(AİHS m. 3, 6, 13, 14, 29, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 230, 452, 456) (PERİŞAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (CEYHAN DEMİR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (REMZİ AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (FAHRİYE ÇALIŞKAN - TÜRKİYE DAVASI) (MITLIK ÖLMEZ VE YILDIZ ÖLMEZ - TÜRKİYE DAVASI) (KESER VE KÖMÜRCÜ - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI) (GÖMİ - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (ESEN - TÜRKİYE DAVASI) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (OĞUR - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (HÜSEYİN ŞİMŞEK - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no 3434/05)
KARAR
STRAZBURG
24 Temmuz 2012
İşbu karar, Sözleşmenin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
24 Temmuz 2012
Başkan,
Françoise Tulkens,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Dragoljub Popovic,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi,
Paulo Pinto de Albuquerque,
ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire) gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde 3 Temmuz 2012 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine (no 3434/05) açılan dava, Türk vatandaşı Ali Yerme (Başvuran) 27 Aralık 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudan ibarettir.
2. Başvuran, Diyarbakırda görev yapan Avukat M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuran, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalinden şikâyet etmektedir.
4. Başvuru, 15 Mart 2010 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. paragrafı gereğince Dairenin davanın kabul edilebilirliği ve esası konusunda aynı anda karar vermesi kararlaştırılmıştır.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
3. Başvuran, 1975 doğumlu olup Batmanda ikamet etmektedir. Olaylar sırasında, Diyarbakır cezaevinde tutuklu olarak bulunmaktaydı.
A. Davanın Gelişimi
1. Başvuran tarafından anlatılanlara göre olayların gelişimi
6. 24 Eylül 1996 tarihinde saat 11e doğru 18 ve 19. hücrede bulunan 30 tutuklu ziyarete gelen yakınları ile görüşmeleri için görüşme odasına çağrılmışlardır. Bu esnada, ikinci grubu oluşturan diğer otuz kadar tutuklu ana koridorda kendi sıralarının gelmesini beklemişlerdir. İkinci grupta bulunan 3 tutuklu 35 ve 36. Hücrelerin kapılarının üstünde bulunan ve koridora bakan gişeleri açmış ve diğer tutuklulardan ziyaretçilerin getirecekleri yiyecekleri koymak için plastik poşet istemişlerdir. Olay yerine çağrılan başgardiyan F. A. O. söz konusu 3 tutukluya kırıcı bir dille susmalarını söylemiş ve gişeleri kapatmayı çalışmıştır. Bu arada iki tutuklu ve başgardiyan arasında itişme olmuştur. Hücre sorumlularının araya girmesi sonrası F. A. O. tutuklulara karşı tehditler savurarak uzaklaşmıştır. Bekleyişin fazla uzaması üzerine, tutuklular görüşme odasına girmelerine ya da hücrelerine geri dönmelerine izin verilmesini talep etmişlerdir. Fakat bu talepleri gardiyanlar tarafından dikkate alınmamıştır.
7. Cezaevi yöneticileri, başgardiyan ve emrindekiler olaylardan bir süre sonra koridora geri dönmüş, tutuklulara küfür etmiş ve onlara beklemeye devam etmelerini emretmişlerdir.
8. Saat 15.00e doğru, jandarma acil müdahale timleri yanlarında çelik cop ve sopalarla koridorun iki yanına geçip, bölgeyi kapatmışlardır. Bir subay, olayları çıkaranların ortaya çıkmasını emretmiş, yetkililerle işbirliği yapmadıkları takdirde başlarına kötü şeyler geleceği tehdidinde bulunmuştur. İki tutuklu suçu üstlenmiş ve gruptan ayrılmıştır.
9. Daha sonra, hücre sorumlularının ortalığı yatıştırmaya çalıştıkları sırada polisler, askerler ve gardiyanlar-bazıları çivili sopalarla- aniden ve ikaz etmeden tutuklular üzerine saldırmışlardır. Bu ilk saldırıdan sonra, subaylar gardiyanlara ve iki tutukluya öne çıkmalarını söylemişlerdir. Tutuklular arkadaşlarından bazılarını parmaklarıyla işaret etmiş ve onlar da cop ve sopalarla öldürülesiye dövülmüşlerdir; yere düştükten sonra da savunmasız halde kendilerine vurulmaya devam edilmiştir.
2. Yetkililer tarafından anlatılanlara göre olayların gelişimi
10. F. A. O. ve iki tutuklu arasındaki itişmeden önce, 35 numaralı hücrenin kapısını açmak isteyen bir mahkûm T. E. isimli gardiyana tokat atmış ve başgardiyan bu nedenle olay yerine çağrılmıştır. Hücredeki diğer bir tutuklu, parmaklıklar arasından başgardiyana bir yumruk atmış ve mahkûm arkadaşlarını isyana çağırmıştır. Mahkûmlar, olay yerindeki beş gardiyan ve başgardiyana saldırmışlardır. Cezaevi Müdür Yardımcısı H. U., müdahale için olay yerine geldiğinde tartaklanmıştır. Cezaevinin diğer görevlileri, hızla meslektaşlarının yardımına koşmuş ve isyancıları 4 ve 5 nolu hücrelerin parmaklıkları arasında kontrol etmeyi başarmışlardır. İsyancılar, diğer mahkûmların da alkışlı desteğiyle yasadışı silahlı örgüt PKK lehine sloganlar atmaya başlamışlardır, kapıların kilitlerini kırmışlardır, 35 numaralı hücrenin tutuklularının parmaklıklardan uzattıkları odun ve demir nesneleri alıp koridora çekilmişlerdir.
Bu noktada Hükümet, 24 ve 29 Eylül 1996 tarihli, olay mahallinde bulunan metal parçalar, çelik musluklar, şişler, metal levhalar, radyatör boruları ve kurşun boruların varlığına işaret eden tutanakları iddialarına dayanak olarak göstermiştir.
11. Cezaevi personelinin isyanı bastırmakta yetersizliğinin yanı sıra 17 ve 23 nolu hücrelerde çıkan yangını gözlemleyen cezaevi savcısı Adalet Bakanlığına başvurmuş ve Bakanlık güvenlik güçlerinin müdahalesine karar vermiştir.
12. Bu müdahale için 3 subay, 9 astsubay ve 136 askerden oluşan Jandarma Birliği ayrıca 4 komiser ve 36 polisten oluşan acil müdahale timi harekete geçirilmiştir, coplu, kasklı ve kalkanlı 55 görevli, diğer güçler olay yerinin güvenliğini sağladığı sırada mahkûmlara müdahale için gönderilmiştir.
13. Bu operasyon sonrası hazırlanan tutanaklarda olay şöyle anlatılmıştır:
(
) (ziyaretçi odasından geri dönen) 34 mahkûm C blokta bulunan 6 gardiyana saldırdılar (
) kapıların önünde nöbette olan gardiyanlar 35 ve 36 nolu hücrelerin kapılarındaki parmaklıklara doğru yönelen mahkûmlara o hücrelerdeki mahkûmlarla konuşma izni vermediler. (
)
Olay yerindeki gardiyanlar ve diğer cezaevi görevlilerinin müdahalesi sonucunda (
) olaylara karışan 34 mahkûm 4. ve 5. koridorların kapıları arasına sıkıştırdılar ve böylece sükûnet sağlanabilirdi (
).
Olaylar 10.30 da başladı; 10.45 civarında, mahkûmlar 4. 5e 5. koridorlar arasında sıkıştırıldı ve Cumhuriyet Savcısı ve Cezaevi Savcısı durumdan haberdar edildi (
)
12.30 civarında (
) 17 ve 23 nolu hücrelerin havalandırma borularından duman çıktığını gözlemledikten sonra itfaiye araçları çağrıldı (
) Cezaevi personeli mahkûmları ateşi söndürmeye ikna ettiler (
)
13.20 civarında 35 ve 36 nolu hücrelerin mahkûmları kapıların gişeleri arasından koridorda bulunan mahkûmlara radyatörlerden ve su borularından koparılmış borular ve ranzalardan söktükleri metal parçaları ilettiler. Onlar da bu parçaları koridorun kapsını kırmak için kullandılar (
)
15.30 da gardiyanlar, cezaevi yönetiminin 4. ve 5. koridorun kapısında sıkıştırıldığını, 34 mahkûmun ele geçirdikleri metal sopalarla diğer hücrelerin kilitlerini kırmaya çalıştıklarını bildirdiler.
Durumu değerlendirdikten sonra geriye dönüşü olmayan olayların önüne geçmek, hücre kapılarının kırılmasını ve mahkûmların kaçmasını önlemek için müdahaleye karar verildi (
)
(
) Acil müdahale ekibinden 30 polis ve 25 jandarma (
) tutukluların bulunduğu alana girdiler (
) mutfak tarafından geçen 25 jandarma ve ön taraftan geçen 30 polis ateşli silahları olmayan tutuklularla çatıştılar (
)
3. Operasyonun sonu
14. Operasyon sonucunda, 33 tutuklu 27 jandarma yaralanmıştır. Yaralanan polis olmamıştır. Yaralı tutuklulardan 19u Emniyet Birimlerine ait araçlarla Diyarbakır Devlet Hastanesine getirilmiş ve yaralılardan 9 mahkûm hayatını kaybetmiştir.
Aralarında başvuranın da bulunduğu bir kısım yaralı, hastane yetkilileri tarafından yoğun bakım ünitelerine alınmışlardır.
15. Aralarında başvuranın da bulunduğu yaralı 14 tutuklu, ilk tedaviyi uygulayan cezaevi doktoru S. G. nin izni ile Gaziantep cezaevine nakledilmişlerdir.
16. Tedavi sonucu düzenlenen tutanak, gönderilen 14 tutukluya ilişkin ortak olarak hazırlanmış olup, bireysel hiçbir unsur ihtiva etmemekteydi. Tutanakta, ayrıntıya girilmeden ilgili tutukluların bedenlerinin çeşitli yerlerinde travmatik lezyonlar olduğu belirtilmiştir.
17. Tutuklulardan biri, nakil sırasında beyin kanamasından ölmüştür. İki yaralı da, Gaziantep Devlet Hastanesi yoğun bakım servisine alınmışlardır.
B. İlgili tıbbi unsurlar
18. Başvuran, olaylardan iki ay sonra 5 Aralık 1996 tarihinde ikinci kez hekim muayenesinden geçirilmiştir. Hazırlanan tıbbi raporda, ilgilinin başında künt bir aletle açılmış bir yara olduğu ve 15 gün iş göremezlik raporuna yol açan taban kırığı bulunduğu tespit edilmiştir. Olaylara karışmış diğer tutuklular ile ilgili tıbbi unsurlar Perişan ve diğerleri v. Türkiye kararında belirtilmiştir (no 12336/03, paragraflar. 13-15, 20 Mayıs 2010).
19. Yaralanan 27 jandarmadan ikisi, 15 gün iş göremezlik raporu almış, 10 jandarma 10 gün, 7 jandarma 7 gün, diğer 6 jandarma 5 gün ve son iki jandarma ise 3 günlük iş göremezlik raporu almışlardır. Haklarında düzenlenen tıbbi dosyadan bu görevlilerin el parmakları, ayak parmakları ve dirseklerinin yumuşak dokularında yara ve hafif sıyrıklar olduğu gözlemlenmiştir.
20. Cezaevi personelinden Müdür yardımcısı H. U. 25 gün iş göremezlik raporu ve 7 gardiyan ise 1 ila 7 gün arası iş göremezlik raporu almışlardır.
C. İlk soruşturma tedbirleri
21. Savcılık tarafından 26 Eylül 1996 tarihinde resen açılan bir soruşturma çerçevesinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ihtilaf konusu olaylara katılmış 6 gardiyanın ifadesini almıştır. Bunlardan P. Y., A. G. ve M. Ö., 4. ve 5. koridorda ziyaretler için sıralarını bekleyen tutukluların 34 ve 35 nolu hücrelerdeki mahkûmlardan kesici aletler ve demir sopalar aldıklarını ve bunlarla 5. koridorun kapısını açabildiklerini ve hücrelerin kapılarını da zorladıklarını söylemişlerdir.
22. Savcı 22, 29 ve 30 Eylül 1996 tarihinde, olaylara karışan 11 tutuklunun ifadesini almıştır. Aralarından üçü, gardiyanlarla çatışma başladığı sırada mahkûmların üstünde her hangi bir alet olmadığını söylemişlerdir.
Güvenlik güçlerinin müdahalesinden önce, gardiyanlara teslim olan ve pişmanlık gösteren tutuklu A. İ. aşağıdaki ifadeyi vermiştir:
(
) Tutuklular aniden başgardiyanın üzerine saldırdılar ve onu linç etmeye giriştiler (
) mahkûm K. D. ve K. G. bu olaylara katılmadılar sadece küfür etmekle yetindiler. (
) Sonradan diğer gardiyanlar kapıyı açtıktan sonra koridora girdiler ve onlara vuran tutukluların saldırısına uğradılar (
) Gardiyanlar kaçtılar ve koridorun kapısını kilitlemeyi başardılar. K. G bir demir parçasıyla kapıyı açmaya çalıştı (
) Yönetimle yapılan görüşmeler sırasında, tutuklular 35 nolu hücrenin parmaklıklarından kendilerine ulaştırılan odun ve demir parçaları ve benzer diğer aletleri ellerine geçirdiler. (
)
D. Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonunun soruşturması
23. Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu, 8 Ekim 1996 tarihinde milletvekillerinden oluşan bir Alt Komisyonu, Diyarbakır Cezaevinde meydana gelen olayları soruşturmakla görevlendirmiştir.
24. Alt Komisyon üyeleri, 24 Ekim 1996 tarihinde Diyarbakıra giderek başta Cumhuriyet savcısı olmak üzere, cezaevi savcısı, cezaevi müdürleri, müdür yardımcıları ve başgardiyanı -bu arada tüm görevliler el çektirildi - ve birçok doktor ve tutukluyu dinlemişlerdir.
25. Alt Komisyonun bu konu ile ilgili hazırladıkları raporun ilgili bölümleri şöyledir:
(
) Cezaevi doktorları V. F. ve S. G. ile görüşme
Doktorlar operasyonun sonuna kadar yaralı gardiyanları tedavi etmek için hemşire odasında kaldıklarını ifade etmişlerdir. 16.30a doğru çağrılmışlardır. Olay yerine geldiklerinde tutukluların ziyaretçi odasında olduklarını (
) otuz kadar tutuklunun yerde kanlar içinde yattıklarını gözlemlemişlerdir. Olay yerinin darlığı orada müdahale etmelerini zorlaştırdığından kontrol odasına geçmişler ve ağır yaralıları Diyarbakır devlet hastanesine, sağlık durumu müsait olanları ise Gaziantep cezaevine göndermişlerdir. Kafatasında kırık bulunan iki yaralı ve oksipital kemiğin alt kısmında göçük tespit ettikleri 5-6 yaralı görmüşlerdir. Ön inceleme yaptıktan sonra 6 veya 7 kişinin hayati risk taşıdığını tespit etmişlerdir.
Sorularımıza cevaben, V. F. aşağıdaki ifadeyi vermiştir:
(
) Gaziantep cezaevine gönderilenler ölüm tehlikesi altında değillerdi: Diyarbakır Devlet Hastanesine 19 kişi gönderdiler; eğer gerekli görselerdi diğerlerini de göndereceklerdi. Açık bir yara veya kırığı olan bir tutukluyu tedavisini bitirmeden göndermek söz konusu değildi, hayatı tehlikede olan bir mahkûm için ise böyle bir şey zaten söz konusu olamazdı. (
)
Diyarbakır Tabip odası ile görüşme:
Diyarbakır Tabip Odası başkanı ve ilk yaralıları tedavi eden doktor S. M. şu açıklamaları yapmıştır: Cezaevi hekimleri olaylardan 24 Eylül saat 16ya doğru haberdar edildi. Doktorlar (
) 16:40a doğru hastaneye yaklaşık 30 yaralının geldiğini öğrendiler. Yaralılar (
) 3 zırhlı araç içinde getirildi. Müdahale edebilmemiz için araçların kapıları açıldığında 6 veya 7 yaralının üst üste yığılı olduğunu gördük; ilk bakışta hiç birinin bilinci yerinde değildi. (
) İlk kontrollerden sonra aralarından ikisinin ölmüş olduğunu gözlemledim (
) ve hepsi kafatası travması geçirmişti. (
)
Genel değerlendirme, gözlemler ve öneriler
(
) İçişleri Bakanlığının cezaevleri (
) ve tutuklu ve mahkumların sevk ve nakillerine dair Genelgesinin 17. maddesinde jandarmaların bir cezaevinde meydana gelen bir kavga veya isyan anında takip etmek zorunda oldukları prosedür tanımlanmaktadır. (
) Bu düzenlemenin son iki cümlesi şöyledir: Eğer kavga veya isyan ihtarlara rağmen devam ederse, olaylara son vermek için ve tutukluların hücrelerine geri dönmesini sağlamak için göz yaşartıcı bomba, dipçik ve cop kullanımına izin verilmiştir. Eğer bu müdahaleler etkisiz kalırsa ateşli silahların kullanımına kanunun ön gördüğü koşullarda izin verilir. Yukarıdaki hükümler dikkate alındığında, müdahale genelgede öngörülen şartlarda gerçekleşmemiştir. (
) Eğer görevliler önce bu hükümlere uygun şekilde göz yaşartıcı bomba kullanmış olsaydılar veya hücrelerde çıkarılan yangın sonrası olay yerine çağrılan itfaiye ekibinin elindeki imkânlar kullanılmış olsaydı, bu olaylar bu kadar ağır sonuçlara yol açmayacaktı. (
)
Tıbbi raporla Gaziantepe sevke izin verildiği bir durumda bir kişinin ölmesi ve iki kişinin yoğun bakıma yatırılması (
) sevk sırasında yaralıların dövüldüğü düşüncesini uyandırmaktadır. Bu koşullarda, bu olayları aydınlatabilmek için 14 tutuklunun Gaziantepe sevkinde görev almış askerlerin tespit edilmesi ve haklarında soruşturma açılması gerekir (
)
E. Tutuklular hakkında açılan ceza davası
26. Savcı, 14 Kasım 1996 tarihinde 24 tutuklu hakkında isyan ve kamu görevlilerine saldırı eylemlerinden dolayı iddianame düzenlemiştir.
27. 22 Aralık 2000 tarihinde, 23 Nisan 1999 tarihinden öncen işlenen suçlar açısından kovuşturmanın ve verilen ceza hükümlerinin ertelenmesine dair 4616 sayılı kanun yürürlüğe girmiştir.
28. Sanıklara atılı suçlamaların, 23 Şubat 2001 tarihinde, 4616 sayılı Kanun çerçevesine girdiğini değerlendiren Ağır Ceza Mahkemesi davayı 5 yıllık bir süre için ertelemeyi kararlaştırmıştır.
F. Cezaevi personeli ve güvenlik güçleri hakkında açılan ceza davası
1. Soruşturma safhası
29. Savcı, kamu görevlilerin yargılanması hakkındaki kanun uyarınca, olaya konu memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında soruşturmaya başlayabilmek için 23 Ekim 1996 tarihinde, Diyarbakır İl İdare Kuruluna ( İdare Kurulu ) başvurmuştur.
30. Kurul kararı beklendiği sırada, 4 Aralık 1996 tarihinde, tutukluların temsilcileri savcılığa verdikleri dilekçe ile cezaevi personeli ve 24 Eylül 1996 tarihinde gerçekleştirilen operasyona katılan jandarma ve polisler hakkında şikâyette bulunmuşlardır.
31. Savcı, Diyarbakır cezaevi yöneticileri, iki yönetici yardımcısı, başgardiyan ve diğer iki gardiyan hakkında 10 Aralık 1996 tarihinde, eski Türk Ceza Kanununun (mülga TCK) 456. maddesi uyarınca kasten müessir fiil suçlamasıyla (Dosya No 1996/3442) dava açmıştır.
32. Tutukluların Gaziantep cezaevine naklinde görev almış 5 jandarmanın ifadeleri 16 Aralık 1996 tarihinde alınmıştır. İlgililer, nakil işlemini elleri kelepçeli tutukluların 3 veya 4lü gruplar halinde yerleştirildikleri bölmeleri olan bir araçla yaptıklarını söylemişlerdir. Bu bölmeler, kilitli olup sadece cezaevine varıldığında açılmıştır. Jandarmalar hiçbir yardım çağrısı duymadıklarını iddia etmişlerdir.
33. Jandarmalardan biri, H. A. aşağıdaki ifadeyi eklemiştir:
(
) Bölük komutanının emri üzerine jandarma Yüzbaşı V. Ç. bizi çağırıp gerekli bir cezaevi operasyonu sırasında yapmamız gerekenleri anlattı. Müdahaleye katılacak ekibin görevlilerine tutukluların başlarına vurmamalarını, tutuklular direnmeye devam ettiği takdirde onları kalkan kullanarak itmek ve bacaklara copla müdahale etmek gerekeceğini izah etti (
).
34. Jandarma başçavuş M. M. şu açıklamayı yapmıştır:
(
) Jandarma Yüzbaşı V. Ç. bölüğün tüm personelini cezaevindeki durumdan haberdar etmek için topladı (
) Bize müdahale için cezaevine girdiğimizde copla tutukluların başlarına vurmamamız ve direnişlerini kırmak için onlara fazla zarar vermememiz gerektiğini söyledi (...).
35. 18 Aralık 1996 tarihinde cezaevi doktoru S. G.nin ifadesi kayda alınmıştır. S. G. ifadesinde şunları kaydetmiştir:
(
) operasyonun sonunda, yaralı tutuklular ziyaret odası olarak kullanılan kabinlere taşındı. Ben ve meslektaşım yaralıları grup halinde inceledik. Bazılarının ağır yaraları vardı (
) Acil sevk edilmesi gerekenleri Diyarbakır Devlet Hastanesine gönderdik. Hastaneye sevkine gerek görmediğimiz 14 tutuklunun Gaziantep cezaevine nakliyle ilgilendik. (
) Nakil sırasında güvenlik güçlerinin veya cezaevi personelinin tutuklulara kötü muamele yaptıklarına şahit olmadım (
)
36. İdare Kurulu, 19 Aralık 1996 tarihinde suçlanan görevliler hakkında soruşturma izni vermiştir.
37. Savcı, 23 Aralık 1996 tarihinde cezaevi personelinden 9 kişi hakkında mülga TCKnın 230. maddesi uyarınca görevi suistimal ve 65 jandarma ile polis hakkında haksız aşırı güç kullanma sonucu adam öldürme suçlaması ile dava açmıştır. (mülga TCK. 452. madde 1. fıkrası)
38. Bu iki dava (dosya no 1996/3635 ve 1996/3442) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi kayıtlarına işlenmiş ve 1997/125 numarası ile birleştirilmiştir.
2. Yargı safhası
39. Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Ocak 1997 tarihinde bir isyanın bastırılmasının idari eylem olarak tanımlandığı, bu eylemden dolayı devlet görevlilerinin sorumluluğu ihtilafının idare kurulunun kararına rağmen idari yargıyı ilgilendirdiği gerekçesiyle (ratione material) görevsizlik kararı vermiştir.
Yargıtay, 18 Mart 1997 tarihinde bu konuda ceza mahkemelerinin yetkili olduğuna karar vermiştir.
Yargılama sürecine, 29 Nisan 1997 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesinde başlanmıştır.
40. Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Haziran 1997 tarihli oturumda, ölenlerin ve aralarında başvuranın da bulunduğu yaralanan tüm tutuklu yakınlarının müdahale taleplerini kabul etmiştir.
41. Savcı, 14 Kasım 1997 tarihinde cezaevi doktoru S. G. hakkında, görevi çerçevesinde Gaziantepe nakil sırasında ölen tutuklunun sevkine izin vermekte geciktiği ve bu kararın böyle bir operasyon sırasında tutuklunun durumunu değerlendirmek konusunda ciddi bir tanı konmadan alınması nedeniyle görevi kötüye kullanmak eylemi iddiasıyla (mülga TCKnın 240. maddesi) Ağır Ceza Mahkemesinde dava açmıştır. Bu dava (no 1997/4288) incelenmekte olan davaya (no. 1997/125) eklenmiştir.
42. Yargılama sürecinde Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların, şikâyetçilerin ve çok sayıda şahidin ifadesini almıştır. Diğer taraftan, mahkeme tarafların talebi üzerine muhtelif belgeler toplamıştır.
43. Ağır Ceza Mahkemesi, 27 Şubat 2006 tarihinde kararını açıklamıştır. Mahkeme üç sanığı, ihtilaf konusu operasyona katılmadıkları gerekçesiyle beraat ettirmiştir.
Mahkeme, darp ve yaralamadan (mülga TCK, 456/1) suçlanan başgardiyan F. A. O. ve gardiyanlar R. A., A. G., H. U., M. Ç. ve Ş. T. ve ayrıca cezaevi hekimi S. G. Hakkında ise zamanaşımı nedeniyle düşme kararı vermiştir.
44. Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Ceza Kanunu gereğince adam öldürme suçlaması hakkında karar vermeden önce hangi kanun hükümlerinin sanıkların lehine olacağını tespit etmiştir (mülga TCK, 452/1). Mahkeme, mülga TCK hükümlerinin, sanıkların yararına olduğunu değerlendirmiştir.
45. Bu sorun çözüldükten sonra, mahkeme 62 jandarma ve polisi orantısız ve gereksiz güç kullanarak adam öldürmekten suçlu bulmuştur. Mahkeme, özellikle AİHMnin içtihatlarına atıfta bulunarak tutukluların sayıca azlığı, toplandıkları yerin küçüklüğü ve güvenlik güçlerinin elindeki saldırı aletlerine oranla ellerindeki aletlerin zayıflığını dikkate alarak, sanıkların isyancıları kontrol altına almak -gerektiğinde tek tek zapt edilmeleri- için sadece gerekli olan imkânlara başvurmaları gerektiğinin altını çizmiştir. Mahkeme, bunun tam tersine sanıkların 10 tutuklunun ölümüne yol açacak orantısız güç kullandıklarını kaydetmiştir.
Mahkeme, her sanığı 18 yıl ağır hapis cezasına mahkûm etmiş, hafifletici nedenler ve sanıkların iyi halini göz önüne alarak bu cezadan 5 yıl indirim yapmıştır. Mahkeme, sanıklara ayrıca 3 yıl kamu görevinden men cezası vermiştir.
46. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinden biri, kısmen mutabık görüş bildirmiştir. Yaralı jandarmalar hakkındaki tıbbi raporlara dayanarak, jandarmaların el parmakları, ayak parmakları ve dizlerindeki hafif sıyrık ve yaraların yumruk, tekme ve kesici aletler kullanılmasından kaynaklandığını değerlendirmiştir.
47. Karar Yargıtaya intikal etmiş ve Yargıtay bu kararı 15 Mayıs 2007 tarihinde bozmuştur.
Yargıtay, sanıklar V. Ç., E. D., B. A., H. G., M. O., S. K., M. K., ve H. D. hakkında mülga TCKnın 452/1 maddesi uyarınca verilen cezanın, savcılığın mülga TCKnın 230. maddesine dayandırdığı taleplerle uyuşmadığını değerlendirmiştir.
Diğer taraftan, Yargıtaya göre Ağır Ceza Mahkemesi tutuklu K.D.nin öldürülmesini ilgilendiren dava dosyasının kendisine ulaştırılmasını istemeli ve doktor S. G. hakkında suçlamalar konusunda karar vermeden o dosyayı incelemeliydi.
Nihayet, Yargıtay, Ağır Ceza Mahkemesinin öncelikle söz konusu dönemde görevde olan Cumhuriyet Savcısı ve Cezaevi Savcısının tanıklığına başvurmadan karar vermek suretiyle kanuna aykırı davrandığı hükmüne varmıştır.
48. Dava, Ağır Ceza Mahkemesinde 29 Eylül 2009 tarihli ilk duruşmayla birlikte yeniden görülmeye başlamıştır.
Dava, halen derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
49. AİHM, olayların gerçekleştiği sıradaki iç hukuk kuralları ve uygulamaları hakkında diğer davaların yanı sıra Ceyhan Demir ve diğerleri v. Türkiye (no 34491/97, paragraflar. 77-80, 13 Ocak 2005) davasına atıfta bulunmaktadır.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. İHTİLAF KONUSU
50. Başvuran, Sözleşmenin 3. maddesine dayanarak, 24 Eylül 1996 tarihindeki operasyonda yaralandığından şikâyet etmektedir. Başvuran gardiyanları, polisleri ve jandarmaları, kendisine göre abartılı şekilde isyan olarak nitelendirilen bir duruma karşılık haksız olduğu kadar orantısız güç kullanmakla suçlamaktadır.
51. Başvuran, ayrıca şikâyette bulunabileceği bir başvuru yolu bulunmadığını iddia etmiştir. Başvuran, özellikle sorumlulara karşı açılan ceza davasının kendine göre aşırı uzun sürmesinden şikâyetçi olmuştur. Ek olarak, tanıkların ve sanıkların çoğunun ifadelerinin talimat yoluyla alınması ve ayrıca mahkeme heyetindeki değişikler nedeniyle birçok kez dosyanın tamamının okunması gerektiğinden dolayı bu davanın adil olmayan bir niteliğe büründüğünü iddia etmiştir. Başvurana göre, bu unsurlar Sözleşmenin 6. ve 13. maddelerinin ihlalini oluşturmaktadır.
52. Diğer taraftan, başvuran davanın aşırı uzamasının kendisini tazminat elde etme hakkından mahrum bıraktığını ileri sürmektedir. Başvuran, bu bağlamda Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
53. Başvuran nihayet, Sözleşmenin 14. maddesi açısından, devlet görevlileri tarafından etnik kökeni ve siyasi fikrilerinden dolayı etnik ayrımcılık uygulamasına maruz kaldığını iddia etmektedir.
54. AİHM, davanın hukuki olarak nitelendirmesi bakımından yetkili olduğunu, tarafların olaylara atfettiği nitelendirme ile bağlı olmadığını hatırlatmaktadır (bkz. diğerleri arasında Remzi Aydın v. Türkiye, no 30911/04, paragraf. 44, 20 Şubat 2007).
Jura Novit curia ilkesi gereğince, AİHM bir şikâyeti, tarafların ileri sürdüğü Sözleşme maddeleri dışında başkaca maddeler açısından inceleyebilmektedir. Bu bağlamda, AİHM, bir şikâyetin nitelendirilmesinin, sadece taraflarca öne sürülen basit araçlar veya hukuki argümanlara göre değil, aynı zamanda iddia edilen olaylara göre yapıldığını tekrar ifade etmektedir (Powell ve Rayner v. Birleşik Krallık, 21 Şubat 1990, paragraf. 29, seri A no 172 ve Guerra ve diğerleri v. İtalya, 19 Şubat 1998, paragraf. 44, Kararlar ve Hükümler derlemeleri, 1998-I) .
55. AİHM, son olarak bir kişiye karşı kullanılan güç ölümcül olmasa dahi, şikâyetin ilke olarak Sözleşmenin 2. maddesi açısından incelenebileceğini hatırlatmaktadır (Makaratzis v. Yunanistan (BD), no 50385/99, paragraf. 49, AİHM 2004-XI). Buna rağmen, somut olayda başvuranın maruz kaldığı yaraların ciddiyeti ve başvuran hakkında ölümcül tehlike tanısı olmaması bakımından, AİHM ilgilinin hayatının tehdit altında bulunmadığını ve şikâyetlerinin 3. madde dışında başka bir alanda incelenmesini gerektirecek koşulların olmadığını değerlendirmektedir (yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri, paragraf. 91) .
56. Diğer taraftan, AİHM başvuranın maddi tazminat sisteminden yararlanmasının imkânsızlığı ile ilgili şikâyeti haricinde Sözleşmenin 6. ve 13. maddesine dayandırdığı, yerel makamlarca kötü muamele iddiaları konusunda açılan ceza davasının etkinliğini ilgilendiren şikâyetlerinin Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca incelenmesi gerektiğine karar vermektedir.
57. Başvuranın maddi tazminat sisteminden yararlanmasının imkânsızlığı ile ilgili şikâyeti konusunda, AİHM, bu şikâyetin Sözleşmenin 13. maddesini ilgilendirdiğini gözlemlemektedir (Kum v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı) , no 28556/11, 10 Ocak 2012, Fahriye Çalışkan v. Türkiye, no 40516/98, paragraf. 45, 2 Ekim 2007 ve Ölmez v.Türkiye, no 39464/98, paragraf. 67, 20 Şubat 2007). Dolayısıyla, AİHM şikâyeti bu madde bağlamında inceleyecektir.
II. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNDEN ALINAN ŞİKÂYETLER İLE İLGİLİ OLARAK
A. Kabul edilebilirlik ile ilgili olarak
58. AİHM, bu şikâyetlerin Sözleşmenin 35. maddesinin 3.paragrafının a) fıkrası bağlamında dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni görmediğini kaydetmektedir. Bu nedenle, şikâyetleri kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Sözleşmenin 3. maddesinin esası hakkında a) Tarafların iddiaları
59. Hükümet, ön soruşturma ve devam eden dava sırasında atılan başlıca adımları özetledikten sonra, olaylarla ilgili resmi belgelerde yer alan unsurların Sözleşmenin 3. maddesi bakımından sorun teşkil edecek durumda olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, yerel makamların bu madde kapsamındaki hiçbir yasağı ihlal etmediğini kaydetmektedir.
60. Başvuran, cevabında kamu güvenlik güçlerinin kendisine karşı gereksiz ve açıkça orantısız güç kullandığını ileri sürmektedir.
b) AİHMnin değerlendirmesi
61. AİHM, kişi özgürlüğünden mahrum bırakıldığı hallerde, kendine karşı, davranışının gerekli kılmadığı ölçüde fiziki güç kullanımının ilkesel olarak 3. maddenin ihlali anlamına geldiğini, bu düzenleme ile konulan yasağın mutlak olduğu ve bu yasağın en güç koşullarda, örneğin terör ve organize suçlarla mücadelede ve hatta bir ulusun hayatiyetini tehdit eden durumlarda dahi geçerli olduğunu hatırlatmaktadır.
62. AİHM, ayrıca devlet görevlilerinin ve yetkililerinin kontrolü altında bulunduğu sırada - örneğin polis ve asker operasyonları sırasında - yaralanan kişilerin varlığı durumunda bu hususun devlet görevlileri tarafından icra edilmediğini ispat yükümlülüğünün davalı devlete ait olduğunu hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, kendine karşı ileri sürülen iddiaları uygun ve ikna edici yollarla çürütmek Hükümetin görevidir. Bir taraftan ihtilaf konusu olayların gelişimini bilenlerin söz konusu yetkililer ve kamu görevlileri olduğu, diğer taraftan benzer iddiaların doğrulanması veya çürütülmesine imkân veren bilgilere ulaşabilecek kişilerin de kendileri olduğu varsayıldığında bu durum daha ziyade geçerlidir (bkz. Keser ve Kömürcü v. Türkiye. no. 5981/03, paragraflar. 59 et 60, 23 Haziran 2009, aynı zamanda orada belirtilen referanslar ve daha genel nitelikli ilkeler için, Labitav. İtalya (BD), no 26772/95, paragraf. 120, AİHM 2000-IV, Pantea v. Romanya, no 33343/96, paragraf. 180, 3 Haziran 2003, AİHM 2003-VI, ve Berktay v. Türkiye, no 22493/93, paragraflar. 62-65, 1 Mart 2001) .
63. Somut olayda, AİHM başvuranın devletin otoritesi ve sorumluluğu altında olduğu sırada ihtilaf konusu operasyonda veya hemen sonrasında yaralandığına itiraz olmadığını kaydetmektedir.
64. Başvuran, hemen çatışma sonrasında ve Gaziantep Cezaevine sevki öncesinde ilk tıbbi muayeneden geçirilmiştir. Bu inceleme sonucunda, sevk edilen 14 tutuklu için ortak hazırlanan ve bireysel unsurlar taşımayan tutanakta, daha fazla detaylı açıklama yapmadan ilgililerin vücutlarının değişik yerlerinde travmatik yaralar olduğu kaydedilmektedir. Söz konusu tutanak, aşırı üstünkörü olup yaraların niteliğini detaylandırmamıştır.
65. Gaziantepte, 5 Aralık 1996 tarihinde başka bir muayene gerçekleştirilmiştir. Sonrasında hazırlanan raporda, 15 günlük iş göremezlik raporuna neden olan künt bir aletle kafatası yaralanması ve bir taban kırığı olduğu belirtilmiştir.
66. Başvuranın, fiziki acı çektiği ve niteliği ne olursa olsun maruz kaldığı kötü muamelenin 3. maddede öngörülen şiddet seviyesine ulaştığı inkar edilememektedir (bkz., örneğin, Gömi ve diğerleri v.Türkiye, no 35962/97, paragraf. 76, 21 Aralık 2006).
67. Bu koşullarda, somut olayda neden olunan acıları doğrulamak ve başvuranın iddialarını çürütmek için yetkin belgeler sunmak yükümlülüğü Hükümete aittir. (bkz. birçok diğerleri arasında, Selmouni v. Fransa (BD), no 25803/94, paragraf. 87, AİHM 1999-V, Altay v.Türkiye, no 22279/93, paragraf. 50, 22 Mayıs 2001 ve Esen v. Türkiye, no 29484/95, paragraf. 25, 22 Temmuz 2003).
68. AİHM, Hükümetin ifadeleri ışığında, başvuranın yaralarının olaylar sırasında oluştuğunu ve şiddete başvurma gerekliliğinin ilgilinin davranışından kaynaklandığını kaydetmektedir. AİHM, ayrıca, Hükümete göre, isyancıların operasyon sırasında polislere ve askerlere metal nesneler, çelik musluklar, demir levhalar, şişler, radyatör boruları, kurşun borular ile saldırdıklarını kaydetmektedir.
69. AİHM, başvurunun kaynağındaki olayları (yukarıda belirtilen) Perişan ve diğerleri davasında incelediğini ve Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinin esası bakımından ihlal edildiği hükmüne vardığını hatırlatmaktadır.
70. AİHM, somut olayda, önceki değerlendirmelerinden farklı bir hükme varmak için hiçbir neden olmadığını belirtmektedir.
71. Esasen, somut olayda ne başvuranın Hükümet tarafından belirtilen aletlerle güvenlik güçlerine saldırdığı ne de söz konusu olaylara aktif olarak katıldığı ispat edilmemiştir (yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri, paragraflar. 83-84).
Ayrıca, bilançosunun ağırlığı bakımından, ihtilaf konusu operasyonun tutuklular için riskleri asgariye indirecek şekilde organize edildiği söylenememektedir. Bu noktada, sekiz mahkûmun devletin otoritesi ve sorumluluğu altında bulundukları, cop ve başkaca aletler kullanılarak neden olunan yara ve kırıklar sebebiyle öldükleri gözden kaçmamaktadır.
72. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, AİHM, Hükümetin, başvuranın maruz kaldığı acıları doğrulayacak veya onun iddialarını çürütecek delilleri sunmadığını düşünmektedir.
Dolayısıyla, Sözleşmenin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmiştir.
2. 3. maddenin usulü hakkında
73. Başvuran, özellikle Ceza Mahkemesinde açılan davanın- kendine göre aşırı-süresi, olayların faili durumundaki görevlilerin, etkisiz bir ön hazırlık soruşturması ve zaman aşımına uğratılacak şekilde yayılan bir prosedür nedeniyle cezasız kalmasını ifade ederek şikayetçi olmuştur.
74. Hükümet, resmi soruşturmanın başlatıldığı tarihten itibaren alınan tedbirleri sıraladıktan sonra, adli makamların özensiz veya isteksiz hareket etmekle eleştirmenin mümkün olmadığını belirtmiştir.
75. AİHM, bir kişi 3. maddeye aykırı bir muameleye maruz kaldığını savunabilir şekilde ortaya koyduğu zaman veya şiddete başvurma Sözleşmenin 2. maddesine aykırı şekilde ölümle neticelendiği durumlarda (bkz. diğerlerinin yanı sıra yukarıda belirtilen Gömi ve diğerleri, paragraflar. 62-63, Ceyhan Demir ve diğerleri, paragraflar. 106 et 107, McCann ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, paragraf. 161, seri A no 324 ve Oğur v. Türkiye (BD), no 21594/93, paragraf. 88, AİHM 1999-III), sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması yönünde resmi ve etkin bir soruşturma yürütmenin kamu makamlarının yerine getirmesi gerekli bir pozitif yükümlülük olduğunu belirtir yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (örneğin bkz. yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, paragraf. 69, Slimani v. Fransa, no 57671/00, paragraflar. 30 et 31, AİHM 2004-IX, Assenov ve diğerleri v. Bulgaristan, 28 Ekim 1998, paragraf. 102, Derleme, 1998-VIII ve Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996, paragraflar. 95-98, Derleme, 1996-VI).
76. Mevcut davada, AİHM ihtilaf konusu operasyon sonrası ön soruşturma ile görevlendirilen yetkililerin çalışmalarının ve dava boyunca hâkimlerin attıkları adımların tartışmaya yer bırakmadığını kaydetmektedir. AİHM, bununla birlikte, ivedilikle ve itinayla hareket etme zorunluluğunun söz konusu pozitif zorunluluklar içerisinde mündemiç olduğunu hatırlatmaktadır (bkz., diğerleri arasında, McKerr v. Birleşik Krallık, no 28883/95, paragraflar. 113-114, AİHM 2001 -III, ve mutatis mutandis Yaşa v. Türkiye. 2 Eylül 1998, paragraflar. 101-103, Derleme 1998-VI) . Hâlbuki AİHM somut olayda, bugün itibarıyla- olaylardan on beş buçuk yıl sonra-suçlanan görevliler hakkındaki davanın ilk derece mahkemesi huzurunda halen derdest olduğunu gözlemlemektedir (benzer durum için bkz. yukarıda belirtilen Ceyhan Demir ve diğerleri, paragraflar. 110 ve 111 veya yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri, paragraf. 103 ve 104).
77. Bu gözlem ışığında AİHM, suçlanan cezaevi personeli hakkında yürütülen kovuşturmanın zamanaşımına uğraması konusunu ayrıntılı olarak incelememesine karşın, bu sonucun kabul edilemez olduğunu ve sadece yukarıda belirtilen ivedilik ve itina zorunluluğuna aykırı biçimde adli gecikmelerle açıklanamayacağının belirtilmesi gerektiğini ifade etmektedir.(bu konu hakkında, bkz. Okkalı v. Türkiye, no 52067/99, paragraf. 76, AİHM 2006-XII, Türkmen v. Türkiye, no 43124/98, paragraf. 53, 19 Aralık 2006 ve Hüseyin Şimşek v. Türkiye, no 68881/01, paragraflar. 67 ve 68, 20 Mayıs 2008) .
78. Yukarıdaki gözlemler ışığında, AİHM ihtilaf konusu davanın Sözleşmenin 3. maddesinin gerekliliklerine cevap vermiş olduğu savını kabul edilemez şeklinde değerlendirmektedir. AİHM, dolayısıyla bu maddenin usulü bakımından ihlal edilmiştir.
I. SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
79. Başvuran, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğini öne sürmektedir. Güvenlik görevlileri hakkında yürütülen ceza yargılamasının uzunluğu dolayısıyla tazminat talep etme imkânından mahrum bırakıldığını iddia etmektedir.
80. Hükümet, bu şikâyetler hakkında hiçbir görüş sunmamaktadır.
81. Bu konuya dair ilkeler ışığında, AİHMnin görevi, somut olayda başvuranın 3. maddeye dayandırdığı savunulabilir şikâyetine adaletin verdiği karşılık ve özellikle güvenlik gücü mensuplarına karşı açılan ceza davasını etkileyen gecikmeler göz önünde tutularak, başvuranın 13. madde anlamında maddi tazminat imkânından yararlanıp yararlanamayacağını araştırmaktır (bkz. özellikle yukarda belirtilen Ölmez davası, yukarıda belirtilen, paragraf. 67).
82. AİHM, başvuranın yeni CMKnın yürürlülüğe girdiği 1 Haziran 2005 tarihine kadar Ceza mahkemesi nezdinde tazminat talebinde bulunma hakkı olduğunu ve bu hakkı kullanmadığını gözlemlemektedir.
83. AİHM, başvuranın ayrıca hukuk mahkemeleri ve idari mahkemeler huzurunda tazminat talebinde bulunma hakkı olduğunu; ancak bu başvuruların hiçbirini yapmadığını kaydetmektedir.
84. Sonuç olarak, AİHM, başvuranın şikâyetinin, sadece suçlamalar hakkında verilmiş kesin bir hüküm bulunmadıkça, hiçbir mahkemenin tazminat talebine olumlu cevap veremeyeceği argümanına dayanabileceği kanaatindedir.
85. Bu noktada, AİHM ceza kovuşturulması yapılan personelin suçluluğunu ortaya koyan mahkeme kararının, ne hukuk mahkemelerine ne idari yargı makamlarına başvuru için ne de herhangi bir tazminat talep edilmesi için bir öncelik teşkil etmediği kanaatindedir.
86. Dolayısıyla, başvuranın ilgili personel hakkında mahkûmiyet hükmü bulunmaması nedeniyle maddi tazminat imkânından mahrum bırakıldığı iddiası dayanaktan yoksundur.
87. Yine de, yetkililer tarafından alınan ilk soruşturma tedbirlerinin başvurana tazminat elde etmesi için makul sebepler oluşturup oluşturmadığı sorusuna cevap vermek gerekmektedir.
88. Bu bağlamda, AİHM olaydan hemen sonra birçok travmatik yaralardan bahsedilen bir tıbbi raporun hazırlandığını gözlemlemektedir. Olaylardan yaklaşık on gün sonra hazırlanan ikinci rapor, kafatasının üstünde künt bir aletle oluşan bir yaranın ve taban kırığının varlığını göstermektedir. Aynı zamanda diğer yaralı mahkûmlar hakkında da tıbbi raporlar hazırlanmıştır.
89. AİHM, ayrıca ihtilaf konusu olaylarla ilgili bir meclis araştırmasının da gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Bu soruşturmada, özellikle müdahalenin İçişleri Bakanlığının ilgili genelgesine uygun şekilde yapılmadığı sonucuna varılmıştır.
90. AİHM, ayrıca savcılık tarafından soruşturma başlatıldığını ve bunun olaylar ile ilgili pek çok delil toplama imkânı sağladığını ve soruşturma sonunda olaylara karışan cezaevi personeli ve güvenlik güçleri hakkında dava açılmış olduğunu kaydetmektedir.
91. Bu şekilde toplanan delillerin tamamı, başvurana, idarenin devlet görevlilerinin eylemleri veya ihmallerinden dolayı sorumlu olduğu ilkesine istinaden, idari mahkemelere başvurma adına, makul imkânlar sunmaktaydı.
92. AİHM, bununla birlikte başvuranın yukarıda belirtilen başvuruyu yapmadığını ve bu konuda izahat getirmediğini gözlemlemektedir. Bu tutum, güvenlik güçleri hakkındaki ceza davasına taraf olarak aktif katılımıyla büyük tezat arz etmektedir.
93. Bu noktada, AİHM 13. madde anlamında bir başvurunun etkinliğinin başvuran için davadan çıkacak olumlu bir sonucun kesinliğine bağlı olmadığı yönündeki yerleşik içtihadını dikkatlere sunmaktadır (Giuliani ve Gaggio v. İtalya (BD), no 23458/02, paragraf. 335, 24 Mart 2011, Payet v. Fransa, no 19606/08, paragraf. 122, 20 Ocak 2011 ve Abramiuc v. Romanya, no 37411/02, paragraf. 119, 24 Şubat 2009) .
94. AİHM bu unsurlar ışığında, başvuranın ceza davasındaki gecikmelerin kendisini idari mahkemelere tazminat talebiyle başvuru konusunda makul bir dayanaktan mahrum bıraktığını veya 13. madde gereği başvurunun yapılmasının davalı devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleri nedeniyle engellendiğini haklı şekilde ileri süremeyeceğini değerlendirmektedir.
95. Buradan, mevcut şikâyetin dayanaktan yoksun olduğu sonucu çıkmaktadır; başvuranın bu şikâyeti Sözleşmenin 35. maddesinin 3.paragrafının a) fıkrası ile 4.paragrafı uyarınca reddedilmektedir.
III. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
96. AİHM, başvuran tarafından sunulan bu şikâyetin yeterince desteklenmediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı Sözleşmenin 35. maddesinin 4. paragrafı uyarınca kabul edilemez ilan edilmektedir.
II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
97. Başvuran, 40.000 Avrosu 3. madde kapsamında olmak üzere 70.000 Avro manevi tazminat talep etmektedir. Başvuran ayrıca ulusal yargı organları ve AİHM önünde yaptığı masraf ve giderler için 8.928 Avro talep etmektedir.
98. Hükümet, bu rakamları aşırı olduğundan bahisle Mahkemeyi başvuranın taleplerini reddetmeye davet etmektedir.
99. AİHM, hakkaniyet adına Sözleşmenin 3. maddesinin esas ve usul ile ilgili yönlerine bağlı olarak başvurana 19.500 Avro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
Masraf ve giderler bakımından, AİHM, eldeki belgeleri ve içtihadını göz önünde tutarak başvurana 1.500 Avro ödenmesine karar vermiştir.
100. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE:
1. Sözleşmenin 3. maddesi şikâyetleri bakımından, başvurunun kabul edilebilir, geri kalanının kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşmenin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;
3. a) Sözleşmenin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i) 19.500 Avro (on dokuz bin beş yüz Avro) tutarında manevi tazminat ve kesilmesi muhtemel vergiler;
ii) masraf ve giderler için 1.500 Avro (bin beş yüz Avro) ve kesilmesi muhtemel vergiler;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
karar vermiştir.
4. AİHM, geri kalan kısmı için adil tazmin talebini reddetmiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşmenin 77 §§ 2. ve 3. maddesi uyarınca 24 Temmuz 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy