(AİHS. m. 3, 5, 6, 13, 14, 19, 34, 35, 44) (765 S. K. m. 146, 168, 243) (4616 S. K. m. 1) (NEVRUZ KOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET SAĞAT, AYDIN BAYRAM VE HASAN BERK - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 30685/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
20 Mayıs 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30685/05 nolu davanın nedeni, Gülderen Baran (San) ve Hacı Aziz Hun (başvuranlar) adlı iki T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 19 Haziran 2001 tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1973 ve 1965 doğumlu olup, başvuru yaptıkları sırada sırasıyla Bayrampaşa ve Edirne cezaevlerinde bulunmaktaydılar.
A. Başvuranların gözaltında tutulması ve kötü muamele iddialarına ilişkin tıbbi raporlar
21 Temmuz 1995 tarihinde İstanbul Gaziosmanpaşada bir polis servisine el bombası atılmıştır. Saldırıda on beş polis memuru yaralanmıştır. Olayı yasadışı silahlı TDP (Türkiye Devrim Partisi) örgütü üstlenmiştir. Bu olayın ardından polis TDP üyelerine karşı operasyon düzenlemiştir.
1. Başvuranların gözaltında tutulması
Başvuranlar sırasıyla 4 ve 5 Ağustos 1995 tarihlerinde TDP üyesi oldukları şüphesiyle yakalanmış ve gözaltına alınmışlardır. 17 Ağustos 1995 tarihine dek tutuklu kalmışlardır.
Başvuranlar Gülderen Baran (San) ve Hacı Aziz Hun sırasıyla 11 ve 13 Ağustos 1995 tarihlerinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polis memurları tarafından sorgulanmışlardır. Sorgulama sırasında TDPnin düzenlediği ve kendilerinin katıldığı eylemlerle ilgili imzalı ifade vermişlerdir. Başvuran Hacı Aziz Hun 14 Ağustos 1995 tarihinde yeniden sorgulanmıştır. Bu tarihte başvuran Gülderen Baran polis servisinin bombalanmasına ilişkin tatbikata katılmıştır. Başvuranlar çeşitli tarihlerde fotoğraflar aracılığıyla teşhis uygulamalarına katılmışlardır.
Başvuranlar, başvuru formunda, gözaltındayken işkenceye maruz kaldıklarından şikayetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, pis, havalandırması olmayan bir hücreye konulduklarını, uykusuz, aç ve susuz bırakıldıklarını, gözlerinin bağlandığını, küfre ve tehdide maruz kaldıklarını, yüksek sesle müzik dinletildiğini, kaba dayak atıldığını, çırılçıplak soyulup, tazyikli suya tutulduklarını, soğuk fan önünde bekletildiklerini ve filistin askısına alındıklarını ileri sürmüşlerdir. Başvuran Gülderen Baran ayrıca cinsel tacize uğradığını, çırılçıplak soyulup askıya alındığını, saçlarının çekilip parmaklarının büküldüğünü, ayağına ağırlık bağlandığını ileri sürmüştür.
2. Başvuranların tıbbi raporları
a) Gülderen Baran
Başvuran 17 Ağustos 1995 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp Kurumunda görevli doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor başvurana ilişkin olarak, burunda kanama, kasıklarda ağrı, sağ kol ve kolu çevreler tarzda sağ bilek ekleminde 1 cm genişliğinde iki adet sıyrık, her iki kolda halsizlik ve uyuşukluk, sağ elin iki parmağında ağrı ve sağ dizde 2 x 1 cm ebadında sıyrık olduğunu kaydetmiştir. Doktor ayrıca yaklaşık 15 gün önce jinekolojik yönden travmaya bağlı olduğu düşünülen kanama kaydetmiştir. Ancak başvuranın jinekolojik muayene istemediğini ifade etmiştir.
Cezaevi doktoru 18 Ağustos 1995 tarihinde başvuranı muayene etmiştir. Doktor başvurana ilişkin olarak, diğer hususlar meyanında, sırt ve belde ağrı, her iki kolda hissizlik ve uyuşukluk kaydetmiştir. Doktor ayrıca başvuranın vücudunda, özellikle kol altları, sağ kol ve bileği, sol kolu, dizleri, bacakları ve bileklerinde çürükler ve şişlikler tespit etmiştir. Son olarak, başvuranın sol yumurtalığında ve mesane bölgesinde ağrı kaydetmiştir.
Başvuran 30 Ekim 1995 tarihinde Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu doktorları tarafından muayene edilmiştir. Doktorlar başvuranın önceki raporlarıyla beraber EGM testinin sonuçlarını da incelemişlerdir. Başvuranda bilateral brakial pleksitis (sinir zedelenmesi) tespit edilmiştir.
Raporlar, konsültasyon notları, röntgenler ve dava dosyasındaki tahlillere göre, sağ kolunda geri dönüşümsüz brakial pleksitis, sol kolunda geri dönüşümlü brakial pleksitis teşhisi konan başvuran bir buçuk yıldan fazla süre boyunca fizik terapi tedavisi görmüştür. Sonuç olarak sol kolunda iyileşme görülmüştür. Öte yandan sağ kolu geri dönüşümsüz biçimde hasarlı olarak kalmıştır.
Başvuran 19 Ekim 1998 tarihinde Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu doktorları tarafından muayene edilmiştir. 18 Aralık 1998 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin isteği üzerine 3. İhtisas Kurulu görüşünü bildirmiş, başvuranın sol kolunun normale yakın hale geldiğini ancak sağ kolunun felç olduğunu, uzuv zaafı oluştuğunu belirtmiştir.
b) Hacı Aziz Hun
Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp Kurumunda görevli doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor başvurana ilişkin olarak, boyunda hareket güçlüğü, sağ elde karıncalanma, sol kol altında ağrı kaydetmiştir.
Başvuran 2 Temmuz 1998 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde görevli bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor başvurana servikal disk hernisi sendromu teşhisi koymuştur. Başvurana boyunluk ve ilaç tedavisi uygulanmıştır. Öte yandan doktor başvuranın durumunun kalıcı olması nedeniyle sürekli olarak izlenip tedavi görmesi gerektiğini kaydetmiştir.
B. Başvuranlar hakkında açılan dava
Başvuranlar 17 Ağustos 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimi önüne çıkarılmıştır. Başvuranlar burada gözaltında işkenceye uğradıkları için protestoda bulunmuş, ifade vermeyi reddetmişlerdir.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 21 Eylül 1995 tarihinde, başvuranlar ve diğer şüpheliler hakkında, Türk Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs ettikleri gerekçesiyle bir iddianame sunmuştur. Özellikle, başvuran Gülderen Baran, 21 Temmuz 1995 tarihinde polis servisinin bombalanması olayına katılmakla suçlanmıştır.
Dava belirlenemeyen bir tarihte İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmeye başlamıştır. Her iki başvuran da G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir. 19 Aralık 1995 tarihinde görülen duruşmada, başvuranların avukatı müvekkillerinin işkenceye uğradığını ileri sürmüş ve mahkemeden makamlardan suç duyurusunda bulunmalarını istemesini talep etmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi bu talebi reddetmiş, başvuranların şikayetlerini Cumhuriyet Savcılığına sunabileceklerini, mahkemenin bunu yapmasına gerek olmadığını ifade etmiştir.
Dava esnasında, mahkeme, aralarında polis servisinin bombalanması sırasında yaralanan polis memurlarından bazıları ile başvuranların tutukluluğu sırasında çeşitli önlemler alan polis memurları bulunan sanıkları dinlemiştir. Polis memurlarından birinin dinlenmesi sırasında, başvuranlardan Gülderen Baran ve bir başka müşterek davalı mahkemeden bu kişinin işkenceci olduğu ve kendilerine işkence yaptığını iddia ederek dinlenmemesini talep etmiştir. Mahkeme ayrıca polis servisinin bombalanması olayının tatbikatıyla ilgili video kayıtlarını incelemiştir. Başvuran Aziz Hun 19 Aralık 1995, 22 Mayıs 1997 ve 9 Kasım 1999 tarihlerinde, mahkemeye yazılı görüşünü sunmuştur. Yalnızca ilk görüşünde, polise verdiği ifadesini okuma olanağı olmadan baskı ve işkence altında alındığı için geri çektiğini belirtmiştir. Sonraki görüşlerinde başvuran devrimci olduğunu ancak herhangi yasadışı bir örgütle bağlantısı bulunmadığını ileri sürmüştür. Özellikle, evinde bulunan silah ve bombaların, özel eşyaları için kendisinden bir dolap rica eden sanıklardan birine ait olduğunu, bunları bir çanta içinde getirdiğini ve kendisinden saklamasını istediğini belirtmiştir. Başvuran bomba ve silahların varlığından haberi olmadığını ifade etmiştir.
Başvuran Gülderen Baran 19 Aralık 1995, 1 Eylül 1998 ve 4 Şubat 2000 tarihlerinde, mahkemeye layihasını sunmuştur. Başvuran devlet güvenlik mahkemeleri sistemini eleştirdiği ikinci layihası dışında, gözaltında maruz kaldığı kötü muameleye ilişkin ayrıntılı izahat vermiş, herhangi yasadışı bir örgütle bağlantısını inkar etmiştir. Başvuran Hacı Aziz Hun ile beraber kaldığı evde bulunan malzemelerin sanıklardan birine ait olduğunu ve bunların ne olduğunu bilmediğini belirtmiştir. Benzer biçimde, sahte kimlik ve evlilik cüzdanıyla ilgili beyanlarda bulunmuştur.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 22 Mayıs 1997 tarihinde, başvuran Gülderen Baranı Türk Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca, başvuran Hacı Aziz Hunu ise 168. maddesi uyarınca suçlu bulmuştur.
Yargıtay 27 Mart 1998 tarihinde, son duruşmanın başvuran Gülderen Baranın mazeret niteliğinde geçerli bir tıbbi raporu bulunmasına karşın gıyabında görüldüğü gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Dolayısıyla duruşma başvuranın savunma hakkını ihlal etmiştir. Sanıklar arasındaki somut ve hukuki ilişkiler ışığında, mahkeme ilk derece mahkemesinin kararının tüm sanıklarla ilgili olarak bozulmasına karar vermiştir.
Belirlenemeyen bir tarihte, dava ilk derece mahkemesine iade edilmiş, sonrasında mahkeme düzenli olarak duruşma yapmıştır. Abdullah Öcalanın yakalanmasından sonra, başvuranlar ile sanıklardan bazıları mahkemeye protesto amacıyla süresiz açlık grevinde olduklarını bildirmiştir. Ayrıca, 1 Eylül 1998 tarihinde sonra görülen birkaç duruşmada, başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin devlet güvenlik mahkemelerinin bağımsız ve tarafsız olmadığı görüşünde olmadığına dayanarak mahkemeye çıkmayı reddetmişlerdir. Başvuranların avukatı 27 Ekim 1998 tarihinde, mahkemeye duruşmalara katılmayacağını bildirmiş, mahkemeden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de hükmettiği üzere bağımsız ve tarafsız olmadıkları için davanın düşürülmesini talep etmiştir.
Bu esnada, 21 Aralık 2000 tarihinde, Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 4616 sayılı Kanun ilga edilmiştir. Öte yandan, bu kanundan Türk Ceza Kanununun 146 ve 168. maddeleri kapsamında suç işleyen kimseler yararlanamamıştır. Dolayısıyla başvuranların davasına uygulanamamıştır. Başvuranlar 24 Ocak 2001 tarihinde Yargıtaydan, bu kanunun Anayasanın ilgili hükümleriyle bağdaşıp bağdaşmadığının incelenmesi için dava dosyasını Anayasa Mahkemesine göndermesini talep etmiş, talepleri kabul edilmemiştir.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 2 Mart 2000 tarihinde başvuran Gülderen Baranı anayasal düzeni yıkmaya çalışmaktan suçlu bulmuş, Türk Ceza Kanununun 146. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, kararında, dava dosyasında aralarında başvuranın evinde bulunan yasadışı örgütle ilgili dokümanların da bulunduğu delilleri, bilirkişi raporlarını, kimlik teşhis prosedürleriyle ilgili tam kayıtları, başvuranın olay yerinde çekilmiş fotoğrafını, tatbikatın tam kayıtlarını ve tatbikatın video çekimlerinin tam kaydını göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme başvuranın gözaltında kötü muamele iddiasına ilişkin ulusal mahkemelerdeki davaların derdest olduğunu kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranı mahkum etmesi yalnızca başvuranın polise verdiği ifadeye değil, maddi delillere de dayandığı için, bunların sonucunu beklemenin gerekli olmadığı kanısına varmıştır.
Mahkeme aynı gün başvuran Hacı Aziz Hunu Türk Ceza Kanununun 168. maddesi uyarınca yasadışı örgüte üye olmaktan suçlu bulmuş, on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Bu şekilde, aralarında başvuranın gözaltında verdiği ifadeler de dahil olmak üzere dava dosyasındaki delilleri, tatbikatın tam kayıtlarını, diğer şüphelilerin ifadeleri, yasadışı örgütle ilgili dokümanlar ve evinde bulunan silah, patlayıcı kimyasallar gibi diğer delilleri göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme, kararında, sanıkların duruşmaya çıkmayarak, açlık grevi yaparak, uzatma talep ederek ve duruşmalara çıkmamalarını haklı çıkaracak tıbbi raporlar alarak davayı, Yargıtaya havale edildikten sonra, gereksiz bir biçimde uzattıklarını da kaydetmiştir.
Başvuranlar itiraz etmişlerdir. Özellikle, ilk derece mahkemesinin ek soruşturma yürütmediğini, önemli tanığın dinlenmesi ve olaylara ilişkin çelişkileri gidermek için tatbikat gerçekleştirilmesi taleplerini reddettiğini ileri sürmüşlerdir. Ulusal mahkemenin delilleri yorumlama biçimini eleştirmişlerdir. Ayrıca, başvuranlar ilk derece mahkemesinin kanunlara aykırı biçimde toplanan delillere dayandığından şikayetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, ulusal mahkemenin, işkence yapıldığını kanıtlayan tıbbi raporlara karşılık, polise verilen ifadelere dayandığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca polisin ön soruşturma sırasında el koyduğu diğer dokümanların da kanunlara aykırı bir biçimde toplandığını belirtmişlerdir. Son olarak, başvuranlar mahkemenin suçun niteliğini belirlemede hata yaptığını ileri sürmüşlerdir.
Yargıtay 29 Ocak 2001 tarihinde bir duruşma yapmış, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını onamıştır.
C. Gülderen Barana kötü muamelede bulunulduğu iddiasına ilişkin soruşturma ve sanık polis memurları hakkında izleyen dava
Avukatı G. Tuncer aracılığıyla başvuran Gülderen Baranın şikayeti üzerine, Fatih Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma başlatılmıştır.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 29 Ocak 1996 ve 6 Mart 1996 tarihleri arasında başvuranın yakalanıp sorgulanmasında görev alan beş polis memurunu dinlemiştir. Polis memurlarının hiçbiri başvuranın kötü muamele iddialarını kabul etmemiştir.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 28 Mart 996 tarihinde başvuranı dinlemiştir. Başvuran kaba dayak, soğukta ıslak biçimde bırakılmak, cinsel taciz ve sistemli olarak askıya alınmanın da aralarında bulunduğu kötü muamele iddialarında bulunmuştur. Başvuran ayrıca fail olduğu iddia edilen kişilerle ilgili kısa tanımlamalarda bulunmuştur.
Fatih Cumhuriyet Savcısı 18 Haziran 1996 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısına İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli beş polis memuru hakkında kötü muameleden dava açılması için görüşünü sunmuştur.
İstanbul Cumhuriyet Savcısı 26 Haziran 1996 tarihinde Gülderen Barana kötü muamelede bulundukları için Türk Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca beş polis memuru hakkında bir iddianame sunmuştur.
15 Ekim 1996 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde sanık polis memurları hakkında dava açılmıştır.
8 Mayıs ve 11 Ekim 1997 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, mahkeme başvuranı dinlemiştir. Başvuran kötü muameleye ilişkin ayrıntılar vermiş, içlerinden emin olmadığı biri hariç, sanık polis memurlarını sorumlu olarak teşhis etmiştir. Mahkeme 11 Ekim 1997 tarihinde ayrıca diğer tutuklu ve aynı zamanda başvuranın tanığı olan K.Y.yi tanık olarak dinlemiştir.
Mahkeme 6 Mayıs 1998 tarihinde diğer bir tutuklu ve aynı zamanda başvuranın tanığı olan A.E.yi dinlemiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 12 Mart 2002 tarihinde, sanık polis memurları hakkındaki davanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşmesine karar vermiştir. Yargıtay bu kararı 19 Şubat 2004 tarihinde onamıştır.
D. İzleyen gelişmeler
17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı, adli tıp kurumunun 21 Nisan 2003 tarihli raporuna dayanarak, Gülderen Baranın cezasının kalan kısmını kronik rahatsızlığı nedeniyle Anayasanın 104/b maddesine dayanarak affetmiştir. Başvuran 24 Temmuz 2003 tarihinde cezaevinden salıverilmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar AİHSnin 3. ve 13. maddeleri kapsamında, gözaltında uğradıkları muameleden ve ulusal makamların, iddiaları karşısında yürüttükleri soruşturmanın biçiminden şikayetçi olmuştur.
AİHM, bu şikayetlerin yalnız 3. madde çerçevesinde incelenmesi gerektiği kanısındadır.
A. Kabuledilebilirliğine ilişkin
1. Gülderen Baran
Hükümet, öncelikle AİHMden AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde iç hukuk yolları tüketilmediği için kabuledilmez olduğu gerekçesiyle başvuranın şikayetini reddetmesini talep etmiştir. Başvuranın, asliye hukuk ve idare mahkemelerinde dava açarak, maruz kaldığını iddia ettiği zarar için tazminat talep edebileceğini savunmuştur. Hükümet, ayrıca başvuranın olayın meydana geldiği tarihten itibaren altı ay içinde başvuru yapması gerektiğini ileri sürmüştür.
AİHM, Hükümete ait iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili aynı argümanı önceki davalarda inceleyip reddettiğini yineler (örneğin bkz. Nevruz Koç - Türkiye, 18207/03). AİHM, mevcut başvuruda içtihadın dışına çıkılmasını gerektirecek özel koşullar saptamamıştır. Ayrıca AİHM AİHSnin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralının, başvuranların başvurularını iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecinde, nihai karardan itibaren altı ay içinde sunmalarını gerektirdiğini, iç hukuk yollarının son aşamasına başvurunun sunulmasından kısa süre sonra, ancak AİHMnin kabuledilebilirlik kararını açıklamasından önce varılabileceğini yineler (örneğin bkz. Sağat, Bayram ve Berk - Türkiye, 8036/02 ve Yıldırım - Türkiye, 40074/98). Bu bağlamda, AİHM, başvuranın iddialarına ilişkin davanın, AİHMnin kabuledilebilirlik kararını vermesinden önce, 19 Şubat 2004 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Bu nedenle başvuran Gülderen Baranın 19 Haziran 2001 tarihinde sunduğu başvuru, AİHSnin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralıyla uyumludur. Sonuç olarak, AİHM, Hükümetin ön itirazını reddeder.
Ayrıca AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde başvuruların dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurular kabuledilebilir niteliktedir.
2. Hacı Aziz Hun
AİHM, başvuru yolu bulunmuyorsa veyahut etkin olmadıklarına karar verilmişse, altı aylık süre kuralının ilke olarak şikayet konusu eylemin işlendiği tarihten itibaren işlemeye başladığını yineler (bkz. Hazar ve Diğerleri - Türkiye, 62566/00). Öte yandan, bir başvuranın açıkça mevcut bir başvuru yoluna başvurduğu veya dayandığı ve başvuru yolunu etkisiz kılan koşulların farkına yalnızca sonradan vardığı özel davalarda özel durumlar geçerli olabilir. Böyle bir davada altı aylık sürenin başlangıcı olarak, başvuranın bu koşulların ilk farkına vardığı veya varması gerektiği tarihi göz önünde bulundurmak uygun düşer (bkz. Paul ve Audrey Edwards - İngiltere, 46477/99).
AİHM, 19 Aralık 1995 tarihli duruşmada, başvuranın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine kötü muamele iddialarını sunduğunu ve makamlardan suç duyurusunda bulunmalarını talep ettiğini gözlemler. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi bu talebi reddetmiş, sanıkların şikayetlerini kendilerinin cumhuriyet savcılığına sunabileceklerini, bunu mahkemenin yapmasına gerek bulunmadığını ifade etmiştir. Ayrıca, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 2 Mart 2000 tarihli kararında, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin atıfta bulunmamıştır. Başvuran, itiraz dilekçesinde, yalnızca ulusal mahkemelerin polise, işkence altında verdiğini iddia ettiği ifadeyi kullanmalarına itiraz etmiştir. Makamlardan suç duyurusunda bulunmalarını talep etmek amacıyla işkence iddialarına ilişkin herhangi bir ayrıntı vermemiştir. Mevcut davanın özel koşullarında, AİHM, hukuki mercilerin harekete geçmemelerinin başvuran için 2 Mart 2000 tarihine kadar giderek daha da bariz hale geldiği kanısına varmıştır. Bu tarihte İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi konuya ilişkin kararını vermiştir. Bu nedenle başvuranın bu tarihe kadar iç hukuk yollarının etkisiz olduğunun farkına varması gerekiyordu. Buna göre, AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen altı aylık süre kuralının 2 Mart 2000 tarihinden önce işlemeye başlaması gerekmektedir (bkz. Kanat - Türkiye, 16622/02). Öte yandan AİHMye başvuru 19 Haziran 2001 tarihinde yapılmıştır. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı zamanında yapılmamıştır ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
B. Başvuran Gülderen Baranın iddiasının esası
Hükümet esasen AİHMnin, kötü muamele iddiaları hususundaki içtihadına atıfta bulunmuş ve sözkonusu davada ayrıntılı ve tam bir soruşturma yapıldığını kaydetmiştir.
Başvuran Gülderen Baran iddialarını yinelemiştir.
AİHM bireyin, sağlıklı halde gözaltına alınıp serbest bırakıldığında yaralanmış olduğunun tespit edilmesi halinde, bu yaraların nasıl oluştuğuna ilişkin makul bir açıklama yapmanın ve mağdurun iddialarından - özellikle bu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa - şüphe edilmesine yol açacak deliller sunmanın Devletin görevi olduğunu; sunulmamasının AİHSnin 3. maddesi bağlamında açık bir sorun teşkil edeceğini hatırlatmaktadır.
AİHM, delilleri değerlendirirken genellikle makul şüphenin ötesinde kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak bu tür kanıtlar yeteri derecede güçlü, açık ve uyumlu çıkarımların ya da benzer çürütülmemiş maddi karinelerin bir arada mevcut olmasından kaynaklanabilmektedir. Sözkonusu olayların bütünüyle ya da büyük kısmıyla yetkili makamların özel bilgisi dahilinde olduğu hallerde - gözaltında tutuldukları sırada kontrolleri altında bulunan kişilerin durumunda olduğu gibi - tutuklama sırasında oluşan yaralanmalara ilişkin güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında, tatmin ve ikna edici bir açıklama sunma hususundaki beyine külfetinin, yetkili makamlara ait olduğu kabul edilebilmektedir.
AİHM mevcut davada başvuranın en az on üç gün süreyle polis tarafından gözaltında tutulduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın şikayetçi olduğu kötü muamele dahilinde dayak yediğini, kıyafetlerinin çıkarıldığını, üzerine tazyikli su fışkırtıldığını, bu halde bir vantilatör önünde tutulduğunu, cinsel tacize uğradığını, saçlarının ve parmaklarının çekildiğini, asılı tutulduğunu ve ayaklarına ağırlık konulduğunu kaydetmektedir. Bu bağlamda, birkaç ayrıntı haricinde, başvuranın AİHM ve ulusal mahkemeler önünde olaylara ilişkin anlattıklarının tutarlı olduğu kanaatindedir.
AİHM tıbbi delillere ilişkin olarak, başvuranın yakalanması ardından muayene edilmediğini kaydetmektedir. Ayrıca, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre sonunda ve tutuklu yargılanmasından hemen sonra hazırlanan sağlık raporlarında başvuranın vücudunda, özellikle kollarında olmak üzere yaraların bulunduğu kaydedilmiştir. Buna ek olarak, muayenelerde başvuranın kollarındaki sinir ağlarının iki yönlü olarak zarar gördüğü tespit edilmiştir ve AİHM, sağ kolundaki yaranın tedavisinin mümkün olmadığını gözlemlemektedir. AİHM sözkonusu bulguların başvuranın asılı tutulduğu iddialarına uyduğu ve bu iddiaları doğruladığı kanaatindedir.
AİHM, Hükümetin başvuranın vücudunda görülen yaraların nasıl oluştuğu hususunda açıklamada bulunmadığını gözlemlemektedir. Dava koşullarını bütün olarak inceleyen ve Hükümetin mantıklı bir açıklamada bulunmadığını göz önüne alan AİHM, bu durumun sorumluluğu Hükümete bir muamele sonucunda ortaya çıktığı kanısına varmaktadır.
AİHM, sözkonusu muamelenin ciddiyeti hususunda, bu alandaki içtihadına göre, belirli şekilde yapılan kötü muamelenin işkence olarak nitelendirilmesi için 3. madde bağlamında ortaya konan kavram ve insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele arasındaki ayrımı göz önüne alması gerektiğini hatırlatmaktadır. AİHSnin bu ayrım yoluyla çok ciddi ve dayanılmaz acılara neden olan kasıtlı kötü muamele kavramına özel bir vurgu yapmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Kötü muamelenin niteliğini ve derecesini ve delillerden, bu muamelenin yasadışı silahlı örgüt ile bağlantısından şüphelenildiği için başvurandan bilgi almak amacıyla yapıldığı yönünde çıkarılabilen güçlü sonuçları göz önüne alan AİHM, sözkonusu kötü muamelenin ancak işkence olarak nitelendirilebilecek çok ciddi ve dayanılmaz acıları kapsadığı sonucuna varmaktadır.
Sonuç olarak, AİHSnin 3. maddesi esas açısından ihlal edilmiştir.
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin aynı zamanda yetkili makamların tartışmaya açık olan ve makul bir şüphe uyandıran kötü muamele iddialarını soruşturmalarını gerektiğini hatırlatmaktadır. AİHM içtihadında tanımlanan etkinliğe ilişkin minimum standartlar, soruşturmanın bağımsız ve tarafsız olmasına; kamu oyuna sunulmasına ve yetkili makamların örnek teşkil eden bir dikkat ve ivedilikle hareket etmesine ilişkin gerekleri kapsamaktadır. Ayrıca, resmi soruşturma davanın ulusal mahkemeler önünde açılmasına yol açtığında, dava bütün olarak, duruşma aşaması da dahil olmak üzere, kötü muamele yasağını gereklerini karşılamalıdır. Tüm davaların mahkum edilme ya da hüküm giymeyle sonuçlanmasına ilişkin kesin bir zorunluluk bulunmamakla birlikte ulusal mahkemeler, hiçbir koşul altında, fiziksel ve manevi bütünlüğe yapılan ağır saldırıların cezasız kalmasına izin vermemelidir.
AİHM bu bağlamda, bir Devlet görevlisi 3. madde kapsamındaki bir suçla itham edildiğinde, cezai takibatın ve hükmün zaman aşımına uğramaması ve genel ya da özel affın sözkonusu olmaması gerektiğini tekrar teyit etmektedir. Ayrıca bir Devlet görevlisinin, işkence ya da kötü muamele içeren suçlarla itham edildiği durumlarda, bu görevlinin soruşturma ve duruşma süresince açığa alınmasının ve mahkum edilmesi durumunda görevine son verilmesinin büyük önemi haiz olduğunu hatırlatmaktadır.
AİHM yukarıda Davalı Devletin, AİHSnin 3. maddesi bağlamında, başvuranın aldığı yaralardan sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle etkili bir soruşturma yapılması gerekmektedir.
AİHM mevcut davada polis memurları aleyhindeki davanın, kanuni sürenin dolması nedeniyle 12 Mart 2002de düşürüldüğünü kaydetmektedir. Bu karar 19 Şubat 2004te kesinleşmiştir. Ayrıca, dava dosyasında suçlanan polis memurlarının bu süre içinde açığa alındığına ilişkin bir gösterge mevcut değildir. AİHM bu bağlamda önceki birçok davada Türk ceza hukuku sisteminin, uygulandığı şekliyle, özenli olmadığı ve Devlet görevlileri aleyhinde başlatılan cezai kovuşturmanın zaman sınırını aşması halinde, bu görevlilerin kanuna aykırı eylemlerinin etkin şekilde engellenmesini sağlayan caydırıcı etkiden yoksun olduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır.
AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, polis memurları aleyhinde başlatılan cezai kovuşturmanın yeterli olmadığı ve bu nedenle, Devletin AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki usule ilişkin yükümlülüklerini ihlal ettiği sonucuna varmaktadır.
Sonuç olarak, 3. madde usul açısından ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, işkence ve kötü muamele altında verdikleri ifadelere dayanılarak ve polis tarafından gözaltında tutuldukları sırada avukat yardımı almaksızın mahkum edildiklerinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, İstanbul DGMde askeri hakimin görev alması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanmadıklarından ve Yargıtay Başsavcısının yazılı görüşünün kendilerine tebliğ edilmediğinden şikayetçi olmuşlardır. Şikayetlerini AİHSnin 6. maddesinin 1. ve 3. paragraflarına dayandırmışlardır.
A. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin adli yardım alınmaksızın, işkence ve kötü muamele altında verilen ifadeleri kullanması
1. Kabuledilebilirlik
AİHM, başvurunun sözkonusu kısmının AİHSnin 35/3 maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, kabuledilemez olduğu sonuca varmak için gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğu sonucuna varılmalıdır.
2. Esas
AİHM, AİHSnin 19. maddesi bağlamındaki görevinin, Sözleşmeci Devletlerin AİHS kapsamındaki sorumluluklarının yerine getirilmesini sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır. AİHS tarafından koruma altına alınan hakları ve özgürlükleri ihlal etmedikleri müddetçe yerel bir mahkemenin olaylara ya da hukuka ilişkin hatalarına bakmak AİHMnin görevi değildir. 6. madde adil yargılanma hakkını güvence altına almaktadır ancak, bu tür delillerin kabuledilebilirliği hususunda kurallar koymamaktadır - kural koymak, iç hukuk kapsamına giren bir düzenlemedir.
Bu nedenle, özel delil türlerinin - örneğin, iç hukuk açısından kanuna aykırı olarak elde edilen deliller - kabuledilebilir olabileceğine ya da başvuranın suçlu olup olmadığına karar vermek ilke olarak AİHMnin görevidir. Cevaplanması gereken soru, delillerin elde edilme şekli de dahil olmak üzere, yargılamanın bütünüyle adil olup olmadığıdır. Bunun için sözkonusu kanuna aykırılığın ve başka bir AİHS hakkının ihlal edilmesi halinde, tespit edilen ihlalin niteliğinin incelenmesi gerekmektedir.
AİHM, daha önce, cezai kovuşturmada 3. maddeyi ihlal edecek şekilde elde edilen delillerin kullanılmasının - bu tür delillerin kabul edilmesi, mahkumiyetin güvence altına alınmasında belirleyici olmasa dahi - sözkonusu kovuşturmanın adilliğine zarar verebildiği sonucuna varmıştır. Ayrıca 3. Maddeye ilişkin bir şikayetin sözkonusu olmaması, AİHMyi 6. madde bağlamındaki güvencelere uyulup uyulmadığına karar vermek amacıyla başvuranın kötü muamele iddialarını göz önüne almaktan alıkoymamaktadır.
Ayrıca AİHM kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığının ya da sessiz kalma hakkının, adil yargılamanın temelinde yatan ve genel olarak kabul görmüş uluslar arası standartlar olduğunu hatırlatmaktadır. Amaçları, sanığı yetkili makamların uygun olmayan baskılarından korumak ve bu şekilde, adli hataları engellemek ve 6. madde amaçlarını yerine getirmektir. Sözkonusu hak, bir kamu davasındaki kovuşturmanın, sanığın isteğini hiçe sayarak zorlama ya da baskıyla elde edilen delillere başvurulmaksızın sanık aleyhindeki iddiaları kanıtlamayı gerektirdiğini varsaymaktadır. Yargılamanın ilk aşamalarında adli yardım alabilmek, yargılama usulünün kendi aleyhine tanıklık etmeme ayrıcalığını bertaraf edip etmediğini incelerken, AİHMnin özellikle göz önüne alacağı usulü güvencenin bir parçasıdır.
AİHM başvuran Gülderen Baran polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada AİHSnin 3. maddesini ihlal edecek şekilde işkenceye maruz kaldığı sonucuna varmış olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca, başvuranın bu süreçte adli yardım almadığı ve olayların canlandırılması ve polis önündeki kimlik tespiti aşamaları da dahil olmak üzere, adli yardım almaksızın ifade vermiş olduğu taraflar arasında ihtilaflı değildir. İstanbul DGM müteakiben başvuranı mahkum etmek için bu unsurları dayanak olarak almıştır. AİHM bu bağlamda işkence olarak nitelendirilebilecek şiddet, vahşet ya da diğer muamele türleri sonucunda elde edilen - itiraf ya da maddi delil şeklindeki - suçlayıcı delillerin ispat değerleri göz önüne alınmaksızın, hiçbir zaman mağdurun suçunu kanıtlamada dayanak olarak alınmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Varılan herhangi bir diğer sonuç yalnızca 3. madde otoritelerinin yasaklamaya çalıştığı ve etik olarak kınanması gereken tutumları, dolaylı yoldan meşrulaştırmaya ya da bir diğer değişle kanun görevlilerinin vahşiliklerini güvence altına almaya hizmet edecektir.
AİHM başvuran Hacı Aziz Hunun, polis tarafından on iki gün süreyle - ki bu süre içerisinde ailesinden herhangi bir kimseyle, bir avukat ya da bir doktorla iletişim kurmamıştır - kimseyle görüştürülmeden (incommunicado) tutuklu bulundurulduğunu gözlemlemektedir. Polis tarafından gözaltında tutulduğu süre sonunda hazırlanan sağlık raporunda, AİHMnin görüşüne göre, sorgulanması sırasında polis memurlarının takındığı tutumlar hususunda ciddi şüpheler uyandıran bulgular görülmektedir. AİHM bu bağlamda, başvuranın adli yardım almaksızın kendisinden alınan ifadelerin doğruluğunu reddetmesine ve dava dosyasındaki sağlık raporlarına atıfta bulunarak ifadenin kendisinden alınması sırasında polis tarafından kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmesine rağmen ve Türk yasaları genellikle sonuca varma aşamasında sorgulama altında alınan itirafları göz önüne almadığı halde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranı mahkum ederken bu ifadeyi dayanak olarak aldığını ve daha sonra mahkemede reddettiğini kaydetmektedir ki bu durum, savunmanın başarısında belirleyici rol oynamaktadır.
AİHM buna ek olarak, bu aşamada başvuranın adli yardım alma hakkına getirilen kısıtlamanın sistemik olduğunu ve DGMlerin yetki alanına giren bir suçtan gözaltına alınan herkese uygulandığını gözlemlemektedir. AİHM, Salduz kararında bunun başlı başına AİHMnin 6. maddesinin gereklerini karşılamadığı sonucuna varmıştır.
Bu koşullar altında AİHM, başvuran Gülderen Barandan işkence altında ve başvuran Hacı Aziz Hundan kötü muamele uygulanarak alındığı varsayılan ifadelerin, hazırlık soruşturması sırasında ve avukat bulunmaksızın kullanılmasının duruşmanın bütünüyle hakkaniyet dışı olmasına yol açtığı sonucuna varmaktadır.
Sonuç olarak, mevcut davada AİHSnin 6/3 maddesinin (c) bendi, 6/1. maddeyle birlikte ihlal edilmiştir.
B. Yargılamanın adilliğine ilişkin diğer ihlal iddiaları
Hükümet AİHMden altı ay kuralına uymayan başvuranların, DGMnin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususundaki şikayetini reddetmesini istemiştir. Bu bağlamda, başvuranların AİHSnin 143. maddesinin, askeri hakimlerin devlet güvenlik mahkemelerinde görev almalarına son verecek şekilde düzenlendiği tarihten itibaren altı ay içerisinde başvuruda bulunmadıklarını iddia etmiştir.
AİHM, Hükümetin itirazının başvuranların bu başlık altındaki şikayetlerinin esasıyla yakından bağlantılı olduğu ve bunların, birbirinden ayrı tutulamayacağı kanaatindedir. Bu nedenle, sözkonusu şikayetin esası hususunda peşin hüküm vermekten kaçınmak için bu hususlar birlikte incelenmelidir. Başvuranın şikayetlerinin kabuledilemez olduğu sonucuna varmak için gerekçe bulunmamaktadır; bu nedenle kabuledilebilir oldukları kanısına varılmalıdır.
Ancak, dava olaylarını, tarafların görüşlerini ve AİHSnin 6/1 ve 6/3 (c) maddelerinin ihlal edildiği yönünde vardığı sonucu göz önüne alan AİHM, AİHSnin 6. maddesi kapsamında ortaya konan asıl hukuki sorunu incelemiş olduğu kanaatindedir. Bu nedenle, başvuranların bu madde kapsamındaki diğer şikayetleri hususunda ayrıca bir karara varmanın gerekli olmadığı sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN DİĞER MADDELERİNE İLİŞKİN İHLAL İDDİALARI
Başvuranlar başvuru formunda AİHSnin 5., 6. ve 14. maddeleri bağlamındaki şikayetlerini ortaya koymuştur. Özellikle, AİHSnin 5. maddesinin birinci ila dördüncü fıkraları dahilindeki güvencelerin göz önüne alınmaması sonucu yakalandıklarından, polis tarafından tutuklandıklarından ve tutuklu yargılandıklarından şikayetçi olmuşlardır. AİHSnin 6. maddesine dayanarak sivil hakimlerin atanma şekilleri gibi gerekçelere dayanarak ilk derece mahkemesinin bağımsızlığına ve tarafsızlığına itiraz etmişlerdir. DGMnin önyargılı olduğunu, gerçek olmayan olaylar öne sürdüğünü, daha fazla soruşturma yapılması ve tanıklarla yüzleşme taleplerini reddettiğini ve masum sayılma hakkını ihlal edecek şekilde polis tarafından hazırlanan önyargılı raporlardan gereğinden fazla etkilendiğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar bu bağlamda yakalanmaları ardından gazetecilere suçlular olarak takdim edildiklerinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, aleyhlerinde açılan cezai takibat süresinden ve Yargıtay kararının makul gerekçelere dayanmadığından da şikayetçi olmuşlardır. Başvuranlar son olarak AİHSnin 3., 5., 6. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesine dayanarak siyasi görüşleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarından şikayetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, devlet güvenlik mahkemeleri önünde yargılananlara uygulanan yargılama usullerinin, sıradan suçlulara uygulananlardan farklı olduğuna dikkat çekmişlerdir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Zararlar, yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar meblağlarını AİHMnin takdirine bırakarak maddi zararları ile yargılama masraf ve giderlerinin karşılanmasını talep etmişlerdir. Bu bağlamda, yargılama masraf ve giderleri ile Türk avukatlara ödenen meblağın tazminat olarak karşılanması için fatura ve belgelerin gösterilmesini isteyen AİHMyi kesin olarak eleştirmişlerdir.
Ayrıca Baran, manevi tazminat olarak 60,000 Euro talep etmiştir. Hun, manevi tazminat olarak 35,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmiştir.
AİHM başvuranların belirli bir meblağ belirtmediklerini ve maddi tazminat taleplerini destekleyen iddialar ya da belgeler sunmadıklarını kaydetmektedir. Buna ek olarak, AİHM İç Tüzüğünün gerektirdiği gibi yargılama masraf ve giderlerine ilişkin taleplerini destekleyen belgeler de sunmamışlardır. Dolayısıyla AİHM bu başlıklar altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
Mevcut davada tespit edilen ihlallerin niteliğini göz önüne alan ve hakkaniyet temelinde değerlendirmede bulunan AİHM, manevi tazminat olarak Barana talep ettiği meblağın, Huna 4,800 Euro ödenmesine karar vermiştir.
Ayrıca en uygun tazmin şeklinin, başvuranların talep etmeleri halinde, 6. madde gereklerine uygun olarak yeniden yargılanmaları olacağı kanaatindedir.
B. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana yüzde üç puanlık bir ekleme yapılarak belirlenmesi gerektiği kanaatindedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. Başvuran Gülderen Baranın kötü muamele ve etkili iç hukuk yollarının mevcut olmayışına ilişkin iddialarının, başvuranların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin adli yardım almaksızın ve işkence altında alındığını iddia ettikleri ifadelerini kullanılmasına; askeri hakimin görev alması nedeniyle DGMnin bağımsız ve tarafsız olmadığına ve Yargıtay Savcısının yazılı görüşlerinin kendilerine tebliğ edilmediğine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
3. Başvuran Gülderen Baran hususunda AİHSnin 3. maddesinin esas ve usul açısından ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasının ve 3. fıkrasının (c) bendinin ihlal edildiğine;
5. Başvuranların AİHSnin 6. maddesi bağlamındaki diğer şikayetlerinin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığına;
6. (a) AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere Sorumlu Devlet tarafından aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;
(i) Manevi tazminat olarak Gülden Balabana 60,000 Euro (altmış bin Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(ii) Manevi tazminat olarak Hacı Aziz Huna 4,800 Euro (dört bin sekiz yüz Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 20 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy