(AİHS m. 2, 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (PAUL VE AUDREY EDWARDS - BİRLEŞİK KRALLIK) (CALVELLİ VE CİGLİO - İTALYA DAVASI) (YAŞA - TÜRKİYE DAVASI) (MAMATKULOV VE ASKAROV V. - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 4864/05)
KARAR
STRAZBURG
23 Mart 2010
İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 4864/05 no'lu davanın nedeni Yiğit Turhan Oyal, Neşe Oyal ve Nazif Oyal adlı üç T.C, vatandaşının ("başvuranlar") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ("AİHM") 13 Kasım 2004 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından M. E. Keleş ve M. Keleş tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuranlar sırasıyla 1996, 1973 ve 1961 doğumludur ve İzmir'de yaşamaktadır.
A. Birinci başvurana HIV virüsü bulaşması
Birinci başvuran 6 Mayıs 1996 tarihinde İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi'nde prematüre olarak doğmuş, 7 Mayıs 1996 tarihinde kasık ve göbek fıtığı teşhisi konulmuştur. Birinci başvuranın babası olan üçüncü başvuran, Türkiye Kızılay Derneği İzmir Kan Merkezi'nden (bundan böyle "Kızılay" olarak anılacaktır) tedavi için gereken bir ünite kan ve plazma almış, bu kan ürünleri birinci başvurana nakledilmiştir.
Kan naklinden yaklaşık dört ay sonra ikinci ve üçüncü başvuran birinci başvuranın HIV virüsü taşıdığını ve bunun daha ciddi bir hastalık olan AIDS'e dönüşebileceğini öğrenmiştir. Yetkili makamlar tarafından yapılan araştırmalar sonucunda, Kızılay'dan alınıp birinci başvurana nakledilen kanda HIV virüsü bulunduğu tespit edilmiştir.
B. Ceza yargılaması
1. Kızılay aleyhine açılan dava
7 Mayıs 1997 tarihinde başvuranlar İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunarak Kızılay'ın hastalıklı kan verdiğini ve Sağlık Bakanlığı'nın mevzuatta öngörülen gerekli kontrol ve testleri yapmayı ihmal ettiğini öne sürmüş, kan nakli sürecinde yer alan doktor ve laboratuar personeli, İzmir İl Sağlık Müdürü ve Kızılay İzmir Kan Merkezi Müdürü hakkında kamu davası açılmasını talep etmiştir.
2 Ekim 1997 tarihinde Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu konuyla ilgili bir rapor hazırlamış, raporda birinci başvuranın tedavisi için verilen kanın HIV virüsüne karşı test edildiğini, ancak kanın verildiği aşamada HIV antikorlarının kanda henüz ortaya çıkmamış olduğunu, tüm dünyada HIV tespitinin aynı şekilde ELISA testi ile yapıldığını, bu nedenle sözkonusu kanda bulunan HIV virüsünün rutin testlerle tespitinin bilimsel olarak mümkün olmadığı belirtilmiştir. Bu nedenle olayda yer alan sağlık personeli ya da başka bir makamın görevi ihmalleri bulunmadığı belirtilmiştir.
2 Haziran 1998 tarihinde İzmir İl İdare Kurulu, kan naklinin yapıldığı hastanede ELISA testi için ekipman bulunmadığı gerekçesiyle görevli doktorların kusurlu olmadığına ve kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
2. Sağlık Bakanlığı aleyhine açılan dava
7 Mayıs 1997 tarihinde başvuranlar İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na, Sağlık Bakanı ve Kızılay Genel Müdürü aleyhinde suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık, Sağlık Bakanı'na ilişkin olarak madde ve kişi bakımından görevsizlik kararı vermiş, Kızılay Genel Müdürü'ne ilişkin olarak ise şahsın Ankara'da görevli olup olayın İzmir'de gerçekleşmiş olması, özellikle de şahsın hastalık taşıyan kanın satışında yer almadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermiştir. 8 Eylül 1997 tarihinde başvuranlar savcılık kararına karşı Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi'nde itiraz etmiş, ancak sözkonusu mahkeme 15 günlük itiraz süresinin dolması nedeniyle itirazı reddetmiştir.
C. Hukuk yargılaması
19 Aralık 1997 tarihinde başvuranlar Kızılay ve Sağlık Bakanlığı aleyhine tazminat davası açmış, davalıların ihmali neticesinde birinci başvurana HIV virüsü bulaşmış olması nedeniyle manevi tazminat talep etmiştir.
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 13 Haziran 1998 tarihinde verdiği kararda, davalı Sağlık Bakanlığı açısından davanın idare mahkemelerinde açılması gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir. Diğer davalı Kızılay'a ilişkin olarak ise mahkeme, HIV virüsünün varlığını kesin olarak ortaya koyan testin yüksek maliyeti nedeniyle uygulanmadığının tanık beyanlarıyla tespit edildiğine ve olay zamanında sağlık anket formunun tam olarak uygulanmaması ışığında Kızılay'ın kusursuz sorumluluğuna hükmetmiş, başvuranlara olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte 30,000,000,000 TL tazminat ödenmesine karar vermiştir. Karar 9 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay tarafından onanmış, Kızılay başvuranlara 24 Şubat 1999 tarihinde 54,930,703,000 TL manevi tazminat ödemiştir.
D. İdari yargılama
Başvuranlar 13 Ekim 1998 tarihinde İzmir İdare Mahkemesi'nde Sağlık Bakanlığı aleyhine dava açarak manevi tazminat talep etmişlerdir. Sözkonusu mahkeme, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılıp mahkemenin görevsizlik kararı verdiği davanın halen Yargıtay'da derdest olması nedeniyle davayı reddetmiş, başvuranlar karara itiraz etmiştir. Danıştay, İdare Mahkemesi kararını 7 Mayıs 2001 tarihinde bozarak dava dosyasını İdare Mahkemesi'ne geri göndermiştir.
İzmir İdare Mahkemesi'nin, dava dosyasını yeniden inceleyerek tazminat taleplerini reddettiği 14 Haziran 2003 tarihli kararı, başvuranların itirazı üzerine Danıştay tarafından 31 Mart 2006 tarihinde bozulmuş, Sağlık Bakanlığı'nın karar düzeltme talebi 13 Mart 2007 tarihinde reddedilmiştir.
İzmir İdare Mahkemesi, 7 Haziran 2007 tarihli kararında Sağlık Bakanlığı personelinin görevlerini ihmal ettiğine hükmederek başvuranlara, olay tarihinden itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte 30,000 YTL ödenmesine karar vermiştir. Sağlık Bakanlığı, 30 Nisan 2008 tarihinde başvuranlara 159,369.49 YTL tazminat ödemiştir.
E. Burs verilmesi
Kızılay'ın yeni atanan İdare Kurulu, 16 Şubat 2005 tarihinde başvuranlara özürlerim sunarak, eğitim giderlerine katkı amacıyla birinci başvurana burs verilmesini kararlaştırmıştır, Kurul üyelerinden oluşan bir heyet başvuranları ziyaret etmiş ve birinci başvuranın sağlık giderlerinin de Kızılay tarafından ödeneceğini ifade etmişlerdir.
F. Birinci başvuran ve ailesinin şimdiki durumu
Başvuranların verdiği bilgilere göre Kızılay, başvuranların sırasıyla aylık 3,000 TL(yaklaşık 1,340 Euro) ve 5,469 Euro'ya tekabül eden tedavi ve sağlık masraflarım ödemeyi reddetmiştir. Sözkonusu giderleri ödemeyi Sağlık Bakanlığı da reddetmiştir.
İzmir Valiliği tarafından verilen yeşil kart, başvuranlara idarenin tazminat ödemesi yönündeki kararların açıklanmasından hemen sonra iptal edilmiştir.
Hukuk ve idare mahkemelerinin hükmettiği tazminatlar, sadece bir yıllık eğitim giderlerini karşılamakta ve birinci başvuranın ilaç masraflarını karşılamaya yetmemektedir.
Birinci başvuran, durumu ve diğer öğrencilerin ailelerinin tepkisi nedeniyle hiçbir okula kabul edilmemiş, bu yüzden eğitimine bir hastanede başlamıştır. Kamuoyu baskısı ve Milli Eğitim Müdürlüğü ile yapılan müzakereler sonucunda nihayet bir devlet okuluna alınabilmiştir. Yakın arkadaşları bulunmamakta ve kekemelik sorunu yaşamaktadır. Her hafta psikologu ziyaret etmektedir ve psikologun tavsiyesi üzerine tiyatro ve resim kurslarına katılmaktadır.
Üçüncü başvuranın (hastanın babası) sağlığı, diğer öğrenci velilerinin tepkileri ve okul yönetiminin oğlunun okula başlamasını kabul etmemesi sonucunda ciddi şekilde bozulmuştur. Şu anda çalışamamakta ve ailesine gelir getirememektedir.
Aile ciddi mali güçlük yaşamakta ve birinci başvuranın sağlık giderlerini aile dostlarının yardımlarıyla karşılamaya çalışmaktadır. Bazı sağlık kuruluşları yardım teklif etmiş, ancak birinci başvuran üzerinde bazı ilaçları test etmek istediklerinden aile bunu reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, Kızılay tarafından sağlanan kandan virüs bulaşması sonucunda devlet kurumlarının, birinci başvuranın yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini ve suç duyurularına ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütülmediğini öne sürmüştür. Hükümet bu görüşe karşı çıkmıştır.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHS'nin 2. maddesinin somut dava olaylarına uygulanamayacağını ifade etmiştir. Başvuranların, yetkililer tarafından sağlanan telafiden sonra, AİHS'nin 34. maddesi bağlamında sözkonusu hükmün ihlalinden mağdur sayılamayacaklarını savunmuştur. Ayrıca, bir AİDS hastasının, İngiltere'de gördüğü tedaviden mahrum kalacağı St. Kitts'e sürülme girişimini konu alan D - İngiltere (no. 30240/96, Karar Raporları 1997-III) kararında AİHM'nin başvuranın şikayetlerini AİHS'nin 2. maddesinden ziyade 3. maddesi altında incelediğini kaydetmiştir.
Başvuranlar AİHS'nin 2. maddesinin sadece kurbanın ölümüyle sonuçlanan olayları değil, aynı zamanda kurbanın hayatını tehdit eden, ciddi bir hasara maruz kaldığı olayları da kapsadığını ileri sürmüştür. Birinci başvuranın hastalığının tedavi edilemez nitelikte olduğu dikkate alındığında, devletin birinci başvuranın yaşam hakkının ihlalinden sorumlu olduğunu, dolayısıyla AİHS'nin 2. maddesinin mevcut davaya uygulanabilir olduğunu iddia etmiştir.
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin sadece devlet görevlilerinin haksız güç kullanımı sonucunda meydana gelen ölümleri kapsamadığını, ayrıca maddenin birinci paragrafının birinci cümlesinde devletlerin kendi yetki alanlarında bulunanların hayatını korumak amacıyla uygun hareket etme pozitif yükümlülüğünü ortaya koyduğunu hatırlatır (bkz. örneğin L.C.B. -İngiltere, Raporlar 1998-III; Paul ve Audrey Edwards - İngiltere, no. 46477/99).
Bu ilkeler halk sağlığı alanına da uygulanabilir niteliktedir. Bu nedenle sözkonusu pozitif yükümlülükler devletin, özel ya da devlete ait hastaneleri, hastaların hayatının korunması için gerekli tedbirleri almaya zorunlu kılan düzenlemeler yapmasını gerektirmektedir. Bu ilkeler aynı zamanda Özel ya da devlete ait sağlık kuruluşlarında tedavi görmekte iken hayatını kaybeden hastaların ölüm nedeninin belirlenebilmesi ve sorumluların hesap verebilmesi amacıyla etkili ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulmasını gerektirmektedir (bkz. diğer içtihatların yanı sıra, Calvelli ve Ciglio - İtalya (BD), no. 32967/96; Powell-İngiltere, no. 45305/99).
AİHM, ayrıca mağdurların kendilerine uygulanan kanun dışı eylemler sonucunda ciddi bedensel zarara uğradığı birtakım davaları incelemiş ve yukarıda belirtilen hükmün, mağdur ölmemiş olsa dahi istisnai koşullarda uygulanabileceğini kabul etmiştir (bkz. Osman -İngiltere, Raporlar 1998-VIII; Yaşa - Türkiye, Raporlar 1998-VI; Makaratzis - Yunanistan (BD), no. 50385/99; G.N. vd. -İtalya, no. 43134/05).
Benzer şekilde, yukarıda belirtilen ve başvuranın lösemi hastası olup yaşama şansının azaldığı L.C.B,, ve birinci başvuranın, hayatını tehlikeye atan HIV virüsü kaptığı Karchen vd. - Fransa (no. 5722/04) davalarında AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğuna hükmetmiştir.
Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, yerleşik içtihadından ayrılmak için gerekçe görmemektedir ve AİHS'nin 2. maddesinin somut dava koşullarına uygulanabilir olduğu kanaatindedir.
Hükümetin atıfta bulunduğu, başvuranın 2. maddeye dayalı şikayetlerinin AİHS'nin 3. maddesi bağlamında incelendiği D. - İngiltere (yukarıda anılan) davasıyla ilgili olarak ise AİHM, sözkonusu dava şartlarının mevcut davadakinden temelde farklı olduğunu kaydeder. AİHM, D. davasında Hükümetin, başvuranı İngiltere'de görmekte olduğu tedaviden mahrum kalacağı bir ülkeye sınırdışı etme girişiminden kaynaklanan sorumluluğunu, sınırdışı davalarıyla ilgili yerleşmiş uygulamasına uygun olarak AİHS'nin 3. maddesi bağlamında incelemiştir (bkz. diğer birçok kararın yanı sıra, Mamatkulov ve Askarov - Türkiye (BD), no. 46827/99 ve 46951/99). Ne var ki somut davada başvuranların şikayetlerinin devlet kurumlarının HIV virüsünün kan nakli yoluyla yayılmasına karşı önleyici tedbirler almayarak ve birinci başvurana virüs bulaşmasında sorumluluğu bulunanların belirlenmesi için etkili bir soruşturma yürütmeyerek yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemeleri ile alakalı olması nedeniyle şikayetlerin AİHS'nin 2. maddesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
Hükümetin başvuranların mağdur statüsüne dair görüşlerine ilişkin olarak AİHM, ulusal makamların başvuranların mağduriyetine AİHM'nin 2. maddesine dayalı pozitif yükümlülüklerine uygun olarak karşılık verip vermediklerinin kesinleştirilmesi gerektiğinden, bu sorunun davanın esasıyla ayrılmaz şekilde bağlantılı olduğunu kaydeder. Bu nedenle AİHM bu sorunun davanın esasıyla birleştirilmesini ve AİHS'nin 2. maddesi altında incelenmesini uygun bulmaktadır (bkz. Codarcea - Romanya, no, 31675/04).
Son olarak AİHM, ulusal mahkemelerin, kararlarında ikinci ve üçüncü başvuranların, birinci başvuranın anne-babası olarak dava açma ehliyetlerini tanıyıp onlar lehine kararlar vermiş olmaları ışığında, Hükümetin ikinci ve üçüncü başvuranların dava açma ehliyetini zımnen tanımış olduğunu kaydeder (bkz. karşıt olarak, Karchen vd, yukarıda anılan).
AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde sözkonusu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, şikayetin başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Tarafların görüşleri
(a) Başvuranlar
Başvuranlar, ilgili sağlık personeline yeterli eğitim vermemiş ve işlerini denetlememiş olmaları nedeniyle ulusal makamların birinci başvuranın yaşam hakkını korumadıklarım iddia etmiştir. Bu bağlamda Kızılay'da görevli sağlık personelinin kan bağışçılarına anket formları doldurmadıkları ve kanları yeterince titizlikle kontrol etmeyerek ağır bir ihmal ortaya koyduğunu ifade etmiştir. Kan naklinin yapıldığı hastanede görevli sağlık personeli, testin çok pahalı olması gerekçesiyle birinci başvurana verilen kan üzerinde gerekli testleri de yapmamıştır.
Başvuranlar şikayetleri hakkında anlamlı bir soruşturma yürütülmediğini, idare mahkemeleri önündeki davaların 12 yıldan fazla sürdüğünü ve hukuk ve idare mahkemelerinin hükmettiği tazminatların birinci başvuranın ilaç masraflarını dahi karşılamadığını savunmuştur. Ailenin ciddi mali sıkıntı içinde olduğunu ve birinci başvuranın ilaç ve tedavi masraflarını karşılayamadığını vurgulamıştır.
(b) Hükümet
Hükümet, iç hukuk yollarının başvuranların AİHS'nin 2. maddesine dayalı şikayetlerine ilişkin olarak yeterli telafi sağladığını ifade etmiştir. Ayrıca ulusal makamların başvuranların şikayetleri hakkında etkili bir soruşturma yürüttüğünü savunmuştur. Hükümete göre, hukuk ve idare mahkemeleri, mağdur statülerini tanıyarak ve mağduriyetleri nedeniyle tazminata hükmederek başvuranlara karşı koruyucu bir yaklaşım sergilemiştir. Mahkemeler başvuranlara yeterli miktarda tazminat sağlamış ve sözkonusu tazminat kararları yetkili makamlarca yerine getirilmiştir. Ayrıca, sözkonusu olayın yaşanmasını takiben Kızılay, eğitimine destek olmak üzere birinci başvurana burs verilmesine karar vermiştir.
Başvuranların ceza soruşturmasının etkisiz olduğu iddialarına ilişkin olarak Hükümet, Ankara Başsavcısının Kızılay Genel Müdürü hakkında vermiş olduğu takipsizlik kararının ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine uygun olduğunu savunmuştur.
2. AİHM'nin değerlendirmesi
(a) Uygulanabilir ilkeler
AİHM, AİHS'nin üçüncü şahıslar aleyhine dava açma hakkını bu şekilde güvence altına almamış olmasına rağmen (bkz. Perez - Fransa (BD), no. 47287/99) 2. maddenin gerektirdiği yargı sisteminin ceza yargılamasını kapsayabileceğini, hatta belli durumlarda kapsamasının zorunlu olduğunu hatırlatır. Ancak, yaşam hakkı ya da kişi bütünlüğü hakkının ihlali kasıtlı olarak ortaya çıkmamışsa, 2. maddenin zorunlu kıldığı etkili bir hukuk sisteminin tesis edilmesi pozitif yükümlülüğünün, her davada bir ceza hukuku yaptırımını gerektirmesi şart değildir. Özellikle tıbbi ihmal sözkonusu olduğunda, hukuk sisteminin mağdurlara asliye mahkemelerinde, başlı başına ya da ceza mahkemelerindeki iç hukuk yollarıyla birlikte, ilgili doktorların mesuliyetlerinin tespit edilmesini sağlayan bir iç hukuk yolu ve yeterli hukuki tatmin sağlaması halinde sözkonusu yükümlülük yerine getirilebilmektedir. Disiplin cezaları da göz önüne alınabilmektedir (bkz. Cavelli ve Ciglio, 51. paragraf; hazarım ve Giacci/İtalya (karar), no. 53749/00, 7 Kasım 2002; Vo/Fransa (BD), no. 53924/00, 90. paragraf, AİHM 2004-VIII; ve G.N. ve Diğerleri, 82. paragraf).
(b) İlkelerin mevcut davaya uygulanması
AİHM başvuranların, Kızılay Genel Müdürü ve Sağlık Bakanı olmak üzere ilgili sağlık personelinin ihmalkarlığı hususundaki şikayetlerine ilişkin cezai soruşturmaya, sözkonusu kişilere direkt olarak atfedilebilecek bir hatanın mevcut olmaması nedeniyle son verildiğini kaydeder.
AİHM, tıbbi ihmalkarlığın görüldüğü sözkonusu davada olduğu gibi yaşam hakkının ve kişisel bütünlüğün kasıt olmadan ihlal edildiği davalarda AİHS'nin 2. maddesinin, ceza hukuku yolu gerektirmediğine işaret eden yukarıda kaydedilmiş ilkeleri göz önüne alarak, Türk hukuk sisteminin, yukarıda kaydedilen madde bağlamındaki pozitif yükümlülüğünü yerine getirmek için başvuranlara yeterli ve uygun çözümler sağlayıp sağlamadığını tespit etmelidir.
Bu bağlamda AİHM, hem hukuk mahkemelerinin hem de idari mahkemelerin Kızılay'ın, birinci başvurana HIV virüslü kan vermede hatalı olduğu ve Sağlık Bakanlığı'nın da personelinin görevini yerine getirirken sergilediği ihmalkarlık nedeniyle bu durumdan sorumlu olduğu sonucuna vardığını kaydetmektedir. Bu nedenle, her iki kurum da başvuranlara verilen zararlardan sorumludur. Ayrıca, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi birinci başvurana verilen kanda, personelin çok masraflı olacağını düşünerek gerekli testi yapmaması nedeniyle HIV virüsünün tespit edilemediği sonucuna varmıştır. Mahkeme ayrıca, sözkonusu olay öncesinde, kan bağışlayanların kan vermeye uygun olup olmadıklarını belirlemede yardımcı olacak cinsel geçmişleri hakkında bilgi vermeleri istenmediğini tespit etmiştir. Bu eksiklikler ve davalının mevcut yönetmeliğe uygun hareket etmediği göz önüne alındığında, hukuk mahkemeleri ve idari mahkemeler, başvuranlara manevi tazminat olarak sırasıyla 54,930,703,000 TL ve 159,369.49 TL ile bunlara uygulanacak yasal faizin ödenmesine karar vermiştir.
Bu nedenle, başvuranların birinci başvurana HIV virüsü bulaşmasından sorumlu olan kişilerin yükümlülüklerini ve zararları karşılayacak tazminat miktarının tespit edilmesini sağlayan hukuk mahkemelerine ve idari mahkemelere ulaşma imkanlarının bulunduğu açıktır. Ancak, tarafların ifadelerinden anlaşıldığı üzere, mevcut davadaki önemli soru, sözkonusu tazminatın uygun ve yeterli olup olmadığıdır.
AİHM bu bağlamda başvuranlara ödenen manevi tazminatın yalnızca birinci başvuranın bir yıllık tedavi ve ilaç ücretlerini karşıladığını kaydetmektedir. Bu nedenle, ailesi borç ve yoksulluk içinde kalmıştır ve aylık 6,800 Euro tutarındaki tedavi ve ilaç masraflarını karşılayamamıştır. Hükümet bu duruma itiraz etmemektedir. Yetkili makamların, birinci başvuranın ilaç masraflarını karşılayacağına ilişkin verdikleri sözlere rağmen, başvuranların bu yöndeki talepleri Kızılay ve Sağlık Bakanlığı tarafından reddedilmiştir. Başvuranlara verilen yeşil kartın, davalıların başvuranlara tazminat ödemeleri yönünde verilen kararların açıklanması ardından geri alınması dikkat çekicidir. Sonuç olarak, başvuranlar birinci başvuranın tedavi ve ilaç masraflarını karşılama konusunda yalnız bırakılmışlardır.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, ulusal mahkemelerin Kızılay ve Sağlık Bakanlığımın yükümlülüklerini belirlemede ve başvuranlara tazminat ödemelerini öngörmede sergilediği hassas ve pozitif yaklaşımı onaylarken, sözkonusu koşullar altındaki en uygun iç hukuk yolunun, davalıların manevi tazminat ödemelerine ek olarak birinci başvuranın ömrü boyunca tedavi ve ilaç masraflarını karşılamaları olduğu kanaatindedir AİHM bu nedenle başvuranlara ödenmesi teklif edilen tazminatın, AİHS'nin 2. maddesi bağlamındaki pozitif yükümlülük açısından tatmin edici olmadığı sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla başvuranların halen AİHS'nin 34. maddesine dayanarak, 2. madde bağlamındaki haklarının ihlal edilmesinden mağdur olduklarını iddia edebilecekleri kanısındadır. Sonuç olarak Hükümet'in bu husustaki ilk itirazı reddedilmelidir.
AİHM, idari mahkemeler önündeki yargılamanın süresine ilişkin şikayet hususunda, AİHS'nin 2. maddesinin gereklerinin, iç hukukun sağladığı korumanın teoride kalması halinde, yerine getirilmeyeceğini hatırlatmaktadır. Pratikte de etkin şekilde işlemelidir ki bu da davanın gereksiz gecikmeler olmaksızın ivedilikle incelenmesini gerektirmektedir (bkz. Calvelli ve Ciglio, 53. paragraf; Lazzarini ve Ghiacci/İtalya (karar), no. 53749/00, 7 Kasım 2002; Byrzykowski/Polonya, no. 11562/05, 117. paragraf, 27 Haziran 2006 ve G.N. ve Diğerleri, 97. paragraf).
AİHM, buna dayanarak, hukuk mahkemelerinin başvuranın tazminat taleplerinin çok kısa bir sürede (yaklaşık bir yıl iki ay) karşılanması yönündeki çabalarına rağmen, idari mahkemede Sağlık Bakanlığı'nın yükümlülüğüne karar vermek amacıyla yapılan yargılamanın dokuz yıl dört ay on yedi gün sürdüğünü gözlemlemiştir. Bu gecikme göz önüne alındığında, idari mahkemelerin bu husustaki ivedilik ve makul beklenti gereklerine uygun hareket ettikleri söylenemez.
AİHM bu bağlamda, her bir davada AİHS'nin 2. maddesi bağlamındaki haklara saygı duyulmasının yanında, daha genel faktörlerin de bir hastanede gözlenen tıbbi ihmalkarlığa ilişkin davaların ivedilikle görülmesini gerektirdiğini yinelemektedir. Gerçeklerin ve tıbbi tedavi sırasında yapılan hataların bilinmesi, ilgili sağlık kurumlarının ve personelinin olası eksikliklere çözüm getirmesi ve benzer hataları engellemesi açısından önemlidir. Bu nedenle, bu tür davaların ivedilikle görülmesi tüm sağlık hizmeti kullanıcılarının güvenliği açısından önem teşkil etmektedir (bkz. Silih/Slovenya (BD), no. 71463/01, 196. paragraf, 9 Nisan 2009).
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Sonuç olarak, AİHM idari yargılama süresinin "makul" olup olmadığının AİHS'nin aşağıda incelenen 6/1 maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanısındadır.
II. AİHS'NİN 6/1 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar idari yargılama süresinin AİHS'nin 6/1 maddesinde öngörülen "makul süre" gereğine uygun olmadığından şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, AİHS'nin 13. maddesine dayanarak iç hukukta yargılamayı hızlandıracak etkili yollar olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir.
Gözönüne alınması gereken süre 13 Ekim 1998'de başlamakta ve 30 Nisan 2008'de sona ermektedir. Bu nedenle, iki aşamalı yargılamada yaklaşık dokuz yıl, dört ay ve on yedi gün sürmüştür.
A. Kabuledilebilirlik
AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde sözkonusu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığım kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Başvuranlar idari mahkemeler önünde yapılan yargılama süresinin aşırı olduğunu İleri sürmüşlerdir. Ayrıca, yetkili makamlara sözkonusu tazminatın birinci başvuranın tedavi ve ilaç masrafları için kullanılacağını bildirdikleri halde İzmir İdare Mahkemesi'nin kararının makul bir süre içerisinde uygulanmaya başlanmadığım kaydetmişlerdir.
Hükümet ileri sürülen gecikmeye; adli yetki sorunları, uyuşmazlığın niteliği ve başvuranların avukatlık ücretleri hususunda Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararlarına itirazlarına ilişkin güçlüklerin neden olduğunu kaydetmiştir.
AİHM, yargılama süresinin, dava koşulları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumları ve başvuran için uyuşmazlık durumunda neyin risk teşkil ettiği gibi kriterler göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir.
AİHM, yetkili makamların birinci başvurana virüs bulaşması hususundaki ihmalkarlıklarının ve sorumluluklarının, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi ve Yargıtay'ın sırasıyla 13 Temmuz 1998 ve 9 Şubat 1999 tarihli kararları ile tespit edilmesi nedeniyle davanın karmaşık olmadığı kanaatindedir.
AİHM, başvuranların tutumları hususunda, dava dosyasında başvuranların yargılamanın uzamasına dikkat çekici şekilde etki ettiklerini gösteren bir göstergenin mevcut olmadığını gözlemlemektedir. Avukatlık ücretleri hususunda Asliye Hukuk Mahkemesi'nin kararına itiraz etme haklarım kullanmaları, yargılamada önemli bir gecikmeye yol açan bir unsur olarak kabul edilemez.
AİHM, yetkili makamların tutumları hususunda, birçok sürenin normalden uzun olduğunun dikkati çektiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda, idare mahkemelerinin sözkonusu adli yetki konusunu çözüme ulaştırmaları yaklaşık iki buçuk yıl sürmüştür. İzmir İdare Mahkemesi ilk kararını, davanın kendisine havale edilmesi üzerinden iki yıldan fazla süre geçtikten soma vermiştir. Son olarak, başvuranların Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 14 Temmuz 2003 tarihli kararına itirazlarını incelemek Danıştay'ın iki buçuk yılını almıştır.
AİHM, yukarıda kaydedilenlere bağlı olmaksızın, mevcut davadaki esas konunun başvuranların davasına bakan idari mahkemelere isnat edilebilir gecikmelerin makul olup olmaması değil, sözkonusu mahkemelerin birinci başvuranın durumu ve genel durumun ciddiyeti hususunda "istisnai bir titizlikle" hareket edip etmedikleri olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, şikayet edilen yargılamada neyin risk altında olduğu, birinci başvuranın mağdur olduğu hastalık gözönüne alındığında, başvuranlar için büyük önem taşımaktadır.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, mevcut davada idari mahkemeler önünde yapılan yargılamanın süresinin aşırı olduğu ve "makul süre" gereğini karşılamadığı kanaatindedir.
Başvuranlar ayrıca yargılamanın hızlandırılması için etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olmamasından şikayetçi olmuşlardır.
AİHM, daha önce Türk hukuk sisteminin, yargılama sürelerine itiraz edilebilecek etkili bir iç hukuk yolu sağlamadığı yönünde karar verdiğini yinelemektedir (bkz. Tendik ve Diğerleri/Türkiye, no. 23188/02, paragraflar 34-39, 22 Aralık 2005). Mevcut davada farklı bir sonuca varmak için gerekçe görmemektedir.
Dolayısıyla, AİHS'nin 6/1 ve 13. maddeleri ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN DİĞER MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Son olarak, AİHS'nin 6/1 maddesine dayanan başvuranlar, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil şekilde yargılanmadıklarından şikayetçi olmuşlardır. AİHS'nin 13. maddesine dayanarak 2. madde bağlamındaki şikayetlerine ilişkin etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Sunulan delilleri inceleyen AİHM, sözkonusu maddelerin ihlal edilmediğinin anlaşıldığı kanaatindedir.
Sonuç olarak, başvurunun sözkonusu kısmı dayanaktan yoksundur ve AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca kabuledilemez olduğuna karar verilmelidir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
1. Maddi tazminat
Başvuranlar maddi tazminat olarak 1,913,248 TL (yaklaşık 852,128 Euro) talep etmişlerdir. Başvuranlar bu meblağın aşağıda kaydedilen maddeleri kapsadığını açıklamışlardır:
- Eylül 2008 tarihine kadar başvuranların yapmış oldukları ilaç masraflarını karşılamak için 328,140 Euro;
- Birinci başvuranın tedavisi için yapılan ve önümüzdeki kırk yıl süresince yapılacak masraflar için 480,000 Euro. Bu meblağ, her ay tedavi için Ankara'ya gitmek durumunda kalan başvuranların yolculuk ve konaklama ücretlerini kapsamaktadır;
- Birinci başvuran, gelecekteki gelirinden mahrum kalacağı için 213,560 Euro;
- İkinci başvuran çalışacağı ve ev işlerini yapamayacağı için eve görevli birini tutmak amacıyla yapılacak masraflar için 259,874 Euro;
- İkinci başvuran (anne) gelecekteki gelirinden mahrum kalacağı için 142,999 Euro; Şu an çalışamayacak durumda olan üçüncü başvuran (baba) gelecekteki gelirinden mahrum kalacağı için 262,361 Euro;
Başvuranlar birinci başvuranın kullandığı ilaçlara ve her bir ilacın fiyatına ilişkin ayrıntılı bir rapor sunmuşlardır. Ayrıca yine AİHM'ye diğer taleplerini destekleyen bir bilirkişi raporu sunmuşlardır.
Hükümet, başvuranların maddi zarar iddialarının doğruluğunu kanıtlamadıklarını belirtmiştir. Hükümet, ulusal mahkemelerin, başvuranların uğradıkları zararlar için ödenmesine karar verdikleri tazminatın yeterli olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle, AİHM'den bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar verilmesi istenmiştir.
AİHM başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri zarar ve AİHS'nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı bulunduğunu yinelemektedir. Yukarıda vardığı sonucu göz önüne alan AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin ihlali ve başvuranların uğradıkları zarar arasında direkt bir illiyet bağı bulunduğuna karar vermiştir. Sunulan belgeleri ve yetkili makamların, birinci başvuranın tedavi ve ilaç masraflarını karşılamayı reddetmelerini göz önüne alan AİHM, başvuranlara uğramış oldukları maddi zarar için toplam 300,000 Euro ve bu meblağa uygulanacak verginin ödenmesine karar vermiştir.
AİHM, yukarıda kaydedilen tazminata ek olarak, Hükümet'in birinci başvuranın ilaç masraflarını ömrü boyunca ücretsiz ve tam olarak karşılaması gerektiği kanaatindedir.
2. Manevi tazminat
Başvuranlar 2,000,000 Euro manevi tazminat talep etmişlerdir. Bu meblağa birinci başvuran "için 1,000,000 Euro'nun; ikinci ve üçüncü başvuranların her biri için 500,000 Euro'nun dahil olduğunu kaydetmişlerdir.
Hükümet sözkonusu meblağın aşırı ve gerekçesiz olduğunu kaydetmiştir. Ayrıca, ödenecek manevi tazminatın zenginleşme kaynağı olmaması gerektiğini belirtmiştir.
AİHM; yetkili makamların birinci başvuranın yaşam hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemeleri, idari yargılamaların aşırı uzun sürmesi ve yargılamanın hızlandırılması için etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olmaması hususlarında AİHS'nin 2., 6. ve 13. maddelerinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Çektikleri üzüntüyü ve duygusal sıkıntıyı gözönüne alan AİHM, başvuranların yalnızca ihlal tespiti ile telafi edilemeyecek manevi bir zarara uğradıklarını kabul etmektedir.
Hükümet'in bu başlık altında ödenecek tazminatın zenginleşme kaynağı olmaması gerektiği iddiası hususunda AİHM, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nin başvuranların çektiği sıkıntı ve üzüntünün, büyük meblağlar ödenmesine karar verilse dahi telafi edilemeyeceğine ilişkin kanaatlerini hatırlatmaktadır.
Yukarıda kaydedilenleri gözönüne alan AİHM, hakkaniyet temelinde, başvuranlara toplam 78,000 Euro'nun ve bu meblağa uygulanabilecek verginin ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar yaptıkları masraf ve giderler için belirli bir meblağ belirtmemişlerdir. Ancak, yasal temsilcilerinin ulusal mahkemeler önünde yürüttükleri yasal çalışma ve AİHM önünde görülen davalarının sunulması hususunda bir çizelge sunmuşlardır.
Hükümet AİHM'den başvuranların yargılama masraf ve giderlerine ilişkin taleplerini reddetmesini istemiştir.
AİHM sürekli olarak ancak gerçekten ve gerekli oldukları için yapıldıklarının ve meblağlarının makul olduğunun tespit edilmesi halinde yargılama masraf ve giderlerinin 41. madde kapsamında tazmin edileceği sonucuna varmıştır. Ayrıca, yasal masraflar ancak tespit edilen ihlale ilişkin olmaları halinde telafi edilebilirler (bkz., örneğin, Beyeler/İtalya (adil tazmin) (BD), no. 33202/96, 27. paragraf, 28 Mayıs 2002 ve Şahin/Almanya (BD), no. 30943/96, 105. paragraf, AİHM 2003-VIII).
Mevcut davada, başvuranlar belirli bir meblağ talep etmiş olmadıkları halde, başvurularının hazırlanması ve sunulması için harcanan zamanı gösteren bir zaman çizelgesi sunmuşlardır. Başvuranların karmaşık maddi ve yasal meseleleri kapsayan davanın sunumu için masraf yapmış olmaları gerektiğini göz önüne alan AİHM, başvuranlara bu başlık altında toplam 3,000 Euro ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana yüzde üç puanlık bir ekleme yapılarak belirlenmesi gerektiği kanaatindedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,
1. Oybirliğiyle yaşam hakkının ihlal edildiğine, idari yargılamanın aşırı uzun sürdüğüne ve iç hukukta yargılamaları hızlandırmaya yönelik etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olmayışına ilişkin şikayetlerin kabuledilebilir olduğuna ve başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. Oybirliğiyle AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Bire karşı altı oyla;
(a) AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere Sorumlu Devlet tarafından başvuranlara müştereken, aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;
(i) Maddi tazminat olarak 300,000 Euro (üç yüz bin Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(ii) Manevi tazminat olarak 78,000 Euro (yetmiş sekiz bin Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için 3,000 Euro (üç bin Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(b) Sorumlu Devlet'in birinci başvurana hayatı boyunca ücretsiz ve tam kapsamlı tıbbi sigorta şamamasına;
(c) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 23 Mart 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy