(AİHS. m. 6, 13, 34, 35, 44, PROTOKOL NO 1) (5302 S. K. m. 29) (2577 S. K. m. 53) (NIDERÖST HUBER - İSVİÇRE DAVASI) (GÖÇ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 34764/05, 34786/05, 34800/05 ve 34811/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
1 Şubat 2011
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (34764/05, 34786/05, 34800/05 ve 34811/05) nolu davanın nedeni on altı T.C. vatandaşının (başvuranlar) 16 Ağustos 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Bingöl Barosu avukatlarından F. Nimetigil tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
Başvuruların olgu ve temel sorunlar bakımından benzer oluşlarını dikkate alan AİHM, birleştirilerek tek karar altında incelenmelerine karar vermektedir.
II. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar, Bingölde bir tarım arazisinin sahipleridir. Olayların meydana geldiği dönemde, ağaçlık bir araziye sahip olan Hüseyin Gereksar dışında tüm başvuranlar, kendilerine ait tarlalarda sebze yetiştirmiştir.
1996 yılında, Bingöl İl Özel İdaresi başvuranların arazilerinin bölünmez parçası olan sahada bir havaalanı inşaatı başlatmıştır. İnşaat çalışmaları sırasında, başvuranların tarlalarını sulamak için kullandıkları kanallar çalışmaz hale gelmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran Hüseyin Gereksar kendi arazisi için bir hasar tespiti talebinde bulunmuştur. 18 Temmuz 1997 tarihinde, mahkeme, biri ziraat mühendisi ve diğeri topograf olan üç bilirkişi eşliğinde sözkonusu arazileri ziyaret etmiştir. Aynı gün düzenlenen tutanakta, karşı taraf olarak kabul edilen (Bingöl İl Özel İdaresi ve Ulaştırma Bakanlığı) iki idare görevlisinin gelmediği belirtilmiştir.
18 Ağustos 1997 tarihinde, tarım uzmanı raporunu sunmuştur. Bu raporda Bay Gereksara ait 1 550 m² yüzölçümüne sahip, yaklaşık 400 söğüt ve 1 500 kavak ağacının dikili olduğu arazinin devlet su işlerine ait ana kanala bağlı Y2-12 nolu tali kanal vasıtasıyla sulandığı belirtilmiştir. Raporda ayrıca, 1997 tarihinde bu tali kanalın uçakların inmesi için inşa edilen bir pist nedeniyle iptal edildiğini ve arazinin ne daha önce kullanılan kanal yoluyla ve ne de başka kanallar vasıtasıyla sulanamaz hale geldiği bildirilmiştir. Bilirkişi, ağaçların zamanından önce kesilmek zorunda kalınmasıyla başvuranın uğradığı gelir kaybını 1 104 646 250 Türk Lirası (TRL) olarak belirlemiştir.
29 Ağustos 1997 tarihinde, başvuranların her biri, havaalanı inşaatı nedeniyle uğradıkları zararın telafisi için Malatya İdare Mahkemesi önünde Bingöl İl Özel İdaresi ve Ulaştırma Bakanlığı aleyhine bir tam yargı davası açmışlardır.
16 Şubat 1999 tarihinde, idare mahkemesi Bingöl Valiliğinden başvuranlara ait olan arazilerin sulama sistemleri hakkında güncel bilgiler vermesini istemiştir.
Valilik 10 Mart 1999 tarihli yazısında, sözkonusu alanda dört sulama kanalı bulunduğunu, hava alanı inşaatı dolayısıyla oralarda bazı düzenlemeler yapıldığını, alternatif bulunamadığından kanallardan birinin iptal edildiğini (Y2-12 nolu kanal), ancak diğer üç kanalın mükemmel bir şekilde iş gördüğünü ve her halükarda başvuranlara ait olan arazilerin sulamalarının 1998 yılının sezon sonuna kadar devam ettiğini belirtmiştir.
Bu belgenin bir kopyası başvuranlara verilmemiştir.
23 Mart 1999 tarihinde, Malatya İdare Mahkemesi başvuranların sırayla yaptıkları itirazları dört ayrı kararla reddetmiştir. Mahkeme, valiliğin yazısından, başvuranların iddialarının aksine sulama imkânlarının davaların açıldığı tarih olan 1997 yılında değil, 1998 yılında ve de tarım sezonu sonunda iptal edildiğinin anlaşıldığını kaydetmiştir. Ayrıca, sadece Y2-12 nolu kanalın imha edildiğini eklemiştir. Mahkeme öte yandan, valiliğin sulama kanallarını ileriki tarihlerde tekrar inşa etme niyetinde olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, başvuranların bu nedenle objektif bir şekilde tespit edilmiş herhangi bir zarara uğradıklarını iddia edemeyecekleri kanaatine varmış ve ilgili şahısların gelecekte gerçekleşeceği kesin bile olmayan muhtemel zararların telafisini elde etmek amacıyla dava açtıklarına hükmetmiştir. Bu nedenle mahkemeye göre, olayda idarenin ne kusurlu ve ne de kusursuz bir sorumluluğu bulunmamaktadır.
21 Mayıs 1999 tarihinde, başvuranlar Bingöl Asliye Hukuk Mahkemesi önünde hasar tespit davası açmışlardır. 25 Nisan 1999 tarihinde, mahkeme iki tarım uzmanı ve iki tanık eşliğinde arazileri ziyaret etmiştir.
Bilirkişiler, 28 Mayıs 1999 tarihinde sundukları raporda, başvuranlara ait olan tarlaların daha önce Y2-12 nolu kanal vasıtasıyla sulandığını, ancak bu kanalın uçakların inmesi için gerçekleştirilen bir pist inşaatı için imha edildiğini ve bu nedenle sözkonusu tarlaların 1997 yılından itibaren sulanamadığını belirtmiştir. Bilirkişiler daha sonra, sulu tarım arazisinin susuz tarım arazisine dönüşmesine bağlı bir hasar tahmini yapmış ve arazilerin % 76 değer kaybına uğradığı sonucuna varmıştır.
Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilen 8 Temmuz 1999 tarihli yazıda Ulaştırma Bakanlığı, bilirkişi raporuna itibar etmediklerini belirtmiştir. Bakanlık, sulama şebekesinin Devlet tarafından kurulduğunu ve daha sonra yine onun tarafından havaalanı inşaatı gibi bir kamu hizmeti ihtiyacı için değiştirildiğini hatırlatmış ve buna ilaveten başvuranların arazilerinin uğradığı değer kaybının Devletin sorumluluğunda olmadığını ve bir hasar tespiti yapılmasına gerek duyulmadığını belirtmiştir. Bakanlık öte yandan, bilirkişi eşliğinde yapılan ziyaret kararının kendilerine tebliğ edilmediğini ve bu ziyarete bakanlığın da katılmasına fırsat verilmediğini not etmiştir. Son olarak Bakanlık, kendi düşüncesine göre, Yargıtayın konuyla ilgili içtihadında ortaya çıkan ilkelere uymadığı için bilirkişilerin kullandığı hesaplama yönteminin geçerliliğine itiraz etmiştir.
Bu arada, 27 Mayıs 1999 tarihinde, başvuranlar sulama kanallarının sahibi olan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünden bilgi istemiştir. İdare ertesi gün verdiği cevapta, ihtilaflı arazilerin daha önce Y2-12 nolu kanal vasıtasıyla sulandığını, bu kanalın bundan böyle yeni havaalanı için inşa edilen uçak iniş pisti ile doldurulmuş olduğunu ve sözkonusu araziler için başka bir sulama yolunun bulunmadığını kaydetmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuranlar idare mahkemesi kararını temyiz etmişler ve olayların mahkeme tarafından kabul edilen yorumuna karşı çıkmışlardır. Başvuranlar, iddialarının dayanağı olarak, asliye hukuk mahkemesi tarafından tayin edilen tarım uzmanlarının yaptığı tespitleri ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün 28 Mayıs 1999 tarihli yazısını sunmuşlardır. Başvuranlar, idare mahkemesinin, asliye hukuk mahkemesinin tespitlerini hiçe sayarak ve ilgili yerleri ziyaret etmeden ya da bilirkişi raporu istemeden, savunmacı idarenin yorumunu benimsemesini eleştirmiştir. Başvuranlar ayrıca, idare mahkemesinin bilgi taleplerini, kanalların sahibi olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü yerine, kendi kanaatlerine göre, ihtilafın tarafı olan valiliğe göndermesini eleştirmiştir. Öte yandan başvuranlar, valiliğin 10 Mart 1999 tarihli yazısından haberdar edilmediklerinden ve dolayısıyla cevap verme fırsatı bulamadıklarından şikâyetçi olmuştur.
Danıştay, 1 Ekim 2001 tarihli dört ayrı kararında başsavcılığın vardığı sonuçların aksine itirazları reddetmiştir. Başsavcılık, idare mahkemesinin, sulamanın valiliğin belirttiği gibi 1998 yılında mı, yoksa asliye hukuk mahkemesinin tayin ettiği bilirkişilerin belirttiği gibi 1997 yılında mı kesildiğini açık bir şekilde ortaya koymadığı gerekçesiyle idare mahkemesi kararlarının doğru olmadığı kanaatine varmıştır.
22 Mart 2005 tarihinde, Yüksek İdare Mahkemesi de yine varılan sonuçlardan ilki ile aksi yönde ve diğeri ile aynı yönde hükmederek, başvuranların karar düzeltme taleplerini reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, AİHSnin 6. maddesine atıfta bulunarak, Bingöl Valiliğinin layihaları hakkında bilgilendirilmediklerinden ve dolayısıyla bu layihalar konusunda tartışamadıklarından şikâyetçi olmakta; öte yandan idare mahkemelerinin mevcut dava ile ilgili verdiği kararların, asliye hukuk mahkemesi aracılığı ile yapılan somut tespitler göz önünde tutulmadan idarenin yorumları benimsenerek alındığını ve bu nedenle gerekçeden yoksun olduğunu savunmaktadır.
Başvuranlar ayrıca, AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunmakta ve dava ile ilgili yargılama sürelerinin aşırı olduğunu iddia etmektedir.
AİHM, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararların gerekçeleri ile ilgili şikâyetin, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında, aynı hükme dayalı şikâyetle birlikte incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Diğer şikâyetlerin ise, AİHSnin 6. maddesi açısından incelenmesi uygun olacaktır.
A. Çekişmeli yargı ilkesine dayalı şikâyet
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Başvuranlar, çekişmeli yargı ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmekte ve özellikle, Bingöl Valiliğinin layihaları hakkında bilgilendirilmediklerinden ve dolayısıyla bu layihalar konusunda tartışamadıklarından şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, valiliğin layihalarını verilen süre dışında sunduğunu ve bu nedenle layihaların başvuranlara bildirilmediğini belirtmektedir. Dava dosyalarının taraflara hâlâ açık olduğunu hatırlatan Hükümet, her halükarda başvuranların dosyayı inceleme ve sözkonusu belgenin bir kopyasını elde etme imkânları bulunduğunu kaydetmektedir. Bu bağlamda, ilgili şahısların bir avukat tarafından temsil edildiğini hatırlatan Hükümet, avukatın uygulamada dosyaların incelenebileceğini bilmesi gerektiğini eklemektedir.
AİHM, çekişmeli yargı hakkının ilke olarak, tarafların, kararı etkilemek amacıyla hakime sunulan görüş veya kanıtlardan haberdar olma ve bunlar hakkında tartışabilme olanağını içerdiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Portekiz aleyhine Lobo Machado davası, 20 Şubat 1996, prg. 31, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-I, İspanya aleyhine Ruiz-Mateos davası, 23 Haziran 1993, prg. 63, seri A no 262, ve Fransa aleyhine Morel davası, no 34130/96).
Mevcut davada AİHM, her ne kadar valilik tarafından sunulan bilgiler istenen sürenin dışında verilmiş olsa da, hakimlerin bundan haberdar olduklarını not etmektedir. Dahası, hakimler başvuranların talebini reddetmek için bu bilgilere fazlasıyla itibar etmişlerdir.
Şüphesiz valiliğin verdiği cevabın bildirilmemesi mevcut davada yargılamanın hızlanmasını sağlama amacı yanında, ekonomik nedenlere dayalıdır. AİHM, içtihadında yer aldığı gibi, bu konuya büyük önem vermektedir. Ancak, bu durum çekişmeli yargı hakkının ihlalini haklı çıkaramaz (İsviçre aleyhine Nideröst-Huber davası, 18 Şubat 1997, prg. 30, Derleme 1997-I).
Başvuranların idare mahkemesi kaleminde dosyayı inceleyebileceği ve ihtilaflı belgenin bir fotokopisini elde edebileceği yönündeki argüman konusunda ise AİHM, böyle bir imkânın tek başına, ilgili şahısların çekişmeli yargı hakkının sağlanması için yeterli olmadığı kanaatini taşımaktadır. AİHMnin düşüncesine göre, idare mahkemesi kaleminin, adil olma adına, bu belge hakkında başvuranları bilgilendirmesi gerekirdi. Bu bağlamda AİHM, başvuranların avukatının inisiyatif almasını ve üstelik bunun için öngörülen süre dolduktan sonra dosyaya yeni kanıt belgelerinin sunulup sunulmadığını öğrenmek için düzenli olarak bilgi edinmesini beklemenin, ona orantısız bir yük getirmek anlamına geleceğini yinelemektedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Göç davası no 36590/97).
Mevcut davada, AİHSnin 6. maddesi tarafından güvence altına alınan adil yargılama hakkına saygı gösterilmesi, başvuranların valiliğin gönderdiği layihalar hakkında bilgilendirilmesini ve onların bu konuda yorum yapmalarına fırsat verilmesini zorunlu kılmaktadır. Oysa mevcut davada böyle olmamıştır.
Bu nedenle AİHM, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının bu açıdan ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama sürecine dayalı şikâyet
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
Hükümet, yargılama süresinin, önce davanın karmaşıklığı ve sonra da başvuranların her birinin idare mahkemesi kararlarını temyize götürerek ve Danıştay önünde karar düzeltme davası açarak yargılamayı yavaşlatan bir tutum sergilemesi dolayısıyla uzun sürdüğü görüşündedir.
Dava ile ilgili yargılamaların hiçbir aşamada aksamadığı kanaatinde olduğunu dile getiren Hükümet, bu yargılama sürelerinin aşırı sayılamayacağını ileri sürmektedir.
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM, öncelikle değerlendirilmesi gereken dönemin her bir başvuran için aynı olduğunu gözlemlemektedir. Bu dönemler, Malatya İdare Mahkemesi önünde açılan dört tam yargı davası ile 29 Ağustos 1997 tarihinde başlamakta ve Danıştayın 22 Mart 2005 tarihinde verdiği dört karar ile son bulmaktadır. Dolayısıyla bu dönemler, iki dereceli yargılama için yedi yıl altı aydan fazla sürmüştür.
AİHM, daha sonra bir yargılama süresinin makul niteliğinin dava koşulları ve özellikle de içtihadında belirtilen, davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili mercilerin tutumu gibi kıstaslar göz önüne alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası no 25444/94).
AİHM, davanın özel bir zorluk içermediği ve hiçbir gecikmenin başvuranlara yüklenemeyeceği kanaatine varmaktadır. Dava koşullarının bütünü ışığında AİHM, ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğu ve AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında güvence altına alınan « makul süre » gereksinimine cevap vermediği kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı bu açıdan ihlal edilmiştir.
II. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar 1 Nolu Ek Protokolün aşağıdaki gibi kaleme alınan 1. maddesi tarafından güvence altına alınan mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarının ulusal makamlar tarafından ihlal edildiğini ileri sürmektedir:
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların görüşleri
Başvuranlar, dosyada idarenin yaptığı yorumun aksini savunan asliye hukuk mahkemesi tespitlerinin yer almasına rağmen, idare mahkemelerinin, arazileri görmeden, bilirkişi raporu ya da başka bir denetim yoluna gitmeden ve özellikle tazminat taleplerinin reddedilmesi amacıyla, sadece - başvuranlara göre, kendini savunmacı taraf ile karıştıran - valiliğin olayla ilgili yorumlarına itibar ettiklerini ileri sürmektedir. Ayrıca başvuranlar, bu mahkemeler tarafından verilen kararların gerekçeden yoksun olduğu kanaatindedir. Başvuranlar, bu şekilde hareket eden ulusal mahkemelerin mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarını ayaklar altına aldığını belirtmektedir.
Hükümet, bu değerlendirmelere itiraz etmektedir. Hükümet, öncelikle sözkonusu arazileri sulamaya yarayan kanalların başvuranlara değil, Devlete ait olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, daha sonra kamu hizmeti gören bu kanalların, yine başka bir kamu hizmeti adına, yani havaalanı inşaatı için iptal edildiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda Hükümet, böylesi bir hakemliğin ve bir kamu hizmeti yerine başka bir kamu hizmetine öncelik tanıma yetkisinin ulusal makamlara ait olduğunu savunmaktadır.
Öte yandan Hükümet, başvuranların iç hukuk yargılamaları çerçevesinde herhangi bir zarar mevcudiyetini ispat etmeyi başaramadıkları ve dolayısıyla mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarının çiğnendiğini kanıtlayacak bir dayanakları bulunmadığı kanaatindedir.
Bu bağlamda, Hükümet asliye hukuk mahkemesinin hasar tespiti konusu ile ilgili kararının, çekişmeli yargılama çerçevesinde verilen ve bağlayıcı bir karar oluşturmadığını ileri sürmektedir. Hükümete göre, burada daha çok, olayların, bir tarafın talebi üzerine, görüş alış-verişi yapılmaksızın, tek taraflı olarak gerçekleştirilen, bir yorumu söz konusudur. Dolayısıyla, bu tespitlerin hiçbir bağlayıcı yanı bulunmadığı için idari hakimi de bağlamamaktadır.
2. AİHMnin değerlendirmesi
a) İlkeleri hatırlatma
AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin yapısı ile ilgili olarak yerleşik içtihadına (bakınız, örneğin, Birleşik Krallık aleyhine J.A. Pye (Oxford) Ltd ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd c. davası (GC), no 44302/02) ve bu hükmün içerdiği üç ayrı norma atıfta bulunmaktadır.
Dava koşullarını göz önüne alan AİHM, bu şikâyetlerin daha genel bir anlam taşıyan ve mülkiyet dokunulmazlığı ilkesini açıklayan birinci norm kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
AİHM, öncelikle 1. maddenin birinci cümlesinin ilk satırında açıklanan genel kural ile uyuşması için mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına yapılan bir müdahalenin, toplumun genel çıkarları ile bireyin temel haklarının korunması arasında «adil bir denge» oluşturması gerektiğini hatırlatmaktadır (İtalya aleyhine Beyeler davası no 33202/96).
AİHM, daha sonra 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin özü itibarıyla mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına Devlet tarafından yapılan tüm müdahalelere karşı bireyi korumayı amaçladığını hatırlatmaktadır. Oysa AİHSnin 1. maddesi gereğince her Sözleşmeci Devlet «yetki alanları içindeki herkese AİHSnin (...) maddelerinde belirlenen hak ve özgürlükleri tanımak zorundadır». Bu vasıtayla belirlenen hakların etkili bir şekilde uygulanmasını güvence altına alma genel zorunluluğu, bazı pozitif yükümlülükler getirebilir. 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi ile ilgili olarak ise, böylesi pozitif yükümlülükler, Devletin mülkiyet dokunulmazlığı hakkını korumak amacıyla bazı önlemler alınmasını gerektirebilir (Ukrayna aleyhine Sovtransavto Holding davası, no 48553/99 ve Polonya aleyhine Broniowski davası no 31443/96).
1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi usule ilişkin gereksinimler alanında sessiz kalmasına rağmen, bir davada uygulanan usul işlemlerinin, ilgili şahsa bu hükümle güvence altına alınan haklarına yapılan müdahaleye karşı yetkili merciler önünde etkili bir şekilde itiraz edebilmesi için uygun bir fırsat sunması gerekir. Bu koşula riayet edilmesini sağlamak için, uygulanan usul işlemleri genel bir bakış açısıyla değerlendirilmelidir (Avusturya aleyhine Zehentner davası, no 20082/02..., Finlanda aleyhine Jokela davası, no 28856/95 ve Fransa aleyhine Hentrich davası, 22 Eylül 1994).
AİHM, ayrıca usule ilişkin gereksinimlerin özel kişiler arasında ihtilaf yaratan mülkiyet hakkı ile ilgili sorunlar için geçerli olduğu kadar, taraflardan birinin Devlet olması durumunda da geçerli olduğunu kaydetmektedir (Polonya aleyhine Plechanow davası, no 22279/04, prg. 100, 7 Temmuz 2009).
Bu bağlamda, Devlet, özellikle ulusal mahkemelerin mülkiyet hakkı ile ilgili ihtilafları etkili ve adil bir şekilde karara bağlayabilmesi için gerekli usul güvencelerini sunan bir yargı süreci sağlamakla yükümlüdür (Portekiz aleyhine Anheuser-Busch Inc. davası no 73049/01, ve Hırvatistan aleyhine Bistrovic davası, no 25774/0531 Mayıs 2007). Bununla birlikte, AİHM, ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen olgu ve hukuk hatalarını gidermek için ancak sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu, ulusal mahkemelerin yerine geçemeyeceğini ve buradaki rolünün özellikle ulusal mahkemelerin açık bir şekilde keyfi ya da mantıksız kararlar vermemesini sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır (Anheuser-Busch Inc., ilgili bölüm).
Son olarak AİHM, şayet 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinde yer alan usule ilişkin güvenceler olmasaydı, mahkeme kararlarının yeterli gerekçelere dayandırılması yükümlülüğünün ortadan kalkacağını ve AİHS tarafından güvence altına alınan hakların teorik ve hayali bir duruma düşeceğini hatırlatmaktadır. Davacının her argümanına ayrıntılı cevap verilmesini istememekle beraber, bu zorunluluk, en azından mağdur tarafın, temel iddialar için dikkatli ve özenli bir muamele bekleyebilmesini ön görmektedir (Ukrayna aleyhine Novosseletski davası, no 47148/99, prg. 111, CEDH 2005-II, ve Bistrovic, ilgili bölüm, prg. 37).
b) İlkelerin mevcut davada uygulanması
AİHM, mevcut davada, başvuranların tazminat taleplerinin arkasındaki gerçeklerin tartışma konusu olduğunu gözlemlemektedir. Her ne kadar ana görevi ulusal mahkemelerin yerine geçmek ve olayların nasıl meydana geldiğini belirlemek olmasa da, AİHMnin en azından alınan kararların haksız ya da mantıksız olmadıklarını ortaya çıkarması gerekmektedir.
AİHM, başvuranlardan birinin 1997 yılında asliye hukuk mahkemesi aracılığı ile bir hasar tespiti girişiminde bulunduğunu ve bir hakimin birkaç bilirkişi eşliğinde arazileri ziyaret ettiğini kaydetmektedir. Hakimin gözetiminde hazırlandıktan sonra, idare mahkemesine sunulan tarım uzmanı raporuna göre, - sözkonusu arazilerin sulanmasını sağlayan - Y2-12 nolu kanal bir havaalanı inşaatı için yapılan çalışmalar nedeniyle 1997 yılından itibaren iptal edilmiştir. Ancak idare mahkemesi, sulama imkânlarının iddia edildiği gibi ilgili şahısların tam yargı davası açtıkları 1997 yılında değil, 1998 yılı tarım sezonu sonunda iptal edildiğini belirterek, başvuranların itirazlarını reddetmiştir. Mahkeme bu kararında, sadece Bingöl Valiliği tarafından sunulan layihaları esas almış ve asliye hukuk mahkemesi aracılığı ile gerçekleştirilen somut tespitlerin neden dikkate alınmadığı konusunda hiçbir bilgi vermemiştir.
Bu bağlamda, başvuranların mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi haklarının genel niteliğinin, aynı mülkiyetle ilgili kararlar arasında makul bir tutarlılık olmasını gerektirdiğini hatırlatan AİHM, bu nedenle başvuranların, idare mahkemesinin olayları ortaya koyarken mantıklı ve adil bir yol izleyeceği ve asliye hukuk mahkemesi tarafından kaydedilen somut unsurları neden dikkate almadığını açıklayacağı yönünde meşru bir beklenti içinde olabileceği kanaatine varmaktadır.
Bu noktada AİHM, somut bilgiler sunan Bingöl Valiliği ile ihtilafın tarafı olan Bingöl İl Özel İdaresi arasında sıkı bir organik bağ bulunduğunu kaydetmektedir. Gerçekten de, 5302 sayılı Kanunun 29. maddesi uyarınca Vali, il özel idaresi adı altındaki «tüzel kişiliğin başı ve temsilcisidir». Ayrıca, yine bizzat kendisi, il özel idaresinin icra organını yönetmekte ve diğer üyeleri atamaktadır.
Böylesi bir bağın mevcudiyeti, yine de, başvuranların iddia ettikleri gibi, valiliğin verdiği bilgilerin idare mahkemesi tarafından dikkate alınmaması gerektiği anlamına gelmez.
Bununla birlikte, her ne kadar idare mahkemesinin valiliğin verdiği bilgileri kendi versiyonu olarak kabul etmesinin önünde bir engel bulunmasa da, mevcut davada en azından mahkemenin başvuranların iddialarını neden reddettiğini açıklaması gerekirdi. Bir mahkeme, başka bir yargı kararını benimsemek zorunda olmasa da, sözkonusu mahkemenin kendi tespitlerini ortaya koyması, bir bilirkişi raporu istemesi ya da en azından neden başvuranların sunduğu belgelere değil, valiliğin verdiği bilgilere güvendiğini ve asliye hukuk mahkemesinin tespitlerini reddettiğini açıklaması meşru bir beklentidir. Bu meşru beklenti tatmin edici bir karşılık bulamadığından AİHM, Danıştay Başsavcılığı gibi, idare mahkemesinin dava sonucunu etkileyen kararının uyuşmazlığın arkasındaki gerçekleri açık ve adil bir şekilde ortaya koyamadığını düşünmektedir (bakınız, aynı yönde, Bistrovic, ilgili bölüm, prg. 42-44),
AİHM, başvuranların aynı hukuk mahkemesi aracılığı ile ek belgeler sunarak iddialarını güçlendirmesine rağmen, Danıştayın da başka gerekçe göstermeksizin bu kararı benimsendiğini tespit etmektedir.
Bu nedenle AİHM, dava gerçeklerinin makul bir şekilde ortaya konulmadığı, kararın yeterli gerekçelere dayandırılmadığı ve meşru beklentiler ile başvuranların sunduğu argümanlara cevap verecek nitelikte bir açıklama yapılmadığı kanaatine varmaktadır.
Tüm bu unsurlar ışığında AİHM, mevcut dava koşullarında, istenen usul güvencelerini karşılayan yargı usulü sağlama zorunluluğuna uyulmadığı ve dolayısıyla başvuranların 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin birinci cümlesinin ilk satırı tarafından güvence altına alınan mülkiyet dokunulmazlığına saygı gösterilmesi ile ilgili genel haklarına müdahale edildiği kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle AİHM, AİHSnin 1 Nolu Ek Protokolünün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar, maddi tazminat başlığı altında 1997 yılından itibaren hesaplanacak gecikme faizleri ile birlikte aşağıdaki tutarları talep etmektedir: Hüseyin Gereksar için 1.115 TL, Sıddıka Gereksar, Sayme Gereksar, Ömer Gereksar, Mehmet Gereksar, Hidayet Gereksar, Ahmet Gereksar, Mahmut Gereksar, Gürcü Altıonur ve Naime Varolgüneş için beraberce 10 000 TL, Ali Gültekin için 6 500 TL ve Kıymet Sönmez, Hatice Sönmez, Abdülsamet Sönmez, Fatma Sönmez ve Abdurahman Sönmez için beraberce 17 000 TL. Başvuranlar ayrıca, her dört başvurunun başvuru sahipleri için manevi tazminat olarak birlikte 12 000 TL talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmekte ve başvuranların taleplerini AİHSnin 41. maddesi başlığı altında sunmadıklarını ve bu nedenle AİHMnin içtihadına göre, adil tatmin adı altında herhangi bir tazminat ödenmesi gerekmediğini savunmaktadır.
AİHM, başvuranların ilk başvuru dilekçelerinde taleplerini adil tatmin başlığı altında sunduklarını kaydetmektedir. Davanın AİHMne bildirilmesinden sonra, başvuranlar kendilerine bir süre verilmesini beklemeden, ancak açık bir şekilde iddialarının yer aldığı başvuru formlarına atıfta bulunarak, bu taleplerini 10 Eylül 2008 tarihli bir mektupta bir kez daha dile getirmişlerdir. 19 Kasım 2008 tarihinde, Hükümetin layihaları alındıktan ve başvuranlara esas üzerinde kendi layihalarını sunma fırsatı vermek için bir süre belirlendikten ve böylece adil tatmin taleplerinin uygunluğu tespit edildikten sonra, mahkeme kalemi bu belgeyi Hükümete iletmiş ve en geç 17 Aralık 2008 tarihine kadar kendi yorumlarını sunmasını istemiştir. Aynı gün, mahkeme kalemi ayrıca bu belgenin Hükümete iletildiği konusunda başvuranı bilgilendirmiştir.
Öte yandan AİHM, 28 Mart 2007 tarihinde Başkan tarafından İçtüzüğün 32. maddesi kapsamında yürürlüğe sokulan adil tatmin taleplerine ilişkin uygulama talimatına göre, AİHMnin «başvuru formlarında sunulan ancak yargılamanın uygun aşamasında yinelenmeyen talepleri reddedeceğini» hatırlatmaktadır.
AİHM, ilk başvuru formlarında adil tatmin taleplerini sunan başvuranların, bu taleplerini daha sonraki bir aşamada, yani davanın Hükümete bildirilmesinden sonra yinelediğini gözlemlemektedir. Şüphesiz, başvuranlar bunu, genelde en uygun diye kabul edilen bir aşamada, yani kabuledilebilirlik ve esas hakkındaki layihalarını sunmaları için verilen süre içerisinde yapmamışlardır. Buna karşın, Hükümet, sözkonusu zamansız talepleri yorumlaması için yargılamanın uygun bir aşamasında bilgilendirilmiştir.
Bu bildirme işleminden haberdar edilen başvuranlar, haklı olarak taleplerinin uygun aşamada yinelendiğini düşünmüşler ve bir kez daha tekrarlama ihtiyacı duymamışlardır.
Ayrıca AİHM Hükümete sözkonusu taleplere cevap verme fırsatı verildiğini, ancak Hükümetin ne verilen süre içerisinde ve ne de daha sonra kendisine bildirilen bu belge hakkında layiha sunmadığını kaydetmektedir.
Bu özel koşullar altında, AİHM, başvuru formlarında sunulan ve daha sonra yinelenen taleplerin yargılamanın uygun aşamasında verilmiş olarak kabul edilmesinin adil olacağı kanaatine varmaktadır.
Maddi tazminat talepleri ile ilgili olarak AİHM, kaydedilen usul eksikleri yokluğunda başvuranların itiraz girişimlerinin nasıl sonuçlanacağı konusunda spekülasyon yapmayacaktır. 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi alanında tespit edilen ihlalin niteliğini göz önüne alan AİHM, bu ihlalin düzeltilmesi için, ilke olarak, en uygun yöntemin yeni bir yargılama başlatılması ya da eski davanın yeniden açılması olacağı kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda AİHM, İdari Yargılama Usul Kanununun 53. maddesi 1. fıkrasının i bendinde, AİHS ya da Ek Protokollerinin ihlal edildiği sonucuna varılan bir AİHM kararının, davanın yeniden açılması için özel bir neden oluşturduğunun açıkça belirtildiğini kaydetmektedir. Bu durumda başvuranların yapması gereken bu fırsatı kullanmaktır (Bistrovic, ilgili bölüm, prg. 58).
Bu durum karşısında AİHM, başvuranların belli ölçüde bir manevi zarar gördüğü kanaatine varmaktadır. AİHM, dört başvurunun her birinin başvuranlarına ortaklaşa 7 800 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır. Bu tutara, gerektiğinde, başvuranların vergi başlığı altında ödeyecekleri tüm tutarlar eklenecektir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, ayrıca ulusal mahkemeler önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 1 700 TL talep etmektedir. Başvuranlar, AİHM önünde görülen yargılama ile ilgili olarak bir çalışma saati dekontu sunmakta, ancak hiçbir rakam talep etmemektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada elindeki belgeleri ve yukarıda belirtilen kıstasları dikkate alarak, ulusal mahkemeler önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara beraberce 400 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır. AİHM, kendi önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için ise, hiçbir rakam talep edilmediğini göz önüne alarak, bu konuda karar vermesi gerekmediğine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizleri
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesinin uygun olacağına karar vermektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine;
2. Başvuruların kabuledilebilir olduğuna;
3. Yargılama süresinin uzunluğunun aşırı olması ve yargılamanın hakkaniyete uygun gerçekleşmemesi nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSye Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuran Hüseyin Gereksara 7.800 (yedi bin sekiz yüz) Euro, başvuran Ali Gültekine 7.800 (yedi bin sekiz yüz) Euro, başvuranlar Sıddıka Gereksar, Sayme Gereksar, Ömer Gereksar, Mehmet Gereksar, Hidayet Gereksar, Ahmet Gereksar, Mahmut Gereksar, Gürcü Altınonur ve Naime Varolgüneşe ortaklaşa 7.800 (yedi bin sekiz yüz) Euro ve Kıymet, Hatice, Abdülsamet, Fatma ve Abdurrahman Sönmeze 7.800 (yedi bin sekiz yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine, yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara ortaklaşa 400 (dört yüz) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sözkonusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 1 Şubat 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
EK
Başvuru no Başvuru adı Başvuru tarihi Başvuranların adı ve doğum
tarihleri
34764/05 GEREKSAR-TÜRKİYE 16 Ağustos 2005 Hüseyin Gereksar (1940)
34786/05 GEREKSAR VE
DİĞERLERİ - TÜRKİYE 16 Ağustos 2005 Sıddıka Gereksar (1946),
Sayme Gereksar (1980),
Ömer Gereksar (1987),
Mehmet Gereksar (1965),
Hidayet Gereksar (1967),
Ahmet Gereksar (1968),
Mahmut Gereksar (1972),
Gürcü Altıonur (1974),
Naime Varolgüneş (1976)
34800/05 GÜLTEKİN- TÜRKİYE 16 Ağustos 2005 Ali Gültekin (1936)
34811/05 SÖNMEZ- TÜRKİYE 16 Ağustos 2005 Kıymet Sönmez (1948),
Hatice Sönmez (1980),
Abdülsamet Sönmez (1986),
Fatma Sönmez (1986),
Abdurahman Sönmez (1975)
Full & Egal Universal Law Academy