumun böyle olması, Cumhuriyet Savcısının sorumlu polis memurlarını tespit etmesini ve resmi emirle çağırmasını kaçınılamaz bir mesele haline getirmiştir. Bununla birlikte, Cumhuriyet Savcısı soruşturmaya son veren 14 Nisan 2004 tarihli kararında, soruşturmanın ilk aşamalarında hazırlanan belgelere dayanarak, başvuranlar dağılmayı reddettiklerinde, polisin güç kullanmak durumunda kaldığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet Savcısının güç kullanılma koşullarını ya da başvuranların yaralanma sebeplerini tespit etmek için gerçek ve ciddi girişimlerde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcısının vardığı ve Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin onayladığı sonuç olaylara ilişkin gerçekleri yansıtmamaktadır.
İkinci olarak 17 Ekim 2003 tarihli olay tutanağında polisin kaba hareketlerde bulunan bir grup göstericiye karşı güç kullanmak durumunda kaldığı kaydedilmektedir. Tutanaktan polisin hangi koşullar altında ve ne ölçüde güç kullandığı ve kendilerine karşı güç kullanılan göstericilerin kimlikleri belirtilmemektedir.
Olay tutanağına göre güç kullanımının tek gerekçesi, göstericilerden bazılarının kaba davranışlarıdır. Hükümet başka bir gerekçe ortaya koymamıştır. Buna ek olarak, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi beraatlarına hükmettiği kararında başvuranların demokratik haklarını kullandıkları ve suç işlemedikleri sonucuna varmıştır.
AİHM, Türkiye aleyhindeki benzer davalara ilişkin kararlarında yapmış olduğu gibi, mevcut davada polis memurlarının, kamu düzeni için tehlike arz etmeyen ve şiddet eylemlerinde bulunmayan bir kalabalığı dağıtma girişiminde bulunmadan önce belirli derecede hoşgörü göstermedikleri ve sınırlama getirmedikleri kanısına varmıştır. Bu nedenle polisin göstericilerin barışçı eylemlerine acele tepki göstermesi kargaşayla ve müteakiben orantısız güç kullanmaları başvuranların da aralarında bulunduğu bir grup göstericinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır (bkz. Biçici/Türkiye, no. 30357/05, paragraflar 35-36, 27 Mayıs 2010).
Başvuranların tutumlarının fiziksel güç kullanılmasını kaçınılmaz hale getirdiğine ilişkin bilgilerin ya da belgelerin mevcut olmaması göz önüne alındığında, AİHM birinci ve dördüncü başvuranların aldıkları yaraların, sorumluluğu Devlete ait olan muamelelerin sonucu olduğu kanısına varmaktadır.
Sonuç olarak, maruz kaldıkları insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele dolayısıyla sözkonusu iki başvuran hususunda 3. madde ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar AİHSnin 5. maddesine dayanarak yakalanmalarının ve müteakiben polis tarafından gözaltına alınmalarının kanunlara aykırı olduğundan şikayetçi olmuşlardır.
Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
AİHM, başvuranların polis tarafından gözaltında tutulmalarının 18 Ekim 2003te sona erdiğini gözlemlemektedir. Ancak, 4 Ağustos 2005e kadar AİHMye başvuruda bulunmamışlardır. Bu nedenle, şikayetleri hususunda AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymamışlardır. Sonuç olarak davanın sözkonusu kısmı AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
III. AİHSNİN 10. VE 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar yukarıda kaydedilen olayların, özellikle de yakalanmaları ve gözaltına alınmalarının, AİHSnin 10. ve 11. maddeleri bağlamındaki haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
AİHM, başvuranların şikayetlerinin AİHSnin 11. maddesi yönünden incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet başvuranların, şikayetleri hususunda altı ay kuralına uymadıkları kanısına varmıştır. Bu amaçla, altı aylık sürenin 17 Ekim 2003de gerçekleşen gösteri tarihinde başladığını ancak 4 Ağustos 2005e kadar başvuruda bulunulmadığını kaydetmiştir.
AİHM daha önce başvurunun, başvuranların kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmaya son veren kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren altı aylık içerisinde yapıldığını tespit etmiştir. AİHM, kendilerini zorla gösteriden çıkaran polis memurları aleyhinde başlatılan takibatın sonucu beklemenin başvuranlar için makul olduğu kanısındadır (bkz. Ekşi ve Ocak/Türkiye, no. 44920/04, 25. paragraf, 23 Şubat 2010 ve orada kaydedilen davalar; bkz. ayrıca Saya ve Diğerleri/Türkiye, no. 4327/02, 36. paragraf, 7 Ekim 2008). Dolayısıyla, Hükümetin sözkonusu şikayetin kabuledilebilirliğine ettiği itiraz reddedilmelidir.
AİHM şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Kabuledilemez olduğuna ilişkin gerekçeler de bulunmamaktadır. Sonuç olarak, kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.
B. Esas
Hükümet başvuranların AİHSnin 11. maddesi kapsamındaki haklarından yararlanmalarına müdahale edildiğine itiraz etmemiştir. AİHM her durumda başvuranların yakalanmalarının ve başvuranların ikisine karşı güç kullanılmasının, sözkonusu madde kapsamındaki haklarına ihlal teşkil ettiği kanaatindedir.
Hükümet bu bağlamda müdahalenin Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu gibi yasal bir dayanağı bulunduğunu ve bu nedenle, AİHSnin 11/2 maddesi bağlamında kanunda öngörülmüş olduğunu kaydetmiştir. Hükümet meşru amaç hususunda müdahalenin kamuda ortaya çıkan kargaşayı engellemeye ilişkin meşru bir amaç izlediğini kaydetmiştir. AİHM bu beyanlarla hemfikirdir.
Hükümet, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda gösterinin kanunlara uygun olarak düzenlendiğini kaydetmiştir.
AİHM başvuranların şikayetlerini AİHSnin 11. maddesine ilişkin kararlarının altını çizen temel ilkeler ışığında incelemiştir (bkz. Oya Ataman/Türkiye, no. 74552/01, paragraflar 35-44, AİHM 2006-XIII ve orada kaydedilen davalar; Bukta ve Diğerleri/Macaristan, no. 25691/04, paragraflar 33-39, AİHM 2007-IX; ve Eva Molnar/Macaristan, no. 10346/05, paragraflar 23-46, 7 Ekim 2008).
Başvuranların da aralarında bulunduğu elli ila altmış kişinin, Irakın işgalini protesto etmek üzere İstanbulda bir meydanda toplandıklarını gözlemlemektedir. Polis başvuranları ve diğer kişileri yakalamak için güç kullanmadan önce göstericileri hoparlör kullanarak trafiğin akışını durdurdukları hususunda uyarmış ve dağılmalarını söylemiş ancak kalabalık dağılmamıştır. Müdahale diğerleri yanında iki başvuranın yaralanması ile sonuçlanmıştır.
AİHM ayrıca polis memurlarının başvuranları, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal ettikleri gerekçesiyle yakaladığını gözlemlemektedir. Ancak, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların, polisin iddialarının ve Hükümetin beyanlarının aksine, bu kanunu ihlal etmedikleri sonucuna varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların demokratik haklarını kullandıkları ve suç işlemedikleri sonucuna varmıştır.
Ayrıca Hükümetin başvuranların ya da diğer göstericilerin kamu düzenine tehdit arz etmediklerine ya da şiddet eylemlerinde bulunmadıklarına itiraz etmediğini göz önüne alınmalıdır.
AİHM bu bağlamda, mevcut davada olduğu gibi göstericilerin şiddet eylemlerinde bulunmadıkları durumlarda, kamu makamlarının AİHSnin 11. maddesi tarafından garanti altına alınan toplanma özgürlüğünün esası ihlal edilmediği müddetçe barışçı toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz. Nurettin Aldemir ve Diğerleri/Türkiye, no. 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02 ve 32138/02, 46. paragraf, 18 Aralık 2007).
AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında polis memurlarının gösteriye orantısız müdahalede bulundukları ve bu müdahalenin, AİHSnin 11. maddesinin ikinci paragrafı bağlamında kargaşayı önlemek için gerekli olmadığı kanısındadır.
Dolayısıyla bu madde ihlal edilmiştir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Zarar
Dört başvuranın her biri maddi tazminat olarak 10,000 Euro ve manevi tazminat olarak 40,000 Euro talep etmiştir. Maddi zarara ilişkin taleplerini desteklemek için yakalanmaları ve kötü muamele görmeleri sonucunda çalışamadıklarını ve tedavi masraflarını üstlenmek durumunda kaldıklarını iddia etmişlerdir.
Hükümet dayanaktan yoksun ve aşırı olması nedeniyle bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM maddi tazminat talepleri hususunda başvuranların taleplerini gerekli belgelerle ya da bilgilerle desteklemediklerini kaydetmektedir. Bu nedenle talepleri reddetmektedir. Diğer yandan, AİHSnin 3. ve 11. maddeleri bağlamında tespit edilen ihlallere yol açan olayları göz önüne alarak, birinci ve dördüncü başvuranların belirli derecede sıkıntı yaşadıkları sonucuna varılabileceği kanısına varmıştır. AİHM başvuranların her birine hakkaniyet temelinde manevi tazminat olarak 12,000 Euro ödenmesine karar vermiştir. Yine hakkaniyet temelinde dayanarak ikinci ve üçüncü başvuranlara AİHSnin 11. maddesi bağlamındaki haklarının ihlalinden kaynaklanan manevi zararlar için 9,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar ulusal mahkemeler ve müteakiben AİHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar için 11,500 Euro ve katma değer vergisi talep etmişlerdir. Taleplerini desteklemek için AİHMye yasal temsilcilerinin dava üzerinde çalıştığı saatleri gösteren bir zaman çizelgesi sunmuşlardır.
Hükümet talebin gerekçelerinin bulunmadığını ileri sürerek AİHMyi herhangi bir tazminat ödenmemesine karar vermeye davet etmiştir.
AİHM içtihadına göre bir başvuran ancak gerçekten ve gerekli oldukları için yapıldıklarını ve meblağın makul olduğunu ispat ettiği müddetçe masraf ve harcamaların tazminine hak kazanmaktadır. Mevcut davada, sunulan belgeleri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önüne alan AİHM başvuranlara tüm başlıklar altında 2,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM
1. Oybirliğiyle birinci ve dördüncü başvuran tarafından AİHSnin 3. maddesine dayanılarak ve dört başvuran tarafından AİHSnin 11. maddesine dayanılarak yapılan şikayetlerin kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;
2. 2ye 5 oyla birinci ve dördüncü başvuran hususunda AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle dört başvuran hususunda AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle,
(a) Savunmacı devletin, 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere başvurana aşağıda kaydedilen meblağları ve ödenebilecek her tür vergiyi ödemesine;
(i) Birinci ve dördüncü başvuranların her birine, Derya Gazioğlu ve Akan Şenel, manevi tazminat olarak 12,000 Euro (on iki bin Euro);
(ii) Diğer iki başvuranın her birine, Burhan İlgün ve Hacı Badem, manevi tazminat olarak 9,000 Euro (dokuz bin Euro);
(iii)Yargılama masraf ve giderleri için dört başvurana toplam 2,000 Euro (iki bin Euro);
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 17 Mayıs 2011 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy