(5237 S. K. m. 102) (AİHS. m. 5, 6, 34, 35, 44) (TÜM - TÜRKİYE DAVASI) (BALTACI - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru Numarası: 9572/05)
STRAZBURG
15 Şubat 2011
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (9572/05) nolu davanın nedeni, Bangladeş vatandaşı Hafızar Rahmanın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 10 Şubat 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından Y. Çağlayan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran 1978 doğumludur ve Bilecikte ikamet etmektedir.
12 Temmuz 1999 tarihinde, başvuran, Şerif İslamın (Türkiyedeki Bangladeş askeri ataşesi, Ş.İ.) eşi ve kızını öldürmekten, Ş.İ.yi öldürmeye teşebbüs etmekten ve hırsızlıktan gözaltına alınmıştır.
14 Temmuz 1999 tarihinde, başvuran tutuklanmıştır.
20 Eylül 1999 tarihli bir iddianame ile Ankara Savcılığı, başvuran hakkında ceza davası açmıştır. Halen Bangladeşte ikamet eden Ş.İ. Ağır Ceza Mahkemesi önündeki davada müdahil tarafı oluşturmuştur.
15 Kasım 1999 ve 25 Mart 2004 tarihleri arasında Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, atılı suçların niteliği ve kanıtların durumunu göz önüne alarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
25 Mart 2004 tarihli bir kararla, Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı, elli yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına mahkum etmiştir.
11 Haziran 2004 tarihinde, başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur.
12 Temmuz 2005 tarihli bir kararla, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesinden yeni Türk Ceza Kanunu hükümlerini uygulamasını talep etmiştir.
12 Eylül 2005 tarihinde, atılı suçların niteliği ve kanıtların durumunu göz önüne alan Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın serbest bırakılması talebini reddetmiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
21 Eylül 2005 tarihli bir kararla, yeni Türk Ceza Kanununun hükümlerini dikkate alan Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı, otuz dokuz yıl on bir ay ağırlaştırılmış hapis cezasına mahkum etmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararının ve temyiz talebinin, Bangladeşte ikamet eden Ş.İye tebliğ edilmesi gerektiğini belirterek başvuranın dosyasını Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
2006 yılında, müdahil kişiye hukuki davaların tebliğ edilmesi amacıyla Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla, Bangladeşli yetkililere, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını ve başvuranın temyiz talebini iletmiştir. Buna karşın, Bangladeşte Ş.İ.nin ikamet bölgesindeki güçlükler nedeniyle, sözkonusu tebliğ, 2008 yılında yani Ağır Ceza Mahkemesinin karar tarihinden üç yıl sonra tamamlanmıştır.
Dosyada bulunan unsurlara göre, işbu kararın kabul edildiği tarihte, dava halen Yargıtay önünde derdesttir ve başvuran yetkili mahkemenin mahkumiyet kararından sonra tutuklu bulunmaktadır.
HUKUK
I. AİHSNİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 5/3 maddesinin öngördüğü şekli ile yargılama süresinden şikayetçi olmaktadır.
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir. Hükümet, başvurana atılı suçların niteliği ve özellikle firar etme tehlikesi göz önüne alındığında, sözkonusu tutukluluk süresinin uzun olmadığını savunmaktadır. Ayrıca Hükümet, firar riskinin, adalete engel olma tehlikesinin ve kamu düzeninin korunması gerekliliğinin tutukluluk halinin devamını haklı kılmak için yeterli unsurları oluşturduğunu belirtmektedir.
Başvuran, bu argümanlara itiraz etmektedir. Yeni Türk Ceza Kanununun 102/2 maddesi hükümleri uyarınca, ağır ceza mahkemelerinin yetkisine bağlı davalarda tutukluluk süresinin iki yılı geçmediğini hatırlatmaktadır. Ancak gerekli görüldüğü takdirde ve ortaya konan gerekçelerle sözkonusu süre beş yıla kadar uzayabilmektedir.
AİHM, mevcut davada olduğu gibi hiçbir serbest bırakılma olmadan çok sayıda tutukluluk sözkonusu olduğunda, sözkonusu tutukluluk dönemlerinin tamamının göz önüne alınmasının uygun olacağını hatırlatmaktadır (bkz, Tüm-Türkiye, başvuru no: 11855/04, 17 Haziran 2008, Solmaz-Türkiye, başvuru no: 27561/02 ve Baltacı-Türkiye, başvuru no: 495/02, 18 Temmuz 2006).
Mevcut davada, AİHM, AİHMnin incelemeye alabileceği başvuranın tutukluluğunun ilk döneminin 12 Temmuz 1999 tarihinde başladığını ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin mahkumiyet kararı ile 25 Mart 2004 tarihinde sona erdiğini belirtmektedir. Sözkonusu ilk dönem dört yıl sekiz ay sürmüştür.
Bu bağlamda incelenebilecek ikinci tutukluluk döneminin, Yargıtayın 25 Mart 2004 tarihli kararı bozduğu tarih olan 12 Temmuz 2005 tarihinde başlamış ve Ağır Ceza Mahkemesinin mahkumiyet kararı verdiği tarih olan 21 Eylül 2005 tarihinde sona ermiştir. Sözkonusu dönem iki ay sürmüştür.
Toplamda başvuran, dört yıl on ayını tutuklu geçirmiştir.
AİHM, gerektiğinde ve ortaya konan gerekçelerle iç hukukun, ağır ceza mahkemelerinin yetkisindeki davalarda tutukluluk süresinin beş yıla kadar uzatılması imkanı sağladığını belirtmektedir. Bununla birlikte, içtihadı ışığında, AİHM, yakalanan kişinin bir suç işlediğinden şüphelendirecek makul nedenlerin sürüyor olması, tutukluluk halinin devamının sine qua non koşulu olsa bile, belli bir sürenin sonunda yeterli olmamaktadır. Bu durumda, AİHM, benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmanın meşruluğunu devam ettirip ettirmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçelerin uygun ve yeterli olduğunun tespit edilmesi halinde AİHM, yetkili ulusal makamların yargılamanın devamına özel bir önem atfedip atfetmediğini araştırmaktadır (bkz, sözü edilen Tüm-Türkiye, Letellier-Fransa, 26 Haziran 1991).
Mevcut dava AİHM, yetkililerin, başvuran lehine işleyen zamanı göz önüne aldıklarını gösteren hiçbir unsur tespit edememektedir. Ayrıca dosya unsurlarından, Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın yinelenen serbest bırakılma taleplerini reddettiği ve atılı suçun niteliği ve sınıflandırılması, kanıtların durumu gibi aynı hatta basmakalıp gerekçeleri temel alarak tutukluluk halinin devamına karar verdiği sonucuna ulaşılmaktadır.
AİHM, daha önce benzer davaları inceleme imkanına sahip olduğunu ve müteaddit defalar AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (bkz, diğerleri arasından, Tüm-Türkiye, sözü edilen Letellier-Fransa).
Takdirine sunulan unsurları incelemesinin ardından, AİHM, Hükümetin mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için ikna edici hiçbir tespit ve argüman sunmadığına kanaat getirmektedir. Konuya ilişkin içtihat göz önüne alındığında, AİHM, mevcut davada yargılama süresinin uzun olduğuna kanaat getirmektedir.
Bu itibarla AİHSnin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.
I. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılama süresinin, AİHSnin 6/1 maddesi ile öngörülen makul süre ilkesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, dava halen derdest olduğundan, şikayetin vaktinden önce yapıldığı kanaatindedir.
AİHM, süresinin çok uzun olmasından şikayet edilen bir yargılamanın önce sona ermesi gerektiğini söylemek yerinde olmayacağından Hükümetin itirazının şikayetin niteliği ile bağdaşmadığı kanaatindedir (bkz, örneğin, Erhun-Türkiye, başvuru numaraları: 4818/03 ve 53842/07, 16 Haziran 2009). Dolayısıyla AİHM, şikayetin vaktinden önce yapıldığına ilişkin Hükümetin itirazını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Hükümet, atılı suçların niteliği ve çarptırılan cezaların ağırlığı göz önüne alındığında, başvuran tarafından maruz kalınan yargılama süresinin çok uzun olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca, Hükümet, Bangladeşli yetkiliklerin, müdahil olan kişiye Ağır Ceza Mahkemesinin kararını ve başvuranın temyiz talebini tebliğ etmek için aradıkları sözkonusu kişinin adresini bulamadıklarını hatırlatmaktadır. Ayrıca, ulusal makamların, başvuranın davasının seyrinde gerekli her türlü ihtimamı gösterdiklerine kanaat getiren Hükümet, Bangladeşli makamların, müdahil olan kişinin yerini tespit etmekteki yetersizliklerinden kaynaklanan gecikmeden Türk makamlarının sorumlu tutulamayacağını savunmaktadır.
Başvuran, sözkonusu argümanlara itiraz etmektedir ve ceza davasının ivedililiğini sağlamak için gerekli tedbirleri almakla yükümlülüğünü yerine getirmeyen Türk makamlarının eylemsizliğinden şikayetçi olmaktadır.
AİHM, sözkonusu yargılamanın, başvuranın yakalanması ile 12 Temmuz 1999 tarihinde başladığını ve Yargıtay önünde halen derdest olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla dikkate alınacak dönem, on bir yıl aydan beri sürmektedir.
AİHM, dava süresinin makul olup olmadığının, davanın koşullarına göre ve başta davanın karmaşıklığı olmak üzere AİHM içtihadı tarafından benimsenen kriterler ile başvuran ve yetkili mercilerin tutumları ile ilgililer açısından davanın öneminin dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bkz, Daneshpayeh-Türkiye, başvuru no: 21086/04,
16 Temmuz 2009).
Takdirine sunulan unsurların tamamını incelemesinin ardından AİHM, dosyada, on bir yıldan fazla bir süredir tutuklu bulunan başvuranın davranışının yargılamayı etkilediğini gösteren hiçbir unsur bulunmadığını gözlemlemektedir. Adli makamların davranışları ile ilgili olarak, AİHM, mevcut davada, ilk seferde başvuranın davası hakkında ulusal mahkemelerin, karar vermelerinin dört yıl altı ayı aldığını belirtmektedir. Bununla birlikte, Hükümet, sözkonusu süreyi haklı kılabilecek hiçbir açıklamada bulunmamaktadır. Ayrıca AİHM, 2006 ve 2008 yılları arasında, Türk makamlar tarafından iletilen hukuki kararların tebliğsi için Bangladeşte ikamet eden Şerif İslamın (Türkiyedeki Bangladeş eski askeri ataşesi) adresini bulmada Bangladeşli makamların yetersizliği nedeniyle davanın görülmesinin geciktiğini gözlemlemektedir. Dosya unsurlarının tamamı göz önüne alındığında, AİHM, ulusal makamların, sonrada adresi değişikliğinden dolayı bilgilendirilmeyen müdahil tarafın tutumunun neden olduğu gecikmeden ve sözkonusu belgelerin tebliğsinde karşılaşılan güçlüklerde Bangladeşli yetkililerin pasifliğinden sorumlu tutulamasa da bu durum ihtilaflı yargılamanın toplam süresini haklı kılamamaktadır. Nitekim AİHM, hukuki kararların 2008 yılında müdahil tarafa tebliğ edilmesinin ardından davanın halen Yargıtay önünde derdest olduğunu tespit etmektedir.
Bu hususta AİHM, mahkemelerin, özellikle makul süre gibi gerekliliklerinin her birini yerine getirecek şekilde hukuki düzenlemenin yapılmasının Devletlere düştüğünü hatırlatmaktadır (Djaid-Fransa, başvuru no: 38687/97, 29 Eylül 1999). Sözkonusu görüşler ışığında, AİHM, mevcut davada, ihtilaflı yargılama süresinin çok uzun olduğu ve makul süre gerekliliğini karşılamadığı kanaatindedir.
Bu itibarla, AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, 20.000 Euro maddi tazminat talebinde bulunmaktadır. Başvuran maruz kaldığı manevi zarar için 50.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, başvurana 6.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
Başvuran yargılama masraf ve giderlerine ilişkin hiçbir talepte bulunmamaktadır, dolayısıyla yargılama masraf ve gideri ödemeye gerek olmamaktadır.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde sözkonusu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana, her türlü vergiden muaf tutularak 6.000 Euro (altı bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;
b) Yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 15 Şubat 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy