(AİHS. m. 2, 3, 6, 11, 13, 34, 35, 41, 44) (2911 S. K. m. 22)
(Başvuru no. 30357/05)
KARAR
STRAZBURG
27 Mayıs 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın (no. 30357/05/05) nedeni Türk vatandaşı Kiraz Biçicinin (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca 6 Ağustos 2005 tarihinde yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından K. Doğru tarafından temsil edilmişlerdir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran, 1955 doğumludur ve İstanbulda yaşamaktadır.
A. İstanbulda yapılan gösteri sırasında başvuranın polis tarafından yakalanması ve kötü muameleye uğradığı iddiası
Başvuran, İstanbulun Beyoğlu semtindeki İstiklal Caddesinde basın konferansı şeklinde düzenlenen bir gösteriye iştirak etmeye çalıştığı sırada, 29 Ekim 2003te, tahmini olarak 16.10da 50 ila 60 katılımcı ile birlikte polis tarafından yakalanmıştır. Hükümet göstericilerin polise direndiklerini ve dağılmayı reddettiklerini ileri sürerken başvuran, polis memurlarının kalabalığı dağıtmak ve göstericileri yakalamak için orantısız güç kullandıklarını iddia etmiştir.
Yakalanmasını müteakiben başvuran muayene edilmek üzere hastaneye götürülmüştür. Kendisini muayene eden doktor, başvuranın vücudunda yaralanma izi bulunmadığını kaydetmiştir. Bununla birlikte, başvuranın üst sağ kolunda ağrıdan şikayetçi olduğunu bildirmiştir.
Aynı gün, 19.30da başvuran Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, Cumhuriyet Savcısına yakalanması sırasında orantısız güç kullanan polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığını bildirmiştir. Barış Anneleri İnisiyatifi adlı bir grup tarafından düzenlenen gösteriye İstanbul İnsan Hakları Derneği Başkanı olarak katıldığını ve polisin sebepsiz yere kendisini yakaladığını iddia etmiştir. Yalnızca yasal haklarını kullanmakta olduğunu ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal etmediğini belirtmiştir.
Başvuran aynı gün, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanması ardından polis gözetiminden serbest bırakılmıştır.
B. Polis memurları aleyhindeki cezai takibat
6 Kasım 2003te başvuran, olaya dahil olan ve kendisini yakalayan polis memurları aleyhinde Beyoğlu Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuştur. Inter alia (diğer hususlar meyanında), yakalanmasının kanuna aykırılığından ve yakalanması sırasında polisin kullandığı gücün aşırılığından şikayetçi olmuştur.
Aynı gün, başvuran Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından Adli Tıp Kurumu İstanbul Şubesine gönderilmiştir. Başvuranı muayene eden doktor, sol bacağının arka kısmında 2 x 6 cmlik bir çürük tespit etmiş ve bu çürüğü başvuranı beş gün süreyle çalışmaktan alıkoyduğu sonucuna varmıştır. Doktor ayrıca başvuranın, sağ omzunda ve sağ kolunda ağrıdan şikayetçi olduğunu kaydetmiştir.
12 Kasım 2004te Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, 29 Ekim 2003te düzenlenen basın konferansında görevli polis memurları hakkında takipsizlik kararı almıştır. Polis memurlarının hazırladıkları olay tutanağını dayanak olarak alan Cumhuriyet Savcısı, izin almaksızın yasadışı şekilde toplanan ve yayalara ait bölge ile tramvay hattını kapatarak kamu düzenine zarar veren göstericilerin, polis tarafından yapılan uyarılara rağmen dağılmayı reddettiklerini ve bu nedenle, polisin kendilerini dağıtmak ve kamu düzenini sağlamak için belirli derecede güç kullanmak durumunda kaldığını kaydetmiştir. Cumhuriyet Savcısı güvenlik güçlerinin kullandığı gücün, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 24. maddesine uygun ve bu koşullar altında hakkaniyete uygun olduğu kanaatindedir. Başvuranın yaralarının, kötü muamele ya da yetkinin kötüye kullanımı anlamına gelmeyen orantılı bir güç kullanımı sonucunda oluştuğu kanaatine varmıştır.
23 Aralık 2004te başvuran, Cumhuriyet Savcısının yukarıda kaydedilen kararı aleyhinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine temyiz başvurusunda bulunmuştur. 29 Ekim 2003te polis memurlarının yakalanması sırasında kendisini dövdüklerini ve hastaneden alınan sağlık raporunun da doğruladığı gibi, beş gün boyunca çalışamayacak şekilde yaralanmasına neden olduklarını iddia etmiştir. Ayrıca, göstericilerin yayalara ait bölgeyi ya da tramvay hattını kapatmadıklarını iddia etmiştir. Bu nedenle, polis memurlarını suçlamak için Ağır Ceza Mahkemesinden yetkililer aleyhinde takibat başlatılmasını istemiştir.
30 Aralık 2004te, dava dosyasının içeriğini ve Beyoğlu Cumhuriyet Savcısının verdiği nedenleri göz önüne alan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin kararı 16 Şubat 2005te başvurana tebliğ edilmiştir.
C. Başvuran aleyhindeki cezai takibat
Bu süre zarfında, 7 Kasım 2003te, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal etmeleri nedeniyle başvuranın da aralarında bulunduğu on üç gösterici aleyhinde suçlamada bulunmuştur. Başvuran, mahkeme önündeki savunmasında, gösteride yer aldığı sırada yalnızca demokratik haklarını kullanmakta olduğunu iddia etmiştir.
19 Aralık 2006 tarihli kararda Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın ve kendisiyle birlikte suçlanan kişilerin yukarıda kaydedilen suçlardan beraatlarına karar vermiştir.
HUKUK
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZLARI
Hükümet, şikayetleri hususunda mevcut bulunan iç hukuk yollarını tüketmemiş ve başvurusunu AİHMye altı ay içerisinde sunmamış olması nedeniyle başvuranın AİHSnin 35/1 maddesinin gereklerine uymamış olduğunu kaydetmiştir. Hükümet, başvuranın kötü muamele şikayetleri hususunda medeni ve idari hukukta mevcut iç hukuk yollarını tüketebileceği kanaatindedir. Ayrıca, yerel mahkemeler önünde 11. madde bağlamındaki şikayetini de ortaya koyabilirdi. Buna ek olarak, başvurusunu kötü muamele iddiasından itibaren altı ay içerisinde yapmalıydı.
Hükümet, başvuranın kötü muameleye maruz kalmadığı ve aleyhindeki suçlamalardan beraat ettiği göz önüne alındığında, bundan böyle 3. ve 11. maddenin ihlalinden mağdur olduğunun iddia edilemeyeceğini ileri sürmüştür.
Başvuran iddialarını yinelemiştir.
AİHM, Hükümetin medeni ve idari iç hukuktaki çarelere değinmesine ilişkin olarak, farklı davalarda benzer ön itirazları incelemiş ve reddetmiş olduğunu hatırlatmaktadır. AİHM, Sözleşmeci Devletin AİHSnin 3. maddesi kapsamındaki yükümlülükleri sözkonusu olduğunda, amaçlarının sorumluların tespit edilmesinden ve cezalandırılmasından ziyade zararları karşılamak olması nedeniyle Hükümetin atıfta bulunduğu iç hukuk yollarının yeterli olarak kabul edilemeyeceklerini doğrulamaktadır. AİHM, mevcut davada yerleşik içtihadından farklı bir değerlendirmede bulunmasını gerektiren koşullar tespit etmemektedir. Bu nedenle, medeni ve idari iç hukuk yolları açısından Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir.
AİHM, AİHSnin 11. maddesi bağlamındaki şikayetini ulusal mahkemeler önünde ortaya koymamasına ilişkin olarak başvuranın, Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulandığında ve Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan ve yasal ve demokratik haklarını kullandığını belirttiği yargılama sırasında şikayetinin esasını ortaya koyduğunun kabul edilebileceğini gözlemlemektedir.
AİHM, kötü muamele şikayeti hususunda altı aylık zaman sınırına uymamasına ilişkin olarak, başvuranın nihai yerel kararın yazılı bir nüshasının kendisine tebliğ edilmesine hakkına sahip olduğu hallerde, AİHSnin 35/1 maddesinin kapsam ve amacının en iyi şekilde altı aylık sürenin, yazılı kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren işlemeye başladığı kabul edilerek yerine getirileceğini yinelemektedir. Mevcut davada kötü muamele iddiaları hususundaki nihai yerel karar başvurana 16 Şubat 2005te tebliğ edilmiştir ve başvuru AİHMye 6 Ağustos 2005te yapılmıştır; bu açıkça altı aylık süre sınırı içerisindedir. Dolayısıyla, bu itiraz da reddedilmelidir.
AİHM, başvuranın mağdur statüsüne sahip olamaması iddiası hususundaki itiraza ilişkin olarak, 3. ve 11. maddeler bağlamındaki şikayetlerin esası ile yakından bağlantılı bir konunun ortaya konduğu kanaatindedir. Bu nedenle, Hükümetin ilk itirazı ile sözkonusu şikayetin esasını birleştirmiştir.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, başvurunun AİHSnin 35/3 maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Başka açılardan da kabuledilemez olmadığını belirtmektedir. Bu nedenle başvurunun kabuledilebilir olduğu sonucuna varılmalıdır.
II. AİHSNİN 3., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI
Başvuran, yakalanması sırasında kötü muameleye maruz bırakıldığından ve ulusal makamların şikayetlerine ilişkin etkili bir soruşturma yürütmemelerinin AİHSnin 3., 6. Ve 13. Maddelerinin ihlaline neden olduğundan şikayetçi olmuştur.
Hükümet, başvuranın iddia ettiği gibi kötü muameleye maruz bırakıldığını kanıtlayan somut deliller sunmadığını kaydetmiştir. Polisin göstericilere karşı kullandığı gücün, izlenen amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
A. Başvuranın kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiası
AİHM birçok kez 3. Maddenin, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini kapsadığını vurgulaması nedeniyle istisnalar için önlem almamaktadır ve 15/2. madde uyarınca bu kapsamda değişiklik yapmaya müsaade edilemez.
AİHM, kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini yinelemektedir. Bu delilleri değerlendirmek için genellikle makul şüphenin ötesinde kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak bu tür kanıtlar, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun çıkarımların ya da çürütülmemiş benzer maddi karinelerin bir arada bulunmaları sonucu ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca, AİHSnin 2. ve 3. maddeleri uyarınca iddialar ileri sürülmesi durumunda, AİHM özellikle kapsamlı bir inceleme yapmalıdır.
AİHM, 29 Ekim 2003te yakalanmasını müteakiben başvuranın, vücudunda kötü muamele izleri bulunmadığını ortaya koyan bir muayeneden geçtiğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, aynı gün, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığına götürüldüğünde, yakalanması sırasında polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığını ve sözkonusu polis memurları aleyhinde resmi şikayette bulunduğunu belirtmiştir.
Serbest bırakılmasından sekiz gün sonra, 6 Kasım 2003te, başvuran 29 Ekim 2003te yakalanması sırasında aşırı güç kullandıklarını ya da kendisini kötü muameleye maruz bıraktıklarını iddia ettiği polis memurları aleyhinde Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığına bir diğer resmi şikayette bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı başvuranı kendisini muayene eden bilirkişinin sol bacağının arka kısmında beş gün süreyle işe gitmesini engelleyecek 2x6 cm çapında bir çürük bulunduğunu kaydettiği Adli Tıp Kurumu İstanbul Şubesine göndermiştir.
AİHM, sözkonusu ikinci sağlık raporunun başvuranın serbest bırakılmasından sekiz gün sonra yayınlanmasına rağmen, Cumhuriyet Savcısının bunu başvuranın iddialarının kanıtı olarak kabul ettiğini ve raporda tanımlanan çürük ile kötü muamele iddiası arasındaki illiyet bağını sorgulamadığını kaydetmektedir. Ayrıca Cumhuriyet Savcısı, iki sağlık raporu arasındaki çelişkiye de atıfta bulunmamıştır.
AİHM, bu koşullar altında, 6 Kasım 2003te yayınlanan sağlık raporunun delil niteliği taşıdığı ve bu nedenle, başvuranın AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki iddialarının incelenmesi hususunda delil olarak kullanılabileceği kanaatindedir. Sonuç olarak, ikna edici iddialarla güç kullanımının aşırı olmadığını ispatlama yükümlülüğünün Hükümete ait olduğu kanısındadır.
Bu durumda AİHM, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin, polisin planlanmış gösteriden haberdar olduğunu ve olay mahallinde gerekli tedbirleri aldığını tespit ettiğini kaydetmektedir. Bu nedenle, mevcut davanın özel koşulları altında, polisin önceden hazırlık yapılmaksızın olay yerine çağrıldığı söylenemez. Sonuç olarak, kamu düzeni için tehlike arz etmeyen ve şiddet eylemleri sergilemeyen bir kalabalığı dağıtmaya teşebbüs etmeden önce biraz sabır ve hoşgörü göstermeleri beklenebilirdi.
AİHM bu bağlamda, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin polis memurlarının yeterli uyarıda bulunmadan göstericileri yakaladıklarına ilişkin kararını göz önüne almıştır. Bu nedenle, polisin göstericilerin barışçı toplantısına acele bir tepki vermesinin, kargaşa yarattığı ve ardından polis memurlarının orantısız güç kullanmasının, başvuranın da aralarında bulunduğu bazı göstericilerin yaralanmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında Hükümetin, aldığı yaraların sağlık raporuyla doğrulandığı başvurana karşı kullanılan gücün derecesini açıklamak ya da haklı göstermek için dayanak teşkil eden ikna edici ya da inandırıcı iddialar ortaya koyamadığı kanaatindedir. Sonuç olarak, başvuranın aldığı yaraların sorumluluğu Devlete ait olan bir muamelenin sonucu olduğuna karar vermiştir.
Sonuç olarak, 3. madde esas açısından ihlal edilmiştir.
B. Etkin bir soruşturma yürütülmediği iddiası
AİHM 3. maddenin aynı zamanda yetkili makamların, tartışılabilir olduklarında ve makul bir şüphe ortaya koyduklarında, kötü muamele iddialarını soruşturmalarını gerektirdiğini yinelemektedir. AİHM içtihadında tanımlanan asgari etkinlik standartları, soruşturmanın bağımsız, tarafsız ve kamu denetimine tabi olması gereklerini içermektedir. Ayrıca, yetkili makamlar örnek teşkil eden bir titizlik ve dakiklikle hareket etmelidir. Buna ek olarak, AİHM AİHS kapsamındaki hakların, kuramsal ya da yanıltıcı değil, pratik ve etkin olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, bu tür davalarda, yapılan etkin soruşturma sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilmelidir.
AİHM, Davalı Devletin 3. madde uyarınca başvuranın aldığı yaralar için sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, etkili bir soruşturma yapılması gerekmektedir.
AİHM mevcut davada Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı tarafından başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma başlatıldığını gözlemlemektedir. Soruşturma, Ağır Ceza Mahkemesinin Cumhuriyet Savcısının polis memurları aleyhinde kötü muamele iddialarına ilişkin kovuşturma başlatmamaya ilişkin kararını onayladığı 30 Aralık 2004te sona ermiştir. Dava dosyasında bulunan belgeleri inceleyen AİHM, Cumhuriyet Savcısının soruşturmayı yürütme şeklinde görülen aksamaların soruşturmanın etkinliği üzerinde etkili olduğu kanaatindedir.
İlk olarak Cumhuriyet Savcısı soruşturma sırasında suçlanan polis memurlarının ifadesini almaya çalışmamıştır. Bunun yerine, kullandıkları gücün orantılı olduğu sonucuna varırken polis memurları tarafından hazırlanan olay tutanağını dayanak olarak almıştır. İkinci olarak, AİHM Cumhuriyet Savcısının olay günü görevli olan polis memurlarının kimliklerini tespit etmek için ciddi bir girişimde bulunmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, başvurandan hiçbir zaman polis fotoğraflarını kontrol ederek ya da teşhis amaçlı yüzleştirme yoluyla yakalanması sırasında kendisine kötü muamelede bulunan polis memurlarını teşhis etmesi istenmemiştir. Üçüncü olarak, Cumhuriyet Savcısı olay günü başvuranla birlikte yakalanan kişilerinki gibi potansiyel görgü tanıklarının ifadelerini elinde tutmamıştır.
AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında yerel makamların, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin etkili ve bağımsız bir soruşturma yürütmedikleri sonucuna varmaktadır.
Dolayısıyla, AİHSnin 3. maddesi usul açısından ihlal edilmiştir.
Yukarıda kaydedilen faktörleri ve sonuçları göz önüne alan AİHM, Hükümetin başvuranın mağdur statüsünde olmadığına ilişkin itirazını reddetmektedir.
AİHM bu koşullar altında AİHSnin 6. ve 13. maddeleri bağlamında ayrı bir konunun ortaya konmadığı sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, polisin gösteriye müdahale etmesinin AİHSnin 11. maddesince koruma altına alınan toplanma özgürlüğü hakkının ihlaline neden olduğunu iddia etmiştir.
1. Barışçı toplanma özgürlüğünün uygulanmasına müdahale edilip edilmediği
Hükümet başvuranın AİHSnin 11. maddesi bağlamındaki haklarına müdahale edilmediğini ileri sürmüştür.
AİHM başvuranın toplantıya katılması nedeniyle müteakiben yakalanmasına yol açan polis müdahalesinin, başlıbaşına AİHSnin 11. maddesi bağlamındaki hakları ihlal ettiği kanaatindedir.
2. Müdahalenin haklı olup olmadığı
Hükümet sözkonusu toplantının kanuna aykırı olarak düzenlendiğini kaydetmiştir. 11. maddenin 2. paragrafının, karmaşayı engellemek amacıyla barışçı toplanma hakkına kısıtlamalar getirdiğini belirtmiştir.
AİHM, müdahalenin kanunda öngörülmüş olmaması, sözkonusu maddenin 2. paragrafı bağlamında meşru bir amaca hizmet etmemesi ve bu amaçların yerine getirilmesi için demokratik bir toplumda gerekli olmaması durumunda AİHSnin 11. maddesinin ihlaline neden olacağını hatırlatmaktadır.
Bu bağlamda, mevcut davada görülen müdahalenin, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 22. maddesi olmak üzere yasal bir dayanağının olduğu ve bu nedenle, AİHSnin 11/2 maddesi bağlamında kanundan öngörülmüş olduğu kaydedilmektedir. Hükümet, meşru amaca ilişkin olarak, müdahalenin kamu kargaşasını engelleme amacı güttüğünü kaydetmiş ve AİHM, farklı düşünmek için gerekçe görmemiştir.
AİHM, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda öncelikle 11. maddeye ilişkin kararlarının altını çizen ilkelere atıfta bulunmaktadır. Bu içtihattan, yetkili makamların barışçı şekilde yapılmalarını ve bütün vatandaşların güvenliğini sağlamak için yasal gösterilere ilişkin uygun tedbirleri alma görevlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
AİHM, devletlerin yalnızca barışçı toplanma hakkını güvence altına almaları değil aynı zamanda sözkonusu hakka makul olmayan dolaylı kısıtlamalar getirmekten de kaçınmaları gerektiğini kaydetmektedir. Son olarak, 11. maddenin esas amacının bireyi, kamu makamlarının koruma altına alınan hakların kullanılmasına keyfi müdahalesinden korumak olduğu halde, buna ek olarak bu hakların etkili şekilde kullanılmalarının güvence altına alınması için pozitif yükümlülükler de mevcut olabilmektedir.
Mevcut davada polis memurları, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal ettiği gerekçesiyle başvuranla birlikte gösteride yer alan bazı kişileri de tutuklamıştır. Ancak, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin vardığı sonuçları göz önüne alan AİHM, Hükümetin iddialarının aksine başvuranın ve diğer göstericilerin bu kanunu ihlal etmediklerini gözlemlemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, göstericiler kamuya açık bir alanda kamu yararına basın açıklaması yapmak için toplanırlarken, polis memurlarının onları durdurdukları, daire içerisine aldıkları ve önceden uyarmaksızın grubu dağıtmak için güç kullandıkları sonucuna varmıştır (ibid-aynı metinde). Başvuranın da aralarında bulunduğu göstericilerin hareketlerinin, toplanma özgürlüğüne ilişkin demokratik haklarının uygulanması olarak görülmesi gerektiği kanaatindedir ve bu nedenle, beraatlarına karar vermiştir.
Ayrıca Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin kararından grubun kamu düzeni için tehlike arz etmediği ya da şiddet eylemlerinde bulunmadıkları anlaşılabilmektedir. AİHM bu bağlamda göstericilerin şiddet eylemlerinde bulunmadıkları durumlarda, AİHSnin 11. Maddesince koruma altına alınan toplanma özgürlüğünün esası korunmuşsa, kamu makamlarının barışçı toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermelerinin önemli olduğuna ilişkin önceki kararlarını hatırlatmaktadır.
AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, ulusal mahkemelerin vardığı sonuçlarla mutabıktır. Mevcut dava koşullarında, polis memurlarının güç kullanarak müdahalede bulunmaları orantısızdır ve AİHSnin 11. maddesinin ikinci paragrafı bağlamında karmaşanın engellenmesi için gerekli değildir.
Dolayısıyla AİHSnin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, Hükümetin başvuranın mağdur statüsünde olmadığına ilişkin itirazını reddetmektedir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat olarak 10,000 Euro ve manevi tazminat olarak 20,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet bu taleplerin aşırı olduğunu ve hakkaniyete uygun olmadığını ileri sürmüştür.
AİHM tespit edilen ihlal ve ileri sürülen maddi zarar arasında illiyet bağı görmemektedir; bu nedenle, sözkonusu talebi reddetmektedir. Ancak, AİHSnin 3. ve 11. maddeleri bağlamında tespit edilen ihlalleri göz önüne alarak, başvuranın belirli bir sıkıntıya maruz kaldığı sonucuna varılabileceği kanaatindedir. AİHM, AİHSnin 41. Maddesinin gerektirdiği gibi, başvurana hakkaniyet temelinde 20,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 4,500 Euro talep etmiştir.
Hükümet, talep edilen meblağın dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir.
AİHM içtihadına göre, başvuran ancak gerçekten gerekli olduğu için yapıldıkları ve meblağın makul olduğu müddetçe yargılama masraf ve giderlerinin telafisine hak kazanmaktadır. AİHM mevcut davada başvuranın yalnızca avukatının talepleri hususunda İstanbul Barosunun ücret çizelgesine atıfta bulunduğunu ve iddialarını destekleyen başka bir belge sunmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle, sözkonusu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,
1. Oybirliğiyle başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Üçe dört oyla AİHS'nin 3. maddesinin esas açısından ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle AİHSnin 3. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle AİHSnin 6. ve 13. maddeleri bağlamındaki şikayetleri ayrıca incelemenin gerekli olmadığına;
6. Üçe dört oyla,
(a) Savunmacı devletin, AİHSnin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek ve uygulanabilecek her tür vergiden muaf tutulmak üzere başvurana maddi ve manevi tazminat olarak 20,000 Euro ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
7. Oybirliğiyle adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 27 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy