(AİHS m. 3, 5, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 230, 243, 245) (ATAŞ VE SEVEN - TÜRKİYE DAVASI) (YAVUZ - TÜRKİYE DAVASI) (DİRİ - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (ERDOĞAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET REŞİT ARSLAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 31300/05)
KARAR
STRAZBURG
28 Temmuz 2009
NİHAİ
28.10.2009
İşbu karar şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşları Abdulvahap Terzi ve Recahi Erkmen (başvuranlar) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 23 Ağustos 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 31300/05 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmüştür.
Başvuranlar Adana Barosu avukatlarından S.Ulufer tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I.DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar 1969 ve 1971 doğumlu olup sırasıyla Malatya ve Sivasta yaşamaktadırlar.
21 Mayıs 1997 tarihinde, yaklaşık gece yarısında, başvuranlar araba hırsızlığı suçundan Mersin Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alınmışlardır. Polis memurlarının kendilerine kötü muamele uygulayıp üzerlerini soyduklarını, dövdüklerini ve elektrik şoku verdiklerini iddia etmişlerdir.
23 Mayıs 1997 tarihinde, saat 09.35 sıralarında, başvuranlar adli tıp doktoru (S.T.) huzuruna çıkarılmışlardır. Doktor, başvuranların bedenlerinde kötü muamele izine rastlanmadığını rapor etmiştir.
Başvuranlar aynı tarihte (23 Mayıs) serbest bırakılmışlar ve ardından kendilerini sorgulayan polis memurları (S.D. ve I.A.) ve sağlık raporunu düzenleyen doktor (S.T.) hakkında Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmuşlardır.
Cumhuriyet Savcısı, başvuranları, aynı tarihte (23 Mayıs) başka bir adlı tıp doktoruna göndermiştir. Doktor, raporunda, birinci başvuranın, kürek kemiği ve göğüs bölgesinde çeşitli büyüklüklerde kırmızı izler olduğunu, alt dudağının sağ tarafında 2 santimetre genişliğinde bir yara olduğunu ve sağ gözünde 0.5 cm genişliğinde bir ekimoz olduğunu kaydetmiştir. Ayrıca, ikinci başvuranın, kasık bölgesindeki deri üzerinde 1x1 santimetre çapında kırmızı bir yara olduğu kaydedilmiştir. Rapor, başvuranların bedenlerindeki izler ve yaraların onları iş görmez hale getirmediğini ifade etmiştir.
27 Kasım 1997 tarihli bir iddianame ile Cumhuriyet Savcısı, başvuranlara hakaret etmek ve işkence etmek suçundan S.D. ve I.A. hakkında ve görevi kötü kullanma suçundan S.T. hakkında cezai kovuşturma başlatmıştır.
13 Aralık 1999 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermiştir. Başvuranların bedenlerinde yara izlerinin olduğunu kaydeden ikinci rapora atıfta bulunan mahkeme, S.D. ve I.A.yı eski Ceza Kanununun 245. maddesi uyarınca vazifeleri sırasında kötü muamele uygulamaktan suçlu bulmuş ve hapis cezasına çarptırmıştır. Bu ceza sonradan para cezasına çevrilmiştir. Mahkeme, iç hukuk uyarınca bir davranışın işkence olarak tanımlanabilmesi için mağdurların belli bir suçla suçlanmış olmaları gerektiğini eklemiştir. Ancak, somut davada, başvuranlar sadece şüpheli konumundaydılar ve sonradan cezalandırılmadan serbest bırakılmışlardır. Bu nedenle, polis memurlarının eylemleri Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca işkence olarak tanımlanamaz; ancak 245. madde uyarınca kötü muamele olarak tanımlanabilir. Mahkeme S.T.yi beraat ettirmiştir. S.T.nin başvuranları muayene etmemiş olmasına rağmen raporu onların ifadelerine göre yazdığını ve dolayısıyla suç kastı olmadığını kaydetmiştir.
31 Ocak 2001 tarihinde, Yargıtay, polis memurları ve doktor için geçerli olan hükümlerin Ceza Kanununun sırasıyla işkence ve kamu görevini yerine getirmekte ihmal suçlarına ilişkin olan 243 ve 230. maddelerinde yer aldığı gerekçesiyle kararı bozmuştur. Yargıtay, S.D.nin geçmişte de aynı suçtan mahkum edilmiş olduğunu ve dolayısıyla hapis cezasının para cezasına çevrilmemesi gerektiğini eklemiştir.
30 Ocak 2002 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gerekçelerle eski kararında ısrar etmiştir.
15 Kasım 2002 tarihli bir kararla, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Mersin Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozmuş ve dava dosyasında yer alan delillerin, başvuranların, ifade almak için kasten kötü muamele uygulayan S.D. ve I.A. tarafından işkence gördüğünü ortaya koyduğu ve dolayısıyla bu eylemlerinin Ceza Kanununun 243. maddesi kapsamına girdiği kararını vermiştir. S.T. ise, başvuranların sağlık raporlarını polis memurlarının önünde başvuranları muayene etmeden düzenlemiş ve dolayısıyla Ceza Kanununun 230. maddesi uyarınca suç işlemiştir.
16 Ocak 2004 tarihinde, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi, davanın S.T. açısından zamanaşımına uğradığı kararını vermiştir. Ancak, mahkeme, S.D.yi ve I.A.yı mahkum etmiş ve sırasıyla iki yıl iki gün hapis cezasına ve iki yıl hapis cezasına çarptırmıştır. S.D. ve I.A., ayrıca, devlet memuriyetinden altı ay süreyle men edilmişlerdir. S.D. ve I.A. temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
24 Haziran ve 15 Ekim 2004 tarihlerinde, başvuranların temsilcileri, sanık polis memurlarının suçlarının yargılanmasının zaman aşımına uğraması tehlikesi nedeniyle Yargıtaydan yargılamayı çabuklaştırması talebinde bulunmuştur.
15 Aralık 2004 tarihinde, Yargıtay, davanın zamanaşımına uğradığı ve kanuni zaman aşımı süresi uyarınca ceza davasının düşmesi kararını vermiştir. Söz konusu karar 24 Şubat 2005 tarihinde ilk derece mahkemesi katipliğine gönderilmiştir.
11 Ağustos 2005 tarihinde, başvuranlar, Adalet Bakanlığından, davada yer alan hakimleri teşhis etmesi ve gerekli titizliği göstermedikleri ve davanın zaman aşımına uğramasına izin verdikleri gerekçesiyle onları sorumlu tutması talebinde bulunmuştur.
16 Aralık 2005 tarihinde Yargıtay ve 13 Mart 2006 tarihinde Adalet Bakanlığı, Yargıtay ve Mersin Ağır Ceza Mahkemesi heyetinde yer alan hakimlere ilişkin olarak yanıtta bulunmuş ve başvuranlara, şikayetin yargı gücünün kullanımına ilişkin olması nedeniyle hakimler hakkında bir dava veya soruşturma başlatılamayacağını bildirmiştir.
AİHM başvurusu yapıldığı zamanda S.D., halen, Muğla Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesinde görev yapmaktaydı.
HUKUK
I. AİHSNİN 3, 6 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 3. maddesi uyarınca gözaltında işkence gördükleri konusunda şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, 6 ve 13. maddelere dayanarak, ceza davasının makul süre içinde tamamlanamayıp zamanaşımına uğraması nedeniyle sanık polis memurlarının cezai ve idari mesuliyetlerinin saptanmadığını ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla davanın hakkaniyete uygun olarak görülmediğini iddia etmişlerdir. Ayrıca, polis memurları görevden uzaklaştırılmamış ve böylece ceza davası süresince dokunulmazlıktan yararlanmışlardır.
AİHM, bu şikayetlerin tek başına 3. madde açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Söz konusu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranların, AİHSnin 35/1 maddesi anlamı dahilinde mevcut olan iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, başvuranların, gördüklerini iddia ettikleri zarara karşılık tazminat talep etmelerini sağlayacak medeni ve idari hukuk yollarından yararlanmadıklarını belirtmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazları incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemiştir (bkz., bilhassa, Ataş ve Seven - Türkiye, no. 26893/02, 16 Aralık 2008). AİHM, somut davada, geçmiş davalardaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum görmemiştir. Dolayısıyla, Hükümetin ön itirazını reddetmiştir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başvurunun diğer koşullar açısından incelendiğinde de kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Savunmacı Devletin AİHSnin 3. maddesinin esas yönü açısından sorumluluğu
Hükümet, başvuranlara ilişkin olarak düzenlenen sağlık raporlarının, bedenlerindeki yara ve izlerin onları iş görmez hale getirmediğini ortaya koyduğunu belirtmiştir. Buna göre, polis memurları tarafından uygulanan muamele 3. maddenin yasakladığı şiddet düzeyinde değildir.
AİHM, 3. maddeye ilişkin kararlarında otaya konan temel ilkeleri yinelemiştir (bkz., bilhassa, Ivan Vasilev - Bulgaristan, no. 48130/99, 12 Nisan 2007; Yavuz - Türkiye, no. 67137/01, 10 Ocak 2006; Emirhan Yıldız ve Diğerleri - Türkiye, no. 61898/00, 5 Aralık 2006; Diri - Türkiye, no. 68351/01, 31 Temmuz 2007). AİHM, somut davayı söz konusu ilkeler ışığında inceleyecektir.
AİHM, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, dava olaylarını ve delilleri inceledikten sonra, 15 Kasım 2002 tarihli kararında, başvuranların S.D. ve I.A. tarafından işkence gördüklerini tespit ettiğini gözlemlemiştir. Polis memurlarının uyguladığı muamelenin Ceza Kanununun 243. maddesi kapsamına girdiği yönündeki kararında, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, ayrıca, polis memurlarının söz konusu muameleyi ifade almak için kasti olarak uyguladıklarını tespit etmiştir. AİHM, ayrıca, başvuranların iddialarının, elektrik şoku uygulamasını ve dayağı içerdiğini kaydetmiştir. Yerel mahkeme kararı ile doğrulandığı üzere, bu iddialar sağlık raporlarıyla kısmen desteklenmektedir. Bu şartlarda, AİHM, başvuranların bedenlerinde gözlemlenen yaraların sorumluluğu yetkililere ait olan bir kötü muameleden kaynaklanmış olması gerektiği kararına varmıştır.
Söz konusu muamelenin ciddiyeti hususunda, AİHM, bu alandaki içtihadına göre (bkz., diğer kararların yanı sıra, Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94), bir kötü muamelenin işkence olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin tespit edilmesinde 3. maddede belirtilen insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ifadesinin belirleyici olduğunu yinelemiştir. Bu ifade ile AİHSnin ciddi ve zalimane eziyete neden olan insanlık dışı kasti muameleye ayrı bir ayıp yüklemesi amaçlanmaktadır.
Bu bağlamda, AİHM, yerel mahkemenin kararı ile aynı görüştedir ve şikayet konusu muamelenin polis memurları tarafından ifade almak için kasti olarak uygulandığını değerlendirmiştir. Bu şartlarda, AİHM, söz konusu muamelenin şiddetli acı ve eziyete neden olabilecek şekilde ciddi ve zalimane olduğunu tespit etmiştir. AİHM, bu nedenle, söz konusu kötü muamelenin AİHSnin 3. maddesi anlamı dahilinde işkenceye vardığı kararını vermiştir.
Dolayısıyla, AİHSnin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiştir.
2. Savunmacı Devletin AİHSnin 3. maddesinin usul yönü açısından sorumluluğu ve pozitif yükümlülüğü
AİHM, bir Devlet görevlisinin 3. maddeye aykırı bir suçla suçlandığı durumlarda, cezai yargılamanın ve cezanın zaman aşımına uğramaması ve af tanınmaması gerektiğini tekrar doğrulamıştır (bkz., Erdoğan Yılmaz ve Diğerleri - Türkiye, no. 19374/03, 14 Ekim 2008). AİHM, ayrıca, bir Devlet görevlisinin işkence veya kötü muamele içeren suçlarla suçlandığı durumlarda, söz konusu kişinin soruşturma ve yargılama süresince görevden uzaklaştırılmasının ve mahkum edildiği durumda işten çıkartılmasının çok önemli olduğunu yinelemiştir (bkz., Abdülsamet Yaman - Türkiye, no. 32446/96, 2 Kasım 2004).
AİHM, somut davada, polis memurları hakkındaki davanın zamanaşımına uğraması nedeniyle 15 Aralık 2004 tarihinde düştüğünü kaydetmiştir. Ayrıca, iki polis memuru görevden alınmamıştır. Bu bağlamda, AİHM, Türk ceza hukuku sisteminin, uygulandığı şekliyle, çok sıkı olmayabildiğini ve haklarında açılan ceza davalarının zaman aşımına uğraması durumunda devlet görevlilerinin kanuna aykırı eylemlerinin etkili şekilde önlenmesini sağlayacak caydırıcı bir etkisi olmadığı yönündeki geçmiş davalardaki kararını yinelemiştir (bkz., diğer kararların yanı sıra, yukarıda anılan Yeşil ve Sevim; Hüseyin Esen - Türkiye, no. 49048/99, 8 Ağustos 2006). AİHM, somut davada, farklı bir sonuca varmak için bir gerekçe görmemiştir.
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, polis memurları hakkındaki ceza davasının yetersiz ve dolayısıyla Devletin AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan usule ilişkin yükümlülüklerine aykırı olduğu kararını vermiştir.
Dolayısıyla, AİHM, AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği kararını vermiştir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 5. maddesine dayanarak, haklarında herhangi bir makul şüphe olmadan gözaltına alındıkları konusunda şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, akrabalarına durumlarını bildirmelerine izin verilmemiştir. Hükümet bu iddialara karşı çıkmıştır.
AİHM, başvuranların 21 Mayıs 1997 tarihinde gözaltına alındıklarını ve gözaltı sürelerinin hakimin serbest kalmaları kararını verdiği 23 Mayıs 1997 tarihinde sona erdiğini gözlemlemiştir. Öte yandan, başvuranlar, AİHM başvurularını ancak 23 Ağustos 2005 tarihinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yapmışlardır (bkz., Arslan - Türkiye, no. 31320/02, 1 Haziran 2006). AİHM, başvuranların AİHSnin 5. maddesi uyarınca olan şikayetlerinin gerekli süre içinde yapılmadığı ve AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.
Başvuranlar, sırasıyla 500.000 Euro ve 350.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. Ayrıca, AİHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık 4.845 Euro tazminat talebinde bulunmuşlardır. Maddi tazminat talebinde bulunmamışlardır. Hükümet talep edilen miktarların aşırı ve haksız olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin usul ve esas yönünden ihlal edildiği kararını vermiştir. İhlallerin ciddiyeti karşısında, AİHM, başvuranların tek başına ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaşadıklarını değerlendirmiştir. AİHM, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvuranların her birine, 15.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı takdirde mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. AİHM, somut davada, başvuranların, taleplerini destekleyen herhangi bir belge sunmadıklarını gözlemlemiş ve dolayısıyla ilgili talepleri reddetmiştir.
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
AİHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİ İLE
1.Başvuranların AİHSnin 5. maddesi uyarınca olan şikayetlerinin kabuledilemez olduğuna;
2.Başvurunun kalanının kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHSnin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere ve tabi olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından başvuranların her birine manevi tazminat olarak 15.000 Euro (on beş bin Euro) ödenmesine;
b) Yukarıda belirtilen tutarlar üzerine, söz konusu üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy