(AİHS m. 6, 13, 14, 34, 35, 41, 1 NOLU PROTOKOL) (ÜLGER - TÜRKİYE DAVASI) (EZEL TOSUN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 4889/05, 4897/05, 24009/05, 33694/05, 37759/05, 42996/06, 43031/06, 43019/06, 43038/06 ve 43054/06)
KARAR
STRAZBURG
16 Temmuz 2009
NİHAİ
16/10/2009
İşbu karar şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 4889/05, 4897/05, 24009/05, 33694/05, 37759/05, 42996/06, 43031/06, 43019/06, 43038/06 ve 43054/06 nolu davaların nedeni 31 T.C. vatandaşının (başvuranlar, konuya ilişkin eke bakınız), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sırasıyla 27 Aralık 2004, 10 Haziran, 5 ve 29 Eylül 2005 ve 4 Ekim 2006 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurulardır.
Başvuranlar, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından S. Kaya tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuranların tümü Muşun Çayçatı köyündendir. Başvuranların ana babaları veya büyükanne ve büyükbabaları, 1930lardan bu yana anılan köyde yer alan çok sayıda arsayı, tapu senedi olmaksızın kullanmışlardır. Sözkonusu arsalar, 1960 yılında 4753 sayılı Kanun uyarınca Hazine adına tescil edilmiştir. 1977 yılında 766 sayılı Tapulama Kanunu uyarınca bir kez daha Hazine adına tescil edilmiştir.
1989 senesi içerisindeki birçok tarihte başvuranlar, 3402 sayılı Kanuna dayanarak Varto Asliye Hukuk Mahkemesinde hukuk davaları açmışlar ve arsalara ilişkin tapuların iptal edilmesini talep etmişlerdir. Sözkonusu arsaların yıllardır ailelerine ait olduğunu iddia eden başvuranlar, ayrıca arsaların kendi adlarına kaydedilmelerini talep etmişlerdir. İlk derece mahkemeleri, her iki tarafın da yasal temsilcileri huzurunda 1989 ve 1991 yılları arasındaki çeşitli tarihlerde ilk kararlarını vermişlerdir. 4897/05 ve 33694/05 nolu davalardaki başvuranlardan biri olan İsmail Akbulutun talepleri, kendisine ilgili kanun uyarınca aynı bölgeden mümkün olan en büyük oranda toprak verilmiş olması nedeniyle 20 Aralık 1990 tarihinde reddedilmiştir. Başvuran, temyize gitmemiştir.
Ulusal mahkeme kararları ve tebligat tarihleri de dahil olmak üzere, mevcut başvurulara ilişkin diğer ayrıntılar, ilişikteki listede görülebilir.
HUKUK
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
AİHM, olaylara ve hukuka ilişkin ortak geçmişleri göz önüne alındığında başvuruların AİHM İç Tüzüğünün 42/1 maddesi uyarınca birleştirilmesi gerektiği kanaatindedir.
II. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, yargılama süresinin AİHSnin 6/1 maddesinde ortaya konan makul süre gereğine uygun olmadığından şikayetçi olmuştur.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet öncelikle Türkiyenin, AİHMnin yalnızca 22 Ocak 1990 tarihinden bu yana meydana gelen durumlar ve olaylar hususunda bireysel başvuruları inceleme yetkisi bulunduğunu kabul ettiğini belirtmiştir. Bu hususta, AİHMnin ancak 22 Ocak 1990dan sonraki dönemi göz önüne alabileceğini iddia etmiştir. Hükümet ikinci olarak AİHMden altı aylık zaman sınırına uyulmamış olması nedeniyle Bingöl ve Diğerleri/Türkiye (33694/05) davasını reddetmesini istemiştir. Hükümet'e göre, karar, 5 Haziran 2002 tarihinde, kararın Hazine tarafından temyiz edilebileceği 30 günlük sürenin sonunda kesinleşmiştir.
Hükümetin ilk itirazını göz önüne alan AİHM, daha önceki bir davada, ratione temporis (zaman bakımından) yetkisinin, Türkiyenin bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girdiğini kabul ettiği 28 Ocak 1987de başladığı sonucuna varmış olduğunu hatırlatır (bkz. Cankoçak/Türkiye, no. 25182/94 ve 2956/95, 26. paragraf, 20 Şubat 2001). Mevcut başvurulardaki yargılamanın, 1989 yılı içerisindeki çeşitli tarihlerde başlatıldığını kaydeden AİHM, Hükümetin yargı yetkisine ait itirazının kabul edilemeyeceği kanaatindedir.
AİHM, Hükümetin Bingöl ve Diğerleri/Türkiye (33694/05) davasındaki başvurunun reddedilmesi talebi hususunda, 20 Aralık 1990 tarihli karar üzerinde yer alan Varto Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi ve yazı işleri müdürü tarafından imzalanan takrirde, kararın 28 Haziran 2005te kesinleştiğinin kaydedildiğini belirtmektedir. Başvurunun Mahkemeye 5 Eylül 2005 tarihinde yapılmış olması nedeniyle AİHM, AİHSnin 35/1 maddesi bağlamındaki altı ay kuralına uyulmuş olduğu kanaatindedir.
AİHM ayrıca ulusal mahkemenin, İsmail Akbulut/Türkiye (4897/05) davasındaki başvuran ve Bingöl ve Diğerleri/Türkiye (33694/05) davasındaki başvuranlardan biri olan İsmail Akbulutun taleplerini 20 Aralık 1990da reddettiğini gözlemler. Kararlar verilirken yasal temsilcisi hazır bulunmaktaydı. Başvuran her iki davada da temyize gitmemiştir. Yukarıda kaydedilen takrirde, kararın ne zaman kesinleştiği belirtilmemiştir. Ancak AİHM, Hazinenin sözkonusu kararlara itiraz ederken hiçbir yasal menfaat gütmediğini kaydeder ki sözkonusu menfaat, Türk hukukunda temyize gitmenin gereklerinden biridir. Ayrıca AİHM, bir avukat tarafından temsil edilen, halihazırda kendisine yasaların müsaade ettiği en büyük oranda toprak verilmiş olması nedeniyle tapu talepleri reddedilen ve talepleri hususunda ne 1991 ne de 1992 senelerinde temyize giden başvuranın, şikayetlerini 5 Eylül 2005e kadar AİHMye sunmadığını gözlemler.
AİHM, sözkonusu olaylar ışığında, Akbulutun şikayetleri hususunda, AİHSnin 35/1 maddesinin amacının en iyi şekilde, altı aylık sürenin başlangıç tarihi olarak, kararların başvuranın avukatı huzurunda açıklandığı duruşmanın tarihi olan 20 Aralık 1990nın kabul edilmesiyle yerine getirileceği kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Hatip Çelik/Türkiye (karar), no. 52991/99, AİHM 2004-X). Bu nedenle, İsmail Akbulut tarafından yapılan başvurular, yasal süre geçtikten sonra yapılmıştır ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
Sonuç olarak, AİHM İsmail Akbulut haricindeki başvuranların, yargılama süresine ilişkin şikayetlerinin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Hükümet, gecikmenin, başvuranların 1989 ve 1990 yılları arasında lehlerine verilen ilk derece mahkemesi kararlarının tebligat ücretlerini ödememelerinden kaynaklandığını iddia etmiştir. Sonuç olarak, kararlar gerektiği gibi Hazineye tebliğ edilmemiş ve kesinleşmemiştir. Başvuranlar ayrıca kararların uygulanması için herhangi bir adım da atmamışlar ve kararların kesinleşmesini beklerken, uzun süre pasif kalmayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle, temyiz aşamasından önceki on bir ila on üç yıl arasında değişen gecikmeler, başvuranların tutumundan ve ihmalkarlığından kaynaklanmıştır.
AİHM göz önüne alınması gereken sürenin, 1989da başladığını ve 2004 ve 2006 yılları arasındaki çeşitli tarihlerde son bulduğunu kaydeder. Bu nedenle, iki aşamalı yargılamada on dört ila on yedi yıl sürmüş ve sonucunda iki ila altı karar verilmiştir. Sözkonusu davaların tümünde ilk derece mahkemesi kararları, on bir ila on üç yıllık bir gecikme ardından Hazineye tebliğ edilmiştir (bkz. Ek).
AİHM yargılama süresinin makullüğünün, dava koşulları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuranlar ile ilgili makamların tutumları ve başvuranlar için nelerin riskte olduğu gibi kriterler göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır.
AİHM öncelikle ilk derece mahkemelerinin kararlarını vermeleri ardından tebligat ücretlerinin ödenip ödenmediğinin ve ödendiyse, ne zaman ve hangi tarafça ödendiğinin dava dosyasında açık olarak belirtilmediğini gözlemler. Ayrıca, bir devlet kurumu olan ve bu nedenle tüm ücret ve vergilerden muaf olan Hazinenin mevcut davalardaki tebligat ücretlerinin ödenmesinden de muaf olup olmadığı da açık değildir.
AİHM mevcut başvuruların beşinde (no. 42996/06, 43031/06, 43019/06, 43038/06 ve 43054/06), 20 Aralık 1990 tarihli ilk derece mahkemesi kararları, 3 Ağustos 1992de başvuranlara tebliğ edildiği halde, Hazineye 6 Mayıs 2002e kadar - on bir yıl sonra -tebliğ edilmediğini kaydeder. Bu göstermektedir ki sözkonusu davalarda en azından başvuranların paylarına düşen tebligat ücretleri zamanında ödenmiştir ve ödenmelerine rağmen, kararların Hazineye tebliğ edilmesi uzunca bir süre gecikmiştir.
AİHM, Hükümetin başvuranların kararların uygulanması ya da kesinleşmesi için herhangi bir adım atmadıkları yönündeki iddialarına dikkat çeker. Ancak, sözleşmeci devletlerin hukuk sistemlerini, mahkemelerinin medeni haklara ve yükümlülüklere ilişkin ihtilaf hallerinde herkesin makul bir süre içerisinde nihai karardan haberdar olma hakkını güvence altına almasını sağlayacak şekilde düzenlemesi gerektiğini hatırlatır (bkz. Comingersoll S.A./Portekiz (BD), no. 35382/97, 24. paragraf, AİHM 2000-IV). Bu bağlamda, Hazinenin ücretlerden muaf olmadığı farz edilse dahi, başvuranların kararların kesinleşmesi maksadıyla tebligat ücretlerini Hazine adına ödemek gibi fazladan adımlar atmasını beklemek başvuranlar üzerine aşırı bir yük yüklemek olurdu (bkz., mutatis mutandis, Ülger/Türkiye, no. 25321/02, 40. paragraf, 26 Haziran 2007). AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, ilk derece mahkemesi kararlarının taraflara tebliğ edilmesinde bu kadar uzun bir gecikme meydana gelmesinin, makul olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varır.
Konuya ilişkin içtihadını göz önüne alan AİHM, mevcut davalarda yargılama süresinin, aşırı olduğu ve makul süre gereğini karşılamadığı sonucuna varır (bkz., Frydlender/Fransa (BD), no. 30979/96, 43. paragraf, AİHM 2000-VII). Dolayısıyla, AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN İHLALİNE İLİŞKİN DİĞER İDDİALAR
1 Nolu Protokolün 1. maddesine dayanan başvuranlar, ilk olarak, arsanın başlangıçta Hazine adına kaydedilmesinin ve müteakiben arsalarından mahrum bırakılmalarının, mülkiyet haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu şikayetle bağlantılı olarak 6., 13. ve 14. Maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. . Diğer bölgelerdeki birçok kişinin, arsalarının tapularını edindiklerini ancak kendilerinin, tapularını geri alabilmek için ulusal yargıya başvurmak durumunda kaldıklarını ve yetkili makamların arsalarına müdahale etmelerine karşı başvurabilecekleri etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmiş ve başvuranların mağdur statüsünde olmadıklarını belirtmiştir.
AİHM, sözkonusu şikayetin yukarıda incelenen şikayetle yakından bağlantılı olduğunu ve bu nedenle, İsmail Akbulut davasındaki şikayet hariç tutulmak üzere kabuledilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini kaydeder.
Ancak, 6/1 maddenin ihlal edildiği yönünde vardığı sonucu göz önüne alan AİHM sözkonusu şikayetin esasını ayrıca incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (Ezel Tosun/Türkiye, no. 33379/02, 28. paragraf, 10 Ocak 2006).
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranlar, maddi tazminat olarak sözkonusu arsanın yüzölçümü temel alınarak hesaplanan çeşitli meblağlar ve manevi tazminat olarak, dava başına, her başvuran için 5,000 Euro talep etmişlerdir. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
Tespit edilen ihlal ve ileri sürülen maddi zarar arasında illiyet bağı tespit etmeyen AİHM, sözkonusu talebi reddeder.
Manevi tazminat hususunda AİHM, önünde görülen dokuz davada da müşterek bir menfaatin sözkonusu olduğunu gözlemler. Üç aylık aralıklarla aynı yıl, aynı köyün aynı amacı güden - farklı arsaların tapularını talep eden - sakinleri tarafından açılmışlardır. Otuz bir başvuranın tümü hem ulusal mahkemeler hem de AİHM önünde aynı avukat tarafından temsil edilmiştir. Sözkonusu yargılama, başvuruların altısında on altı yıl, ikisinde on beş yıl ve diğer kabuledilebilir başvuruda on dört yıl sürmüştür. Başvuranların altısı farklı arsalar için tapu talep ettikleri birden fazla yargılama sürecinde aynı zamanda taraf olarak yer almışlardır.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM itirazda bulunulan yargılamanın makul sürenin ötesinde uzamasının, hiç kuşkusuz, başvuranların tazminat almalarını haklı çıkaracak bir manevi zarara maruz kalmalarına neden olduğunu kaydeder. Ayrıca başvuranların sayısını, tespit edilen ihlalin niteliğini ve genel toplamın ilgili içtihada uygun ve sözkonusu yargılamada risk altında olan unsurlar göz önüne alındığında makul olmasını sağlayacak bir meblağa karar verme gereğini göz önüne alır. Kakamoukas ve Diğerleri/Yunanistan davası ve yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranların tümüne aynı meblağın tazminat olarak ödenmesi gerektiği kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Kakamoukas ve Diğerleri/Yunanistan (BD), no. 38311/02, 48. paragraf, 15 Şubat 2008). Sonuç olarak, ilgili yargılama süreçlerinin sayısından bağımsız olarak, şikayetlerinin kabuledilebilir olduğuna karar verilen otuz başvuranın her birine manevi tazminat başlığı altında talep edilen meblağın tam olarak ödenmesine karar verir (5,000 Euro).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar ayrıca ulusal mahkemeler önünde yapılan masraf ve harcamalar hususunda kabuledilebilir olduklarına karar verilen dokuz başvurunun her biri için 2,000 Euro ve AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar hususunda her başvuran için 3,000 Euro talep etmişlerdir.
Hükümet, sözkonusu taleplere itiraz etmiştir.
AİHM içtihadına göre, başvuran ancak gerçekten ve gerekli olduğu için yapıldıklarını ve miktarın makul olduğunu kanıtlaması durumunda masraflarının tazmin edilmesine hak kazanır. AİHM mevcut davada başvuranların, taleplerini destekleyen herhangi bir belge sunmadıklarını gözlemler. Dolayısıyla AİHM, bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE
1. Başvuruları birleştirmeye;
2. Kabuledilemez olduklarına karar verilen İsmail Akbulut/Türkiye (4897/05) davasındaki başvuru ve Bingöl ve Diğerleri/Türkiye (33694/05) davasında İsmail Akbulutun şikayetleri haricindeki başvuruların kabuledilebilir olduğuna;
3. Kabuledilebilir davaların her birinde AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) Davalı Devlet tarafından otuz başvuranın her birine üç ay içinde manevi tazminat olarak 5,000 Euro (beş bin Euro) ve ödenebilecek her tür verginin ödenmesine;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranların adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 16 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy