(AİHS. m. 2, 3, 13, 34, 35, 41, 44) (5237 S. K. m. 243) (765 S. K. m. 245) (MEHMET EMİN YÜKSEL - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER VE ÖNGEL - TÜRKİYE DAVASI) (ATALAY - TÜRKİYE DAVASI) (TANRIKULU VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAĞLAYAN - TÜRKİYE DAVASI) (KARAGÖZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (FAZIL AHMET TAMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 45046/05)
KARAR
STRASBOURG
23 Nisan 2013
İşbu karar AİHSnin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Yazıcı ve Diğerleri v. Türkiye(no. 2) davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Peer Lorenzen,
Dragoljub Popovic,
Işıl Karakaş,
NebojaVucinic,
Paulo Pinto de Albuquerque
ve Daire Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi), 23 Nisan 2013 tarihinde yapılan gizli müzakereler sonrasında, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyet aleyhine açılan dava, üç Türk vatandaşı olan Osman Yazıcı, Erkan Polat ve Kadir Sağın (başvuranlar) tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 6 Kasım 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapılmış olan (45046/05 nolu) başvurudan ibarettir.
1. Başvuranlar, İstanbulda çalışmakta olan avukat F. Karakaş Doğan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi temsilcisi tarafından temsil edilmiştir.
2. 23 Nisan 2010 tarihinde, başvuru Hükümete tebliğ edilmiştir. Aynı tarihte, başvurunun kabul edilebilirliği ve esasları hakkında hüküm verilmesine de karar verilmiştir (29. maddenin 1. paragrafı).
OLAY VE OLGULAR
DAVANIN KOŞULLARI
3. Başvuranlar, sırasıyla 1982, 1975 ve 1979 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedirler.
4. 13 Temmuz 1998 tarihinde, bir hırsızlık olayına karıştıkları şüphesiyle, ilk iki başvuran yakalanıp Gaziosmanpaşa Karakolunda gözaltına alınmıştır. Akabinde, 15 Temmuz 1998 tarihinde, aynı suçla bağlantılı olarak üçüncü başvuran gözaltına alınmıştır.
5. Başvuranlar, gözaltında tutuldukları süre boyunca çeşitli kötü muamelelere maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. Özellikle de, gözlerinin bağlandığını, kıyafetlerinin çıkartıldığını, kollarından asıldıklarını, kendilerine elektrik şoku verildiğini, tacize uğradıklarını, tehdit edildiklerini, yumruklandıklarını, tekmelendiklerini, coplar ve başka keskin nesneler ile dövüldüklerini ve falakaya yatırıldıklarını iddia etmişlerdir.
6. 18 Temmuz 1998 tarihinde, başvuranlar bir hastanede muayene edilmişlerdir. Başvuranları muayene eden doktor, başvuranların vücudu üzerinde herhangi bir fiziksel şiddet unsuru tespit etmediğini rapor etmiştir. Başvuranların iddiasına göre, doktor, kendilerine hastaneye kadar eşlik eden polis memurunun bir arkadaşıdır ve herhangi bir muayene yapmadan raporu yazmıştır.
8. 19 Temmuz 1998 tarihinde, başvuranlar Cumhuriyet savcısı ve Sulh Ceza Mahkemesi hakimi tarafından sorgulanmışlardır. İkinci ve üçüncü başvuranlar, hakim huzurunda, gözaltında tutuldukları süre boyunca kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar sonrasında hakimin emri üzerine tutuklanmışlardır.
9. Aynı tarihte, başvuranlar Cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunmuş ve kötü muamele şikayetinde bulunmuşlardır. Cumhuriyet savcısı bir soruşturma başlatmış ve sağlık raporu alınması amacıyla başvuranların Gaziosmanpaşa Sağlık Kliniğine götürülmesi emrini vermiştir. Başvuranları muayene eden doktor aşağıdaki yaralanmaları tespit etmiştir:
(a) Yazıcının sırtında 1x10cm ebatlarında birbirine paralel üç adet morluk ve sol yanağının iç kısmında 1cm büyüklüğünde bir adet morluk,
(b) Polatın sırtında 1x10cm büyüklüğünde iki adet morluk ve sağ ayağının arka kısmında 1x2cm büyüklüğünde bir adet yara ve
(c) Sağının sırtında 1x10cm büyüklüğünde dört adet morluk ve sağ ayağının dış kısmında 1x1cm büyüklüğünde bir adet yara.
10. 10 Mayıs 1999 tarihinde, Gaziosmanpaşa Adli Tıp Kurumu, başvuranların yaralanmalarına ilişkin bir rapor hazırlamıştır. 19 Temmuz 1998 tarihli doktor raporunda tespit edilen bulgulara dayanılarak, birinci ve ikinci başvuranın beş gün boyunca, üçüncü başvuranın ise yedi gün boyunca çalışamaz durumda olduğu sonucuna varılmıştır.
11. 1 Ekim 1999 tarihinde Eyüp Cumhuriyet savcısı, eski Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca üç polis memurunu işkence ile suçlayan bir iddianame hazırlamıştır.
12. 13 Ekim 1999 tarihinde, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda ceza yargılaması başlatılmıştır. Başvuranlar yargılamaya müdahil taraflar olarak katılmışlardır.
13. 21 Aralık 2000 tarihinde, 4616 sayılı Şartlı Tahliye Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen ve azami cezası on yıl hapis cezasını geçmeyen suçlar için, yargılamanın ya da cezanın infazının tehir edilmesini sağlamaktadır. 4616 sayılı kanunun 5(a) nolu paragrafı, diğerleri arasında, eski Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca yasaklanan suçlara yönelik cezaların infazının tecil edilemeyeceğini öngörmektedir.
14. 25 Ekim 2005 tarihinde, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi, suçlanan polis memurları tarafından işlendiği iddia edilen kötü muameleye ilişkin eylemlerin, eski Ceza Kanununun 245. maddesinin kapsamına girdiğine karar vermiştir. Dolayısıyla, 4616 sayılı eski Ceza Kanununun 1(4) nolu paragrafı uyarınca, davanın tecil edilmesi ve takip eden beş yıllık süre içinde, suçlular tarafından benzer ya da daha ağır herhangi bir suç işlenmemesi halinde davanın düşürülmesi gerektiğine karar vermiştir.
15. 8 Kasım 2007 tarihinde, Yargıtay, dava zamanaşımının gerçekleştiği gerekçesiyle, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozmuştur. Dolayısıyla, polis memurları aleyhindeki ceza yargılaması düşürülmüştür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
7. Başvuranlar, gözaltında tutuldukları süre boyunca kendilerine kötü muamelede bulunulduğundan şikayet etmişlerdir. Ayrıca suçlanan polis memurları aleyhinde devam eden ceza yargılamasının etkili olmadığını iddia etmişlerdir. Bu bağlamda, Sözleşmenin 3. ve 13. maddelerine dayanmaktadırlar.
17. AİHM bu şikayetlerin yalnızca, aşağıda belirtilen 3. madde uyarınca incelenmesi gerektiği kanaatindedir:
Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.
A. Kabul Edilebilirliğe İlişkin Hukuki Değerlendirme
8. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvurunun reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, başvurunun yapıldığı tarihte, yerel yargı sürecinin halen daha devam etmekte olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunun yerine, başvuranların idare mahkemeleri huzurunda tazminat davası açması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
19. Hükümetin ilk itirazına ilişkin, AİHM, ilke olarak, başvuranların, AİHMye başvurmadan önce, ellerindeki mevcut farklı iç hukuk yollarını tüketmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Fakat iç hukuk yollarının tüketilmesindeki son aşamaya, AİHMye başvuru yapıldıktan sonra fakat AİHMden kabul edilebilirlik hakkında hüküm vermesi talep edilmeden önce ulaşılabilir (bk. Mehmet Emin Yüksel v. Türkiye (dec), No. 40154/98, 2 Aralık 2003 ve Güler ve Öngel v. Türkiye, No. 29612/05 ve 30668/05, § 19, 4 Ekim 2011). AİHM, suçlanan polis memurlarının yargılanmasındaki nihai kararın, 8 Kasım 2007 tarihinde, yani AİHM mevcut başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin bir karar vermeden önce alındığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, Hükümetin ilk itirazı reddedilmelidir. İkinci itiraz ile ilgili olarak, AİHM benzer davalarda bu durumu hali hazırda incelediğini ve Hükümetin benzer ilk itirazlarını reddettiğini hatırlatmaktadır (bk. Özellikle, Atalay v. Türkiye, No. 1249/03, § 29, 18 Eylül 2008). AİHM, Taraf Devletlerin, Sözleşmenin 3. maddesi kapsamındaki yükümlülükleri açısından, Hükümet tarafından atıfta bulunulan iç hukuk yollarının yeterli olarak addedilemeyeceğine dair önceki kararını yinelemektedir. AİHM bu nedenle mevcut davada, önceki bulgularını değiştirmesini gerektiren herhangi bir durum tespit etmemektedir. Dolayısıyla, bu itiraz reddedilmelidir.
20. AİHM, başvurunun, Sözleşmenin 35. maddesinin 3(a) paragrafının anlamı dahilinde, dayanaktan yoksun olarak beyan edilmediğine dikkat çekmektedir. AİHM ayrıca, başvurunun başka bir gerekçeye bağlı olarak da kabul edilemez olarak beyan edilemeyeceğini belirtmektedir. Dolayısıyla başvuru, kabul edilebilir olarak beyan edilmelidir.
B. Esasa İlişkin Hukuki Değerlendirme
1. 3. maddenin esası hakkında
9. Hükümet, mevcut davadaki olay ve olguların, 3. maddenin kapsamına girmediğini ileri sürmüştür. Doktor raporunda yazılan bulguların, iddia edildiği üzere başvuranların kötü muamele gördüğüne ilişkin makul şüphe ötesinde kanıt oluşturmadığını iddia etmiştir.
22. AİHM, kötü muamele iddialarının uygun kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. Tanrıkulu ve diğerleri v. Türkiye (dec), No. 45907/99, 22 Ekim 2002). Deliller incelenirken, AİHM genellikle makul şüphe ötesinde ispat standardını uygulamıştır (bk. Avşar v. Türkiye, No. 25657/94, § 282, AİHM 2001-VII (özetler)). Fakat bu türden bir ispat, yeterli derecede güçlü, açık ve uyumlu sonuçlar ya da aksi ispat edilemeyen benzer fiili karinelerden çıkarılabilir (bk. Güler ve Öngel, yukarıda atıfta bulunulan, § 26, ve İrlanda v. Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, § 161, Seri A No. 25). Gözaltına alınan kişilerin kontrolleri altında olduğu durumlar gibi, söz konusu olayların tamamının ya da büyük bir kısmının, yetkililerin münhasır bilgisi dahilinde olması halinde, gözaltı sırasında meydana gelen yaralanmalara ilişkin olarak, güçlü maddi karineler ortaya çıkabilmektedir. Gerçekten de ispat yükü, yetkililerin tatmin ve ikna edici açıklama yapma zorunluluğu olarak algılanabilmektedir. (bk. Salman v. Türkiye (GC), No. 21986/93, § 100, AİHM 2000-VII).
23. Bu bağlamda, bir bireyin sağlıklı şekilde gözaltına alınıp salıverildiği esnada yaralanmış olduğunun tespiti halinde, bu yaraların nasıl ortaya çıktığına dair makul bir açıklama getirmek ve özellikle de başvuran tarafından Sözleşmenin 3. maddesi kapsamında açık şekilde bir sorun gündeme getiren doktor raporlarıyla desteklenen iddialarda bulunuluyorsa, bu iddialar hakkında şüphe uyandıracak kanıt sunmak, Devletin vazifesidir (bk. Tomasi v. Fransa, 27 Ağustos 1992, § 108-111, Seri A No. 241-A; Ribitsch v. Avusturya, 4 Aralık 1995, § 34, Seri A No. 336; Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996, § 62, Hükümler ve Kararlar Raporu 1996-VI; ve Selmouni v. Fransa (GC), No. 25803/94, § 87, AİHM 1999-V).
24. AİHM, 25 Ekim 2005 tarihli kararında, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesinin, suçlanan polis memurlarının kötü muamele ile ilişkili eylemlerinin, eski Ceza Kanununun 245. maddesinin kapsamına girdiğine dair kararını gözlemlemektedir. Bu bağlamda AİHM, ilk gözaltı sonrasında hemen bir doktor tarafından muayene edilmemiş olmalarına da ayrıca dikkat çekmektedir. Böylesi bir muayene, yetkililer tarafından atılması gereken adımdır (bk. Çağlayan v. Türkiye, No. 30461/02, § 41, 21 Ekim 2008). Ayrıca, 18 Ocak 1998 tarihinde düzenlenen doktor raporunda başvuranların vücudunda herhangi bir kötü muamele izinin tespit edilmediği rapor edilmiş olsa da, bir sonraki gün düzenlenen raporda başvuranların vücudunda bazı morluklar tespit edilmiştir. Bu bulgular en azından, başvuranların dövüldükleri ve tekmelendikleri iddiaları ile uyum göstermektedir. Bu bağlamda AİHM, başvuranların aradan geçen süre zarfında gözaltında kaldıklarına dikkati çekmektedir ve dolayısıyla bu yaralara ilişkin yetkililerin mantıklı bir açıklama getirme yükümlülüğü taşıdığını hatırlatmaktadır. Fakat Hükümet yalnızca, doktor raporundaki bulguların, başvuranların kötü muamele iddialarını makul şüphe ötesinde kanıtlamadığını belirtmiş ve bu yükümlülüğünü yerine getirememiştir.
25. Yukarıda sözü geçenleri dikkate alan AİHM, başvuranların vücudunda tespit edilen yaraların, Hükümetin sorumluluğu altında gerçekleşen bir muamelenin sonucu ortaya çıktığı kanaatindedir.
26. AİHM, başvuranların maruz kaldığı insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele sonucu, 3. maddenin esas bakımından ihlal edildiği görüşündedir.
2. 3. maddenin usulü hakkında
10. AİHM, uzun süren yargılama sürecini takiben, soruşturmanın zaman aşımına uğradığı bazı benzer davalarda, ceza hukuku sisteminin özenli olmaktan oldukça uzak olduğuna ve başvuru konusuna benzer kanunsuz eylemlerin etkili şekilde önlenmesini sağlayacak caydırıcı etkiyi taşımadığına ilişkin olarak daha önce verdiği kararı hatırlatmaktadır (bk. Karagöz ve Diğerleri v. Türkiye, No. 14352/05, 38484/05 ve 38513/05, §§ 53-55, 13 Temmuz 2010 ve Fazıl Ahmet Tamer ve Diğerleri v. Türkiye, No. 19028/02, §§ 91-100, 24 Temmuz 2007).
28. Mevcut davada, AİHM, 1998 yılında, başvuranların şikayeti üzerine Cumhuriyet savcısının hızlı bir şekilde soruşturma başlattığını gözlemlemektedir. Savcı akabinde 1999 yılında Ağır Ceza Mahkemesine bir iddianame sunmuştur. Fakat Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay hükümlerini sırasıyla 2005 ve 2007 yıllarında vermişlerdir. Bu gecikmeye bağlı olarak, suçlanan polis memurları aleyhindeki ceza yargılaması zaman aşımına bağlı olarak düşmüştür. Yukarıda sözü edilenler ışığında, AİHM, bu davada uygulanan ceza adaleti sisteminin, özenli olmaktan çok uzak olarak, başvuru konusuna benzer kanunsuz eylemlerin etkili şekilde önlenmesini sağlamak açısından caydırıcı olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla, Sözleşmenin 3. maddesi usul bakımından da ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
11. Her bir başvuran ayrı ayrı, maddi tazminat olarak 10,000 Euro, manevi tazminat olarak ise 50,000 Euro talep etmiştir. İstanbul Barosunun avukatlık ücreti çizelgesine atıfta bulunan başvuranların temsilcisi ayrıca, başvuranların her biri için 5,000 Euro avukatlık ücreti talep etmiştir. Bu bağlamda, temsilci aynı zamanda bir yasal temsil anlaşması ibraz etmiştir. Başvuranların temsilcisi buna ek olarak, talebini destekleyecek herhangi bir fatura ibraz etmeksizin, diğer masraf ve harcamalar için 5,000 Euro talep etmiştir.
30. AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında herhangi bir neden sonuç ilişkisi bulamamaktadır; dolayısıyla bu talebi reddetmektedir. Manevi tazminat ile ilgili olarak AİHM, başvuranların, yalnızca AİHM tarafından bir ihlal olduğunun tespit edilmesi ile tazmin edilemeyecek boyutta acı ve sıkıntı yaşamış oldukları kanaatindedir. Tespit edilen ihlalin mahiyetini dikkate alan ve hakkaniyet temelinde karar veren AİHM, manevi tazminat olarak başvuranların her birine ayrı ayrı 19,500 Euro ödenmesine hükmetmiştir.
31. Son olarak, avukatlık ücretleri ile ilgili olarak; AİHMnin içtihatları uyarınca, başvurana masraflar ve giderler için ödeme yalnızca, bu masraf ve giderler makul orandaysa ve bunların gerçekliği ve gerekliliği ortaya konmuşsa ödenmektedir. Mevcut davada, elde bulunan belgeler ve yukarıdaki kriterler dikkate alındığında, AİHM bu başlık altında başvuranlara müştereken toplamda 5,000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.
32. AİHM ayrıca, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal kredilere uygulanan faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın makul olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE, AİHM OY BİRLİĞİYLE
1. Başvuruyu kabul edilebilir olarak beyan eder,
2. Sözleşmenin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine karar verir;
3. (a) Davalı Hükümet tarafından başvurana, Sözleşmenin 44. maddesinin 2. paragrafı uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere:
(i) Manevi tazminat olarak 19,500 EURO (on dokuz bin beş yüz Euro), artı masrafa tabi tüm vergilerin;
(ii) Masraf ve harcamalar için 5000 EURO (beş bin Euro), artı masrafa tabi tüm vergilerin ödenmesine ve;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar, yukarıda belirtilen tutarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal kredilere uygulanan faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilen oranda basit faiz işletilmesine karar verir;
4. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddeder.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve AİHM iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 23 Nisan 2013 tarihinde, yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy